2. bölüm · Yadigârların Esiri

Bölüm 2: Sırlar ve Ayrı Kalan Emanetler

Venus ⭑

Saçının kızıllığının çoğu akmış olan 30’larının ortasında gibi görünen kadın, kocaman yatakta hareketsiz uzanan, ışıltısını kaybetmiş arkadaşına bakarken dertli görünüyordu. Adamın beyaz saçları, kadının uzun zamandır sakladığı kar tanesi donukları oluşan kolları gibiydi. Aynı cansızlık.. Aynı burukluk.

“Bir gelişme.. var mı?”

İçeriye sessizce giren sarı saçlı diğerlerine göre nispeten genç adam dikkatini odada gezdirdi, daha sonra yüzüğüne indirdi gözlerini ve en sonunda karşısındaki kadına baktı.

“Hayır..” Kadın umutsuzca başını salladı. “Her türlü tedaviye tepkisiz.”

Odanın köşesinde sessizce oturan adam elindeki cep saatini sıktı.

“Eğer sadece birkaç yıl geri sarabilseydim…”

Kadın telaşla adama döndü.

“Hayır, asla!... Bizimle olmana ihtiyacımız var. Bizi.. Hala hatırlayabiliyor olmana.”

Pelerinin uçları yerde sürünüyor ve yerdeki çakılların tozunu üzerine topluyordu ama belli ki altındaki kişinin bundan daha önemli işleri vardı. Kadın arkasını kontrol ederek hızlıca birbiri ardına sıralanan ara sokaklardan ilerledi. En sonunda adımlarını yavaşlattı ama tedbirini hiçbir zaman düşürmedi. Önüne ulaştığı yıkık dökük harabe bir hanın içine girdiğinde burnuna hızlıca dolan küf ve rutubet kokusu onu şaşırtmadı. Bunun gibi yerlerde büyüyen çocukları iğrendirmek için bundan daha fazlasını yapmalıydınız.

“Hey Haz, döndün demek. Patron seni arıyordu. Kıçın beladan çıkmıyor be kızım.”

Kapüşonun altından sinirli bir iç çekme duyuldu, daha sonra siyah kapüşon yavaşça kalktı, orta boylu kadının açık kahverengi saçları ve koyu yeşil gözleri artık herkes için daha belirgindi. Ah, tabii siniri daha belirgindi.

“Aslında kıçım gayette güvendeydi! O götten bacaklı prens önüme geçene kadar! Aptal piç, yerinde duramadı!”

Kadın derin bir nefes vererek başını yakındaki bir duvara dayadı. Şimdi ne bok yiyecekti? Aslında nişanı mükemmeldi! Ama o aptal prens… Pekala, şimdi bunları dert etmenin pek de sırası değildi. Abartılı bir iç çekmeden sonra derin bir nefes aldı ve küçük adımlarla istemeye istemeye yürümeye başladı.

“Patronun azarına kulak kabartmaya gidiyorum, canlı çıkarsam bunun dedikodusunu döndüren herkesi oktan geçireceğim."

Adam alaylı bir asker selamı yaptı ama kadın pek aldırmadı, belli ki aklında daha önemli şeyler vardı. Cezasını tahmin etmeye çalışmak gibi eğlenceli aktiviteler mesela, yaşasın!

Kısa bir süre içinde şimdiye kadar onlarca veya yüzlerce kez girdiği odanın önünde son kez Tanrıya yakarışlarını sunmaya başladı, gün içinde 17. Kez falan..

En sonunda isteksiz bir tıklama ile kapıyı açtığında onu karanlık karşıladı. Sonra karanlık sadece kapıya doğru yayılan güneş ışığı ile ikiye bölündü, karanlık taraftaki adamın yüzü belirsizdi, şekli bozuk çenesi anca seçilebiliyordu. Kadın direkt olarak adamın yüzünden kaçınarak yere doğru baktı. Adam ise yakındaki bir sehpanın üzerindeki şarap şişesini alıp sakince tirbuşon ile kapağı açmaya başladı. Bu sırada sesindeki kalınlık ile bezenmiş sakinlik tonu insanı tedirgin ediyordu.

“Hazel… seni bekliyordum, ancak başarısızlığının senden önce ulaşmasını beklemiyordum.”

Kadın önce bir bahane bulmak istedi ama böyle bir durumda Tanrı’nın yer yüzüne inmesi bile onu kurtaramazmış gibi hissettiği için bundan vazgeçti.

“Prens planda yoktu..”

“Ah elbette, ancak bu sana engel olmamalıydı,”

Hazel adamın yüzünü göremiyordu ama kendinin onun gözleri tarafından süzüldüğünü hissedebiliyordu.

“Ayrıca görüyorum ki bir parçanı da oraya hediye etmişsin, bu acemilik beni ‘keşke bu görevi sana vermeseydim’ demeye itiyor.”

Adam açtığı şarabın mantar kapağını sözlerinin aksine inanılmaz bir sakinlikle kenarı bıraktı, konuştuğu konuyu da öyle. Birbiri ardına dizilmiş kadehlerden birini alarak şarabı doldurmaya başladı.

“Bu başarısızlığın için üzülüyorum, özellikle kardeşin için. Şifacılar o ilaçlar temin edilmezse kaç yıl daha yaşayabileceğini söylemişti? Dört? Beş?”

Kadının gözlerinde bir anda beliren kader ve kırılganlaşma onun başını yere eğdirmeye yetti, gözlerini kapatıp bir saniye sessiz kaldı.

“..Üç.”

“Ah evet, elbette. Zavallı şey. Ablasının başarısızlığının onu da etkileyecek olması ne acı..”
Adam sözlerinin aksine gayet keyifli bir şekilde şarabından bir yudum aldı.

“Şimdi, şöyle yapacağız.. sen bana edindiğin bilgileri söyleyeceksin, bende iyi bir kız olup iş birliği yaptığın için fazla ceza vermeyen bonkör bir patron olacağım.”

Hazel’in koyu yeşil gözleri iğrenme duygusu ile kısıldı ama buna kimin için katlandığı aklına gelince bu sefer bir tür mecburiyet duygusu kapladı içini.

“Yadigar takdimini izledim, emir verdiğiniz gibi. Rütbeleri veya isimleri duyamadım, fazla uzaktaydım, ancak kılıcı prens bozuntusuna verdiler, ufak düke de bir tür yüzük verdiler, ufak bir şeydi. Kızıl kafaya bir kolye takıldı, kasıntı duran baron bozuntusuna da cep saati verdiler. Pek bilgisiz görünüyorlar, karşı atak için hazır olan tek kişi o kızıl kafaydı. Onlardan yadigarları almak bir bebekten şekerini almak gibi olurdu.”

“Al o zaman.”

Hazel’in gözleri odaya girdiğinden beri ilk kez yerden yükselerek adama doğru baktı.

“Efendim?”

“Dedim ki; Al o zaman.”

Adam yavaşça elindeki yarı dolu şarap kadehini yandaki sehpaya bıraktı.

“Yadigarları al, bana getir, bende kardeşini yaşatayım.”

Kadının içi bir yandan belirsiz bir kaygı, bir yandan ise öngörülemez bir umut ile doldu. Riskli, ama onun için getirisi çok olan riskli bir görevdi bu.

“..Benim onların arasına karışmamı mı istiyorsunuz?”

“Gözlerinde gördüğüm şey tereddüt mü Honora?”
Bu kadının kanını kaynatan ve içinde bir şeyleri harekete geçiren son damla oldu.

“Elbette hayır… Emriniz başımın tacıdır..”

Taylor kocaman yatakta sızlanıyordu, Alastor onun yatağının ucundaki koltuğa oturmuş bacağını farkında olmadan huzursuzca sallarken Karl da kendini odanın köşesindeki, nispeten tekli koltuktan biraz daha geniş bir koltuğa atmış, orada biçimsizce uzanıyor elindeki cep saatini evirip çeviriyordu. Serenity ise odada volta atıyor, bunun ne kadar saygısız ve affedilemez bir durum olduğundan bahsediyordu.

“Aslında bu kraliyetin suçu biliyor musunuz? Orada daha fazla şövalye olmalıydı, tabii kimse yaralanmadığı için sevinmeliyiz aslında ama-“

Son cümlesi Taylor’dan sesli bir isyan almayı başarmıştı.

“Kimse yaralanmadı mı?! Ben ölüyordum!”
Sohbete dalgın bir ses tonu ile dahil olan Karl oldu.

“Evet, ve maalesef ki bir şey olmadı..”

Bu cümlesi zaten sızlanmakta olan prensin bir an durmasına ve ona doğru ‘Pardon?’ bakışı atmasına neden oldu. Karl elindeki cep saatini indirdi ve ona doğru gerçekten umurunda olmadığına herkesi inandıracak bir bakış attı baygın gözleri ile.

“Alt tarafı bir ok, kolun kopmadı. Kraliyet ailesinin özellikle yadigar için acıya karşı eğitildiğini duymuştum, uydurmaymış.”

Taylor gözlerini devirdi.

“Büyük bir oktu!”

Bu sefer Taylor’a dönen Alastor’du.

“Aslında inceydi.”

Bu odada bir tür sessizliğe neden oldu. Serenity volta atmayı bırakıp bir anlığına Alastor’a baktı.

“Ne kadar ince olabilir ki? Kathares’in Silahlandırma Kılavuzu’nda okumuştum, özel Kathares okları genellikle meşeden yapılır, tüylendirme olarak kaz tüyü kullanırlar, ve genelde kalınlardır.”

Bu bilgi bir anlığına ortamda bir sessizlik yarattı. Karl hafifçe kaşlarını çattı, kızgınlık ifadesi değil, daha çok bir şeyi anlamlandırmaya çalışıyor gibiydi.

“Yani? Oku atan kişi buralı değil mi diyorsun?”

Serenity, Taylor’un yatağının bitimindeki zümrüt yeşili yatak ucu bankına oturdu.

“Bilemiyorum.. Ya amacı hedef şaşırtmaksa?”

Alastor yatağın yanındaki komodinin üzerinde sivri tarafında kurumuş kanla duran oka baktı, sonra yavaşça oku eline alarak inceledi. Önce dokusuna baktı, sertti, Gürgen ağacından yapılma olabilirdi. Genellikle krallık içinde kullandıkları oklar meşeden yapılırdı. Sağlam ama esnekti. Bu ok ise en ufak esnemeyi kaldıramayacak kadar sertti. Ayrıca üzerinde hala ağacın sert zırhından parçalar olduğu görülebiliyordu, bu da okun elde yapıldığını gösteriyordu. Ordular için yapılan oklar gibi pürüzsüz de değildi, üzerinde bir tür oyma aletinin veya basit, ucuz bir hançerin izleri açıkça seçilebiliyordu. Her krallığın oku farklıdır, kültürleri gibi. Ve emin olun ki bu ok bir Katheraslı tarafından yapılma değildi.

Ancak Alastor’un dikkatini en çok çeken şey okun tüy kısmına yakın bir kısma kazınmış olan ‘H.J.H.’ harfleriydi.

“Sanırım el yapımı bir ok.”

Alastor’un tespiti ile onun yanında biten Serenity oldu, Karl ise yatış poziyonundan oturuş haline geçme inceliğini göstermişti. Serenity oku elinde evirip çevirdi.

“Çok vahşi duruyor ama bir yandan da belirli bir kavisi var. Daha önce kavisli okları olan krallıklar okumuştum sanırım… Kraliyet kütüphanesinde.”

Karl cep saatini kahverengi üzerine açık desenlerse süslenmiş yeleğinin içerisine doğru koydu ve kollarını esneterek oturduğu yerden kalktı.

“Ayrıca yadigarlarla ilgili de araştırma yapmalıyız sanırım. Elin nasıl oldu?”

Konunun açılması ile Alastor’un gözleri oku terk edip Serenity’e döndü, Taylor bile yatağında biraz doğrulup ona bakmıştı.

“Ne olmuş ki?”

“Nity’nin elinde bir donukluk var, buz parçası gibi.”

Serenity elini yokladı, soğukluk ve cansızlık hala oradaydı ama buna pek tepki vermedi.

“Sanırım vücudum buna alışık olmadığı için.”

Taylor durdu, birkaç saniye herkes sessiz kaldığında onun hafif alaycı hafif azarlar ses tonu duyuldu.

“O gösteri de neydi öyle? Fazla abartı bir hareketti.”

“Özür dilerim prens hazretleri kıçınızı korumaya çalışıyordum.”

Bu cevap Alastor’un sırıtışını gizlemek için elini yavaşça ağızına götürmesine neden odu. Karl ise bu sefer ayaklanmıştı.

“Neden orada gücümü kullanmama izin vermedin? Bunun olmasını engelleyebilirdim, birkaç dakika geri gitmek kimseden bir şey götürmezdi.”

Serenity derin bir nefes aldı ve sakince verdi.

“Çünkü içimizde kullanımı en zor olan senin yadigarın. Zaman çelişkilidir, ayrıca ya birkaç dakika geriye gitmek yerine bir asır önceye düşseydin? Yadigarı alalı 10 dakika bile olmamışken onu kullanmaya çalışmak nereden bakarsan bak akıl karı değil.”

Bu sefer kafasındaki soru işaretlerini dışarı vuran Alastor oldu;

“Ama sen kullandın?”

“Bilerek yapmadım ki, o sırada istediğim sadece elimde bana alan kontrolü sağlayacak bir silah olmasıydı.”

Karl ağır ağır başını salladı.

“Yani yadigarlar isteklerimize göre mi şekilleniyor?”

Serenity fikrini belirtmek için ağızını açtığı sırada Alastor oturduğu yerden kalktı.

“Pekala, kütüphaneye inelim diyorum, yoksa burada saatlerce teorik konuşma yapmak zorunda kalacağız.”

“Doğru haklısın.”

Serenity eteklerini toplayıp oturduğu yerden kalktı, Karl çoktan kapıya doğru yürümeye başlamıştı bile. Bu sırada Taylor’dan bir bağırış çıktı.

“Heey! Ben ne olacağım!?”

Karl gözlerini devirerek kendinin dışarı attı, Alastor ise adımlarını hızlandırdı, Serenity’de yavaşça kapıya doğru ilerledi, yüzünde bir ihanet gülüşü vardı.

“İyi bir prens ol ve mükemmel kıçını yatakta tut.”

“SAHTEKARLAR!”

“Kraliyet kütüphanesinde yaklaşık 1 Milyon kitap olduğunu söylüyorlar ama benim saydığıma göre 1 milyon 916 tane var, bunu nasıl atlarlar aklım almıyor.”

Serenity’nin bilgilerinden beyni sulanmış iki genç adam önlerindeki kitapları ileri doğru ittirdiler, yemek yeme iştahı kaçmış ufak çocuklar gibi.

“Yaklaşık 3 saatir buradayız, ve bulduğumuz tek şey bu okun Mileria krallığına ait olması.”

Alastor’un sözleri Serenity’den bir kaş çatması aldı.

“Mileria mı? Emin misin?”

Karl elindeki kitabı masanın üzerinde ittirdi, kitabın cildi kayarak Serenity’nin önüne kadar ulaştı. Serenity kitabın açık sayfasını okumak için birkaç dakika harcadı.

“Hm.. Yani.. Evet, el yapımı okları ile biliniyorlar.. Ama.. o krallık uzun süre önce yıkıldı, biliyorsunuz.”

İki genç adam ağır ağır başını salladı.
70 sene önce yapılan savaşta Kathares krallığı elindeki büyük bir güç olan yadigarların gücü ile birlikte Mileria’yı yıkmıştı. Dedikodular oradan kimsenin hayatta kalmadığını fısıldardı.. Peki buna rağmen ellerinde nasıl çoktan yıkık bir krallığın geleneklerine göre hazırlanmış bir ok bulunabilirdi?

“Buralarda bir yerlerde Mileria tarihi ile ilgili bir kitap falan yokmu?”

Karl sordu, Serenity yavaşça başını olumsuz anlamda salladı.

“Sanmıyorum, Kral Viktor hepsinin toplatılmasını emretmişti.”

Alastor derin bir iç çekti.

“1 Milyon 916 kitap ama tek bir hayal kırıklığı.”

Serenity hüsrana uğramış bir şekilde oflayarak kendine bir sandalye çekti ve kendini üzerine bıraktı. Kütüphanede bir süre ağır bir sessizlik asılı kaldı. Serenity kitapları toplamak için tekrar harekete geçtiğinde gördüğü şeye kaşlarını çattı ve anlamazca baktı.

“Yüzüğünün nesi var?”

Onun bu sorusu Karl’ın da dikkatini Alastor’un yüzüğüne vermesine neden oldu. Ufak altın partiküller yüzükten çıkarak neredeyse bir purodan çıkan duman gibi havada kendi yönünü buluyordu.

“Bu.. çok tuhaf.”

Karl içindeki düşünceleri bastıramayarak söyledi. Alastor ise havada kıvrılarak kütüphanenin bazı rafları arasında kaybolan altın rengi partiküllere doğru baktı. Daha sonra sandalyesini geri ittirip tedbirli adımlarla partikülleri takibe başladı. Karl ve Serenity’de birkaç saniyelik bir bakışmadan sonra hızlı adımlarla onun peşine düştüler.
Partiküller onları biraz dolaştırdı, kütüphanenin bölümlere ayrılmış kısımları arasında ilerlemeye devam ediyorlardı. Serenity ilerlemeye devam ettikçe hangi kısıma varacaklarına dair tahminler yapıyordu ama süzülen ışıltı hepsini pas geçiyordu.

En sonunda kütüphanenin genellikle içindeki bilgilerin değerliliğinden dolayı bazı kitapları sakladığı yasak arşiv bölümünün kapalı kapısından içeri süzüldü partiküller. Kapıdaki korumalar hiç birşey göremiyor olacaktı ki sesleri çıkmadı, sadece neden burada olduklarına anlam veremedikleri gençleri gördüler.
Karl içlerinde konuşmayı başlatan ilk kişi oldu.

“Pekala, oraya mı gireceğiz?”

Alastor ağır ağır başını salladı.

“Sanırım öyle yapacağız.”

Serenity başını salladı ve ilerlemeye devam etti arkada büyük kitaplıklarından arkasından onu izleyen iki genç adam birbirlerine baktı. Karl yüzüne hafif bir sırıtış yüklenirken Alastor’a doğru fısıldadı.

“Bence bizi içeri sokamayacak, 100 akçeye bahse girerim.”

Alastor sırttı.

“Kabul.”

Bu sırada Serenity muhafızlara doğru ilerliyordu, ancak muhafızlar yavaş bir hamle ile kapının önünü kapatıp zarif bir selamda bulundular.

“Arşidüşes Hazretleri, yardımcı olabileceğimiz bir konu var mı leydim?”

“Evet, aslına bakarsanız içeride halletmem gereken bir işim var, girebilir miyim?”

“Leydim, Kral Viktor izni dahilinde olmayan hiç kimsenin içeri girmesini istemiyor.”

“Ordan bakınca izine ihtiyacım varmış gibi mi görünüyor?”

“Leydim.. beni zor durumda bırakıyorsunuz.”

“Eğer beni, bu karar alınırken bile danışılan Arşidük’ün kızını biraz daha içeri almama cüretini gösterirsen gerçekten zor durumda olacaksın Leo, özellikle bakman gereken bir ailen varken fazla cesur kararlar alma eşiğindesin.”

Muhafız diğer muhafız ile göz temasına girdiğinde ikisi de başlarını öne eğerek kapının önünden çekildiler. Serenity ise eski sevecen tavrını kuşanarak nazikçe teşekkür etti ve içeriye girdi.

Olanları uzaktan izleyen iki genç adam bir süre birbirlerine baktılar daha sonra Karl iç çekerek iç cebinden çıkarttığı akçe kesesini Alastor’un göğüsüne atarak yürümeye başladı, Alastor ise sırıtarak keseyi iç cebine koydu ve onun arkasından ilerledi.

Yasak arşiv bölümünün rafları altın rengiydi, genellikle hizmetlilerin bile girmeye izni olmadığı için raflar toz içinde kalmıştı. Ufak partikül kümesi Alastor’un etrafında dolaştı ve hızlı bir şekilde bir tabloya çarparak orada kayboldu. Tabloyu ilk tanıyan Serenity oldu.

“Bu Kral Zane’in tablosu. Denilene göre hastalığı ilerledikten sonra diğer yadigar taşıyıcıları onu her zaman anmak için böyle bir tablo yaptırmışlar… Kral Viktor’un burayı neden gizli tutmasına şaşmamalı. Ondan daha cesaret sahibi olup yadigar taşıyan kardeşini göz önünden kaldırmak için..”

Alastor işe yarar bir şey bulabilmek amacı ile etraftaki kitapları incelerken Karl tablonun sağını solunu inceliyordu, Serenity ise yıllardır dokunulmamış gibi görünen masaların üzerindeki belgelere bakıyordu. En sonunda Karl’dan acı dolu bir inleme çıkması ile ikili dikkatini ona verdi, parmağının uzundan bir damla kan sızıyordu. Alastor ve Serenity hemen ona ilerledi.

“İyi misin?”

Soran Alastor oldu.

“Evet.. Parmağıma bir şey battı.”

Serenity ağızını açacağı sırada tablonun arkasından bir mekanizmanın çalışmaya başladığını ima eden ufak bir tik sesi duyuldu. Kocaman tablo yavaşça yana kaymaya başladığında üçlü kısa bir süre birbirleri ile bakıştı. İlk tespiti yapan Serenity oldu.

“Sanırım az önce kanını okudu..”

Kapıya yaklaşma cesaretini ilk gösteren Alastor oldu, açılan bölge koyu altın rengindeydi, üzerinde bazı şekiller kazınmıştı… Sanki belirli bir nesnenin izleri gibi.

Kapıya yaklaşan diğer isim Karl’dı. Ceketinin iç cebinden cep saatini çıkartıp duvarda oyuk bırakılan şekillerden biri ile yan yana koydu.

“… Beni deli sanmayın ama sanırım bu şey yadigarları istiyor.”

Saniyelik bir sessizlik sonunda Serenity kolyesini eli ile kapattı. Hızlı davranan ikinci isim ise Karl’dı. Hızlıca cep saatini cebine geri koydu, Alastor ise derin bir iç çekti.

“Kötüsünüz.”

Alastor yaklaştı ve yüzüğü parmağından çıkararak tam olarak yüzüğün büyüklüğü ve genişliğine göre tasarlanmış olan boşluğa yüzüğü koydu. Bir süre boyunca bir şey olmadı ama sonrasında kapı iki taraftan yana doğru yavaşça açılmaya başladı. Bu sırada kayıp giden kapının üzerinde Serenity orada 5 boşluk olduğunu gördü, şekillerden bunların ne olduğunu anlamak kolaydı. Bir kolye, yüzük, cep saati, kılıç ve… 5. Bir delik.

“..Sanırım bu kapı 5. Yadigar çalınmadan önce yapılmış. Onun için boşluk ayırmışlar. Sanırım o bir küpeydi, ikili boşluk olması başka nasıl açıklanabilir emin değilim.”

Karl buna pek takılmadı.

“Zaten kayıp olan bir şeyin şeklini bilmek bize ne katacak ki?”

Serenity ona gözlerini devirdi.

“Bilgiye değer vermeyen farksız bir insanın tekisin.”

Bu sözlerin ardından saçını savurdu ve açılan kapıdan içeriye giren ilk kişi o oldu.
Odanın içi oldukça genişti, bir duvar tamamen kitaplıktı, odanın geri kalanı bir dinlenme alanı gibiydi, uzun bir masa etrafına yerleştirilmiş 5 koltuk uzun zamandır kullanılmamış ama bakımlı duruyordu. Serenity kitaplığa saldırdı, Alastor ise masanın üzerindeki krallık haritasını incelemeye koyuldu, Karl ise çekmeceleri kontrol ediyordu.

“Burada birçok krallığın tarihi anlatan kanıtlı belgelere dayanan kitaplar var!”

Serenity birkaç kitabı kucağına alırken Karl çekmecelerin birinde deri bir not defteri buldu, Alastor ve Serenity kendi arasında konuşurken o deri not defterinin üzerindeki tanıdık harflerle büyülenmişti.

Serenity’nin ona seslenen sesini ancak birkaç saniye sonra fark edebildi.

“Karl?”

“Hm? Evet?”

“Bugünlük bulduklarımızı rahatça sindirebilmek için dağılmaya karar verdik, bizi dinliyor musun?”

“..Evet elbette. Yarın görüşürüz.”

Oradan ilk ayrılan Karl oldu, ama ne Serenity ne de Alastor bunu pek dert etmedi, bugün herkes açısından zor ve dolu dolu geçmişti, yadigarları teslim almanın ağırlığı da cabasıydı.
O günü orada bitirip dağıldılar, hepsinin aklında soruları, yanıt bekleyen soru işaretleri vardı, ama kim onlara bunun kolay olacağını söylemişti ki zaten?

O gece hepsi derin uykularında olabilirlerdi, ama Karl elindeki deri kaplı defteri gece boyu bırakmadı. O.F.A. Orion Felix Addams.. Karl amcasının adının baş harflerini belki onuncu kere içinden geçirdi ve yavaşça defteri açtı..

“Bugün 16 Kasım 1894, anılarımı tutmak için aklıma güvenemeyeceğimi anladığım 118. Gün. Bu günlükleri aklımı kaybetmemek için yazıyorum. Kendimi unutacağım günün korkusu omuzlarıma yük olurken kendimi böyle avutuyorum…Arkadaşlarımın gözlerimin önünde sönüp gitmesi izleyerek onların isimlerini unutmamak için Tanrı’ya yalvarıyorum. Böyle bir lütufun üstü gizli bir lanet olduğunu bilsem.. Kabul eder miydim o gün o lanetle bağlanmayı?”