Bölümler 4Şu an: 2. Bölüm
- 1 1.Bölüm1.098 kelime
- 2 2. Bölüm1.533 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.Bölüm1.924 kelime
- 4 4.Bölüm781 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aymira'dan
Yine ve yine... Her sabah artık bir gelenek haline gelen, abimin yüzüme buz gibi soğuk su dökmesiyle uyanmıştım.
"Abi ama yeter, bıktım artık!" diye söylenirken, abimin yanında duran Yılmaz’ı fark ettim. Üstümdeki bıçaklı civcivli pijamalarla onu görmek hiç de hoş değildi. Oturup ağlamak istiyordum ama nafile, artık çok geçti. Abim beni aniden sırtına alıp salona doğru koştu ve koltuğa fırlattı. O an aklıma internette gördüğüm bir video geldi: Herkes önlemini alsın, Kabil ile Habil uyandı!
Kendi kendime kahkahalarla gülmeye başladığımda, Yılmaz devesinin sesini duydum:
"Abisi, çok sert fırlattın galiba. İki gram beyni vardı, o da gitti."
Gülmeyi anında kesip ters ters ona baktım. "Çok konuşuyorsun sen. Benimle abim arasında olan bir olaya, benim 'hiçbir şeyim' olmayan biri karışamaz."
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Evet, kimsen değilim. Olmaya da niyetim yok zaten, bahçe cücesi."
Bunu demeyecekti... Yerden hızla kalkıp sinirle karnına vurdum ve üstüne atladım. "Sen kimsin be!" diyerek yüzüne tokatlar savuruyordum ama pek etki etmiyordu çünkü hâlâ gülüyordu. Olsun, fakirin ekmeği umuttur diyerek vurmaya devam ettim.
Tam o sırada annemin sesi salonda yankılandı:
"Aymiraaa! Kızım senin aklın nerede? İki saattir sesleniyorum, sen burada Yılmaz oğlumu mu dövüyorsun?"
Yılmaz hemen yüzüne mağdur bir ifade takınıp sırıtırken, annemin yanına adımladı. "Neriman teyze, bu kızın sana hiç çekmemiş. Deccal bu ya! Keşke senin gibi bir melek olaymış..."
Sinirden sol gözüm seğirmeye başlamıştı bile.
...
Annemin Yılmaz’ı pışpışlamasına gözlerimi devirip mutfağa doğru yürürken arkamdan hâlâ abimin ve o devenin gülüşme sesleri geliyordu.
Mutfak masasına adım attığımda burnuma gelen mis gibi pişşi kokusuyla az önceki sinirim bir anda uçup gitti. Neriman sultan döktürmüştü yine! Hemen masaya sızıp en büyük pişiyi kapmıştım ki, arkamdan bir el uzanıp pişimi elimden fırıl fırıl kaptı. Tabii ki Yılmaz’dı.
"Önce misafirler bahçe cücesi," diyerek pişiden kocaman bir ısırık aldı.
"Yılmaz, dua et evimdeyiz ve annem arkanda. Yoksa o pişi boğazında kalırdı," diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Abim de masaya oturup tabağına üç beş tane pişi doldururken annem içeri girdi ve elindeki çaydanlıkla masayı doldurmaya başladı. "Aymira, düzgün dur oğlumun yanında. Yılmazcığım, sen bakma bu deccale, ye annem ye, bak zayıflamışsın zaten."
Yılmaz, sanki az önce bana 'bahçe cücesi' diyen o değilmiş gibi, mağdur ve masum bir kedi gibi anneme gülümsedi. "Sağ ol Neriman teyzem, senin pişilerin de olmasa aç kalacağız."
"Aç kalmışmış... Boyu iki metre, hâlâ aç diyor. Ayı mısın nesin, nereye gidiyor o yemekler?" diye mırıldandım çayımdan bir yudum alırken.
Abim araya girip, "Valla Aymira, Yılmaz’ın yediği senin gibi direkt çenene gitmiyor en azından, boyuna gidiyor," deyince masanın altından abimin kaval kemiğine tekmeyi bastım. Abim acıyla inleyip çayını masaya dökerken, annem elindeki bezle abime vurmaya başladı.
"Eşek kadar oldunuz hâlâ masada tepiniyorsunuz! Yılmaz oğlum, sen ye evladım, bakma bunlara."
Yılmaz ise tabağındaki zeytinle oynarken bana bakıp göz kırptı. O an anladım ki, bu kahvaltı bana zehir olacaktı. Ama Aymira’ysam ben de bu kahvaltıyı ona burun kıvırta kıvırta yedirirdim! Çay bardağına gizlice uzanıp masadaki tuzluğu gözüme kestirdim. Bakalım o deccal kimmiş görecektim...
...
Elim tuzluğa giderken bakışlarım bir an Yılmaz’ın yüzüne kaydı. Gülünce gözlerinin kenarında oluşan o küçücük çizgileri gördüğümde, göğsümün tam ortasında bir yerlerin sızladığını hissettim.
Ona "deve" diyordum, "uyuz" diyordum, sürekli didişiyordum çünkü... Çünkü ancak böyle yakınında kalabiliyordum. Ona içim giderek bakarken, onun bana hep bir yabancıymışım, abisinin küçük ve şımarık kız kardeşiymişim gibi soğuk bakması canımı yakıyordu. Mesela az önce "Olmaya da niyetim yok zaten," derken ne kadar da net, ne kadar da mesafeliydi...
Sırf bu soğukluğunu, duvarlarını perdelemek için takındığı o umursamaz tavrı bozmak için tuzluğu kaptım ve o arkasını dönmüş annemle konuşurken çay bardağına bolca tuzu boşalttım. Madem bana buz gibi davranıyordu, biraz içi yansındı.
"Al bakalım Yılmaz Bey," diye mırıldandım içimden.
Yılmaz anneme laf yetiştirmeyi bitirip önüne döndü. Bardaktaki tuzu fark etmemişti bile. Dudaklarımı ısırarak, büyük bir dikkatle onun bardağı dudaklarına götürmesini izledim.
Büyük bir yudum aldı... Ve o an zaman durdu.
Yüzü aniden kasıldı, gözleri büyüdü. Normalde bir insanın bunu anında tükürmesi gerekirdi ama Yılmaz ne yaptı biliyor musunuz? O tuzlu çayı zor bela da olsa yuttu. Boğazının düğümlendiğini, öksürmemek için kendini sıktığını gördüm.
Bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Gözlerinde ne bir gülümseme vardı ne de az önceki o alaycı ifade. Simsiyah gözleri buz gibiydi. Öyle bir baktı ki, sanki "Çocukça oyunlarından bıktım" der gibiydi.
"Eline sağlık Aymira," dedi sesi pürüzlü ve buz gibi bir tonda. "Çay çok... Değişik olmuş."
Sandalyeyi geriye doğru iterek ayağa kalktı. Anneme dönüp, "Neriman teyze ellerine sağlık, her şey çok güzeldi ama benim dükkana geçmem lazım, işler birikti. Savaş, seni de arabada bekliyorum," dedi abime hitaben.
Annemin "Oğlum daha bir şey yemedin" feryatlarını duymazdan gelerek ceketini aldı. Çıkarken bana tek bir kez bile bakmadı. O kapı kapandığında, az önce masada kazandığımı sandığım zafer, boğazıma koca bir taş gibi oturdu.
Yine yapmıştım. Sırf dikkatini çekmek için yaptığım bu saçmalık, beni onun gözünde yine sadece "çocuksu bir baş belası" konumuna düşürmüştü.
"Kızım ne oldu Yılmaz'a, niye alelacele gitti bu çocuk?" diye soran anneme cevap bile veremedim. Lokmalar boğazıma dizilmişti.
...
Yılmaz mutfaktan çıkıp evden ayrılırken, arkasından bakakaldım. Beni her seferinde böyle "küçük bir çocuk" gibi görüp soğuk yapması canımı yakıyordu ama çaktırmadım. Abim de alelacele peşinden fırladı.
Onlar dükkana doğru yola çıkarken, ben de mutfaktaki sessizlikten kaçmak için hemen odama geçip telefonuma sarıldım. Bizim mahallenin ayaklı gazetesi ve canım arkadaşım Fatma’yı aradım.
"Alo, Fatma! Çabuk bize gel, acil mahalleye çıkmamız lazım. Yoksa ben evde sinirden kendi kendimi yiyeceğim!"
"Kız ne oldu yine, deccalliğin mi tuttu?" diye güldü Fatma.
"Sorma, Yılmaz devesi yine yaptı yapacağını. Gel yolda anlatacağım," dedim ve telefonu kapattım. Üstümdeki bıçaklı civcivli pijamalardan hızla kurtulup kotumu ve tişörtümü geçirdim. Saçlarımı da alelacele topuz yapıp kendimi sokağa attım.
Fatma kapının önünde beni bekliyordu. Beni görür görmez koluma girdi. "Anlat bakalım Aymira hanım, yine ne koptu sizin evde sabah sabah?"
Mahallenin o cıvıl cıvıl sokaklarında yürümeye başlarken, bir yandan Fatma'ya Yılmaz'ın o sinir bozucu ama beni eriten soğuk hallerini anlatıyor, bir yandan da dükkana doğru giden yolda gözlerim istemsizce onu arıyordu...
...
Fatma’yla kol kola girmiş, bizim mahallenin o meşhur Arnavut kaldırımlı sokağında yürüyorduk. Ben hararetli hararetli sabahki tuz operasyonunu ve Yılmaz’ın o buz gibi bakışlarını anlatırken, Fatma her zamanki gibi eli ağzında beni dinliyordu.
"Kızım sen delisin valla bak," dedi Fatma bacağıma vurarak. "Adam iki metre, sen daha çayına tuz atıyorsun. Dua et çocuk abinin kankası da seni çiğ çiğ yemiyor."
"Aman yesin be! En azından bir tepki vermiş olur," diye homurdandım, gözümü dükkanın olduğu sokağın köşesine dikerek. "Bana öyle bir bakıyor ki Fatma, sanki ben mahallenin yaramaz velediyim, o da mahalle muhtarı! Sinir oluyorum."
Tam o sırada mahallenin fırıncısı sokağa doğru bağırdı: "Kaçın laaan, çılgın Necmi’nin koçu zincirini kopardı!"
Ben daha "Ne koçu ya?" demeye kalmadan, sokağın başından arkasında zincir sürükleyen, gözü dönmüş, devasa bir koç fırladı. Ama ne koç! Boynuzları benim boyum kadar var. Mahalle bir anda ana baba gününe döndü. Manav tezgahın arkasına saklanıyor, bakkal amca kepenkleri indirmeye çalışıyordu.
Koç, sokaktaki herkesi kovalaya kovalaya tam bizim olduğumuz tarafa doğru depar atmaya başladı. İşin kötü tarafı, benim üstümde kıpkırmızı bir tişört vardı! Koç resmen beni hedef seçmiş gibi gözlerini dikti, ayaklarını yere sürttü ve toz duman çıkararak bize doğru koşmaya başladı.
"Fatmaaa! Koşş!" diye bağırdım.
"Aymira kırmızı giymişsin kızım, boğa değil o koç ama kesin seni biçecek, kaç!" diye çığlık attı Fatma.
Can havliyle koşmaya başladık. Arkama bir baktım, koçla aramızda topu topu beş metre kalmış. Nefesim kesildi, bacaklarım titredi. Tam "Gittim ben, hakkınızı helal edin" diyecekken, sokağın köşesinden bizim dükkandan çıkan abim ve Yılmaz belirdi.
Yılmaz, benim çığlıklarımı ve arkamdaki koçu görmesiyle bir an duraksadı. Yüzündeki o sabahki soğuk, mesafeli ifadenin yerini saf bir panik aldı.
"Aymira! Sağa kaç!" diye kükredi Yılmaz. O iki metrelik boyuyla resmen bana doğru uçtu.
Ben korkudan ne sağımı bildim ne solumu, direkt Yılmaz’ın üstüne doğru koştum. Koç tam arkamdan boynuzu takacakken, Yılmaz beni belimden yakaladığı gibi yolun kenarındaki manavın boş kasalarının üstüne doğru savurdu. Kendisi de koçun geliş ivmesiyle yana doğru atladı ama koç hızını alamayıp manavın karpuz tezgahına daldı. Karpuzlar bir anda sokakta patlamaya başladı.
Ben kasaların arasında, saçım başım dağılmış, şok içinde yatıyordum. Kalbim resmen ağzımda atıyordu. Yılmaz hızla yerden kalktı, üstündeki tozu bile silkelemeden nefes nefese yanıma çöktü.
"İyi misin? Bir yerine bir şey oldu mu?" dedi. Sesi o kadar endişeli, o kadar panik doluydu ki... Sabahki o buz adam gitmiş, yerine benim için deliren bir adam gelmişti sanki. Elleri omuzlarımı buldu, yüzümü inceledi. O an gözlerinin içine bakarken kalbimin atışı koçtan değil, onun bu yakınlığından dolayı hızlandı.
Tam "İyiyim" diyecektim ki, Yılmaz benim iyi olduğumu anlayınca o endişeli bakışları aniden yine o bildiğim duvar gibi soğuk haline geri döndü. Beni omuzlarımdan tutup hızla ayağa kaldırdı ve üzerimi silkelememe bile izin vermeden azarlamaya başladı.
"Sen gerçekten akıllanmayacaksın Aymira! Sabah evde terör estirirsin, öğlen mahallede koç kovalatırsın! Ne işin var senin kırmızı tişörtle sokakta? Çocuk musun sen, hiç mi laf dinlemezsin?"
Abim arkadan nefes nefese yetişip, "Güzelim iyi misin?" diye beni kucaklarken, Yılmaz arkasını dönüp çoktan dükkana doğru yürümeye başlamıştı bile.
Beni kurtarmıştı, benim için korkmuştu, bunu gözlerinde görmüştüm! Ama hemen ardından yine beni o "çocuk" yerine koyup soğuk yapmış, duvarlarını örmüştü.
Fatma saklandığı çöp kutusunun arkasından çıkıp yanıma geldi, üstümdeki karpuz çekirdeklerini temizlerken fısıldadı: "Kızım... Yılmaz’ın sana bakarken gözleri çıktı resmen. Bu adam sana soğuk yapıyor ama içi cayır cayır yanıyor benden söylemesi!"
...
Evettttttt bu bölümde burda bittiiiiii bol bol yorum ve beğeni bekliyorum
Sınır: 40 beğeni 30 yorum
Bölüm etkileşimi
