7. bölüm · VALTHORDA'NIN KRALİÇESİ
MERHAMETİN ÖLDÜĞÜ GECE
Gloria'nın gözlerindeki o sahte korku, gerçeğin düşündüğümden daha derin olduğunu fısıldıyordu. O an anladım ki bu odada iki avcı vardı ve ikimiz de birbirimizin farkındaydık.
Sessizlik uzadıkça, Gloria'nın maskesi çatlamaya başladı. Onu konuşturmanın tek yolu, korkudan değil, seçimden geçiyordu. Göz göze geldiğimiz o anda, oyunun kuralları değişti. Gloria titremiyordu; sadece titriyormuş gibi yapıyordu.
Bu bir sorgu değil, taraf seçme anıydı. Bir adım attım; artık geri dönüş yoktu. Onun sırrı benim gücüm olabilirdi... ya da sonum. Taht odasında ilk kez, sözlerden önce zihinler çarpışıyordu.
Onun hemen önünde durduğumda, gözlerini elbisemin eteklerinin zeminle buluştuğu noktaya odakladı. Şu anda ne düşündüğünü öylesine merak ediyordum ki... Acaba saldırmayı mı planlıyordu? Bir casusun bu kadar yakınında olmak akıllıca değildi, ancak üstünlük sağlamak da önemliydi.
Sahte titremesinin üzerine, geldiğinden beri düzenli olan nefesinin hızlanmasıyla bir terslik olduğunu fark ettim. Kaşları hafifçe çatıldığında, elindeki seyirmeyi gördüm. Bir eli hızla arkasına doğru giderken, ben de aynı çeviklikle geri çekildim.
"Dur!" dedim yüksek sesle. "Bana asla zarar veremezsin, bunu biliyorsun." Kapıda hiç muhafız olmadığı için bağırmama kimse gelemezdi.
Elini belinden çekip görebileceğim bir konuma getirdiğinde elinde ince ve uzun bir şiş gördüm. "Öyle mi?" dedi alaycı bir şekilde. "Hiç sanmıyorum."
Üzerime atıldığında tekrardan geri çekildim. Topuğum bir yüksekliğe çarptığında, tahtın kısa merdivenlerine çarptığımı fark ettim. Hızlı davranır ve tahtın yanına varırsam kılıcımla kendimi savunabilirdim.
Daha fazla düşünmeye fırsat kalmadan Gloria yine üzerime koştu. Tam bana yaklaşmışken bir adım sağa kaydım. Aniden boşluğa düşen Gloria, merdiven basamağına takılıp yere düştü. Düşüşü ne kadar komik gelse de buna sonra gülmeye karar vererek merdivenleri çıktım.
Kılıcımı kılıfından çıkarıp elime aldığımda Gloria da yerden kalkıyordu. Yeniden aşağı inip karşısında durdum, onunla eşit olmak için. Gerçi pek eşit sayılmazdık, benim katlı elbisem daha ağırdı.
"Bu gece senin son gecen, Elissa," dedi kalın sesiyle. Bir kadına göre oldukça kalın bir sesi vardı.
"Anlaşabiliriz," Kılıcımı henüz kaldırmamıştım, bu yüzden bir tehdit algılayacağını düşünmedim.
Çatık kaşları bir anlığına normale döndü. Hızlı nefes alışverişi devam ediyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. Kaşları tekrar hareketlendiğinde, bir kaşı havada kalırken diğerini indirmişti.
"Ne anlaşması?" dedi, başını hafifçe sağa eğerek.
"Benim hizmetimde çalış." dedim aceleyle. Şaşırdı, konuşmaya başlayacağı sırada ben devam ettim. "Seni öldürmek değil niyetim, bana hizmet etsen de etmesen de."
Başını eğdi, "Çok yazık." dedi yine alayla.
"Neye?"
"Halkına," derin bir nefes alıp verdi. "Kraliçe dedikleri bu insanın nasıl bir hain olduğunu bilseler, asla baş eğmezlerdi."
Başını kaldırdı, gözlerini gözlerime sabitledi ve yavaşça üzerime doğru yürümeye başladı. Tepki vermedim, geri çekilmedim; niyetim onu dinlemekti.
"Anlattıklarımın dedikodu olduğunu söylüyorlar. Bir kısmı yürekten inanıyor, diğer kısmı ise kararsız." Rex'e yaptığımın aynısını bana yapıyordu, etrafımda daire çiziyordu. "Keşke kanıtım olsa, değil mi Elissa Lara?"
Burnumdan gülerek, "Olmasını çok isterdin, değil mi?" dedim.
Yüksek sesle güldü. "Ne kadar çok istediğimi tahmin bile edemezsin." derken adeta tısladı.
"Üzgünüm Gloria, sana arzuladığın zevki veremedim." Onunla konuşurken bir yandan nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum ve şu an, tam arkamdaydı.
"Evet, veremedin." Sesini hemen arkamda duydum, topuz yaptığım saçlarım yüzünden nefesi enseme çarptı. "Ama ben senden daha iyisini alacağım."
Belimde şişin varlığını hissettim, elbisemin içine doğru ilerliyordu. Şişin soğuk ucu tenime değdiğinde irkildim.
"Bunu gerçekten istediğinden emin misin?" dedim, nabzını ölçmeye çalışırken.
Şiş tenimi deldiğinde, Gloria başını bana doğru yaklaştırdı. "Evet," diye kulağıma fısıldadı. "Hem de çok..."
Daha fazla ilerlemesine izin vermeden öne atıldım. O henüz ne olduğunu anlamadan, elimi yumruk yaparak arkamı döndüm ve elmacık kemiğine sertçe indirdim. Geriye doğru adım atarak ondan uzaklaştım ve aramıza mesafe koydum.
Attığım darbeyle başı sağına doğru döndü ve bir adım geriledi. Ağzından acı dolu bir inilti dökülürken, boşta olan elini vurduğum yere götürdü. Kaşlarını çatarak, film sahnesi yaşıyormuş hissi uyandıracak şekilde başını yavaşça bana çevirdi. Ardından duruşunu sertleştirip saldırı pozisyonu aldı.
"Sen öldün!"
Üzerime doğru koşarken, az önce yaptığım gibi kendimi bir yana çektim. O, yeniden boşluğa kapılmış giderken ayağımı onun ayağının önüne uzattım ve yere düşmesini sağladım.
Bedeni sert zemine çarptığında, "Ah!" diyerek acıyla inledi. "Seni sürtük!"
Yüzü yere dönükken sırtına ayağımla bastırdım. "Kes sesini! Sen kimsin de beni öldürebileceğini sanıyorsun?" dedim, onu küçümseyerek. Ardından, duvarlarda yankılanacak şekilde gür ve yüksek bir kahkaha attım.
Gloria ayağımın altında çırpınırken devam ettim, "Sana acıyorum Gloria, bir casus olarak bir kraliçeyi öldürebileceğini düşünmek..." Derin bir nefes alıp verdim. "Bu ancak sıradan bir insanın hayalidir. Sen gördüğüm en hayalperest, yani en sıradan insansın."
"Seni öldüreceğim!" dedi nefes nefese, hırsla. "Bugün olmasa bile bir gün!"
"Bence buna bir son ver, Gloria. Bana katıl ve çekmekte olduğun azaptan kurtul."
"Asla!" Tam o sırada kapı açıldı. İçeriye ilk giren Alaric oldu, ardından üç muhafız geldi.
Bizi gördükleri an büyük bir şaşkınlık içine düştüler. Bir elimdeki kılıca, bir bana, bir de yerde yüzüstü yatan Gloria'ya bakıp durdular. İrice açtıkları gözleri ve aralanan dudakları gülme isteğimi artırıyordu. Alaric'i bile şaşırtmış olmanın keyfini daha sonra çıkaracaktım.
"Kraliçem, neler oluyor?" diye sordu Alaric, diğerlerine kıyasla şaşkınlığını hızla üzerinden atarak.
"Bu, muhafız Rex'in eşi Gloria." dedim, onu elimle işaret ederek. İçeri girdiklerinde çırpınmayı kesmişti. "O bir casus ve bir süredir beni öldürmeye çalışıyor, ancak taktik bilmediği çok belli."
"Yalan söylüyor baş muhafız Alaric!" dedi Gloria, rolüne bürünerek. "Her insan gibi biraz dedikodu yapıyordum ve beni buraya çağırttılar. Muhafızlar gidince de bana saldırdı!"
Alaric bir süre düşünür gibi durdu ama düşünmediğine emindim. Muhtemelen "Bu kadın ne zırvalıyor?" falan diye düşünmüştür. Çünkü kendisi de iyi biliyordu, ben bir kadına böylesine ufak sebeplerle zarar vermem.
"Eminim öyle olmuştur." dedi en sonunda konuşarak. Sesi alaylı çıkmıştı.
"Bana inanmıyor musunuz?" dedi Gloria masumca.
"Hayır." Alaric'in sert ve net çıkan sesi beni bile etkilemişti.
"O hâlde sizin de canınız cehenneme!" Gloria maskesini düşürerek sinirini ortaya koydu. Bu yapması gereken son şeydi aslında, bu kadar kolay pes etmesi saçmalıktan öte bir şey değildi.
"Kimin canının cehennemde dolanacağını bilemeyiz, değil mi Gloria?" dedi Alaric, ciddi ifadesiyle. Kendini bulunduğu konumla öyle bağdaştırmıştı ki gülebileceğine pek imkan vermiyorum.
Ayağımı Gloria'nın sırtından çektiğimde hızla doğruldu ve kaçmaya çalıştı ama benim yetenekli muhafızlarım vardı. Ayrıca burada onca muhafız, insan varken nereye kadar kaçabilirdi ki?
Alaric onu kolundan tuttuğu gibi sertçe kendine çekti. Dengesi bozulan Gloria yere düşecek gibi olurken, Alaric onu bir kez daha çekiştirdi. Herhangi bir emrimi almadan odadan çıkmaya yeltendi.
"Alaric," Sert çıkan sesim onun bana bakması için yeterli olmuştu. "Benden bir emir almadan onu nereye götürüyorsun?"
Önce dediğimi anlamamış gibi afalladı. Bu, onda görmediğim ifadelerden biriydi. "Onu idam etmeyecek miyiz, Kraliçe'm?" dedi soran gözlerle.
"Hayır, onu özel hücreye at. Senelerdir içimizde yaşayan bu insan bize konuşmadan ölemez."
"Emredersiniz."
Onlar odadan çıkarken arkalarından bakmakla yetindim. Tamamen çıktıkları sırada Alfred ve Earl şaşkın bakışlarla Gloria'ya bakarak içeri girdi.
"Ne oldu burada?" dedi Alfred, gözleri hala onu izlerken.
Yürürken önüne bakmadığı için üzerime geldiğinin farkında değildi. En sonunda bana çarptığında irkilerek geri çekildi.
"Affedersin," dedi mahcubiyet içinde. "Önüme bakmıyordum."
Earl kapıyı kapatıp yanımıza geldi.
"Sorun yok, böyle olacağını biliyordum zaten." dedim ben de gülerek.
"Sahi Lara, ne oldu burada?" Bunu soran elbette ki Earl'dü. "Kılıcın bu durumla alakasını çok merak ediyorum doğrusu." derken kollarını göğsünde birleştirdi.
"Gloria bir casusmuş." Direkt verdiğim cevap onu bozguna uğratmış gibiydi. Alfred ise hiç tepki vermemişti, her şeye hazırlıklı gibiydi.
"Ne demek casusmuş? Emin misin?"
"Evet, eminim Earl. Kendi ağzıyla itiraf etti diyebiliriz, tam olarak söylemese de ona teklif ettiğim iş birliğini reddetti."
"Nasıl bir teklif yaptın?" dedi anlamak istemeyerek. O kadınlar konusunda hassastı, en büyük suçlunun bile ceza almasına razı değildi.
"Ona benim casusum olmasını teklif ettim, reddetti. Casusluk yaptığı krallık hakkında bilgi edinecektim."
"Peki ya sonra?"
"Onu öldürecektim." Yalan söyledim.
"Ne!" diyerek parladı bir anda. "Öldürecek miydin?"
Yükselen sesine karşılık Alfred onun omzuna bir yumruk geçirdi. "Sessiz olsana aptal, herkes duyacak!"
Earl ise onu duymuyor gibiydi. Alfred'in yumruğuyla sarsılmış olsa da sanki hiç olmamış gibi gözlerini bana dikmiş bir cevap bekliyordu.
"Saçmalama Earl, ben bunu yapmam ve en iyi sen bilirsin." dedim ciddileşerek. "Onu kendi safıma çekecektim ve geldiği krallık hakkında bilgi alacaktım, evet ama sonunda onu öldürmek yoktu. Aksine bizimle yaşamasına izin verecek ve onu koruyacaktım."
Sözlerimin ardından rahat bir nefes alıp verdi. Sanki baygınlık geçiriyormuş gibi de saldı bedenini.
"Bu kadar abartmana gerek yok Earl," dedi Alfred. "Elissa'nın sınırlarını biliyorsun. Ayrıca sınırı olmasa bile o şu anda yaşamayı pek de hak etmiyor."
Alfred'in bana doğru gelen yorumu, Earl'ü bir kez daha şoka uğratmıştı. Anlam veremeyen gözlerle ona baktı. Bir anda kaşlarını çattı ve bedenini dikleştirerek Alfred'in üzerine yürüdü. Zırhı, onun zırhına çarptığında durdu. Sinirle nefes alıp verişi her seferinde Alfred'in yüzüne vuruyordu.
"Beni ilgilendirmez!" dedi baskınca, yüksek değildi sesi ama kılan çınlatıcı türdendi. "Bir kadının hayattan koparılmasının benim için ne denli bir acı olduğunu hepiniz çok iyi biliyorsunuz." dediğinde, Gloria'yı getirmeye giderkenki hâlinin sebebini anlamıştım.
"Evet Earl," dedi Alfred sakince, üzerine giderse daha kötü olacağının farkındaydı. "Ama ülkemize, bize ve hatta ülkemizdeki kadınların canını yakacak bir kadın, yaşamayı hak etmiyor. Söylesene, bir kişiye üzülmek varken, hepsine mi üzülmek istiyorsun?"
Earl hala sinirle Alfred'e yapışmış biçimde duruyordu. Kendine yöneltilen soru karşısında sessiz kaldı. Ben onun cevabını biliyordum, tek bir kişiye üzülmeyi tercih ediyordu ama bunu söyleyecek gücü bile yoktu.
Kısa bir süre de konumunu koruduktan sonra hiçbir şey demeden, bir kez daha arkasını dönmeden taht odasını terk etti. Arkasından öylece bakakaldık, elimizden gelen hiçbir şey yoktu.
Hatırladığım kötü anısına üzüldüm yine, çünkü o daha çocukken annesi ve kız kardeşini düşman krallıklardan biri katletmişti. O günden beri hiçbir kadının saç teline dahi zarar gelmesine tahammülü yoktu, en kötü insan bile olsa.
Ancak sistem bu şekilde ilerlemezdi, eğer öyle olursa hiç birimiz sağlam kalamazdık.
Kapıya doğru hüzün dolu gözlerle baktığımı fark eden Alfred, yavaşça yanıma yaklaştı. Sert zırhıyla korunmasız bedenimi sardığında hem güvende hissediyor, hem de soğuğun verdiği his yüzünden tetikte durmam gerekiyormuş gibi hissediyordum.
"Üzülme Elissa, belki bir gün her şey yoluna girer." dedi kısık sesle, bir eliyle saçlarımı tarar gibi parmaklarını saçlarımın arasına geçirip aşağıya doğru indiriyordu.
"Onun için yoluna girecek bir şey kalmadı Alfred..." Sesim titriyordu. Rol yapmanın dışında, duygularımı ifade ederek kolayca ağlayan biri değildim; ancak sevdiklerim söz konusu olduğunda, ince bir daldan farkım kalmıyordu.
"Özür dilerim." derken o da ne için özür dilediğini bilmiyordu.
Bazen insanın içinden sadece özür dilemek gelirdi, çünkü derde dermanı olmazdı.
"Belki bir gün..." dedim bir umutla. Acı geçmez ama hafiflerdi. Earl içinse hafiflemek bir yana dursun, hâlâ harlanmaya devam eden bir yangındı.
Gözlerimden yaşlar süzülürken Alfred'le bir süre öylece durduk. Bu sırada ne gelen vardı, ne de giden. İçli içli ağlarken, sevdiğim bir insanın kolları arasında olmanın huzurunu yaşıyordum. Onlar olmasa ne yapardım? Bu dünya katlanılmaz hale gelirdi.
Ağlamam sona erdikten sonra ondan uzaklaşıp gözyaşlarımı sildim. Yeniden sert tavrıma büründüğümde, o da iyi olduğumdan emin olup rahat bir nefes aldı. Onlar beni çok seviyordu, ben de onları ama Alfred ile aramda başka bir bağ var gibiydi. Tarif edemediğim, güçlü bir bağ.
Elini omuzuma koydu, "Ben gideyim, akşam yanıma uğrarım, olur mu?" dedi hafifçe gülümserken.
"Olur."
Alfred alnıma küçük bir öpücük kondurduktan sonra hızla odadan çıktı.
Ne garip bir gündü ama...
Annem bir süredir ortalıklarda yoktu. Louis'in öldüğü haberini aldıktan sonra yıkılmıştı, ben de krallık ile uğraşmaktan dolayı bir kez olsun yanına gidememiştim. Ne kadar annem de olsa, birinin krallığı ayakta tutması gerekiyordu.
Annem Aurelia'nın yanına geçmeden önce kendi odama uğradım. Az önce ağlamış olmam sebebiyle, gözlerimin kızarık olma ihtimaline karşın bir süre beklemiştim ama aynı zamanda taht odasından çıktığım anda garip bakışlı gözler beni bulmuştu.
Bunun sebebini el aynasına baktığımda anladım. Sebep yüzüm ya da gözlerim değil, kıyafetlerimdi. Gloria ile düştüğümüz ufak kargaşada bile elbisem resmen mahvolmuş durumdaydı. Oysa yere bile düşmemiştim.
Tacımı yatağımın üzerine bıraktım, hızlıca üzerimdeki yırtılmış ve bel kısmı kan içinde kalan elbiseden kurtuldum. Kanı gördüğümde aklıma Gloria'nın elindeki şişi belime batırdığı geldi, acısını bile hissetmemiştim çünkü derin değildi.
Elbise dolabını açtım ve içinden, koyu kırmızı tonlarında ve gümüş, desenli zincirlerle bezenmiş elbisemi çıkardım. Tekrar hızlı hareketlerle giyip belime güzelce oturttum. Yatağımın üstüne bıraktığım tacımı da başıma dikkatlice bıraktım ve odamdan çıktım.
Sola dönerek annemin, eskiden babamın da yaşadığı odasına adımladım. Kapının önüne geldiğimde muhafızlardan baş selamı aldıktan sonra kapıyı iki kez tıklattım, ancak cevap gelmedi. Aynı hareketi tekrarladığımda da sessizlik devam etti.
"Annem Aurelia nerede muhafız?" diye sordum, yeşil gözlü harelere sahip uzun muhafıza.
Önümde saygıyla eğildi, "İçeride majesteleri, ancak kendileri kimseyi görmek istememektedir." dedi tekdüze bir sesle.
"Ne için?"
"Sükunet içinde yaşamak istediğini emretti." dedi, hüzünlü bakışlarla. "Sizin baş hizmetçiniz Olivia dışında kimseyi odasına kabul etmiyor."
Şaşırmıştım, "Öyle mi?" dedim, şaşkınlığımı sesime yansıtamadan duramadım.
"Maalesef majesteleri."
"Anladım." dedim ve elimi kapı koluna uzattım.
"Emin misiniz Kraliçe Elissa? Tepkileri çok ağır şu sıralar..."
"Eminim muhafız, adın nedir senin?"
"Austin efendim." dedi önümde eğilerek.
"Austin," diyerek adını aklıma kazıdım. "Seninle daha çok görüşeceğimize eminim."
Austin, yıllar boyunca anne ve babamın muhafızlığını yaptı. Hatta neredeyse yakın muhafızlık denilebilirdi. Belki benim bilmediğim sırları bile biliyor olabilirdi.
"Siz öyle diyorsanız öyledir, kraliçem." dedi ve tekrar önümde eğildi.
Onunla daha fazla vakit kaybetmek istemeyerek hızla odanın kapısını açtım. İçeri birkaç adım attım. Perdeler sıkıca kapatılmıştı; yalnızca şamdana dizilmiş mumların ateşi, odaya titrek bir ışık veriyordu. O ışığın önünde, yüksek sırtlı koltuğa oturmuş annem vardı.
"Majesteleri kimseyi görmek istemediğini söylemiş." dedim, anneme doğru yaklaşarak. "Ama ben kimse değilim."
Sessizlik birkaç saniye daha sürdü. Sonra o hafifçe kıpırdadı.
"Tam da bu yüzden seni görmek istemiyorum, Elissa." dedi soğuk bir sesle.
"Ne demek istiyorsun?" dedim anlam veremeyerek.
Tekrar sessizliğe büründü, öylece durmuş yanan ve erimeye yüz tutmuş mumlara bakıyordu. O küçük ateşte çok şey gördüğüne emindim ama ne olduğunu bilmiyordum.
"Seni görmek istemiyorum." dedi bir anda, aynı şeyi tekrarlayarak.
"Neden?"
Derin bir nefes alıp devam etti, "Sen oğlumun, kendi abinin katilisin." derken, onda görmeyi beklemediğim kadar sakindi.
"Bunu da nereden çıkardın?" dedim aynı soğuklukla. "Bana bunu yakıştırıyor musun?"
"Sen bilmesen bile, ben de seni hep izledim Elissa. Sen tıpkı bana benziyorsun; zekisin, gözlemcisin, akıllısın ve stratejik zekân senin en büyük silahın."
Tüm bunları, yüzüme dahi bakmadan söylüyordu. Kıpırdamıyor ve hatta göz bile kırpmıyordu.
Daha söyleyecek şeyleri olduğunu anladığımdan sessizliğimi korudum. O da beni şaşırtmayarak dudaklarını araladı.
"Hırslısın da ayrıca, isteyip elde edemeyeceğin şey yoktur senin." Başını yavaşça bana çevirdi. "Söylesene Elissa, Louis'i öldürerek tam olarak ne amacın vardı?"
Okyanus gibi masmavi gözleri, bana öyle bir acımasızlıkla bakıyordu ki tam o an, annemi aslına hiç tanımadığım fark ettim.
Benim bildiğim, gördüğüm; onun yumuşacık kalbi ve merhametiydi. Her zaman onun aksi olduğunu düşünmüştüm ama anlaşılan, annem beni doğurarak kendinden bir tane daha getirmişti dünyaya.
Yine de yaptığımı itiraf etmedim. "Onu ben öldürmedim anne ama bildiğim bir şey varsa, o da Louis'in babamı öldürdüğüdür."
Mimikleri kıpırdamazken, harelerine duygu da düşmemişti. Bu, Louis'in yaptığı şeyi zaten bildiğini açıklıyordu.
"Sen biliyordun," dedim tane tane. "değil mi?"
"Evet, biliyordum." Söyleyişi o kadar netti ki bana, sıcacık odanın içinde üşüdüğümü hissettirdi. "Hatta bu emri ona ben verdim."
Şaşırmamıştım, kendisine benzediğimi iddia ediyorsa eğer bunu bile yapacak kapasiteye sahip olduğunu da anlayabilirdim.
"Neden?" diye sordum sadece. Bunda bir mantık aramak bir hayli zordu.
Tamam, annem babamı aldatıyordu ama ölmesini isteyecek kadar ne yapmış olabilirdi ki? Onları her zaman mutlu görüyordum. Elbette iki insanın ilişkisi kusursuz değildir. Bize yansıtmıyor olmaları büyük olası.
"Onu sevmiyordum." Duygusuzluğu yüzünden bile okunuyordu.
"Tek sebebi bu olmamalı."
"Evet, değil Elissa Lara."
Sandalyenin kollarına ellerini dayadı ve usulca kalktı yerinden. Gözlerini kırpmadan, bir an bile çekmeden gözlerime bakıyordu. Annem ilk kez bana ürkütücü geliyordu.
Bana yaklaştıkça yüzünün ne kadar renksiz olduğunu gördüm. Yaşının verdiği kırışıklıkları ortaya dökülmüş, göz altları sanki biri ona vurmuşçasına morarmıştı. Ne zamandır uyumuyor olabilirdi?
Bir adım uzaklıkta, tam karşımda durdu. Sakin görünüyordu ama içinde fırtınalar koptuğunu biliyordum.
"Baban sırf bana takıntılı olduğu için benimle evlendi." dedi bir anda konuşarak. "Onu hiçbir zaman sevmedim, istemedim. Gönlümde başka biri vardı..."
"Dışarıdan göründüğü gibi değildiniz demek ki." dedim, sanki büyük bir sırrı çözmüş gibi.
"Evet haklısın, asla öyle değildi. Yanılmıyorsam, sen zaten babamı aldattığımdan haberdardın."
Onu başımı sallayarak onu onayladım.
"Peki neden hiç gelip, 'bunu neden yapıyorsun?' diye sormadın." dedi kırgınlıkla, gözleri dolmaya başlamıştı. Sanırım kendisinin derdini dinlememi istiyordu.
"Babam seni hiç dövdü mü?" diye sordum, onu savunabilecek bir sebep arıyordum.
"Hayır."
"Seninle zorla mı birlikte oldu?"
"Hayır."
"Sana herhangi bir şekilde, fiziksel veya pskikolojik bir zarar verdi mi? Sevdiğinle evlenmeni engellemek dışında."
"Hayır," dedi tekrardan. "Ama en büyük sebep de oydu."
"Aldatmanın sebebi olmaz anne, istersin ve yaparsın. Hayatındaki kişiye bağlı değilsen her şeyi yaparsın ama bu, aldatmanın adice bir davranış olduğu gerçeğini değiştirmez."
Sözlerimle birlikte bir gözündeki yaş, kendini intihar edercesine saldı yanaklarından aşağıya, ardından diğerinden.
Babamın yaptığını savunmuyordum ama annemin yaptığı da, babamdan aşağı kalır yanı olmadığını bağırıyordu.
Yüz ifadesi bir anda sertleşti, acımasız bir hal aldı yeniden. İki yanına saldığı ellerinden birini havaya kaldırınca bana vuracağını anladım. Eli yanağımla buluşamadan, kendimi bir adım geriye çekerek uzaklaştım.
Eli boşluğa savrulduğında şaşırmadı, aksine sinir bozukluğu içinde güldü. Başını iki yana sallayarak geriledi, delirmiş gibiydi.
"Bana vuramazsın anne." dedim büyük bir sakinlikle. "Eğer beni kendine benzetiyorsan, kendimi daha fazla ezdirmeyeceğimi bilirsin."
"Hadi ama Elissa," dedi, giderek kahkahaya dönüşen gülüşüyle. "Benimle dalga geçmeyi bırak."
"Seninle dalga geçmiyorum ve hatta seni, artık daha iyi anlıyorum." Sözlerimi duyuyor muydu bilmiyorum, hâlâ gülüyordu.
"Bana neden Louis'e davrandığın gibi merhametle davranmadığını, arkadaşlarımdan bir şeyler öğrenirken her seferinde beni onlardan alıkoymanı ve özellikle, babam Louis'e krallık eğitimi verirken zorla odadan çıkardığını..."
Çünkü bendeki tehlikenin farkındaydı, öğrendiklerimi kullanarak geleceğimi ve insanları yönetebileceğimi biliyordu.
Kahkahası büyüdükçe büyüdü ve en sonunda haykırışlara dönüştü. Sinir krizi geçiriyordu, ağlamaya başlamıştı.
Onu sakinleştirebilirdim, destek olabilir ve hatta daha iyi olmasını sağlayabilirdim ama bunu yapmak istemiyordum.
Onu orada, acı içinde bırakarak kendimi koridora attım.
"Onunla ilgilen Austin." dedim ve bir kez daha ardıma bakmadan uzaklaştım.
⚜️
Günün geri kalanında kraliyet işleriyle uğraşmış, yeni çıkardığım yasalar hakkında gelen şikayetleri okumuş ve en sonunda kendimi odama atma şansını yakalamıştım.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan akşam olmuştu ve açıkçası yorulmuştum. İçeriden iyileşmesi zaman alan şu lanet yara beni mahvediyordu.
Tüm işlerimi yaparken annemi düşünmemek için büyük bir çaba sarf etmek zorunda kalmıştım. Üzgün değildim, aksine çok sinirliydim. Louis hakkında konuştukları değildi sorun, yaptıklarının geçerli bir sebebi olduğuna inanıp, beni de buna inandırmaya çalışmasıydı.
Kapı çaldığı sırada, oturduğum sandalyeden kalktım.
"Gir."
Kapının açılmasıyla birlikte, Olivia'nın yüzünü gördüm. Onu bir süredir görmemiştim, bana hizmet etmeme sebebini anlamamıştım ama bugün duymuştum.
O benim için yalnızca bir hizmetçi değildi, yakın arkadaşlarımdan biriydi. Kendi öğrendiklerimi aynı şekilde ben de ona öğretmiştim, diğerlerinin yaşadığı kaderi yaşamamasını sağlamıştım.
Utanarak odanın içine adım atarak kapıyı ardından kapattı. Birkaç adımda tam karşıma geldi ve saygıyla eğildi.
"Beni emretmişsiniz, Kraliçe Elissa."
"Ne bu şimdi, oyun mu oynuyoruz?" Sözlerimi sakince söylemiştim ama içten içe öyle sinirliydim ki onu her an boğabilirdim...
"Affedin kraliçem, size hizmetimi aksattım."
Hâlâ eğilmiş şekilde duruyordu, o kadar saçma geliyordu ki bu olanlar şu anda.
"Bana bak Olivia!" dedim bağırarak. Gür sesimle irkildi ve korkuyla bir adım geriledi. "Bana hemen her şeyi anlatmazsan, sonun çok kötü olacak!" diyerek üzerine yürüdüm.
Korku dolu gözlerle baktı bana ama karşısında gördüğü, ona yabancı gelmesi gereken tavrımı yadırgamadı. Oysa ona hiç kötü davranmamıştım bile...
Bir anda ayaklarıma kapanarak elbisemin eteklerine sarıldı.
"Yapma Elissa, öldürür beni... Sadece beni değil ailemi de. İzin ver gideyim yalvarırım, ne olursun gideyim."
Saçma hareketine karşı çıkmak için geri çekilmeye çalışsam da bırakmadı. Ben geri çekildikçe, o daha sıkı tutunarak ilerledi.
"Olivia!" dedim tekrar bağırarak. "Ayağa kalk!"
Emrimle birlikte hızla doğruldu. Ona emir vermek istemiyordum ama beni buna zorluyordu. Yüzüne baktığımda ağladığını gördüm, işte bu canımı yakıyordu. Annem ona ne yapmıştı böyle?
"Sorun ne, hemen anlat." dedim sakince. Onu ürkütmemem gerekiyordu.
"Anlatamam..." dedi hıçkırıklarının arasından.
"Anlatmak zorundasın Olivia. Seni korurum, bunu biliyorsun."
"Biliyorum ama yine de korkuyorum. Söz konusu sadece ben değilim, tüm ailemi katletmekle tehdit etti beni."
Omuzlarından sıkıca tuttum ve kendime çektim. Ona sarıldığım an, o da bana sardı kollarını aynı sertlikte.
İşim başımdan o kadar aşkındı ki, onun yokluğunu bile fark edememiştim... Görmeyeli epey de zayıflamış, hatta çökmüştü. Annem gibi rengi atmış, göz altları morarmıştı.
Güzelim kız ne hâle gelmişti... Evet bir sorumluluğum vardı, oldukça büyük ama bu sevdiklerime kör olmamı sağlamamalıydı.
"Yapamaz, ben varken hiçbir şey yapamaz Olivia. Seni özel bir alana yerleştiririm, gerekirse sarayda yaşatırım. Seni de, aileni de ama yeter ki bana karşı dürüst ol."
Bir süre kollarım arasında dehşet biçimde titreyerek ağladı. Onun ağlayarak rahatlamasına, içini boşaltmasına izin verdim. Kendini rahat hissettiğinde titremesi son buldu ve benden uzaklaştı.
Kahverengi gözlerinden akan yaşlarını elinin tersiyle sildi. Hâlâ dolu olan gözlerini mavi gözlerime dikti.
"Söz ver Elissa, bizi koruyacaksın." dedi, hâlâ titrek ve artık ağlamaktan çatallaşmış sesiyle.
Çenesinden hafifçe tuttum, "Söz veriyorum Olivia, sizi canım pahasına koruyacağım." dedim gülümseyerek.
Sonunda gülebildiğinde, biraz daha rahatlaması için onu yatağıma doğru yürüttüm. Bu süreçte doğru düzgün yaşadığını bile sanmıyordum.
"Şimdi anlat, neler oldu?"
Gözlerini yere sabitledi ve anlatmaya başladı. "Kraliçe Aurelia beni alıkoydu, kendi malıymış gibi kullandı. Bazı erkek muhafızlara..." dedi ve durakladı. Zihnimde canlandırdıklarım üzerine bedenim, sinirle yanmaya başladı.
"Yaptılar mı?" dedim cevabı alabilmek için, bu çok önemliydi.
"Yapamadılar, içlerinden biri beni korudu. Ancak annen onu öldürttü..." Önceki kadar sarsıcı olmasa da ağlamaya devam etti, muhafız için üzülüyordu.
Ben de üzülmüştüm, yanlışa dur diyenin canını almak insanlığa sığmazdı.
"O muhafız kimdi, tanıyor musun?"
"Hayır tanımıyorum ama adını öğrendim, adı William'dı."
Son cümlesiyle beynime ok saplanmış gibi hissettim.
William, geçen sefer Hector geldiği sırada kapımda nöbet tutan muhafızdı. Bildiğim ve izlediğim kadarıyla, oldukça nazik ve harika diye nitelendirilebilecek bir adamdı.
Çok yanlış sulardasın anne. Hem de öyle bir su ki bu, günün birinde seni boğacak ve umarım, seni boğan o okyanusun dalga sebebi ben olmam. Benden sana merhamet etmemi beklediğin o kısacık anda bile, belki bir şeyler değişebilirdi ama sen kimseye merhamet etmemiştin.
Artık ben de sana merhamet etmeyeceğim.
