5. bölüm · Yadigârların Esiri
Bölüm 4: Çabalar ve Yalanlar
“Girme bu satırlara, anlatma sırları, açılmasın perdeler. Sana her zaman güçlü durmanı söyleyecekler, inanacaksın, sonra unutacaksın. En güvendiğin yerden kırıldığında bunu anlamak için ne kadar geç kaldığını fark edeceksin, son nefesini verirken kimseyi tanımadığını fark ettiğinde ise ölmenin aslında o kadarda seni korkutmadığını.” —O.F.A.
Hazel uzayan sessizlikten sonra Serenity’nin arkasındaki kapıya doğru bir adım attı, kapıyı açtı ve dışarıya bir adım attı, sonra Serenity’e baktı.
“Leydim?”
Serenity derince bir nefes alıp az önce olabilecek olan her şeyi aklından silmeye çalıştı. Yavaşça başını salladı ve önce Hazel arkada o olmak üzere aşağı kata indiler, erkekleri bıraktıkları yere.
Taylor boş bir koltuğu tahtı ilan etmiş şekilde oturuyor, etraftaki insanlara iğrenirmiş gibi bakışlar atıyordu, Alastor’un elinde ince bir kitap vardı, iki kadının aşağı indiğini görünce hafifçe kaşlarını çattı ve ince kitabı yerine koydu. Ondaki hareketlenme Taylor’un sözde tahtından kalkıp o tarafa yürümesine neden oldu. Her zaman farksızmış gibi davranan soğukkanlı ve tripli prens bile bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibiydi ama ilk konuşan Alastor oldu.
“Bir şey bulabildin mi?”
“Sence sorman gereken bu mu?”
Taylor ilk kez cidden bir şeyleri anlamakta zorlanıyor gibiydi.
“Bu alt tabaka kıyafetler gerçekten aklınızı etkiliyor, Tanrı aşkına bu da kim? Ayrıca neden titriyorsun? Bembeyaz olmuşsun.”
Serenity hızlıca boğazını temizledi.
“Sorun yok, adam sapığın teki çıktı. Bu.. Hazel. Bana yukarıda baya yardımcı oldu.”
Bu sırada içeriye giren üzerindeki kahverengi soluk yeleği bıkkınca koluna almış Karl oldu.
“Burayı halletiniz mi? İçeridekiler bir şey bilmiyor veya bildiğimiz şeylerden bahsediyor.”
“Onların size yardım etmesini beklemek aptallık olurdu.”
Herkes sanki dilsiz olduklarını bildikleri bir insanın konuşmasına şahit olmuş gibi Hazel’a döndüklerinde Serenity olayı toparlamak adına konuştu.
“..Hazel Mileria’lı. Bize bahsedecek şeyleri olduğunu söyledi.”
“Ve böylece ona güvenecek miyiz?”
Karl konuşan ilk kişi oldu, Alastor bile kaşlarını hafif çatmıştı, olayı dıştan izliyordu ama içince çok yorumu vardı.
“Ben asla bir Mileria’lıya güvenmem.”
Kararını net bir dilde belirtmekten çekinmeyen Taylor oldu.
..
Şey pekala, onu dinlemediler.
“Teklif var, ısrar yok.”
Böylece Hazel bar kısmına doğru adımladı ama güçlü bir el onun kolunu tuttuğunda yavaşça arkasını döndü. Uzun süredir sessiz olan Alastor kendince karar almış gibiydi.
“Senin bize ihanet etmeyeceğine nasıl emin olabiliriz?”
“Ben sizin beni astırmayacağınıza nasıl emin olabilirim?”
Sarışın adam ve kahverengi saçlı kadın arasındaki bakışma birkaç saniye boyunca herkesin birbirine bakmasına neden oldu. Alastor Hazel’ın kolunu bırakıp onları izleyen üçlüye döndü.
“Şansımızı deneyeceğiz.”
Karl her şeyden bıkmış gibi omuz silkti, Serenity yavaşça başını salladı, Taylor ise..
“Bir kerede beni dinleyin! Ben sizin gelecekteki kralınızım!”
Karl herkesin saçmalığından bıkmış şekilde göz devirdi ve onu ittirdi.
“Kralımız çok yaşa, adım atmaya başla prens.”
♣
Kraliyet kütüphanesi o gün yapabileceği en gergin konuşmaya ev sahibi olabilirdi ancak planlar pek öyle gitmedi. Taylor bu kıyafetlerden kurtulmak istediğini bu kadar fazla dile getirince bu muhteşem önemli toplantının yeni meskeni Taylor’un odası oldu.
“Bir şey çalmaya çalışmanı önermem, elimizde zamansal avantajlar var.”
Taylor kendinden oldukça emin bir şekilde söyledi, bir yandan da gömleğinin düğmelerini kapatıyordu, Karl ona doğru bir bakış attı.
“Demek istediği şu ki, bizi deneme, yoksa her zaman diliminde o lafı senden almayı biliriz.”
Hazel iki adama da bakıp göz devirdi.
“Savaşlar oluyor, krallıklar yıkılıyor ve insanlar ölüyor ama erkekler hala aynı kalıyor.”
Alastor Serenity ile birlikte Hazel’in hemen karşısında olan çiftli koltukta oturuyordu. Önündeki kadının imalı lafları ona pek işlememiş gibiydi ama Taylor ona sert bir bakış atmayı ihmal etmedi.
“Okuduğumuz her kitap, konuştuğumuz her insan Mileria’nın yıkıldığını söylüyor,”
Alastor yavaşça konuyu açtı.
“Peki nasıl oluyor da Mileria krallığı yapımı bir ok bu Krallığa girebiliyor?”
Hazel yavaşça başını salladı sarışın adamı dinlerken bir yandan da saray leydilerine oldukça kaba gelecek bir şekilde bir ayağını diğer bacağının üzerine attı.
“Mileria yıkıldı ama yıkımdan kurtulan ufak gruplar hala varlığını sürdürmeye devam ediyor. Ayrıca çoğu kişiyi evinden ettiğiniz göz önüne alınınca böyle bir suikast girişimi hiç de şaşırılacak şey değil.”
Bu sefer konuşan uzun süredir sessiz kalan Karl oldu.
“Ya sen?”
“Ben? Ben kendi halimde gezen, krallıklarda birkaç gün kalıp giden bir gezginim sadece.”
Burada konuşmaya dahil olan Serenity oldu.
“Çalıyorsun değil mi?”
Herkes ona döndü, ama Serenity hafif çatık kaşlarını Hazel’in üzerinden çekmedi.
“Hırsızlık yapmaya alışkın olmayan biri asla yok yere bir binanın 3. Katına tırmanmaz. Amacın bir şeyler çalmaktı değil mi?”
Hazel önce duraksadı, sonra hafifçe gülümsedi.
“Evet, çalacak bir şey arıyordum.”
Herkesin bakışları bir an değiştiğinde Hazel gözlerini devirdi.
“Ne? Günde birkaç altın veren bir işte çalışacağımı düşünmediniz herhalde?”
Serenity bir süre duraksadı..
“Geçenlerde Layara ailesinin mücevherlerinden birisi çalınmıştı, senin işin miydi?”
“Evet, ben çaldım. Ancak çoktan bir mücevheratçıda bozdurdum.”
Serenity bir süre Hazel’in gözlerinin içine baktı ve kollarını yavaşça birleştirdi. Konuya dahil olan Alastor oldu.
“Ancak o aile ülkenin korumasından sorumlu, malikanelerinde en az 50 koruma bulundurduklarını duymuştum, bu nasıl olabilir?”
Hazel pozisyonunu bozmadı, sanki her soru kötü bir şakaymış gibi soğukkanlı davranıyordu.
“Dövüş konusunda kendime güvenebileceğim bir seviyedeyim diyelim.”
Taylor ‘dan alaycı bir eda yükseldi.
“Ne yani? Krallık için asker yetiştiren bir ailenin askerlerini alt edebileceğine gerçekten inanmamızı mı bekleyeceksin? Bu çok saçma. O askerler en prestijli ortamlarda eğitim görüyor.”
“Ben onlardan daha prestijli ortamlarda eğitim aldım, gerçek hayatta, teşekkürler.”
Uzun bir süre sonra konuşan Karl oldu.
“Yani.. bu konuşmanın sonucunda en başta herkesin merak ettiği okun acemi bir Milerya’lı tarafından atıldığını kararlaştırdık mı şimdi?”
Hazel başını salladı.
“Aynen öyle, böyle ufak gruplar çok tehlikeli değillerdir, çoktan sınırları terk etmişlerdir bile. Zaten azınlıkta kalan insanlarını kaybetmek istemiyorlar.”
Ortamda uzun bir sessizlik boy gösterince Taylor yavaşça ayağa kalktı.
“Pekala, gösteri bitti, gardiyanları çağıracağım.”
Hazel kaşlarını çattı, diğerlerinin tepkisi de pek farklı değildi, Taylor kapıya doğru ilerlerken onu tutan Karl oldu.
“Sen salak mısın? Bir anlaşma yaptık-“
“Umrumda mı sence? Burada daha önceden yıktığımız bir krallığın zayıf bir halkasına acımayacağım."
Taylor sert bir şekilde kolunu kendine doğru çekti, bu sefer yanında biten Serenity oldu.
“Taylor, bir söz verdik.”
Bu onu birkaç saniye durdurdu ama Serenity’i kenara çeken bir el onun kadar yavaş değildi. Hazel önce Serenity’i kenara çekti ve direkt olarak Taylor’a saldırdı, saniyeler içinde Hazel, Taylor’u az önce çıkıp onu şikayet etmesi ile tehtit eden kapıya yapıştırmış, Taylor'un dirseğini onun arkasına kıvırmıştı, en ufak bir hamle ile kolunu kırması pek de zor olmazdı. Taylor buna karşılık sızlandı, bağırdı. Prenslik gururu daha önce kendi krallığının yıktığı bir krallıktan gelme bir 'gezgin' ile yerle bir olmak üzereydi.
“Ne halt ediyorsun lan?! Ben senin-“
“Sen benim prensim falan değilsin. Burası benim krallığım değil. Sana kral olacak kadar yaşayabilirsen işine yarayacak bir ipucu vermemi ister misin? Krallıklar kibirle yönetilmez, anlaşmalarla ve sırlarla yönetilir.”
Böylece odada derin bir sessizlik yayıldı, herkes hareketsizdi. Sonra Hazel omuzunda bir el hissetti.
“Tamam, kimse bir şey yapmayacak.”
Alastor yavaşça Hazel’ın omuzunu bıraktı. Belki ufak bir güven belirtisi olarak geri çekildi, ortam gergin ve sessiz olunca Hazel Taylor’u bıraktı. Yani daha çok odanın ortasına doğru ittirdi ama- önemli olan sonuç değil mi?
“Eğit bizi.”
Serenity’den çıkan bu anlık fikir herkesin beklemediği bir şey olacaktı ki herkes bir an durup ona baktı.
“Ne?! Asla! Öncelikle bu ortaya çıkarsa-!”
Taylor’un ağızını kapatan bu sefer Karl oldu.
“Bir sus be oğlum..”
Hazel Serenity’e baktı bir süre bu sırada.
“Ne yapayım?”
“Eğit bizi. Belli ki yetenekli birisin, inkar edilemez. Biz varislik eğitiminde sadece teorik bilgi aldık, kimse bizi fiziksel olarak eğitmedi.”
Bu kısa açıklama herkes için bu fikri mantıklı bulmuş olmalıydı ki Alastor yavaşça başını salladı onaylarcasına.
“.. Doğru, daha önce hiç temelden eğitim almadık.. Belki de bu yüzden vücudumuz tepki veriyor.”
Hazel durdu, bu ayağına kadar gelen fırsatın avantajı inkar edilemezdi. Özellikle onun gibi bir göreve sahip biri için.
“Eğer hepiniz bu ego yığını kadar kötüyseniz işimiz çok uzun.”
Karl biraz tereddütle geri çekildi, Taylor ensesine doğru uzanarak arkasındaki pencereden dışarı baktı, Alastor kimseyle göz temasına girmemek için odada göz gezdirdi, Serenity ise gözlerini yere indirip kolyesi ile oynamaya başladı.
Hazel bu görüntüler karşısında iç çekti.
“Yüce Tanrılar.. bu çok uğraştıracak..”
❂
Krala bu isteklerini kabul ettirmeleri uzun sürmedi. Savaştan sonra yadigar koruyucuları neredeyse kraldan daha fazla yetkiye sahip olma yoluna girmişlerdi. Halk savaşta sırt sırta oldukları yadigar koruyucularına krallarından daha fazla saygı duymaktan çekinmezlerdi. Bu yüzden Taylor’un babası ile tek görüşmesi bu sorunu çözdü. Kral Victor korkak bir adamdı, sorumsuz bir babaydı, düşünmeyi pek sevmeyen, matematiğe sadece servetini sayarken ihtiyaç duyan, herhangi bir peri masalının kolaylıkla kötü karakteri olabilecek gözü parayla kör olmuş bir adamdı. Öyle ki varislere önce teorik bilgi verilmesini isteyen de oydu. Abisinin yeni kabul ettirdiği özel eğitimleri o yatalak hale geldiğinde hiç düşünmeden alt üst etmişti. Çünkü bilmiyordu, ailesinin yadigarı ile bir bağı bile yoktu..
Kral Zane’in dönemi krallığın elmas dönemi olduğundan söz edilir. Kendisi Tanrı’nın Mahkemesi’nin en güçlü taşıyıcısı olarak bilinir ancak genç yaşta yakalandığı kas hastalığı onun sonuydu.. Elmas döneminden sonra Kral Victor mükemmel bir krallık devralmıştı ama seneler sonra bunu yok etmeyi başardı.
Her neyse.. bu o piçin hikayesi değil.
“Duruşunu düzeltmelisin, sağ tarafını açıkta bırakıyorsun, düşmana nereden saldırmasını göster bir de istersen?”
Hazel gün içinde belki de 10. Kez Taylor’un duruşunu düzeltirken söylendi. Gün boyu ufak atışmaları hep devam etmişti. Hazel ona yadigar olan kılıcı nasıl tutması gerektiğini, bir savunma aleti kullanmanın en temellerini anlatıyordu ama belli oluyordu ki prens hazretleri bu yaşına kadar eline bir bıçak bile almamıştı!
Taylor’un inatçı karakteri kırılmıyordu, başta Hazel’in önderliğinde çalışma yapmaya çok yabancı bir gözle bakıyordu, şimdi ise çok istekliydi. Öyle ki, Hazel ona şimdilik yadigar ile çalışmaması gerektiğini, daha hafif bir şey ile başlaması gerektiğini söylese bile inatçı prensimiz çoktan onu umursamaz bir tavırla def etmişti bile.
“Tamam, şimdi ileri atılmaya çalış, bana karşı hamle yap.”
Taylor kılıç ile öne doğru bir hamle yaptığında...
Şey, aslında hiçbir şey olmadı.
Gerçekten.
Herkes havalı ve ışıltılı ışık şovları, belki bir güç yüklemesi ile birlikte gelen bir patlama bekliyordu ama çıkan tek şey yadigar kılıcın Hazel’in tutmakta olduğu alıştırma kılıcının demirine vurup çıkarttığı ufak bir demir sesiydi.
Bununla birlikte herkes bir anlığına durdu, daha sonra Karl yumruğu ile ağzını kapatıp attığı devasa kahkahayı saklamaya çalıştı, Alastor yavaşça başını öne eğdi, sanki sırıtışı kilometrelerce uzaktan anlaşılmıyormuş gibi. Serenity ise ufak bir kıkırdama sesinden sonra ağızını eli ile kapatıp öksürüyor gibi görünmeye çalıştı. Bunların hepsi ile birlikte Taylor sanki şekeri yere düşmüş bir çocuk gibi kızgınca onlara baktı.
“Gülmeyi kesin, bu zor tamam mı!?”
“Oh tabii, baya, Tanrı yardımcın olsun dostum.”
Karl’ın ironik şans dileme seansı etrafı yumuşatmış gibiydi. Hazel Taylor’a cansız bir hedefle çalışmasını söyledi ve diğerlerinin arasında dolaştı.
Alastor ilk kez gücünü test etmeye çalışıyordu. Ufak nesnelerle başlamıştı, ufak birkaç taş üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyordu. Hazel yanına gelince koruma içgüdüsü ile yüzüğünü taktığı elini önündeki masanın altına indirdi. Hazel bunu fark ederek adamın altın yüzüğünü ufak bir süre süzdü, daha sonra yanına doğru oturdu, onu incelemek için.
Alastor derin bir nefes aldı, enerjisini yoğunlaştırdığı yüzünde bir safir gibi görünen gözlerinin içinden belli oluyordu, buradan bakılınca sanki onu hiçbir şey yıkamayacak gibi duruyordu. Haklıydı da, kırık olanı daha fazla kıramazdınız.
Taşlardan birisi hafifçe oynadı, minik hareketlerle yuvarlandı, ama daha sonra durdu, Alastor derin bir nefes alıp birkaç saniyeye kadar dik duran sırtını oturduğu sandalyeye yasladı.
“Çok odağımı istiyor.”
Hazel önce taşlara, sonra Alastor’a baktı.
“Odaklanırken ne düşünüyorsun?”
“...”
Alastor bir süre belirli bir noktaya kitlendi.
“Ailemi. Temel şeyleri beceremezsem ileride onları nasıl tatmin edeceğini.”
“Hm, tamam, pekala, bunu yapmıyoruz. Daha çok enerjisi yüksek anılara odaklanmaya ne dersin?”
Alastor önce anlamamış bir şekilde kaşlarını çattı ama daha sonra tekrar taşlara doğru baktı.
“Enerjisi yüksek anılar.. mutlu anlar gibi mi?”
“Evet, mesela, en sevdiğin yemeği düşünebilirsin? Bu benim enerjimi hep yükseltiyor.”
Alastor dönüp Hazel’e baktı, genç dükün bakışlarında bunu anlamaya kapasitesinin yetmediğini gören genç kadın iç çekti.
“Olmadı sanırım, gerçi sende haklısın. Siz asiller kocaman tabaklarda gelen ufacık yemekleri yiyorsunuz doyabildiğinizden bile emin değilim..”
Alastor başını yana çevirip buna alayla ufak bir gülüş verdi.
“Sanırım öyle yapıyoruz. Başka ne önerirsin?”
“Hm... Çocukluğuna inmeyi denedin mi?”
Alastor yavaşça başını salladı, bu fikir aklına yatmış gibiydi. Hazel bunu fark edince yavaşça yerinden kalkıp Serenity’nin yanına doğru ilerledi.
“Bunu diğerlerine söyleme ama favorilerime oynamaya bayılıyorum.”
Serenity elindeki buzdan ufak hançeri dakikalar içinde eritirken gülümsedi.
“Biliyorum.”
Serenity bu sefer uzun siyah eldivenler giymeyi tercih etmişti. Neyi gizlemek istediği gayet ortadaydı aslında.
“Hala etkileniyor musun?”
“.. Bilmiyorum, buz yanığı olabilir.”
“Hayır. Buz yanıkları gördüm, böyle olmazlar.”
Hazel önce Serenity’e sonra ellerine baktı.
“Hm, bunu ne kadar hızlı yapabiliyorsun?”
“Bir tanesini mi?”
“Evet.. hayır, yani demek istediğim, sınırın ne?”
Serenity ellerine baktı ve sonra omuz silkti.
“Hiç ard arda yapmayı denemedim.”
“Tamam, şimdi deneyeceksin.”
Serenity parmaklarını biraz birbirine sürttü, sonra derin bir nefes aldı. Daha sonra ufak bir buz sarkıtı oluşturdu, daha sonra bir tane daha yapmak istedi ancak kendini ne kadar zorlasa da yeni bir buzun şekillenmesi 10 dakika sürdü. Bir sarkıt bile denemezdi. Hazel yandan bir kaptığı ufak bir tahta kılıç ile biraz Serenity’i dürttü.
“Seni birkaç saniyede en az 10 kere yaralayabildim. Ayrıca hatırlatmak isterim ki kavgaya girdiğin kişiler elinde ufak bir kartopu oluşmasını beklemezler.”
Serenity hak vererek başını salladı.
“Evet.. belki de çok fazla güce ihtiyacım vardır?”
“Bu daha ilk denemeler, keşfedeceğiniz çok şey olacak.”
Serenity yavaşça başını salladı, sol kolunda dirseğine kadar uzanan ufak bir soğukluk hissi ile yavaşça kolunu ovaladı.
Bu sırada çalışma alanındaki herkesin dikkatini çeken ufak bir atışma ortamı gerdi.
“Gücü sadece sikik bir cep saatine sıkışmış biri için fazla büyük konuşuyorsun Addams!”
Taylor’un bağırması ile Karl onun üzerine doğru yürüdü. Onun gücü hala en riskli kategorisinde olduğu için henüz grupça bir karar ile bunu denememeye karar vermişlerdi, bu yüzden kendisi kılıç talimleri yapıyordu.
“Ve sende kullanması çok kolay olan bir yadigara sahip biri için fazla sızlanıyorsun!”
Taylor hızlı bir hareketle birlikte kılıcı toprağa geçirdi.
“Öyle mi?! Bu sana göre kolay mı?! Sen sıradan bir kılıcı bile kullanamıyorsun lan!”
Bununla birlikte Karl’da kendini geri tutmayarak kılıcını elinde sıkıca tuttu ve hızlı bir hamle ile Taylor’un üzerine bir hamle yaptı. Serenity olaya el koymak için adım attı ama Hazel bir elini onun önüne koyarak onu durdurdu.
“Birbirlerine girecekler—"
“Belki ihtiyaçları olan budur, durum kötüleşirse araya gireriz.”
Alastor olası herhangi bir durumda hemen olaylara müdahale edebilmek için kızların yanına, olayın en yakın kısmına geçti.
Taylor üzerine doğru gelen kılıcı görünce az önce toprağa çivilediği kılıcını kaptı ve hızlıca Karl’ın kılıcını engelledi, ancak Karl hızlıydı. Engellenen kılıcını hızlıca başka bir hamle ile Taylor’un kılıcından kurtardı ve bu sefer onun beline doğru bir hamlede bulundu, Taylor bunu da engelledi, bu sefer Karl’ın kılıcını direkt olarak ittirdi ve ona doğru bir hamlede bulundu. Karl birkaç hızlı adım ile arkaya ilerledi, kılıç onun gömleğine değdi sadece, bir kumaş parçası yere düştüğünde herkes olayın ciddiyetini fark etmişti. Alastor araya girmek üzere ilerledi ama birkaç adım sonra durdu.
Serenity onun neden durduğunu anlayamıyordu onların hala savaşmaya devam ettiklerini görebiliyordu, bu yüzden olaya kendi el atmak için öne çıktı ama o bile Taylor’un kılıcının sıra dışı bir ışık ile parlamasını beklemiyordu.
Karl bile birkaç adım geri çekilmesi gerektiğini hissetmişti ancak Taylor şuan bu bilince sahip değil gibiydi. Tanrı’nın Mahkemesi’nden çıkan yeşil duman onun yeşil gözleri ile birleşiyor, onu bir yaratık gibi gösteriyordu. Karl’ın üzerine yürüdüğü sırada Taylor en sonunda kendini durdurdu ve güçlükle kılıcını tekrar toprağa geçirdi. Bu toprağın ufak bir deprem etkisi yaşamasına neden oldu...
Onun yanına ilk koşan Serenity oldu.
“Tanrı aşkına bu da neydi?! İyi misin?”
Taylor uzun nefesler aldı ve sonra yavaşça başını salladı.
“...Sol kolum uyuştu, onun dışında iyiyim.”
Hazel Karl’ın kalkmasına yardım etti, daha sonra Taylor’un yanına ilerledi.
“Büyük bir güç gösterisiydi. Hasarsız çıkman imkansız olurdu, zamanla geçer küçük prens.”
Herkes Taylor’un yanında az önce yaşananlardan bahsediyordu. Hazel kenarda kılıcın enerjisinin toprakta bıraktığı desenlere bakıyordu ama başka bir şey fark etti. Kılıcın toprağa bağlandığı kısımda ufak yeşil toz zerrecikleri görünebiliyordu. Hazel bir dizinin üzerine çökerek bu ufak zerreciklere parmağıyla yavaşça dokundu. Bir anlığına.. kısa bir anlığına sanki vücudunda aniden açığa çıkmaya karar veren ufak bir enerji dalgası hissetti. Bu tuhaf deneyim kaşlarını çatmasına neden oldu.. yadigar kullanmanın belirli bir enerji üzerine olduğunu biliyordu, yoksa bu ufak tefek parçalar... Mana parçaları mıydı? Yadigarlar kullanıldıklarında etraflarında mana mı bırakıyorlardı?
Bu konunun birinin dikkatini çekeceğini biliyordu.
Serenity adını seslendiğinde Hazel hızlıca toparlandı ve onların yanına tekrar ilerledi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki düşüncelerini bile maskelemeyi inanılmaz bir ustalıkla yapabiliyormuş gibi..
☬
O gece krallık sessizdi. Tabii, bilgi almak için etrafta dolaşan ruhlar hariç.. Hazel siyah bir gölge gibi sarayın içinde süzülüyordu, kraliyet kütüphanesine doğru yolunu alırken burada daha önce olduğundan dolayı yolu bulmakta hiç zorlanmamıştı.
Kütüphane’nin girişine doğru geldiğinde onu fark eden gardiyanlar bu genç kadının varislere dolaşmasından dolayı duruma alışkın gibi görünmeye çalışıyorlardı. Ama onun içeri girmeye çalıştığını fark etmeleri ile kapının önünü kapattılar.
“Üzgünüm, buradan sonrasına giremezsiniz Hanımefendi.”
Hazel sadece masumca gülümsedi buna.
“Ah, hayır girebilirim.”
Tek bir sözü ile gardiyanlar bunu yapmaya hazır olmuş gibilerdi. Hazel onları etkisiz hale getirmekte oyalanmadı, elbette, kaba kuvvet her kapıyı açardı.
Yada o bunu sadece kaba kuvvete bağlıyordu... Gerçekten, ona kapıları açanın ne olduğunu bilseydi bu kadar sakince buralarda dolaşabilir miydi?
Hazel kütüphaneye girerken kimse hiçbir şey görmedi ama sarayın altın varaklı işlemeleri üzerine yansıyan mor ışıltının her anını yakaladılar, Hazel bunu fark etmedi.
“Pekala, hadi şu eşyaları biraz araştıralım..”
Addams Konağında ise işler biraz farklıydı. Genç baron amcasının ayak izlerini takip etmeye karar vermişti. Neden hala bilmiyordu, bu bilmecelerle dolu defterin kendisine ne anlatmak istediğine hala karar verememişti ama amcasının ona yardımcı olmayacak bir şey bırakmayacağını biliyordu. Bu yüzden o da buna benzer bir şey yapmak istedi.. Belki amcasını anlardı.. Belki tecrübeleri benzeşirdi..
“Bugün 16 Aralık 18xx,
Ben, Karl Marklinn Addams, Zaman’ın Ötesinden’in 18. Sahibiyim. Şuanda hiçbir şeyi başaramamış biriyim, bu notları tutma sebebim, amcam gibi birilerini arkada bırakıp gitmek istememem...”
Harrindale Dükalığında hala derin bir sessizlik hakimdi, Alastor bu sessiz, tepkisiz hayata alışmıştı artık. Akşam yemeklerinin sessizce yenmesine, babasının kimsenin gözlerine doğrudan bakamamasına, annesinin hala yas tutmasına.
Sessizlik daha iyi odaklanmasını sağlıyordu. Burada kendi içine döndüğünü hissedebiliyordu, anılar üzerine geliyordu. Kendisi şuan odasında, çalışma masasındaki kağıtları inceliyordu. Penceresinden dışarıda harika bir akşam görüntüsü önüne serilmişti. Kafasını kaldırıp bir an karşısındaki aya baktı. Abisinin eskiden bu saatlerde aynı masada, aynı işleri yaptığını hatırladı, sonra o burada çalışırken kendisinin nasıl onunla oyun oynamak için can attığının hatırladı.
Bu ufak hatıralar onu hafifçe gülümsetti, işine geri döndüğünde ise hafifçe yükselmiş olan kağıtlar yavaşça süzülerek masaya geri düştü. Alastor o zaman anladı, asıl odaklanması gereken anıların neler olduğunu..
Sinclair Dükalığı sakindi, her zaman bütün kudretiyle duran yapı her zaman Serenity için en çok önemsediği şeyleri temsil ediyordu; ailesini, geleneklerini, soyunu...
Serenity hala güçleri üzerinde çalışıyordu, güçlerini daha fazla kullanmaya, ard arda kullandığı güç miktarını çoğaltmak istiyordu, bu onu oldukça yoruyordu ama yapmak istediği şey buydu. Ailesindeki, soy ağacındaki bütün kadınlar gibi bunu isteyerek ve büyük bir heyecanla yapıyordu. En sonunda saatin ne kadar ilerlediğini fark ederek elindeki ufak buz parçalarını silkeledi ve derin bir nefes aldı. Yarın başka bir gün olacaktı.. Serenity uykuya daldı, ama bu sırada lanetler kulağına fısıldadı, sadece o bunun bilincinde değildi...
“Buzun ruhu,
Soğuğun anası,
Çek bakalım cezanı,
Alacağız kanını,
Vücudundaki her sıcaklığı,
Kendi buzun olacak en acısı...”
