6. bölüm · VANGUARD
5. Bölüm
Güvenlik odasındaki o tiz "bip" sesi, sanki havayı ikiye bölen bir bıçak gibi keskinleşmişti. Ancak Demir’in dikkatini çeken asıl şey, sistemin uyarısından çok, telsizden gelen cızırtılı ses oldu.
"Demir, veterinerden haber geldi," dedi Ateş, sesi endişeyle titriyordu. "Barut’un durumu ağırlaşmış. Enfeksiyon beklenenden daha hızlı yayılıyor, müdahale için senin onayını ve kan takviyesini bekliyorlar."
Demir’in kanı çekildi. O, hayatı boyunca sayısız kurşun yemiş, onlarca ölümcül kavgadan sağ çıkmıştı ama Barut’un o aciz hali, Demir’in zırhını tek bir darbede delip geçmişti.
"Lanet olsun!" diye kükredi Demir, masaya yumruğunu indirerek. "Şimdi sırası mıydı? Biz burada kuşatılmışken..."
Ateş, bilgisayarın başından gözlerini ayırmadı. "Sistemlerimizi hackliyorlar Demir! Kapıdaki güvenlik duvarı düşmek üzere, buraya gelmek üzereler!"
Demir, bir anlık duraksamayla Gece’ye baktı. Gece’nin yüzündeki dehşeti ve Barut için duyduğu o saf üzüntüyü görebiliyordu. Gece, Demir’in yanına yavaşça yaklaştı, elini adamın gerilmiş koluna koydu. "Barut'u yalnız bırakma," dedi fısıltıyla. "Ona gitmen gerekiyor. Ben... ben burada bekleyebilirim."
Demir, Gece’nin elini nazikçe tuttu ama gözleri hala kapıdaydı. "Seni burada savunmasız bırakamam Gece. Onlar buraya gelirse..."
"Benim için endişelenme," dedi Gece, sesi bu kez daha kararlıydı. "Sen Barut'un yanına git. Eğer o ölürse, senin o korumacı ruhunun da öleceğini biliyorum. Git ve onu kurtar."
Demir, Gece’nin gözlerine derin bir bakış attı. Bu kız, Demir’in içindeki en karanlık yanları bile yumuşatmayı başarıyordu. Demir, hızlıca belindeki yedek mühimmatı çıkardı ve Gece’ye uzattı. "Eğer içeri girerlerse... asla dışarı çıkma. Ateş, sen de burayı koru. Ben veteriner kliniğine gidiyorum."
Demir, revirden çıkıp veteriner kliniğine doğru koştururken zihninde tek bir düşünce vardı: Barut’u hayatta tutmak. Ama koridorlarda yankılanan bot sesleri, düşmanın çoktan merkezin içine sızdığını gösteriyordu. Demir, bir yandan Barut’un hayatı için zamanla yarışırken, diğer yandan arkasında bıraktığı Gece’nin güvenliği için içi içini yiyordu.
Klinikteki veteriner hekim, kapıyı açtığında Barut’un nefes alırken zorlandığını gördü. Demir, hemen köpeğinin yanına çöktü, onun başını dizlerine aldı. "Seni bırakmayacağım dostum," diye fısıldadı Demir, gözlerinden bir anlık bir yumuşaklık geçti. "Asla."
Tam o sırada, dışarıdaki kapının zorlanma sesiyle birlikte Demir’in telsizi cızırdadı. Ateş’in sesi geldi: "Demir! İçerideler! Gece'nin olduğu odaya ulaştılar!"
Demir’in dünyası, elindeki Barut’un titreyen vücudu ve içerideki Gece’nin çığlığı arasında ikiye bölündü. Şimdi, birini kurtarmak için diğerini riske atmak zorundaydı.
Demir, bir anlığına gözlerini kapattı. İçindeki o soğukkanlı, hesapçı katil ile içindeki korumacı adam bir savaş veriyordu. Sonra gözlerini açtı; kararı kesindi.
"Veteriner," dedi Demir, sesindeki otorite klinikteki herkesin titremesine yetti. "Barut’a ihtiyacı olan her şeyi yap. Ne kadar tutarsa tutsun, ne gerekiyorsa... ama yaşat onu!"
Demir, veterinerin yanına bir adamını bırakıp, kendi gibi silahlı diğer korumalarına sert bir bakış attı. "Eğer ona bir şey olursa, bu şehirde nefes alamazsınız!"
Demir, dışarı fırladı. Koşarken Ateş’e telsizden bağırdı: "Ateş, havalandırma tünellerini aç! Gece'yi tünele yönlendir, şimdi!"
Demir, koridorun köşesini dönerken, Gece'nin bulunduğu odanın kapısına doğru ilerleyen karaltıları gördü. Demir’in gözlerinden alev çıkıyordu. Silahını çekti, nişan aldı ve tek bir mermiyle koridorun ışıklarını patlattı. Zifiri karanlık çöktü. Demir, karanlığın içinden gelen bir gölge gibi, eğitilmiş bir ölüm makinesi edasıyla düşmanlarının üzerine atıldı.
Odanın kapısına ulaştığında kapı kırıktı. İçerideki kargaşayı duyabiliyordu. "Gece!" diye kükredi.
Gece'nin o çaresiz, "Demir!" diye bağıran sesini duyduğunda, Demir’in içindeki son frenler de koptu. Demir için bu sadece bir çatışma değildi; bu, hayatının en değerli parçalarını kurtarma savaşıydı.
Demir, kırık kapıdan içeri bir mermi gibi daldı. İçerisi duman altındaydı, havada barut ve kırık cam kokusu vardı. Gözleri, odanın ortasında bir karaltı gibi belirdi; tek amacı Gece'ye ulaşmaktı.
Gece, odanın köşesinde, masanın arkasına sığınmıştı. Elinde keskin bir cam parçası tutuyordu; parmakları öylesine sıkı kavramıştı ki eklemleri bembeyaz olmuştu. Ancak yüzündeki ifade acıyla çarpılmıştı. Birkaç dakika önce yaşadığı o büyük kargaşada, ayağını sert bir şekilde vurmuş veya aldığı bir darbeyle ciddi şekilde incitmiş olmalıydı.
Karşısındaki saldırganlardan biri ona doğru hamle yaptığında, Gece kendini korumak için doğrulmaya çalıştı. Ama tam o anda, ayağındaki keskin acı bir elektrik akımı gibi bütün vücuduna yayıldı. Acıdan gözleri karardı, elindeki cam parçası yere düştü ve olduğu yere yığılıp kaldı. Dudaklarından kaçan o kısa, inilti dolu çığlık, Demir'in kalbinde açılan en büyük yaraydı.
"Gece!"
Demir’in sesi odada bir gök gürültüsü gibi yankılandı. İlk saldırganı, daha arkasına bile dönemeden tek bir yumrukla yere serdi. İkinci saldırgan, Demir'in o tanıdık, ölümcül hızını gördüğünde geri adım atmaya çalıştı ama çok geçti. Demir, bir vahşi hayvanın hızıyla hareket ediyor, attığı her adımda düşmanlarını saf dışı bırakıyordu.
Çatışmanın ortasında, Demir'in tek odağı Gece'ydi. Son adamı da köşeye sıkıştırıp etkisiz hale getirdikten sonra, Demir tek bir saniye bile beklemeden Gece’nin yanına diz çöktü.
"Buradayım," diye fısıldadı Demir. Sesindeki o sert kabuk, Gece'ye dokunduğu anda tamamen eridi.
Gece, acıdan ve yaşadığı şoktan titreyen ellerini Demir'in ceketine kenetledi. "Canım... canım çok yanıyor," dedi kısık bir sesle. Demir, genç kızın yüzündeki acı ifadesini gördüğünde, içindeki intikam ateşi iyice körüklendi.
Demir, Gece'nin yaralı ayağına bakmadan önce onu yavaşça kucağına aldı. Gece'nin başı Demir'in omzuna düştüğünde, adamın kokusunu derin bir nefesle içine çekti. Demir, ona zarar verenlerin cezasını kesmek için can atsa da, şu an önceliği Gece'yi buradan çıkarmaktı.
"Seni buradan çıkarıyorum," dedi Demir, sesine hakim olmaya çalışarak. "Seni bir daha asla... bu kadar incinmene izin vermeyeceğim."
Koridorun sonundan Ateş’in sesi duyuldu: "Demir! Çıkış yolu güvenli, hızlı olun!"
Demir, Gece'yi sıkıca sarmaladı ve karanlığın içine doğru, revirdeki Barut’un yanına, güvenli limanlarına doğru koşmaya başladı
Demir, revirdeki geçici güvenlik alanına ulaştıklarında Gece’nin yüzündeki o solgun ifadeyi gördü. Acı, kızın her zerresine işlemişti. Demir onu dikkatle sedyeye bıraktığında, Gece’nin ayağındaki şişliği ve o tuhaf, eğri duruşu fark etti.
"Kırık," dedi Demir, sesinde hem bir doktorun soğukkanlılığı hem de bir koruyucunun derin üzüntüsü vardı. Ateş, odanın kapısında nöbet tutarken bir anlık içeri baktı.
"Kırık mı?" diye sordu Ateş, durumu anlayınca kaşları çatıldı. "Bunu burada, bu şartlar altında düzeltemeyiz, Demir. Hastaneye gitmemiz lazım ama dışarısı hâlâ tehlikeli."
Demir, Ateş’i duymazdan geldi. Bakışlarını sadece Gece’ye odaklamıştı. Gece, acıdan dudaklarını ısırmış, ağlamamak için büyük bir direnç gösteriyordu. Demir, onun elini tuttu. Parmaklarını nazikçe Gece’nin parmaklarının arasına geçirdi.
"Bana bak," dedi Demir. Sesi artık bir komutanın değil, sadece sevdiği kadını teskin etmeye çalışan bir adamın sesiydi. "Biliyorum, çok canın yanıyor. Ama şu an buradan çıkamayız. Sana ihtiyacım var, senin de bana..."
Gece, gözlerinden süzülen bir damla yaşı engelleyemedi. "Çok acıyor, Demir..." diye fısıldadı.
Demir, revirdeki tıbbi malzemelere yöneldi. Bir yandan ayağını sabitlemeye çalışırken bir yandan da Gece'nin dikkatinin acıda kalmaması için konuşmaya devam ediyordu. Onun bu yarayı sararken gösterdiği o inanılmaz dikkat ve şefkat, dışarıdaki o sert, acımasız Demir’le taban tabana zıttı.
Demir, ayağı geçici olarak sabitledikten sonra Gece’nin alnına dudaklarını bastırdı. Bu, sadece bir yaraya pansuman değildi; bu, birbirlerine olan bağlılıklarını mühürleyen bir andı.
"Barut'u kurtardık," dedi Demir, Gece'yi biraz olsun rahatlatmak için. "O şimdi biraz daha iyi. Sıra sende. Senin iyileşmen için ne gerekiyorsa yapacağım. Sen benim yanımda, böyleyken... hiçbir şeyin önemi yok."
Gece, acının getirdiği yorgunlukla gözlerini kapatırken, Demir’in elini bırakmadı. O an revir, dış dünyadan tamamen kopuk, kendi kurallarını koydukları küçük bir sığınağa dönüşmüştü. Dışarıda düşmanlar bekleyebilir, çatışmalar devam edebilirdi ama Demir burada, Gece’nin baş ucunda olduğu sürece dünya onlar için durmuştu.
Demir’in kollarındaydım. Dışarıdaki dünyanın tüm uğultusu, siren sesleri ve Ateş'in telsizden gelen karmaşık komutları, onun kalbinin ritmiyle birleşip uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Ayağımdaki o keskin, kemiğimi sızlatan acıya rağmen, kendimi hiç bu kadar güvende hissetmemiştim.
Hastaneye nasıl geldiğimizi tam hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, Demir’in acil servise giriş anıydı. O her zamanki sert, "kimseye eyvallahı olmayan" adam gitmiş, yerine benim acımla sarsılan, panikleyen ama yine de dimdik duran bir adam gelmişti.
Röntgen odasının o soğuk ışıklarının altında yatarken, Demir’in odanın kapısında, bir nöbetçi gibi bekleyişini izledim. Gözleri bir an bile üzerimden ayrılmıyordu. Doktor "Kırık var" dediğinde, Demir’in yüzündeki o gölgeyi gördüm. Sanki o kemiği kendi ayağında kırmışlar gibi acı çekiyordu.
Neden? diye düşündüm kendi kendime. Neden bu kadar önemliyim onun için?
Alçım yapılıp, ağrılarım biraz dindirilince beni kucağına aldı. Hastanenin çıkışında, o gece serinliğinde, Demir’in göğsüne başımı yasladım. Kokusu... barut, biraz ter ve çokça o tanıdık, güven veren sert parfümü. Arka koltuğa geçtiğimizde, Ateş sessizce arabayı sürüyordu. Demir beni öyle bir tutuyordu ki, sanki beni bıraksa rüzgâr beni uçurup götürecekti.
Eve geldiğimizde, beni yatağıma yatırırken elleri titriyordu. İlk defa, onun o çelikten iradesinin benim acım karşısında nasıl çatladığına şahit oldum.
"Çok canını yaktım, biliyorum," diye fısıldadı yatağın kenarına oturduğunda. Sesi o kadar içtendi ki, gözlerim doldu.
"Sadece... seni koruyamadığım her saniye, kendime bir suç daha yazıyorum Gece," dedi.
Ona baktım. Karanlıkta, gözlerindeki o derin, karmaşık dünyayı okumaya çalıştım. O, bu şehrin yeraltı dünyasının en tehlikeli adamıydı ama şu an benim baş ucumda, bir çocuk gibi şefkat arıyordu. Elimin tersiyle yanağına dokundum.
"Sen beni korudun, Demir," dedim, sesim çatallıydı. "Hem de kendi canını tehlikeye atarak. Barut'u, beni... herkesi."
Gülümsedi, ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. Yatağın kenarından hiç kalkmadı. Gece boyunca, ayağımdaki sızı hafifleyip uykunun kollarına düştüğümde bile, onun sıcak elinin elimin üzerinde olduğunu hissettim.
Bu ev, artık sadece bir sığınak değil; onunla paylaştığım, acımın ve onun şefkatinin birbirine karıştığı tek yerdi.
Gözlerimi araladığımda odanın içi hafif bir aydınlıktaydı. Kasıklarımda o bildik, zonklayıcı sancı şiddetle kendini hatırlatıyordu. İçimden bir "ah" yükseldi ama dudaklarımın arasından çıkmasına engel oldum. Kıpırdadığımda ayağımdaki alçının ağırlığı bir anlığına dengemi sarstı, sonra yavaşça doğruldum.
Gözlerim odanın içinde gezindi ve tam başucumda, sandalyede tuhaf bir pozisyonda uyuyakalmış Demir'i gördüm.
Demir... O her zaman dimdik, her zaman uyanık ve her zaman her şeye karşı hazırlıklı olan adam, şimdi tamamen savunmasızdı. Başını yatağın yanındaki komodine öyle bir yaslamıştı ki, uykusunda bile aslında beni korumak için orada olduğu her halinden belliydi. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu, belki de saatlerdir böyle uyuyordu; rahatsız bir pozisyon, sert bir duruş... İçimi garip bir sızı kapladı.
Ona bakarken, içimdeki o ağrı sancısı bir anlığına hafifledi sanki. Demir, benim için bu kadar uykusuzluğa ve rahatsızlığa katlanmıştı. Sessizce yatağın kenarına kaydım, elini yavaşça tuttum. Parmakları uykusunda bile kasılıydı, beni bırakmamak ister gibi.
"Demir," diye fısıldadım, sesim odadaki sessizlikte neredeyse yok oldu.
Yavaşça gözlerini araladı. O ana kadar yaşadığım her şeyi, koridorlardaki o kargaşayı, ayağımdaki kırığın acısını unuttum. Sadece o vardı. Uyku sersemi haliyle bir an nerede olduğunu şaşırmış gibi etrafa baktı, sonra bakışları hızla benimkilerle kenetlendi.
"Gece?" dedi, sesi boğuk ve biraz da telaşlıydı. "Bir şey mi oldu? Canın mı yanıyor?"
Sorusundaki o saf endişe, boğazımın düğümlenmesine neden oldu. Başımı iki yana salladım, ama ağrım hâlâ oradaydı. Demir, komodinden başını kaldırıp yatağa doğru yaklaştı. Benim yaşadığım o sancılı anı, bakışlarımdan anlamış gibiydi.
"Çok ağrın var," dedi bir tespit gibi. Sesi yumuşaktı. Ben ise ona dönüp "Sen niye sandalyede oturuyosun, vuruldun Demir yaran var." dedim sesimde hem korku hemde üzüntü vardı.
Demir yerinden doğrulup gerinmeye çalıştı ama o sırada yarası acımış olacakki ufak bir inilti kaçtı dudaklarından. Ben panikle yerimden dorulmaya çalışarak "İyi misin? Demir dikkat etsene, bişey oldumu acıyormu?" Diye ard arda sorunca güldü.
Bende o ayaktayken yarasına bakmak için tişörtüne uzanıyordumki demir aniden hareket edince elim yanlış yerlerini tuttu. Ben utanç ve korkuyla elimi geri çekerken Demir'den bu sefer büyük bir kahkaha dökülmüştü ama benim ona bakan korku dolu bakışlarımı görünce gülmesi bıraktı.
Yanıma oturup ellerimi ellerinin arasına aldı ve tek tek öptü "Ben diğer erkekler gibi değilim yavrum korkma, sana zarar vercek herşey bana uzak eğer bir gün bir piçlik yaparsam bırak beni affetmeyi çek vur beni tamam mı?" Dedi bense hem onun bu düşünceli tavrına hemde eski anıların beynimce canlanmasıyla göz yaşlarımı tutamadım. Birbirimize sıkıca sarıldık sonra Demir yanıma yattı ben ise onun kolunun altına girip kafamı göğsüne yasladım. Bir süre sonra keskin bir ağrıyla inledim. Uykuya dalmak üzere olan Demir sıçrayarak uyandı. Benim ona yaptığım gibi sorular sormaya başladı "İyimisin? Bişeymi oldu, karnınmı ağrıyo? ayağınmı acıyor?" Diye panikle sağıma soluma bakmaya başladı. Ne kadar canım yansada bu tepkisine gülmeden edemedim. Sonra "Karnıma ağrı girdi" dedim. Demir'de benim bu tavrıma gülerek karşılık verdi ve "Yardımcı olayımmı?" dedi. Bende "Lavaboya gitmeme yardım edermisin" dedim. Benim o anki düşüncem kolumdan tutup götürmesiydi ama bi anda kucağına alınca şaşırdım. Beni havaya kaldırınca canı acımış olmalıki boğazında hırıltılı bir ses çıkardı. "Demir salak mısın indir beni yaran var zorlmasana kendini" diyerek engel olmaya çalıştım ama çok geçti. Tuvaletin önüne gelmiştik yavaşça yere bırakıp "Çabuk hallet işini kapıda bekliyorum" dedi.
Tuvaletin kapısı kapandığında, Demir’in kapının önünde beklediğini bilmek içimi tuhaf bir huzurla doldurdu. Bir yandan ayağımdaki alçıyla hareket etmekte zorlanırken, bir yandan da o sancıyla mücadele ediyordum. İşimi bitirip kapıyı açtığımda, Demir’i duvara yaslanmış, gözleri kapalı bir şekilde beklerken buldum. Beni gördüğü an hemen gözlerini açtı, o sert ifadesi anında yok oldu ve yerini o tanıdık, derin şefkate bıraktı.
"Gel bakalım," dedi kısık bir sesle.
Bu sefer beni kucağına almasına izin vermeyecektim, çünkü yarasının acıdığını o hırıltılı sesinden anlamıştım. "Demir, yavaş," dedim, ona tutunarak. "Yaran... gerçekten iyi misin?"
Demir, sorumu cevapsız bıraktı. Sadece kolunu belime doladı, beni destekleyerek yavaş adımlarla yatağa doğru götürdü. Yatağın kenarına geldiğimizde, beni yavaşça çarşafların arasına bıraktı. Kendisi de yanıma uzandığında, odadaki o sessizlik tekrar ağırlaştı ama bu sefer huzurluydu.
Başımı tekrar onun göğsüne yasladım. Demir’in elini, bu sefer doğrudan karnımın üzerine koydu. Sıcak avucu, o keskin sancının üzerine bir yorgan gibi örtüldü sanki.
"Daha iyi mi?" diye sordu. Sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki kendi yarasını tamamen unutmuştu.
"Sen yanımdayken... hep daha iyi," diye mırıldandım.
Demir, saçlarımı okşarken hafifçe gülümsedi. "Sana zarar verecek her şeyin önce benim üzerimden geçmesi gerekecek, Gece. Bunu asla unutma."
Söylediği şey beni hem çok etkiledi hem de korkuttu. Ama onun gözlerine baktığımda, orada sadece bana karşı beslediği o saf bağlılığı gördüm. Artık ne çatışmaların korkusu vardı ne de başka bir şey. Sadece biz vardık. Gözlerim yavaş yavaş ağırlaşırken, onun göğsündeki kalp atışları eşliğinde yeniden uykuya daldım.
