5. bölüm · YABANCI

ÇARESİZLİK İÇİNDE BİR YALNIZLIK

Rainbooks 💗

İnsanın bir evi, bir yuvası olması çok güzel değil miydi? Evin olan bir aile, kendini ait hissettiğin bir ev, mutlu olduğun insanlar.

Mutluluğumuz olan her şey ama tamamen ait hissettiğimiz şeyler... Bir dört duvara ait hissedebiliyorduk kendimizi. Bir aileye, insanlara, bir kalbe ve gökyüzünün altına.

Yaşadığım şey öyle bir aidiyetsizlik duygusuydu ki. Ne yaşadığımız dört duvara ne buradaki insanlara ne okula ne bu gökyüzüne. Herhangi bir geçtiğim sokak bile bana ıssız ve kötü hissettiriyordu. Yıllar boyunca kendimi oraya ait bildiğim, gezdiğim, dolaştığım, mutlu olduğum yer değildi buralar. Buralar sadece boş, ıssız sessiz ve renksiz diyarlardı. Her attığım adımda her baktığım noktada gözümün iliştiği her yerde ağlama hissi ile doluyordum. Çünkü bomboştum. İçimde boş bir kuyu vardı. Değişik bir his.

Öylesine boş ve rahatsız edici.

Tanıdık bir gülümseme olsun istiyordum. Benim milletimden, benim dilimden. Bildiğim, ezberlediğim vatanımdan bir parça. Yalan yok çoğu genç isterdi yurtdışında okumayı ama ben bu kadar kötü hissettireceğini bilmezdim hiç.

Zorbalığa uğramasam da kimse bana bir şey demese de bakışları bile yabancıydı.

Kuraktı gözleri.

Uzaktı tebessümleri.

Belki de değildi ama yabancılardı işte. Her şeyleri bir başkaydı. Ayrı dünyaların insanıyız derlerdi ya. O söz gerçekten doğruydu. Farklı iki milletten insan dünyayı farklı iki pencereden görebiliyorlardı. Çünkü kültürler, diller, alışkanlıklar ve adetler hepsi farklı oluyordu. İnsanın büyüme tarzı bile dünyaya farklı bir bakış açısı kazandırıyordu.

Bu yüzden bu kadar kötü hissediyordum işte. Hepimiz insandık ama farklıydık.

Korkuyordum anlaşılmamaktan, küçük düşmekten, yanlış bir şey yapmaktan ölesiye korkuyordum. İçimde bir yerlerde bu değişiklerden farklılıklardan hoşlanan bir taraf da vardı ama o kadar küçüktü ki oraya uğrayamıyordum bile. Onlar konuşuyorlardı ben dinliyordum. Anlamlandıramıyordum. Çok hızlı ve öyle değişik bir aksaanları vardı ki anlamak benim için daha zor hale geliyordu.

Bunların içinde tek şansım Aras'tı. En azından onunla konuşabiliyordum. Stresimi onunla biraz bastırabiliyordum. Yanımda o olduğunda beni rahatsız eden hisler biraz daha azalıyordu. Çünkü onda görüyordum milletimin tanıdık bakışlarını, gülümsemelerini. Diğerleri gibi yabancı değildi bakışları. Kurak değildi gözleri. Uzak değildi tebessümleri.

Aras yarı ingiliz olsa ve burada büyüse de vardı onda türklerin tanıdık güzel hissi.

Yine okuldaydım. Maalesef. Matematik dersindeydik. Hoca kağıt dağıtmıştı beraber onu çözüyorduk. Yanımda Aras vardı. sıraya başını koymuş yatıyordu. Uykusuz gibiydi. Ben de uyandırmamıştım. Lakin kağıdı bomboştu.

Hoca normalde uyumaya izin vermese de hiç bize bakmadığı için görmemişti.

Aras'ın uçları dalgalı saçları karışmıştı. Yeşil gözleri kapalıydı. Beyaz tenine yanındaki pencereden ışık vuruyordu. Yanağını koluna yasladığı için dudakları çok hafif büzülmüştü. Tatlı gözüküyordu. Tatlı siması uyurken daha tatlı ve çocuksu duruyordu.

Bu haline sessizce güldüm.

Önündeki kağıdı yavaşça çektim ve kendi kağıdımdakileri onun kağıdına da geçirmeye başladım.

Bunu yaparken diğer yanımda oturan kızın beni izlediğini biliyordum ama dönüp bakmadım. Tüm her şeyi Aras'ın kağıdına geçirdikten sonra öğretmenin anlattıklarını anlamaya çalışmaya devam ettim.

Ders bittiği sırada kıpırdanmalar ve sesler ile aras uyanmıştı. Kafasını hafifçe sıradan kaldırdı ve etrafa baktı.

Kısık mahmur gözleri ile etrafa bakıp gözlerini ovuşturdu ve doğruldu. Ardından gözleri benimle kesişti.

Az önce kapalı olan yeşillikleri gözlerime baktı.

Her zamanki tebessümü bu sefer uyku mahmuru haliyle yüzüne yerleşti.

Ben de ona karşı gülümsedim. Bakışları önüne döndüğünde kağıdını aradığını gördüm. Bunu anlayınca önüme çektiğim kağıdını ona doğru ittim. Kağıdına baktığında yapılmış sorularla önce kaşları çatıldı sonra gülümsedi bana döndü. Bir şey söylemesine gerek yoktu zaten teşekkürü yüzünden okunuyordu ama yine de o bunları sözlerine döktü. "Tesekkürler."

Gülümseyerek başımı salladım. teşekkürünü kabul ettim.

Çantamı alarak ayağa kalktım o da benimle kalkınca kagıtlarımızı hocaya verip sınıftan çıktık. "Niye uyudun? Gece uyumadın mı?"

Yürürken birbirimize baktık başını iki yana salladı. "No. Uykum gelmedi ben film izledi." Sessiz kalmakla yetindim. İlerlemeye devam ederken Aras lavaboya gideceğini onu burada bekleyebileceğimi söyleyip yanımdan ayrılmıştı.

Ben Aras'ı beklerken ders başlamış hoca da beni oradan kovmuştu. Ben de sınıfa doğru ilerlemiş Aras'ın arkamdan geleceğini düşünmüştüm.

Sınıfa vardığımda içeride kimse yoktu. Bana verdikleri Ders programı kağıdını kontrol ettim ama doğru gözüküyordu. Kaşlarımı çattım. Oradan ayrılıp soracağım bir öğretmen aradım ama ortalıkta kimse kalmamıştı. Normalde ders başlasa bile bahçede duran öğretmenler olabiliyordu.

Ne yapacağımı bilemez şekilde okulda bir öğretmen bulmak ya da Aras ile karşılaşmak için gezindim ama kimseyi bulamadım. Bilmem kaç kez okulu turladıktan sonra Bahçedeki bir banka çantamı koyarak oturdum.

Benden bağımsız göz yaşlarım akmaya başladı.

İçim o aidiyetsizlik hissi ile sarmalandı. Ne kadar aciz çaresiz ve olduğumu fark ettim. Kendi ülkemde olsaydım hiçbirini yaşamayacağımı düşündüm.

O an orada olmak, ne yapacağımı bilmemek bana çok kötü hissettirdi. Göz yaşlarım hızlıca akarken içim sel oldu.

Ağlarken bir yandan da burnumu çekiyordum.

Bunu Türkiye'deki bir arkadaşıma anlatsam şüphesiz şımarık bir insan olduğumu elimdekinin kıymetini bilmediğimi, bencil olduğumu falan söylerdi.

Ama işte bu hissi tanımlayamıyordum bu hissi kimseye anlatamazdım.

Anlatsam da anlamazlardı. Kimsem yok gibiydi. Ailem vardı sadece. Başka hiçbir şey. Yoksuldum. Arkadaşlıklardan yoksundum. Sıcak, samimi ortamlardan yoksundum. Milletimden yoksundum. İçim kurak hislerle doluyken dışım büyük bir soğukluk hissediyordu. Üşüyordum. Bu düşüncelerden acil kurtulmam lazımdı zira şuan kendim için yaptığım en kötü şey böyle şeyler düşünmekti. Bu sadece beni daha fazla üzüyordu. Yine de ne aklıma söz geçirebildim ne zihnime. Her zamanki gibi rahatsız olsam da o düşünceler beni bırakmadı. Öylesine ağlarken yan tarafımdan bir ses geldi. Dönüp baktığımda bir öğretmen olduğunu gördüm.

Sarı saçlı bir kadındı. Yüzünde yumuşak bir ifade vardı lakin kaşları çatılmıştı. Ağlayan halime anlam vermeye çalışıyor gibiydi. "Are you okey?" Dedi. İyi misin diyordu. Hayır hiç iyi değildim. Mesela birinin bana "you okey?" Değil de iyi misin demesini istiyordum. Aynılardı ama çok farklılardı.

Kötüyüm demek istedim. Çok kötüyüm demek istedim ama yapmadım.

Sonra da beni yanına çağırdı. Çantamı alarak yanına gittim. Sınıfımın boş olduğunu söyledim.

En azından bunu anlatabilmiştim.

Beni yanına alıp yürürken bir şeyler diyordu ama tek anladığım bir sınavdan bahsetmesiydi. Anlattığı şey bugün sınav olduğu muydu? Büyük ihtimal öyleydi. Yoksa çoğu sınıfın boş olmasının başka bir açıklamasını şuan düşünemiyordum. Burada herkesi Büyük bir salona toplayıp sınav yapıyorlardı.

Kadın beni başka bir öğretmenin olduğu bilgisayar odasına getirdi.

Yeni öğrenci olduğumu falan söyledi ve gitti. Adam beni oturttu ve bilgisayarı açabileceğimi söyledi. Bilgisayarı açtım ama umurumda değildi. Hiçbir şey yapmak istemiyordum. Tek yapmak istediğim eve gitmek, yatağıma yatmak ve yorganıma sarılıp ağlamaktı. Elimi yanağıma yaslayıp ağlama isteğiyle mutsuzca oturdum orada.

Yaklaşık yarım saat geçtiğinde kapı çalındı ve açıldı. Sırtında çantası yüzünde telaşlı ifadesi ile Aras girmişti odaya. Bakışları bendeydi.

Benim bakışlarım da onda.

Ne kadar arasam da bulamamıştım onu.

Yüzüne baktığımda ağlama isteğim daha çok kabardı. O neden buradaydı? Sınava girmemiş miydi? Tanıdık simasını görmek içimi rahatlattı ama ağlama isteğimi arttırdı. Endişeli ifadesi dağıldı bana rahatlatıcı bir gülümseme sundu. Öğretmenle bir şeyler konuştuktan sonra tekrar bana döndü. Üzgün ifademi görmüştü ve mutsuz olduğumun farkındaydı. Yanına çağırmak yerine o yanıma geldi. Cantamı aldı ve sandalyeyi geri çekerek kalkmama yardımcı oldu.

Beraber o sınıftan çıktığımızda konuşmadan yeri izleyerek yürüdüm.

Konuşmamı istiyor gibiydi. Hatta bu yüzden kendisi tek kelime etmiyordu ama konuşmadım. Konuşursam belki ağlardım. Bu konuda bazen kendini çok iyi tutabilen bir insan bazen ise bunu hiç beceremeyen biri oluyordum.

Bahçedeki banklara geldiğimizde çantalarımızı koydu. Ben banka otururken o ayakta bekledi. Sonra önümde dizlerinin üzerine oturdu. Yüzüme baktı. Ben de ona baktım. "Neden beni beklemedi sen?" Derin nefes aldım. Hayır eve gidince ağlayacaktım şuan değil.

Çünkü zayıf tarafınızı insanlara gösterirseniz gün geldiğinde bunu size karşı kullanabilirlerdi. Gün geldiğinde bunu sizin yüzünüze vurabilirlerdi.

Zayıflığınızdan sizi yaralayabilirlerdi.

En güçlü silah insanları zayıf noktasını bilmekti. En aşağılık ve küçük düşürücü hareket ise bu zayıf tarafı kullanmaktı.

Aras yapar demiyordum. Ama kimin ne yapacağını nasıl bilebilirdik ki.

Herkesin içinde bilmediğimiz bir nokta vardı. Kim bilir o noktada insanın aklından ne düşünceler geçiyordu. Ne istekler dönüyordu.
Onun cevap bekleyen ifadesine baktığımda cevapsız bırakmak istemedim. "Hoca beni oradan kovdu."

"Yanına gelince sana diyecekti sınav var. Hocanın yanına götürecekti seni. Sana demistim ya sınavlar var sen yenisin diye girmeyecekmissin." Başımı salladım sadece. Gözlerim dolmuştu. Kendimi daha fazla tutamıyormuş gibi hissediyordum. Aras'ın eli önce koluma dokundu. Destek verir gibi tuttu kolumu. Sonra ise oturduğu yerden kalktı. "Sarılmak ister misin?" Bu kadar sorunsuz bir cümle kurmasına başka zaman olsa takılırdım ama bu sefer takılamadım.

"Olur" diyen sesim titrek bir halde çıktı. Yavaşça bana yaklaştı ve kollarını vücuduma sardı. Ben de beklemeden kollarımı onun vücuduna sardım.

Kafamı omzuna yaslayıp göz yaşlarımın sessizce ve yavaşça akmasına izin verdim.

Elinin kararsızca ve belli belirsiz sırtımda gezindiğini hissettim. Beni rahatlatmak istiyordu. Kollarım onu daha sıkı sardı. O an tutunacak hiçbir sey bulamadım ve ben de aras'a tutundum.

Her anlamda.

"Ben seninle burada."

Biliyordum. Benimleydi. Buradaydı. O duymadı ama ona teşekkür ettim. O duymadı ama içimden ona sonsuz minnet ettim. Hayatımın sonuna kadar da bu anı, bu yaptığını unutmamak üzere aklıma işledim.

Kalbime işledim aynı zamanda.

🌙

İnsan içinde zincirleyemediği tutunamadığı bir tarafı varsa hep eksik hissedermiş.

Eskiden var mıydı bilmiyorum. Küçük de olsa vardı sanırım. Ama artık o yer büyüdü. Değişti ve fazlalaştı. Ağzımı açıp da söyleyemedim kimseye. Ne diyecektim ki. Nasıl anlatacaktım. Ne hissettiğimi ben bile anlayamıyordum.

Özel bir gücüm olsaydı da bakışlarımla anlatsaydım her şeyi. Ne kadar da kolay olurdu.

Şimdi evdeydim. Babam bugün izinliydi. Dolayısıyla tüm ev halkı beraber olduğumuz bir gündü. Bunun için normalde mutlu olurdum ama bu sefer olamadım. Annem ve babama selam verdikten sonra odama çekilip yatağıma oturdum. Sırtımı yatak başlığına yasladığımda cebimden bir şey düştü. Örümcek adam oyuncağı. Eğilip onu yerden aldım ve avucumda tuttum. Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi.

Elimde onu çevirerek inceledim ve sonra avucumda sıkıca tuttum.

Onu bana verdiği an geldi aklıma. Seni korur demişti.

Gözlerimden akan birkaç yaşı elimin tersiyle sildim ve gece uyurken ağlamak icin onları sonraya erteledim. Ağlayacaksam kaliteli bir ağlama olmalıydı. Üzerimi değişip rahat kıyafetlerimi giydim ve aşağı indim.

Babam netflixten açtığı asla anlamaya gayret etmediği, sadece baktığı filmini izliyordu. Annem mutfakta yemek yapıyordu. Mert telefon oynarken abimin de eve geldiğini kapı sesi ile anladım.

Kendi anahtarı vardı onunla giriyordu.

"Merhaba ev halkı." Diyerek afilli bir giriş yaptı ve ikinci kelimesi beklenmedik değildi. "Çok acıktım." Kendi kendime onu kınayan bir anne gibi başımı iki yana salladım ve oturdum. Oturmamamla beraber babamın istekleri devreye girdi. "Sabahki çayı ısıt Çisem." Diyince kalkıp mutfağa gittim.

Ebeveynlerimiz bize emir kipiyle sözler kurabiliyordu ama biz sırf onlar büyük diye bunu yapamıyorduk. Halbuki kimsenin kimseye emirle konuşma hakkı yoktu. Onların da rica etmesi gerekiyordu. Çayı ısıtmaya koyunca bu daha fazla isteğin geleceğini ön görüp yukarı çıktım. Sadece onlarla biraz oturmak istemiştim. Bu karardan çok çabuk vazgeçtim.

Zaten abim de benimle beraber gelmişti. O direkt odasına giderken telefonum çalmaya başlayınca ben duraksadım.

Eşofmanımın cebinden telefonumu çıkardığımda Aras'ın aradığını gördüm.

Kaşlarımı çattım. Neden arıyordu ki.

Hızlıca odama gittim ve kimse konuştuğumun bir erkek olduğunu anlamasın diye kulaklık taktım. Tam kapanacağı an aramayı cevapladım. Sesli aramaydı görüntülü değil.

İlk konuşanın onun olmasını bekledim. Saniyeler içinde de ismim dudaklarından komik bir şekilde döküldü. "Cisem" mutsuz halime rağmen hafifçe güldüm. Yok çişim. Kendi düşündüğüm şeye daha çok gülerken Aras'ın da kısık gülüşünü duydum.

O neye gülüyordu?

"Konuşmama gülmeyi ne zaman bıracak sen?" Düşünüyor gibi mırıldandım.

"Hiçbir zaman."

Huysuz ama eğlenen ifadesini düşündüm. Bunu neden yaptım bilmiyorum ama bu görüntü gelip zihnime kurulduğunda gülmemin dudaklarımda bıraktığı ufak gülümseme kırıntıları büyüdü.

Asıl konuya giriş yaptı.

"Daha iyi misin? Seni merak etti." Daha iyi miydim kesinlikle evet. İyi miydim kesinlikle hayır. "Evet" dedim. "Daha iyiyim." Telefonun ucundan haşur haşur sesler geldi. "Pek inanmadım ben."

"Niyeymiş o" bilmiş bir tavırla konuştu. "Bilmem" eşofmanımın cebine koyduğum oyuncak örümcek adamı elime aldım ve onunla konuşurken oynamaya başladım. "Bugün çok kötü hissettim. Çok yalnız ve ıssız."

İçimi ona açtım. Birine açmak istedim ve o kişi Aras oldu.

Belki de onun içimi rahatlatmasındandı bilmiyordum.

Daha gündüz zayıflığımızı kimseye göstermemizi söylemiştim. Bizim kararlılık seviyesi peki.

"Bana anlatabilir. Ben seni dinlerim." Bakışlarım oyuncakdayken devam ettim. "Sanki ıssız bir yerdeydim. Kimse yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kendimi çok yabancı hissediyordum. Her şey benim hayatımdakinden çok farklıydı. Her şey değişmişti..."

Derin nefes aldım. "İçim bilinmezliğin kötü hissine kapılmıştı. Çaresiz hissettim kendimi. Sadece ağlamak istedim. Ağlamak ve geçmesini dilemek istedim. Geçmeyeceğini biliyordum. Sadece kendimi kandırmak istedim. İçimdeki zincirlenmemiş o nokta bir kıyıya vurdu ve savurdu beni. Belki de bir yere tutunabilseydim savrulmazdım."

Gözlerim yine dolmuştu ama kapatarak gözyaşlarımın akmasını engelledim. Aras sessizdi. Fazla sessiz. Sadece beni dinlemişti.

Sonra kendimi biraz daha iyi hissetmeme neden olan o sözleri kurdu. "Ben yanında hep. Ne zaman istersen anlatabilir hislerini. Ben seni yargılamam." Duraksadı.

"Sen agla ben teselli eder."
"Sen üzül ben yanında durur."
"Ben hep yanında olurum."

Bu sefer yüzümde buruk değil canlı bir gülümseme oluştu.

"Teşekkür ederim. Her şey için." Bir şey demedi. Teşekküre gerek olmadığını falan düşünüyor olmalıydı. "Örümcek adam yanında?"

"Evet yanımda" bunu derken örümcek adamı avucumun üzerinde dik tutmaya çalışıyordum. "O zaman sen güvende." Öyleydi sanırım.

"O zaman ben güvende" diye onayladım onu. Tam bir şey daha diyecekken kapım "dan" diye açıldı. Tabiki kapısız köylü gibi giren kişi abimden başkası değildi. Ondan başka kimse bu odaya böyle dalmazdı. Gerçi o da dalmazdı ama telefonla konuştuğumu duyduğu için dalmış olmalıydı. "Kiminle konuşuyorsun?" Abim bir erkekle konuştuğumu duysa bir şey demezdi. Hatta sevgilim olduğunu bilse bile bir şey demezdi.

"Arkadaşımla konuşuyorum abi. Lütfen çıkar mısın?" Dedim tehditvari bir sesle. Yüzüne gıcık bir ifade oturdu. "Yoo senin odan güzelmiş biraz burada takılacağım ben." Sinirle nefes verdim. Ve eğlenen ifadesine baktım. "Abi çık git."

"Abiyle böyle mi konuşulur." Dedi yapmacık bir ifadeyle. Ofladım. Aras'ın bastıramadığı ama saklamaya çalıştığı gülme seslerini duyuyordum.

"Sonra görüşürüz o zaman. Kapatıyorum şimdi."

"Tamam. Sonra görüsürüz." Telefon kulaklığa bağlı olduğu için abim Aras'ın sesini duymuyordu. Telefonu kapattığımda abime ters bir bakış attım. "Arkadaşımla konuşuyorum diyorum niye gitmiyorsun"

Sırf beni sinir etmek için gıcık ifadesiyle bir şey demeden kapıyı açık bırakarak gitti. Derin nefes alıp kafamı yastığa koydum ve tavana baktım. Gözlerimi kapattım. Gözümün önüne gelen ilk ve tek şey Aras'ın gülümsemesiydi. Kafamı iki yana salladım. İkinci düşündüğüm şey bugündü. Onu da düşünmek istemedim ve kafamı yine iki yana salladım. Sanki video kaydırıyordum. Bu sefer düşündüğüm hiçbir şey yoktu. Normalde düşüneceğim o kadar çok şey olurdu ki. Bugün düşünecek bir şey de bulamıyordum.

Gözlerim kapalı öylece dururken avucumdaki örümcek adam ile uyuya kalmıştım.

Rüyamda yabancı insanlar yabancı yüzler vardı. Tüm her şeyin içinde tanıdık tek bir sima vardı. Aras. Gülümsüyordu. El sallıyordu. Yabancıların arasında korkan ifadem yumuşuyordu. Bana doğru geliyordu ve buradayım diyordu.

Elimi tutuyordu ve bana yol gösteriyordu. Kalabalığın, Yabancıların içinden çıkarıyordu beni.

Tüm o karmaşadan kurtuluyordum. İçim rahatladığında ve huzura kavuştuğumda Aras birden kayboluyordu. Anlam veremiyordum. Etrafa bakıyordum. Arıyordum bulamıyordum.

Yine yalnız kalıyordum.

Bu bir kabus muydu yoksa rüya mı karar verememiştim. Her şeye rağmen uyanmamış uyumaya devam etmiştim. Ta ki annem yemek yiyeceğimizi söyleyerek beni uyandırana kadar.

Yarın ne olacağını bilmiyordum. Ancak artık ertesi gün için heyecan değil sadece stres hissediyordum.