5. bölüm · VANGUARD

4. Bölüm

Öykü Toplu

Gerginlik odayı tamamen ele geçirmişti. Dışarıdan gelen silah sesleri artık daha net, daha yakın duyuluyordu. Demir, benim alnımdaki teri son kez silip yavaşça ayağa kalktı. Gözlerindeki şefkat bir anda yerini, karşısındaki düşmanları yok etmeye yeminli bir avcının o buz gibi bakışlarına bıraktı.
Demir, koltuğun kenarında duran siyah kılıfından ağır silahını çıkardı. Şarjörün yerine oturduğunu duyduğum o metalik "klik" sesi, bulunduğumuz odanın sessizliğinde bir çan gibi yankılandı. Bana döndü; bakışlarında hem derin bir endişe hem de aşılması zor bir kararlılık vardı.
"Gece, bana bak," dedi, sesi komut verir gibi kesin ama hala yumuşaktı. "Buradan bir adım bile dışarı çıkmıyorsun. Kapıyı içeriden kilitledim, kim gelirse gelsin, ben gelmeden sakın açma. Anladın mı?"
Sadece başımı sallayabildim; sesim çıkmıyordu. Elimle hala karnımı tutuyor, derin nefeslerle ağrımı bastırmaya çalışıyordum.
Demir, bir anlık bir hareketle yanıma yaklaşıp alnıma hızlı ama çok içten bir öpücük bıraktı. "Geri geleceğim," diye fısıldadı. "Sana söz veriyorum, bu gece bu kapıdan içeri sadece ben gireceğim."
Silahını belinin arkasına yerleştirip, o her zamanki sert ve çevik adımlarıyla kapıya yöneldi. Kapının kolunu tuttuğunda duraksadı, arkasına bakmadan, "Ateş'e de söyle, Alya'yı asla yalnız bırakmasın," dedi ve kapıyı arkasından ağır bir gürültüyle kapattı.
Odanın içinde tek başıma, sadece ekrandaki o karmaşık görüntüleri izleyerek kaldım. Demir’in odayı terk etmesiyle birlikte, üzerimdeki sıcaklık gitmiş, yerini derin bir boşluk almıştı. Dışarıdaki çatışma şiddetleniyordu; silah sesleri, camın ardındaki güvenliğimizi tehdit edercesine birbirini izliyordu.
Demir aşağıya, o cehennemin tam ortasına inmişti. Ve benim tek yapabildiğim, onun o kapıdan sağ salim geri dönmesi için dua etmekti.
🕸
Kapıyı arkamda bırakıp merdivenlere yöneldiğimde, içimdeki o korumacı şefkat yerini tamamen buz gibi bir öfkeye bırakmıştı. Her bir adımda, zihnimdeki Gece’nin o acı dolu yüz ifadesini düşündükçe, odayı basmaya cüret edenlere olan kinim daha da büyüyordu.
Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak alt kata, güvenlik sisteminin kalbine indim. Ateş’in soluğu ensemdeydi, o da silahını hazırlamış, gözlerindeki o tehlikeli parıltıyla benimle birlikte hareket ediyordu.
"O piçler giriş katındaki güvenliği aştı," dedi Ateş, sesi silah mekanizmasının sesiyle aynı anda yankılandı. "Doğu kanadından giriyorlar, muhtemelen beş veya altı kişiler."
Dişlerimi sıktım. "Hepsini istiyorum," dedim, sesim soğuk bir metal gibi çıkmıştı. "Gece’nin huzurunu kaçırmanın bedelini ödeteceğim."
Ana holün karanlığında ilerlerken, içeri sızan gölgelerin hareketlerini izliyordum. Düşman, bir binaya girdiğini sanıyordu ama aslında kendi mezarına girmişti. Köşeyi döndüğüm anda, üzerime doğrultulan bir silah namlusu gördüm. Düşünmedim bile. Reflekslerim o kadar hızlıydı ki, tetiğe dokunduğum an merminin hedefi bulduğunu biliyordum. Adam acı içinde yere yığılırken, diğerleri saklandıkları yerlerden ateş açmaya başladı.
"Alya nerede?" diye bağırdım, Ateş'e bir yandan siper alırken.
"Güvenli bölgede, odada kilitli!" diye karşılık verdi Ateş. Bir el bombasını lobideki boşluğa doğru yuvarladı ve ardından gelen şiddetli patlamayla birlikte ortam toz duman oldu.
Dumanların arasından bir gölge belirdiğinde, silahımın namlusunu tam alnına dayadım. "Kim gönderdi sizi?" diye kükredim, adamın yakasından tutup onu duvara çarparak. Adam korkudan titriyordu ama tek kelime etmedi. Yumruğumu adamın yüzüne indirdiğimde, o anki tek düşündüğüm şey Gece'nin o odada, tek başına, benim dönmemi bekliyor oluşuydu.
"Oraya asla yaklaşmamalıydınız," dedim dişlerimin arasından ve adamı yere serdim.
Ateş yanıma gelip, "İşleri bitti, Demir. Kaçanları da bahçede hallettim," dedi. Ama benim içim rahat değildi. Gece’nin sesi, o odadaki iniltisi hala kulaklarımdaydı. Silahımdaki boş şarjörü hızlıca yenisiyle değiştirdim.
"Sen burada kal, çevreyi temizle," dedim Ateş’e kısa bir bakış atarak. "Ben yukarı dönüyorum."
Merdivenlere geri koşarken, zihnimde sadece tek bir isim yankılanıyordu: Gece. Onun o kapıyı açtığında beni sapasağlam görmesi gerekiyordu. Başka hiçbir seçeneğim yoktu.
Merdivenleri çıkarken her adımım, zihnimdeki tek görüntüye doğruydu: Gece. Kapıyı araladığımda, içerideki loş ışığın altında beni bekleyen o ürkek ama cesur ifadeyi hayal ettim. Ancak tam kapının koluna uzanacağım sırada, merdiven boşluğunun karanlığından bir gölge sıçradı. Bir susturucunun o boğuk, neredeyse duyulmayacak sesi odada çınladı.
Omzumda, sanki kızgın bir demir çubuk saplanmış gibi ani ve yakıcı bir sızı hissettim. Bedenim sarsıldı, sırtım duvara çarptı. Bir anlık karanlık gözlerimin önünden geçti ama hemen ardından hayatta kalma güdüm galip geldi. Düşünmeden doğruldum ve namlumu gölgeye çevirip tetiğe bastım. Adam yere serildiğinde, kolumdan sızan sıcaklığın siyah tişörtüme hızla yayıldığını gördüm.
Derin bir nefes aldım, acıyı görmezden gelmeye çalışarak. Gece'ye bunu göstermemeliydim, onu daha fazla korkutamazdım.
Ceketimi omuzlarıma doğru çekip yarayı gizlemeye çalıştım ve kapının koluna uzandım. Kilitli kapıyı açtığımda, Gece'nin o anki telaşlı bakışları üzerimdeydi.
"Demir!" diye bir çığlık kopardı, hızla oturduğu yerden kalkmaya çalışarak. "Ne oldu? Silah sesleri... İyi misin?"
Gülümsedim. Dudaklarımdaki gülümsemenin biraz zorlama olduğunun farkındaydım ama başka seçeneğim yoktu. "Sakin ol," dedim, sesimi normal tutmaya çalışarak. "Her şey bitti. Sadece... küçük bir aksilik oldu ama halloldu."
Kolumdaki zonklamanın şiddeti artıyordu. Gece, bana doğru yaklaştığında gözleri doğrudan omzuma, kıyafetimdeki o yavaş yavaş büyüyen koyu lekeye takıldı. Rengi anında bembeyaz oldu, elleri havada asılı kaldı.
"Demir... sen... vuruldun," diye fısıldadı, sesi dehşetle doluydu.
"Gece, sadece sıyırdı," dedim, elimi onun omzuna koyarak onu sakinleştirmeye çalıştım ama acıdan dolayı kolumu hareket ettirmek bile bir işkenceye dönüşmüştü. "Cidden önemli değil."
Ama o, benim yalanıma inanmayacak kadar zekiydi. Ellerini titreyerek yarama doğru uzattı, o anki korumacı tavrının yerini bambaşka bir şeyin, derin bir şefkatin aldığını gördüm.
Gece’nin gözlerindeki o korku dolu ifadeyi, yavaş yavaş yerini bir savaşçının soğukkanlılığına bırakırken izledim. Benim için endişeleniyordu ama şimdi, tam karşımda, ilk defa bu kadar güçlü duruyordu.
"Demir, konuş benimle!" dedi, elleriyle yarama bastırmamak için havada bir denge kurmaya çalışarak. "Ateş! Ateş, yukarı gel! Çabuk!" diye bağırdı kapıya doğru.
Sesindeki o otorite, Ateş’i bir anda yukarı fırlattı. Ateş kapıdan içeri daldığında, gördüğü manzara karşısında bir anlık duraksadı; ama o da durumu anında kavradı. "Siktir... Demir!" diye homurdandı, hızla yanımıza gelip beni Gece’nin yardımıyla koltuklardan birine oturttu.
"Gece, sakin ol," dedim, acıdan dolayı sesim kısık çıkıyordu. "Sadece bir kurşun. Ölmüyorum."
"Kes sesini!" diye bağırdı Gece, sesindeki o eşi benzeri görülmemiş çıkışla beni susturarak. "Ateş, hemen ilk yardım çantasını getir, şuradaki masanın altında!"
Ateş çantayı kaptığı gibi yanımıza geldiğinde, Gece çoktan tişörtümü yukarı sıyırmıştı. Kan, karın bölgemden belime doğru sızmaya devam ediyordu. Gece’nin elleri hala titriyordu ama bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. İlk yardım çantasındaki malzemeleri komut verircesine açtı.
"Bana gazlı bez, tentürdiyot ve şu sargı bezini ver!" dedi. Ateş, Gece’nin bu emir kipiyle konuşmasına şaşırmış bir ifadeyle baksa da, ona yardım etmekten geri durmadı. Gece, sanki hayatında defalarca yapmış gibi, profesyonel bir soğukkanlılıkla yarayı temizlemeye başladı.
"Canını yakacağım," dedi bana bakarak. Gözlerinde ne bir tereddüt ne de o eski ürkeklik vardı.
"Yak," dedim, hafifçe gülümsemeye çalışarak. "Senin elinden gelen acıya bile razıyım."
"Saçmalama," diye mırıldandı, yarayı sargı beziyle sıkıca sarmaya başlarken. O an, dışarıdaki tüm gürültü, Ateş’in telsizden gelen sesleri, hepsi silinip gitti. Sadece Gece’nin o yumuşak ama kararlı ellerinin sıcaklığını ve tenimdeki o baskıyı hissettim.
Ateş, telsizi eline alıp dışarıdaki diğer adamlara talimatlar yağdırırken, Gece işini bitirmişti. Sargıyı son bir düğümle sabitlediğinde başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde hala yaş vardı ama dudaklarında, durumu kontrol altına almış olmanın verdiği o hafif, hüzünlü zafer gülümsemesi belirdi.
"Bitti," dedi fısıltıyla. "Şimdi, biraz dinlenmen lazım. Bir daha asla... duydun mu beni, bir daha asla bu kadar dikkatsiz olma."
Ateş yanımıza gelip omzuma hafifçe vurdu. "Eline sağlık Gece, tam bir cerrah gibiydin," dedi, sesinde samimi bir hayranlık vardı. Sonra bana döndü. "Bölge temiz, Demir. Artık güvenliyiz."
Gözlerimi kapatırken, Gece’nin elimi tuttuğunu hissettim. Dışarıdaki dünya ne kadar karanlık olursa olsun, bu odada artık sadece ikimizin inşa ettiği o sarsılmaz güven vardı.
Demir’in kanayan yarası, odadaki havayı iyice ağırlaştırmıştı. Ateş, telsizini bırakıp bize doğru yaklaştı, yüzünde ilk defa o alaycı gülümsemesi yerine ciddi bir endişe vardı. "Demir, hastaneye gitmemiz lazım. Bu yara dışarıdan göründüğü gibi basit değil, enfeksiyon riski çok yüksek," dedi Ateş, otoriter bir sesle.
Demir, Gece’nin elini tutmayı bırakmadan, acıyla dişlerini sıkarak başını hayır anlamında salladı. "Hayır. Dışarı çıkarsak, bizi takip edenler yerimizi tespit eder. Gece’nin güvenliğini tehlikeye atamam."
Gece, Demir’in bu inatçı tavrına karşı bir an duraksadı. Gözlerinde, az önce yarayı saran o soğukkanlı cerrahın yerini, korumacı bir kadının kararlılığı almıştı. "Dışarı çıkmıyoruz zaten," dedi Gece, Demir’in gözlerinin içine bakarak. Sonra Ateş’e döndü: "Ateş, odadaki acil durum dolabında tıbbi malzemeler var mı? Onu burada kendimiz iyileştirebiliriz, sadece biraz zaman ve doğru müdahale gerekiyor."
Ateş bir an şaşkınlıkla Gece'ye baktı, sonra başını salladı. "Var, hemen getiriyorum."
Ateş dolabı karıştırırken, Alya da köşeden sessizce çıkıp yanımıza geldi. Gözleri hala nemliydi ama artık titretmiyordu. "Ben de yardım edebilirim," dedi Alya, sesi yumuşak ama sağlamdı. "Gece, sen Demir’in nabzını kontrol et, ben de malzemeleri sterilize edeyim."
O an, odadaki herkes sanki bir savaş alanındaki ekibe dönüşmüştü. Dışarıdaki düşmanlar, silah sesleri ve tehditler, Demir’in karnındaki o kurşun yarasıyla birlikte anlamsızlaşmıştı. Artık sadece hayatta kalmak ve birbirimizi korumak vardı.
Gece, Demir’in alnındaki teri silerken fısıldadı: "Bana hayatımı kurtaracağını söylemiştin... Şimdi sıra bende. İzin ver, seni iyileştireyim."
Demir, o an Gece’nin yüzündeki ifadenin ne kadar değiştiğini fark etti. Artık o, korkan, sığınacak bir yer arayan kız çocuğu değildi; Demir’in dünyasında yer edinmiş, onun yaralarını sarmaya gönüllü, güçlü bir kadındı.
"Sana güveniyorum," dedi Demir, sesi acıdan dolayı biraz boğuk çıksa da, gözlerinde tarifsiz bir teslimiyet vardı. "Her zaman güvendim."
Ateş, elindeki steril malzemelerle yanımıza geldiğinde, odadaki o sessiz ama derin bağlılık, dışarıdaki tüm o karanlığı dışarıda tutmaya yetmişti. Artık sadece bu oda, sadece bu dört insan ve birbirimize olan o kopmaz bağ vardı.
Ateş, ihtiyacımız olan steril malzemeleri getirip kenara çekildiğinde, odada sadece bizim soluk alışverişlerimiz ve dışarıdan gelen rüzgarın uğultusu kalmıştı. Alya, durumu anlayışla karşılayıp Ateş’in koluna girdi ve bir anlığına odanın öbür ucuna, gözlem noktasına geçtiler. Demir’in karnındaki o derin yarayı tekrar açıp temizlemeye başladığımda, ellerim bir an olsun bile titremiyordu.
Demir, acıdan dolayı yüzünü buruşturuyor ama o sert çenesini sıkmaktan başka hiçbir tepki vermiyordu. Sargı bezini yaraya bastırdığımda, boğuk bir inilti çıkardı.
"Bitti," diye fısıldadım, gözlerimi yaradan ayırmadan. "Biraz daha temizlemem lazım, sonra dikişleri kontrol edeceğiz."
Demir, başını yavaşça arkaya doğru yasladı, gözlerini bana dikti. "Sana bu kadar acı çektirmekten nefret ediyorum," dedi aniden. "Hem fiziksel olarak, hem de ruhsal olarak... Seni bu dünyanın içine çekmemeliydim."
Sargı bezini bıraktım ve bir an için ellerimi yaraya yakın, ama dokunmadan durdurdum. "Senin dünyan tehlikeli, evet," dedim dürüstçe. "Ama bu dünyanın dışı... orası benim için sadece boşluktu. Demir, sen bana gelmeden önce ben sadece yaşıyordum, nefes alıyordum ama 'var' olduğumu hiç hissetmemiştim."
Demir, acının yarattığı o sert bakışların arasından bana şaşkınlıkla baktı. "Neden?" dedi. "Seni bu kadar ne değiştirdi?"
"Çünkü hayatım boyunca hep kaçtım," dedim, kelimeleri seçmeye çalışarak. "Kendi gölgemden, geçmişimden, insanların bana verdiği o 'güvensiz' etiketten... Ama sen, o gece beni evine aldığında, bana sadece bir sığınak değil, bir duruş verdin. Yaralandığında seni tedavi ederken korkmuyorum çünkü artık ne için korkacağımı biliyorum. Seni kaybetmekten korkuyorum."
Demir, ellerini yavaşça hareket ettirip benimkilerin üzerine koydu. Dokunuşu hala ateş gibi sıcaktı ama bu sefer sarsılmaz bir güç barındırıyordu. "Benim geçmişim de karanlık Gece," diye itiraf etti, sesi odanın içinde bir sır gibi yankılanarak. "Bu ev, bu silahlar, bu hayat... Hepsi birer kalkan. Ama o kalkanın arkasına aldığım tek kişi sensin. Seni korumak sadece bir görev değil; sen benim artık tek gerçeğimsin."
Dikişleri kontrol ederken başımı kaldırıp ona baktım. "Bir itirafım daha var," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeyerek. "O klinik, o tekinsiz yer... Oraya gittiğimde, Demir, sadece iş aramıyordum. Bir şekilde kendimi feda etmeye hazırdım. Beni izleyenlerden kurtulmanın tek yolunun kendimi onlara teslim etmek olduğunu sanıyordum. Ama sen beni oradan çıkardığında, aslında sadece beni değil, hayatımı da kurtardın."
Demir, derin bir nefes aldı ve eliyle yavaşça yanağımı okşadı. "Bir daha asla kendini feda etmeyeceksin," dedi, sesi bir hüküm gibi kesindi. "Artık sadece benim yanımda, benim olduğum her yerde güvende olacaksın. Çünkü senin hayatın, benimkiyle mühürlendi."
Odanın loş ışığında, birbirimizin yaralarına şahitlik ederken, geçmişin tüm o ağırlığı silinip gidiyordu. Artık sadece biz vardık. Ve dışarıda ne kadar büyük bir fırtına koparsa kopsun, biz birbirimize tutunduğumuz sürece o fırtınanın bizi dağıtmasına izin vermeyecektik.