2. bölüm / 6
YABANCIBAŞLANGIÇ
Bölümler 6Şu an: BAŞLANGIÇ
- 1 YABANCI2.111 kelime
- 2 BAŞLANGIÇ1.452 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 TEMEL2.392 kelime
- 4 YENİLİKLER2.476 kelime
- 5 ÇARESİZLİK İÇİNDE BİR YALNIZLIK2.371 kelime
- 6 DUYGULAR2.930 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Başınıza çok kötü bir olay geldiğinde ve her şeyin bittiğini zannettiğinizde, siz bilmeseniz de hayat size yeni kapıları çoktan aralamıştır. Sadece yaşadıklarınızı atlatıp o kapıya ulaşabilecek noktaya gelmenizi bekler.
Eğer gerçekten de vazgeçmeyip o kapıya ulaşabilirseniz...
Hayatımın pek çok yerinde, en küçük olaylarda dahi umutsuzluk içine düşmüştüm. Hep kendi motivasyonumu daha çok düşürmüş, ağlayıp durmuştum. Çabalamak yoktu, umut yoktu, gayret yoktu. Buna rağmen hayatın benim karşıma da güzel şeyler çıkarmasını dileyip duruyordum. Oysa dertlerim büyük bile değildi. İşkence çeken insanlar vardı, bir hastalık yüzünden acının son raddesine gelmiş insanlar, yoksul insanlar, bir ailesi dahi olmayan insanlar...
Bunların arasında şanslıydım. Oldukça şanslıydım hem de. Yediğim önümdeydi, yemediğim arkamda. Her istediğimi anında elde edemesem de zamanla ailem isteğimi gerçekleştirirdi. Üstelik her gencin hayali olan şeyi yaşıyordum. Yurt dışında yaşamaya başlamıştım.
Ama dedim ya, belki de derdim olmadığı için en küçük şeyleri dert edinip kendimi üzerdim ben. Hayatım iyi olmasına ve umut etmeme rağmen yine hayattan benim için güzel şeyler vermesini bekliyordum.
Bu bencillikti, farkındaydım.
Dün bana çiçek veren o çocuğu düşünüyorum da... Kafam ilk defa o kadar sessiz ve sakindi. Yeni insanlar, yeni tanışıklıklar bana çok iyi gelecekti. Dün bana çiçek verdikten sonra teşekkür etmiştim. Sonra gitmesi gerektiğini söylemişti ve birbirimize numaralarımızı verdikten sonra ayrılmıştık. O istemeseydi ben numaramı verecek özgüveni bulamazdım açıkçası. Özgüvensiz biri değildim ama özgüvenli de değildim.
Kafamda bunlar varken annemin “Çayı demlee” seslenmeleriyle kendime gelmiştim ve aşağı inerek mutfağa girip çayı demlemiştim. Bu evde ev işleri annem ya da bana tapuluydu. Abim boş olmasına rağmen elinden telefonu bırakıp da bir işin ucundan tutmazdı. Babamı hiç söylemiyorum bile.
Çayı demledikten sonra mutfaktan çıkıp alt katın oturma odası olarak kullandığımız kısmına geçtim. Koltuğa oturdum. Telefonu açtığımda Instagram'dan bildirim gelmiş olduğunu gördüm. Hemen açıp baktım. Gördüğüm şey beni şaşırtmıştı. Aras takip isteği atmıştı. Nasıl olmuştu da hesabımı bulmuştu? Üzerine çok düşünmeden kabul edip ben de ona istek attım. Gülümsedim.
Yavaş yavaş burada kendime bir çevre oluşturmaya ucundan da olsa başlamak beni motive etmişti. Masayı kurduğumuzda hepimiz yerlerimizi almıştık. Zaten herkesin her sabah oturduğu yerler sabitti. Ben kahvaltımı sessizce yaparken oklar yine bana dönmüştü. “Gece kaçta uyudun?” Soruyu soran annemdi. Henüz okula gitmediğim için çok erken uyumuyordum. Geceleri bir şeyler okuyup izlemeyi ve karanlığın sessizliğinde sevdiğim şeylerle vakit geçirmeyi seviyordum. Annemler bunu çok sevmiyordu ama.
Ben cevap vermeden abim konuştu. “Ben yatarken hala telefona bakıyordu.” O gerçekten bir şeyler saklamakta çok kötüydü. Kendisi okula gittiği için on ya da on bir gibi yatardı. “çok geç değildi.” deyip kestirip attım. Arada babama bakıp bana bir şey diyecek mi diye kontrol ediyordum. Çekiniyordum.
“Valla ben birde yattım.” Her zamanki gibi pek yemek yiyesi olmayan, abur cuburla beslenen kardeşim Mert konuştuğunda, ona herkes yemeğini yemesi için bakışlar attı. Mesajı almış olacak ki önüne döndü. Masada en sessiz olan babamdı. O zaten konuşmayı hiç sevmezdi.
“Yemeğini ye” diye yine emir dolu cümlelerini sıralıyordu abim. Kısa zamanda aralarındaki konuşma atışmaya dönüşmüştü.
“Dişsiz.”
“Dört gözlü”
Kardeşimin birkaç dişi çıkmamıştı, abiminse gözlüğü vardı. Birbirlerini dış görünüşlerinden vurmayı seviyorlardı sanırım. Oysa çok kırıcıydı.
“Susuun.” Babam son noktayı koyduğunda ikisi de sustu. Kahvaltıyı ettikten sonra herkes bir köşeye çekildi. Masa toplamak yine bana kalmıştı. Masayı hızlıca toplayıp yukarı çıktığımda Instagram'dan mesaj gelmiş olduğunu gördüm. Mesaj Aras’tan gelmişti. Girip baktığımda yazdığı şey beni gülümsetmişti.
“Sanırım kitap okumayı seviyorsun.” Bu cümleyi kesin çeviriden düzelterek yazmıştı. Dünkü kurduğu cümleler gibi eksik değildi çünkü. Ayrıca büyük ihtimalle hesabımı incelemişti. Öne çıkanlarımda olan alıntı hikayelerini görmüş olmalıydı. Daha fazla vakit kaybetmeden cevap verdim.
“Evet severim. Sen de sever misin?” Cevap vermesini beklerken yüzümdeki gülümsemeyi bozacak o söz geldi. “Daktilo gibi yazıyor yine.” Annemdi tabii ki. Arkadaşlarımla da çok yazıışırdım ve annem hızlı yazdığım için bana hep bunu derdi. Seslenmedim.
“Çok severim.” Cevabı ile yüzümdeki tebessüm geri gelmişti. Demek ki ortak yönlerimiz vardı. Ben yazarken o bir mesaj daha atmıştı: “Bugün yine parkte görüşmek ister misin?” Olabilirdi.
Aras’a cevap vermeden önce anneme döndüm: “Parka gidip biraz yürüyüş yapacağım.” Zaten tüm gün elimde telefonla oturduğumun ve sıkıldığımın farkında olduğu için "tamam" demişti. Gelmek de istememişti. İşime gelirdi. “Yarım saate görüşelim” yazarak telefonu kapattım.
Odama giderek siyah bir badi ve bir kot pantolon giymiştim. Ceketimi de hemen üzerime geçirdikten sonra evden çıkmıştım. Giderken markete uğramış, bir şişe su almıştım. Ne olur ne olmazdı yani.
Yeni yeni tanıdığım bu ülke bana garip hissettiriyordu. Hatta bazen hiçbir şey hissettirmediği bile oluyordu. İnsanları da kültürleri de bizimkilere kıyasla oldukça farklıydı. Bundan rahatsız değildim.
Parka geldiğimde etrafa baktım. Erken geldiğimin farkındaydım ama belki o da erken gelmiştir diye bakmıştım. İyi ki de öyle yapmıştım. Zira Aras bir banka oturmuş, biraz ötesinde top oynayan çocukları izliyordu. Ona doğru yürürken beni fark etmiş ve ayağa kalkmıştı.
Gözlerim üzerinde dolaştı. Siyah bir tişört ve pantolon giymişti. Pantolonu tabii ki de dar değildi; baggy tarz bir pantolon giymişti ve oldukça da yakışıyordu. Siyah tişörtü, kollarının yapılı ve kaslı olduğunu belli etmişti. Belli ki spor yapıyordu. Nerede yapmıştı bu kası?
Bakışlarım üzerinden yüzüne ve saçlarına kaydı. Dünkü gibi saçlarının önü dalgalı değildi. Dağınıktı. Saçlarını dağınık kullanmayı seviyor olmalıydı. Ona yakışan bir tarzdı ama dünkü hali daha güzeldi. Yeşil gözleriyle benim kahvenin en koyu tonu olan gözlerim buluştuğunda kibarca gülümsemişti. Ben de ona aynı şekilde karşılık verdim.
Bazı şeyler, günlerdir yaşadığınız can sıkıntısını giderebilirdi.
Aras’la tanışmak buraya geldiğimden beri yaşadığım en güzel şeylerden biriydi. Çünkü geldiğimden beri çok sıkılmış ve bunalmış hissediyordum. Bu histen biraz olsun kurtulmuştum. Onunla iyi bir arkadaş olabilirdik. Yanına geldiğimde selamlaşarak oturduk. Ne konuşacağımı, ne diyeceğimi bilmiyordum ama yine de bu sefer konu açan taraf ben olmak istemiştim. “Nasılsın”
Çok iyi konu açmıştım değil mi? İnanılmaz biriydim.
“Ben iyi ıı sen nasıl?” Düne göre sanki konuşmak için kendini biraz daha zorluyor gibiydi. “Buraya geldiğimden beri en iyi olduğum günlerden biri.” Birbirimize baktığımızda kafasını sallayarak gülümsemişti. Gözlerim gülümsemesine kaysa da birkaç saniye içinde geri başka bir yere odaklanmıştım.
“Okula gitmiyorsun?”
“Başvurduk ama henüz almadılar.”
Başını "anladım" dercesine salladı.
“Hangi okula başvurdunuz?” İlk defa cümleyi tam kurmuştu ama tabii ki aksanı yine aynıydı. “Robert Napier’dı sanırım adı.” Konuşurken bilekliğimle oynuyordum. Yeni ilişkiler kurmaya çalışmak benim için biraz zordu. Çünkü bilmeden rahatsız olacağı bir hareket yaparsam benden uzaklaşacağı korkusunu yaşıyordum. Bu yüzden kelimelerimi seçerken çok özenliydim. “Orası benim okul.” Demek onun olduğu okula başvurmuştuk. Gülümsedim.
“Belki okulda da konuşuruz.” O da bana karşılık olarak gülümsedi. “Konuşuruz.” İkimiz de susup önümüze baktık.
Sessizlik aramızda bir melodi gibi gezindi. Çok geçmeden de o melodi bizi içine aldı. Park oldukça yeşildi. Zaten buranın yollarının kenarlarında bile ağaçlar ve yeşillikler görebilirdiniz. Londra çok yağmur yağan bir şehir olduğu için her yer yemyeşil oluyordu. Edebi ruhumu her seferinde canlandırıyordu bu durum.
Ben önüme bakarken yanağımda bir el hissettim. O el, hafifçe esen rüzgarın önüme getirdiği saçı yavaşça çekti. Kafamı çevirip Aras’a baktım. Saçları artık daha dağınıktı ama dünkü gibi dalgalı gözüküyordu. Dün gördüğümde saçının uçları dalgalıydı. Gözlerine baktığımda göz göze geldik. Saniyeler içinde gülümsedi. Ben de gülümsedim.
“Saçını çektim sen rahatsız oldun?”
“Hayır olmadım teşekkür ederim.”
Rahatsız olabileceğimi düşünmüştü. İyi birine benziyordu ve tatlıydı. Vücudu yapılı gözükse de yüzü oldukça yumuşaktı. Çene kemikleri hafif belirgindi.
“Senin saçların dalgalı?” Onun gibi konuşup ona biraz takılmıştım. Şaka olduğunu anlaması için de söyledikten sonra hafifçe gülmüştüm. O da konuşmama gülmüş ve kısa sürede cevap vermişti: “Benim saçların önleri biraz dalgalı. Ben krem sürdü öyle olmasın diye. Bozulmuş?”
“Neden krem sürdün ki böyle daha iyi saçın.” Sanki çok güzel bir şey söylemişim gibi gülümsedi. “Gerçekten böyle daha mı iyi?”
Başımı salladım.
“Bence güzel.” Mutlu olmuştu sanırım. Saçlarının doğal halini neden sevmiyordu ki? Merak etsem de onun için özel bir konu olabileceğini düşünüp sormamıştım. Telefonuma bildirim gelmesiyle açıp baktım. Annem eve gelirken yoğurt almamı istiyordu. Göz devirdim. Market zaten bizim evin hemen yakınındaydı. Yoğurt için beni mi bekleyecekti gerçekten? Hem bu yüzden erken gitmek zorunda kalacaktım.
“Önemli?”
“Çok önemli degil annem markete gitmemi istemiş de.”
“Gidecek misin?” Gitmemi istemiyor muydu? Sanırım gerçekten de burada kendime bir çevre kurmaya başlıyordum. İstemesem de başımı salladım. “Sanırım artık gitmem gerek ama seninle konuşmak keyifliydi. Teşekkür ederim.” Ayağa kalktım.
Benim hemen ardımdan o da ayağa kalktı. “Ben bişi yapmadı. Teşekkür niye ediyorsun?” Onun konuşması gerçekten hoşuma gidiyordu. “Seninle sohbet etmek bana iyi geldi. Düşüncelerimden biraz olsun beni kurtardın.” Ona açıklama yaptığımda sanki aydınlanmış gibi bir yüz ifadesi vardı. O an kolumdaki ipli bilekliği biraz sıkmış olduğumu fark ederek çıkardım ve ipin iz yaptığı yeri elimle ovuşturdum.
Tam Aras’a veda edeceğim an bilekliğimi düşürdüm. Bilekliği almak için eğildiğimde o da eğilmişti. Kafalarımız hafifçe birbirine çarptı. Birbirimize baktık. Öyle çok durmadan hemen bilekliği alıp toparlandım. Aras da toparlandığında bilekliği geri bileğime takmıştım.
“Görüşürüz o zaman.” dedim.
“Umarım.” dedi.
Yüzüne baktım. El salladım ve yanından uzaklaşmaya başladım. Aklımda yüzü vardı. Bu zihnimin bir oyunu muydu yoksa daha yeni yanından ayrıldığım çocuğun yüzünü bilerek mi hayal ediyordum, bilmiyordum. Arkamı dönüp baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Gülümseyerek uzaktan el salladım. Tekrar önüme döndüğümde yüzümde asılı bir tebessüm kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
