1. bölüm · VALTHORDA'NIN KRALİÇESİ
VELİAHTIN SON OYUNU
Valthorda Krallığı'nın gölgesinde doğdum ben, Elissa Lara; tahtın en parlak mücevheri olarak görülen, ancak aynı zamanda en çok hesap eden kişi.
O sabah, sarayın yüksek pencerelerinden süzülen altın ışık odamdaki mermer zemine düşerken, içimde bir fırtına kopuyordu. Sanki rüzgâr, taht odasının kapılarını zorluyor ve kaderimi değiştirmek için sabırsızlanıyordu.
"Tanrı sizi korusun, efendim." dedim, babamın önünde hafifçe diz çöküp başımı eğerek.
Babam, Kral Richard, tahtın yüksek kolçaklarından hafifçe doğruldu; gözleri yüzümde bir an durakladı. Sonra, derin ve yorgun bir sesle cevap verdi:
"Sabahın huzuru seninle olsun, kızım. Ancak neden bu kadar erken saatte gözlerinde fırtınalar kopuyor? Yine benden hangi sırrı saklıyorsun?"
Kulaklarımın duyduğunu, gözlerimin gördüğünü krala sunmakta içimde bir çekingenlik, bir tereddüt vardı. Çünkü sözlerim henüz bir kanıt ya da hüküm taşımıyordu.
"Bağışlayın efendim. Sizinle yalnızca baş başa görüşmek isterim." dedim. Babam, kalın kaşlarını sertçe çattı. Zihnine kuşku düştü, bakışlarına bir gölge indi. Ağır bir el hareketiyle muhafızlarına dışarı çıkmaları için emir verdi.
Muhafızlar, demir zırhlarının metalik yankısı ve ritmik adım sesleriyle salondan ayrıldı. Geriye bıraktıkları sessizlik, ağır bir tehdit gibi hissediliyordu.
"Söyle Elissa Lara, anlatmak için muhafızların gitmesini beklediğin o sır nedir?" dedi kral, ağır ve tane tane konuşarak.
Endişe göğsüme hâkim olurken, korku bedenimi soğuk kollar gibi sarmıştı. İstemsiz bir refleksle, önünde tekrar diz çöküp başımı eğdim.
"Zihnimde sakladığım bu sır beni ağır bir yüke mahkûm ediyor. Beni bağışlayın efendim, anlatmakta zorlanıyorum." Sesim cılız ve titrek çıkmıştı.
"Seni dinliyorum, Prenses Elissa Lara." Sabırla beni bekliyordu.
Cesaretimi toplayarak, başım eğik, gözlerim yere sabitlenmişken dudaklarımı araladım: "Çok kötü şeyler işittim efendim. Size karşı haince planlar yapılıyor."
Babamın yerinden kalktığını duydum. "Kimdir bu hadsiz, bu küstah adam!" dedi babam. Sesi hâlâ sakinliğini korumaya çalışsa da sert ve keskin çıkmıştı.
"Prens Louis, efendim."
Kelimeler, hızını tutamayarak dilimden dökülüverdi. Bedenimdeki korku, tüm direncimi tüketiyordu.
"Yalan!" diye haykırdı kral. "Benim veliahtım, kanımı taşıyan, geleceğin kralı böylesine bir hain olamaz!"
Mümkünmüş gibi, durduğum yerde bedenim daha da küçüldü. Boynumu karşımdaki büyük güce karşı daha çok eğdim.
"Yalan değil efendim. Varisiniz hakkında neden yalan söyleyeyim? Sizin için endişeleniyorum, sizi korumak tek amacım..." dedim; gözlerim yaşla dolarken.
"Asıl hadsiz senmişsin meğer!" dedi kral, öfkesi daha da taşarak.
"Affınıza sığınırım efendim," dedim; dizlerimin üzerine çöktüm. Hatamı kabullenmiş gibi görünürken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. "Hata ettim, beni bağışlayın."
"Bu ilk ve son olsun Elissa! Senden böyle bir saygısızlığı hiç beklemezdim..." dedi kral. Sesi artık kırgınlıkla karışık bir öfkeyle titriyordu. "Çık dışarı, yıkıl karşımdan!"
Emrine itaat ederek, kalbimdeki sızıya rağmen aceleyle yerden kalktım. Saygımı göstermek için son bir kez başımı eğip hızlı adımlarla salonu terk ettim.
Bu, beklediğim tepki değildi... Dün gece Louis'in aşçıbaşıyla kurduğu o hain planları kendi kulaklarımla işitmiştim. Göğsümdeki o keskin sancı yüzünden sabaha kadar gözüme bir damla uyku girmemişti.
Gün ağardığında, herkesten önce babamın güvenliği için bu gerçeği ona anlatmaya gelmiştim. Bir nebze olsun sözüme inansaydı, onun uğruna canımı feda etmekten çekinmezdim...
Her şeyi görüyordu gözlerim, her şeyi işitiyordu kulaklarım... Halkın feryatları, şikayetleri, bitmek bilmeyen yakınmaları... Saray duvarlarının ardında hanedan üyelerinin birbirine duyduğu o nefret dolu tartışmalar...
Louis'in, kralın öz evladının kurduğu o acımasız planlar... Annem Kraliçe'nin, babam dışında başka bir soyluya duyduğu o gizli hayranlık...
Ne büyük bir acıydı bu; her şeyi bilip duyarken tek bir sözünün bile kıymet bulmaması. Ne bitmez bir çileydi; bu sonsuz ağırlığın altında ezilip yavaş yavaş tükenmek.
Yeri geldiğinde kinim ve öfkem; merhametim ve sevgimin önüne geçiyordu. Kendi kendime yemin ettim: Eğer bir gün babamın başına bir iş gelecek olursa, bir daha asla engel olmayacaktım.
⚜️
Akşam karanlığı çökmüş, yemek vakti gelmişti. Odamdan çıkıp yemek salonuna doğru ilerlerken, koridorun köşesinden alçak sesli ama hararetli bir tartışma duyuldu. Louis'nin sesini hemen tanıdım; yanında bir kişi daha vardı ama sesini çıkaramadım.
Kendimi göstermeden sessizce yaklaştım, köşeden hafifçe başımı uzattım. Sarayın baş aşçısıyla konuşuyordu. Elinde küçük, cam bir şişe vardı.
Louis sert bir şekilde: "Bunu babamın yemeğine katacaksın. Bu gece bu saltanat sona erecek. Yapmazsan bütün sırlarını, o kirli işlerini krala anlatırım. Unutma, ben veliahtım ve babam sadece benim sözüme değer verir." dedi.
Kalbime derin bir dehşet çöktü. Sabah söyledikleri farklıydı, ama bu... Bu bambaşkaydı.
Hemen babama koşup haber verecektim ki, sabah beni nasıl ezdiği aklıma geldi. Kendime ettiğim yemini hatırladım, kımıldamayacaktım. Artık başına ne geleceği umurumda değildi.
Biraz geri çekildim ve hiçbir şey olmamış gibi normal adımlarla yürümeye devam ettim. Beni gören Louis, aşçıyla konuşmayı hemen kesti ve elindeki şişeyi anlam veremediğim bir şekilde göz önünden kaldırdı.
"Prenses Elissa," diye seslendi soğuk bir sesle. Durdum, ona baktım. "Burada ne arıyorsun?"
"Yemek salonuna geçiyorum, Prens Louis." dedim. Ardından aşçıya döndüm. "Siz ne konuşuyordunuz?" diye sordum, en masum ifademle.
"Yemeklerin düzeni hakkında, efendim." dedi aşçıbaşı, önümde eğilerek. "Veliaht prensimizin hoşnut olmadığı birkaç sunum vardı, onları düzeltiyorduk."
"Anlıyorum." Yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirdim. "O halde ben gidiyorum, iyi akşamlar." diyerek yanlarından ayrıldım.
Yemek salonunun önüne vardığımda muhafızlar büyük kapıları açtı ve geçmem için yol verdiler. Sükûnetle içeriye doğru ilerledim.
"İyi akşamlar dilerim, efendim." dedim, babamın önünde diz çöküp başımı eğdim. Oturmak için ondan bir işaret bekledim.
"İyi akşamlar, Prenses Elissa. Buyur, otur." dedi babam, eliyle masadaki yerimi işaret ederek.
Kraliçenin yanındaki, bana ayrılan sandalyeye oturdum. Sofrada derin bir sessizlik hâkimdi. Tüm kraliyet ailesiyle birlikte masaya oturmuş, yemeğe başlamak için Louis'nin gelmesini bekliyorduk.
Bir süre sonra büyük kapılar tekrar açıldı. Louis salona girdi, oturacağı sandalyeye doğru ilerledi. Masanın başında durup babamın önünde saygıyla eğildi.
"İyi akşamlar efendim." dedi Louis, her zamanki gibi yemeğe gecikerek. Bu gecikmenin asıl nedenini bilmek, yüreğimde tarif edilemez bir yük oluşturuyordu...
Babam Kral Richard kaşlarını çattı, "Neredeydin Louis? Bu bitmek bilmeyen gecikmeler artık haddini aşmıyor mu?" diye sordu.
"Affınıza sığınıyorum efendim. Devlet işleri vaktimi aldı." dedi; saygıyla eğilip doğruldu. Oturmak için babamdan izin bekledi.
"Geç otur, Prens," dedi babam, eliyle Louis'in önündeki boş sandalyeyi göstererek. "Otur ki yemeğe başlayalım."
Louis, sahte bir mahcubiyetle yerine oturdu. İçimden, "Vay seni zalim; ne büyük bir hilekârsın, ne büyük bir yalancı..." diye geçirdim, çektiğim bu sessiz çileye yanarak.
Sessizlik içinde yemeğimizi yedik. Yemek bitince hep bir ağızdan Tanrı'ya şükrettik.
"Anlatın bakalım," dedi babam, ellerini masanın üzerinde birleştirerek. "Bugün halkımız için neler yaptınız, kalbinizi neler huzurla doldurdu?"
Annem Kraliçe Aurelia ayağa kalktı. "Bugün bir atı besledim, efendim. O minnettar bakışları görünce gönlüm huzurla doldu." dedi. Bir canlıya yardım etmek, sarayımızda en büyük erdemlerden biri sayılırdı.
Aile üyelerinin birçoğu gün içindeki faaliyetlerini krala sundu. Ben ise dilimi tutup sessiz kaldım. Bugün benim için huzurlu geçmemişti.
Sohbet sona erdiğinde babamdan izin istedim. "Müsaadenizle efendim." diyerek sofradan kalktım ve yemek salonundan ayrılıp odama çekildim.
Çalışmalarımı yaptığım masaya oturdum. Aldığım notlara göz gezdirdim. Kulak misafiri olduğum tüm ihanetleri ve şikâyetleri tek tek yazıyordum.
Halk, yönetimden hiç memnun değildi. Sokaklarda utanmazca dedikodular dolaşıyor, krallık aleyhine ağır sözler sarf ediliyordu. Saray muhafızları bile kendilerine verilen ücretten hoşnutsuzdu; "Bu parayla geçinilmez." diye fısıldaşıyor ve işlerini bırakmak istiyorlardı. Ancak işsiz kalınca kapı kapı dolaşacaklarını da çok iyi biliyorlardı.
Yıllardır süregelen erkek egemenliği nedeniyle, bir kadının devleti yönetmesi herkes için imkânsız görünüyordu. Bir kadın tahta çıksa, ne halk ne de asiller bunu hoş karşılayabilirdi. Ancak ben, kadınların bir krallığı daha adil ve merhametli bir şekilde yönetebileceğine inanıyordum.
Erkeklerin daima kendi çıkarlarının peşinde koştuğuna ve kalplerinin hırsla karardığına emindim. Louis'nin ağzından dökülen o zehirli sözler hâlâ kulaklarımda çınlarken, bu inancımı yalanlamak mümkün değildi.
Notlarımı okumaya devam ettiğim sırada, koridordan bir çığlık yükseldi. Kraliçe Aurelia, "Yetişin! Kral çok kötü durumda, hekimleri çağırın! Muhafızlar, hemen buraya!" diye acı içinde haykırıyordu. İşte oluyordu...
Panikle sandalyemden fırladım. Sandalyenin devrilmesini umursamadan kapıya koştum ve koridora çıktım. Telaşım babama değil, annemin acılı sesineydi. Ne kadar kötü olursa olsun, ona karşı olan merhamet duygumu henüz yitirmemiştim. Yerde diz çökmüş annemi gördüğümde kalbime keskin bir sancı saplandı.
"Anne!" diyerek yanına çöktüm. "Ne oldu? Seni bu kadar perişan eden nedir?" O güzel okyanus gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Baban, Elissa..." derken sesi güçlükle çıkıyordu. "Gidiyor kızım, yetiş..." İyice hâlsizleşmişti, bayılmak üzereydi. Bedeni geriye düşecekken onu sımsıkı tuttum.
Koşuşturan muhafızlardan birine seslendim: "Asker!"
Muhafız hızla bana döndü: "Buyurun Prenses'im, emriniz nedir?"
Otoriter bir sesle, "Kraliçe'yi sakin bir odaya götürün ve sağlığıyla yakından ilgilenin." dedim.
"Emredersiniz!" diyerek kucağımdaki annemi aldı. Onu tereddütle emanet ettim. Bir erkeğe bir kadını emanet etmek, emrimdeki muhafız bile olsa, beni rahatsız ediyordu. Muhafız annemi götürürken bir süre arkasından bakakaldım. Sonra kendime gelip, oyunumu oynamak üzere hemen babamın odasına koştum.
Babamın odasının önü ve içi mahşer yeri gibi kalabalıktı. Muhafızlar kılıçlarını sıkıca kavramış, olası başka bir tehlikeye karşı tetikte bekliyorlardı. Kapıda durup içeriye baktığımda, dört hekimin büyük bir dikkatle babamla ilgilendiğini gördüm. Onların konsantrasyonunu bozmamak için eşikte durup sabırla beklemeye başladım.
"Babam... Babam nerede?" diye bağırarak gelen Louis'in sesini duydum.
Sahtekârlar, ne büyük oyunlar sergileyebiliyordu... Kalabalığı yararak yaklaşıyordu. Yalandan bir yas havasına bürünmüş, üstünü başını dağıtmış, gözleri sanki saatlerce ağlamış gibi kızarmıştı. Onu donuk gözlerle izledim. Yaptığı hiçbir şeyi ciddiye alamıyordum; duyduklarımdan sonra ona inanmam artık imkânsızdı.
Oysa orada bulunan herkes, acı dolu gözlerle Louis'e bakıyordu. Hepsi bu oyuna kanmıştı. Gerçeği bilseler, bir an bile tereddüt etmeden kellesini alırlardı. Ama ben söylesem, iftira attığım gerekçesiyle beni idam ederlerdi. Bir kadın olarak sözümün bu sarayda hiçbir hükmü yoktu. Elimden gelen tek şey seyirci kalmaktı.
Lâkin bildiğim bir şey vardı: Ben bu düzeni yıkar, yeni bir saltanat kurardım. Zekâmı küçümsemek hiçbir erkeğin haddi değildi; bunu herkese gösterecektim.
"Sakin olun, efendim," dedi baş muhafız Alaric, Louis'in oyununu gerçek sanarak. Ona inandığı için suçlayamazdım, bilmiyordu nasılsa. "En iyi hekimlerimiz babanızı iyileştirmek için ellerinden geleni yapıyor. İyi olacaktır, sabredin."
"Bunu kim yaptıysa derhâl bulun!" diye kükredi Louis, baş muhafızın üzerine yürüyerek. "Onu bulun ve bana getirin. Onun canını kendi ellerimle alacağım!"
Ardından kimseyi umursamadan babamın odasına daldı. Hekimlerin dikkatini dağıtıyordu; bunu bilerek yapıyordu. Babamın sağlığını önce zehirle bozmuş, şimdi de tedavisini engelliyordu. Engelleyebilirdim ama karışmadım, babam kurtarılmayı hak etmiyordu benim gözümde. Zaten zihnimde planlar çoktan şekillenmişti. Louis'in ihanetini duyduğum an, içimde yeni bir hesap doğmuştu.
Louis içeride öfkeyle bir sağa bir sola adımlıyordu. Dört hekim, dikkatleri dağılmış olsa da aceleyle müdahaleye devam ediyordu. Ancak bir anda hepsi duraksadı ve elleri havada asılı kaldı. Babama baktım; göğsü artık hareketsizdi.
Babam ölmüştü.
Ölümü fark eden kadınlar acı içinde ağlamaya başladılar. Ben de onların arasındaydım ama bu benim için tamamen bir gösteriden ibaretti. Benim oynadığım da bir oyundu.
Kapıda dimdik ve soğukkanlılıkla beklerken vermek istediğim mesaj, babamın iyileşeceğine dair sarsılmaz inancımdı. Şimdi ise babamı kaybetmenin yüreğimi dağladığını herkese kanıtlamaya çalışıyordum. Babamın odasına zorla girmeye çalışmam, gözlerimden boşalan yaşlar, haykırışlarım...
Hepsi tamamen bir oyun olmasına rağmen, sarsıcı derecede gerçekçiydi. Odaya girmeye çalıştıkça, muhafızlar kollarımdan tutarak babamın cansız bedenine ulaşmamı engelliyorlardı.
Soğukkanlı mizacıma alışkın oldukları için, kimse ilk baştaki sessizliğimi yadırgamamıştı. Niyetim zihinlerini bulandırmaktı; zihnimdeki büyük planı uygularken, kimsenin benden şüphelenmemesi için daha birçok oyun oynayacaktım.
⚜️
"Yasımıza ortak olan herkese minnettarım," diyordu Louis, o iğrenç oyununa devam ederek. Simsiyah kıyafetler içinde, sahte gözyaşlarıyla halka sesleniyordu.
Aradan bir hafta geçmişti ve sanki bulunması zormuş gibi sarayı yıkmıştı.
"Kralımız, babam, bir cani tarafından katledildi! Onu alçakça bir planla zehirlediler!" Bunu söylerken elini yumruk yapıp havaya kaldırdı. "Kim olduğunu bulduk. Bugün adaleti sağlayacak ve onu idam edeceğiz!"
Bir süredir sessizce bekleyen halk, bu sözlerle hiddetlendi. İdam kararını büyük bir iştahla destekliyorlardı. Hep bir ağızdan "İdam!" diye haykırıyorlardı.
Annem, kenardaki bir sandalyede baygın bir ifadeyle bağırışları dinliyordu. Babamı kaybetmenin acısını derinden yaşıyor gibi görünse de başkalarıyla gönül eğlendirirken onu hiç düşünmediğine emindim.
Ne kadar ahlaksız bir düzendi bu... Herkes eşinden uzaklara bakıp başkalarından faydalanıyordu. Ne yazık ki buna tek şahit bendim; gözlerim bu yükü taşımakta zorlanıyordu. Planımı uyguladıktan sonra bu durumu değiştirecektim.
Louis'in konuşması bitince, halkla birlikte sözde hainin asılması için darağacına doğru ilerledik. Götürülen adam asıl hain değildi; Louis dikkati dağıtmak için başka birini kurban seçmişti. Adamın günahları vardı belki ama idama mahkûm edilecek kadar değil...
Tahta oturmak, babamın tacına sahip olmak için yapılan bu hamle, bu ülkeye sadece bela getirecekti. Haksızın haklı sayıldığı, masumun kullanıldığı, insanların birbirini harcadığı bu düzen artık çürümüştü.
Kötülüklerin başlangıcıydı bu; küçük görünse de, bir zulüm bin zulme yol açardı.
"Asın şu haini!" diye gürledi Louis. "Herkes görsün, ihanetin bedeli neymiş anlasınlar!"
Muhafızlar, orta yaşlı adamı kollarından tutup sürükleyerek küçük bir taburenin üzerine çıkardılar. Adamın boyu uzundu; bu, can vermesinin çok daha uzun ve sancılı süreceği anlamına geliyordu. Konuşup gerçeği haykırmasın diye ağzını da sıkıca bağlamışlardı.
Adam dengede durmaya çalışırken muhafızlar ipi boynuna geçirdiler ve kaçmaması için iyice sıktılar. Louis, kurbanına doğru bir adım attı. Bir ayağını taburenin kenarına koydu; omuzları dik, bakışları keskindi. Ne kadar da kendinden emindi...
Adamın gözlerinde ise saf bir korku vardı. Suçsuz olduğunun farkındaydı ama Louis tarafından buna zorlanmıştı. Kim bilir neyle tehdit edilmişti... Şimdi daha iyi anlıyordum; insan hayatı ne kadar da ince bir pamuk ipliğine bağlıydı.
Bazı insanlar, başkalarının hayatları üzerinde söz sahibiymiş gibi davranıyordu. Oysa adalet, yalnızca kısasa kısas ile sağlanabilirdi. Tanrı şahidim olsun, bu haksızlığın hesabını soracaktım.
Louis, tek bir hamleyle tabureyi adamın ayaklarının altından çekti. Adamın ayakları boşluğa düşerken bedeninde büyük bir telaş başladı. Ellerini arkadan bağladıkları için tutunacak hiçbir yeri yoktu. Ayak uçları yere değiyor, bu da can çekişme süresini uzatıyordu.
Louis bunu bilerek yapmıştı; halkın gözünde daha inandırıcı olmak için bu masum adamı acı içinde katletmek istemişti.
"Tanrım, bu zalimi gör..." diye mırıldandım içimden. Masum bir canı kurban ederken, yemin olsun ki ben ona daha acı anlar yaşatacaktım.
Darağacındaki adam can çekişirken halk büyük bir coşkuyla bağırıyordu: "Yaşa büyük kralımız! Yaşa Kral Louis!"
İçimde uyanan masum adamı kurtarma arzusunu güçlükle bastırıyordum. Biliyordum ki en ufak bir hareketimde, o darağacının yanına bir tane de benim için dikerlerdi. Bu yüzden buz gibi bir ifadeyle, sanki bu ölümü onaylıyormuşum gibi izlemeye devam ettim. Oysa içim alev alev yanıyordu. Acımasız olabilirdim ama bir o kadar da merhametliydim ve bu görüntü canımı yakıyordu.
Uzun dakikaların ardından adam nihayet can verdi. Halk, ıslıklar ve alkışlar eşliğinde ölümü kutladı.
"Hak ettiğini buldu!" dedi kalabalıktan biri.
"Sizden de bu adalet beklenirdi, efendimiz!" diye haykırdı bir başkası.
Keşke gerçekten hak ediyor olsaydı da içimdeki bu yangın biraz olsun soğusaydı...
Daha fazla dayanamayarak oradan ayrıldım; bu oyun bana fazlaydı. Koşar adımlarla saraya girdim, merdivenleri hızla çıkıp odama kapandım.
Bir süre kapının önünde durup soluklandım, içimi yatıştırmaya çalıştım. Yeterince sakinleştikten sonra yavaş adımlarla masama yürüdüm. Gönlümdeki o karanlık kararlılık artık tüm benliğimi ele geçirmişti. Louis için hazırladığım intikam planını kâğıda dökmeye başladım.
Yazmak beni rahatlatıyor, her detayı netleştirmemi sağlıyordu. Anlaşacağım kişiler vardı. Birkaç askerle konuşacaktım. Tek başıma yapmaya kalkarsam odak noktası ben olurdum.
Planım basitti; Louis bazen zihnini boşaltmak için yanında sadece birkaç muhafızla ormana ava ya da yürüyüşe çıkardı. Muhafızları özellikle kendisi seçmediği, sadece yanında yer almak için hevesli olan birliği yanına aldığı için işim çok daha kolaylaşıyordu.
Zihnimdeki bu intikamı gerçeğe dönüştürmek için önce saraydaki o asi karanlığa sızmam gerekecekti. Kendi tarafıma çekeceğim birkaç sadık muhafızla konuşacaktım. Eğer bu işe tek başıma kalkışırsam tüm dikkatler üzerimde toplanırdı; ancak doğru kişilerle hareket edersem, ormanın derinliklerinde yaşananları kimse sorgulamazdı.
Onun doğanın sessizliğine sığındığı o an, benim adaleti sağlayacağım an olacaktı. Babamın canını alan o zehir, Louis'in kibriyle birleşip sonunu hazırlayacaktı.
