6. bölüm · VALTHORDA'NIN KRALİÇESİ

SAKLI YÜZLER

Ecemce .

Uzun bir süredir Hector; ağzını bile açmadan korku dolu gözlerle bir bana bir de kucağımdaki Laura'ya bakıyordu. O karşımda titrerken sadece kısık gözlerle onu izlemekle yetindim. Sanki Laura tek kelime etse onun hayatı yıkılacakmış gibiydi.

Ne şanstır ki bu kez kız, tek kelime etmeden kucağımda Hector'a bakıyordu. Az önce konuşan dili adeta tutulmuştu. Büyük bir hata yapmış gibi çekingen bir ifadeyle bakıyordu. Gözleri hafifçe yaşla dolmuştu, her an ağlayabilirdi.

Doğrusu, bir çocuğun ağlamasına dayanacak güce sahip değildim. Her türlü zorluğa katlanabilirdim belki ama buna asla.

En sonunda, "Daha ne kadar karşımda böyle titremeye devam edeceksin?" dediğimde Hector, gözlerini bana dikti.

Kahverengi gözlerinin etrafı göl gibiydi, sadece bir kez kırpsa yaşları daha fazla o şekilde duramazdı.

"Boş ver Elissa, Laura'yı ver de gideyim," dedi titrek sesiyle. "Bu işin üzerine de düşme lütfen." Tekrar Laura'yı almak için kollarını uzattı, onu yine engelledim.

"Bana burada ne olduğunu ve bu kızın seninle ne gibi bir alakası olduğunu anlattığın an, istediğin yere gidebilirsin."

Hector korkuyla kapıyı çoktan kapattığı için rahatça konuşabiliyorduk.

Aniden bir ağlama sesi duyduğumda, bunun Laura'dan geldiğini fark ettim. Küçük kız kucağımda, Hector'a bakarak ağlıyordu. Ona işkence çektiriyormuşum gibi hissetsem de, aralarında ne gibi bir bağ olduğunu bilmediğim hâlde, Laura'yı bu adama bırakamazdım.

"Artık söyle de bitsin bu işkence, Hector. Eğer bu ciddi bir sırsa, unutma ki ben iyi sır tutarım." dedim tekdüze bir sesle.

Hâlâ titremekte olan bedeniyle bir süre söylediklerim üzerine düşündü. Onu böyle görmek garipti, korkak biri değildi.

Sonunda bir karar vermiş olacak ki derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Ardından titremesi durdu ve kendinden emin olduğunu hissettiren bakışlarla bana baktı.

İşte Hector'da görmeye alışık olduğum şey buydu: kendine güveni. Başka bir özelliği varsa, o da keskin netliğidir. Griden hoşlanmaz; ya siyahtır ya da beyaz.

Eliyle yatağımı işaret etti, teklifini kabul ettim ve Laura'yla birlikte yatağa oturdum. Hector da birkaç adımda gelip hemen yanıma oturdu. Yakınlığı beni yine rahatsız etse de bu sefer geri çekilmedim, şu an bunun zamanı değildi.

"Seni dinliyorum," dedim dikkatle ona bakarken.

"Söz ver," dedi ve boşta olan elimi tuttu. "Kimseye söylemeyeceksin." Gözleri, iki gözüm arasında endişeyle gidip gelirken tepkimi ölçmeye çalışıyordu.

"Beni tanıyorsun Hector, ne zaman yalan söyledim?" dedim, az önceki konuşmama vurgu yaparak.

Diğer yaptıklarımı saymazsak tabii.

"Ah haklısın, özür dilerim. Sadece çok gerginim, bunu benim dışımda tek bir kişi biliyordu ve şimdi sen de öğrendin." Suçlulukla başını eğdi. "Tuhaf göründüğünü biliyorum, itiraf etmeliyim ki bu durum beni çok zorluyor." dedi, derin bir nefes alarak.

"Başka kim biliyor?"

"Şey... Alaric." Bunu çekinerek dile getirdi. Tepki göstermedim, çünkü yakın arkadaş olduklarını biliyordum. Ben tepki vermeyince, o da devam etmedi.

Bir süre sessiz kaldı ve açıkça konuşabilmek için kendine biraz zaman tanıdı. Ben de onu sıkmadan sabırla bekledim, en azından bunu yapabilirdim.

Laura da ortam sakinleştiği için ağlamayı kesmişti, ancak gözleri hâlâ hüzün doluydu, bu hoşuma gitmedi.

Ben kıza dalmış bakarken Hector yeniden konuşmaya başladı.

"Laura benim kızım, Elissa." Tek nefeste söylediği bu cümle, beynimden vurulmuşa dönmüş gibi hissetmeme neden oldu.

Dehşet içinde ona baktım, tek kelime edemiyordum. Laura'ya ve ona bakarken bir şey fark ettim, haklıydı. Laura kesinlikle onun kızıydı, çünkü tahmin edebileceğimden çok daha fazla ona benziyordu.

Ülkedeki herkesin yüzünü az çok bilirdim ve Hector'a benzeyen başka bir yüz olmadığına emindim. Hector, ne babasına ne de annesine benzerdi.

"Kimden?" dedim, duyduklarımın etkisinden yavaş yavaş sıyrılırken.

"Bir hizmetçiden."

"Neden bir hizmetçiyle birlikte oldun?"

Soylular, kendilerinden daha alt kademedeki birine öylesine bile bakmazdı aslında. Hele ki Hector gibi bir kansız.

"O zamanlar, bir savaştan çıkmıştık," diyerek sükûnetle anlatmaya başladı. "Alaric sayesinde kazandığımızda hep birlikte eğlenmek için bara gittik. O gece kendimizi bile hatırlamayacak kadar içtik."

Erkekler eğlenmek istediklerinde en çok içmeyi severlerdi. Bunun nedenini hiçbir zaman anlayamamıştım ve sanırım hayatımın geri kalanında da anlayamayacağım.

"Sabah uyandığımda, yatağımda tanımadığım bir kadın vardı. Yerdeki kıyafetlere baktım ve şok oldum; kıyafetleri bir soylunun giyebileceği türden değildi. Başta kendime inanamadım, öylece oturup hayatı sorguladım."

Başını elleri arasına aldı ve dirseklerini dizlerine yasladı. Aynı günü ve anı yaşıyor gibiydi.

Devam etmeyince merakım daha da artıyordu. Heyecandan nefes nefese kaldığını net bir şekilde duyarken, sessizliği ben bozdum.

"Peki ya sonra ne oldu?"

"Sonra," dedi ve durakladı. Zorlanıyordu, ancak bu zamana kadar normal davranmayı başarabildiyse, yine atlatırdı; onun için zor olmazdı.

"Sonra kadın uyandı ve beni görünce bir anda korktu. Kadınlar içmez, yani her şeyi hatırlıyor ve durumun farkıdna olmalıydı. Neden bu kadar korktuğunu hâlâ anlamıyorum ama korkmuştu işte."

Bir eliyle saçlarını karıştırdı ve nefesini düzene sokabilmek için derin nefesler alıp verdi. Bu gerginlik beni de etkiliyordu.

"Sonra sordum, aramızda ne olduğunu," diyerek devam etti. "Korkusunu üstünden atınca her şeyi anlattı, gerçekten de olmuştu." Birlikte olduklarını vurgulamadı çünkü Laura her şeyi dikkatle dinliyordu.

"Peki kadını nasıl sakladın? Daha net bir soru sormak gerekirse, kadın yaşıyor mu Hector?" Kızı şimdiye kadar nasıl sakladığını sormak bile istemiyordum.

Ülkemizde evlenmeden çocuk sahibi olan kadınlar genellikle öldürülürdü. Hamile kaldığı kişiyle evlenmesine bile izin verilmezdi, tabii ki ben yeni bir yasa ekleyip değiştirene kadar bu böyleydi.

"Yaşıyor, onu sakladım. Şimdi ailesiyle birlikte ve iyi, ancak kızını göremiyor."

"Annem mi?" dedi bir anda Laura. "Benim annem mi var?"

"Evet güzelim, senden sakladığım için özür dilerim," dedi Hector ve kızının yanağını okşadı. "Ama eğer seni öğrenirlerse, annen hiçbir zaman var olmamış gibi devam edebilir."

"Şaka yapma baba!" dedi, yüzü ve sesi ağlamaklı bir hâl alırken.

"Şaka değil meleğim, ama eğer çok istersen bir şekilde seninle onu buluşturacağım."

"İstiyorum!"

Laura tekrar ağlamaya başladı ve elindeki tahta oyuncağa sıkı sıkı sarıldı. Tahta onun canını yakıyordu, buna emindim, ama o kadar sığınacak bir yeri yoktu ki canını hiçe sayarak yapıyordu bunu.

"Annesini ondan nasıl saklarsın Hector?" dedim sinirle. Bu ona haksızlıktı.

"Mecburdum, kadına yaşayacağına dair söz verdim. Eğer Laura'yla birlikte görülecek olurlarsa sonucunu biliyorsun..."

"Peki, ailesi aylar sonra dönen evlatlarını nasıl sorgusuz sualsiz evlerine kabul eder? Hiç sorun yaşamadan nasıl olur bu?"

"Onu da ben hallettim," Çekinerek anlatıyordu, "Onu esir aldığımı, aylarca kendi emrim altında çalıştırdığımı ancak bir süre sonra ondan sıkıldığımı söyledim ailesine."

Yani, olası bir seçenekti. Sonuçta halk adına kimse ses çıkaramıyor, kendilerini bile savunamıyorlardı. Ben bu sorunu da çözmüştüm, artık kimse hakkını aramaktan ya da yardım istemekten korkmayacaktı.

"Hector, kadınla evlenmek zorundasın." dediğimde, ona hakaret etmişim gibi baktı.

"Saçmalama Elissa, tamam, ondan çocuğum olmuş olabilir ama o ne bir soylu ne de ona karşı hislerim var." Ardından Laura'ya baktı. "Sen de ağlama bebeğim, her şey düzelecek." Tesellisi aslında hiçbir işe yaramazdı ama çocuk işte, hemen sakinleşebiliyordu.

"Ne olursa olsun, bir hata yapmışsın ve bu geçiştirebileceğin bir şey değil." dedim sinirle. İşaret parmağımı ona doğrulttum, "Ya o kadın için ayrı bir ev yaptırıp çocuğuyla yaşamasına izin verirsin ya da onunla evlenirsin."

Sonuçta artık ölümle sonuçlanan bir yasa yoktu, yapanların cezası idamdı.

"İlk," dedi hızla cevap vererek. "İlk seçeneği seçiyorum."

"Seni pi-" Ağzımı bozacaktım ki kucağımda küçük bir kız olduğunu hatırlayınca bundan vazgeçtim. "Alaric ne zamandan beri biliyor?" diye sordum, konuyu değiştirmek isteyerek.

"En başından beri, ayrıca bana çok yardımı oldu."

"Tecrübeli sanırım," diyerek güldüm.

Ben gülerken o da bana katıldı, "Galiba öyle." Gülüşü tebessüme dönüşürken, hâlâ kucağımda olan Laura'ya baktı. "Artık kızımı alabilir miyim?"

Anlık bir telaş yaşadım. "Pardon, affedersin," dedim kekeleyerek. "Konuşmaya dalınca unuttum." Sanki önemsiz bir şeyi unutmuş gibiydim.

Laura'yı onun kucağına bıraktım. Hector büyük elleriyle, Laura'nın küçücük bedenini tuttu ve bir bacağının üzerine oturttu. "Sorun değil," dedi gülümsemeye devam ederken. Bir an durakladı, gülümsemesi soldu. "Bu aramızda kalacak, değil mi?" dedi tane tane.

Elimi dostane bir şekilde omzuna koydum ve gülümsedim, "Bana güven." dedim sadece.

Bir anlık boşluğa düştü ve dudaklarıma bakarak bana doğru yaklaşmaya başladı. Refleksle kendimi çektiğimde durakladı.

"Kusura bakma," dedi, bir yandan bana, diğer yandan Laura'ya bakarak. "İçsel bir dürtü."

"Hayvanların dürtülerinin çok kuvvetli olduğunu duymuştum, Hector." Bu sefer az öncekinden daha sert bir şekilde elimi omzuna koydum. "Hadi, çık dışarı."

"İyi günler, Kraliçe Elissa Lara." dedi Laura ve bana elini salladı.

Gülümsedim. "İyi günler, güzel Laura." dedim, onun gibi el sallayarak, babasının kucağında giderken.

Hector, minnet dolu gözlerle bakarak yalnızca başını salladı ve odadan çıktı. Böyle bir adamın baba olması beni korkutmuyor değildi. Belki kötü yanlarını kızı sayesinde törpüleyebilirdi, umudum o yöndeydi.

Derin bir nefes aldım ve yavaşça verdim. Gözlerim pencereden dışarıya kaydı; artık uyuyabileceğim o kısacık vakit bile kalmamıştı. Taht odasına gitmek için odamdan çıktım.

"Majesteleri," sesin geldiği yöne döndüm. Kapımın önünde duran muhafızlardan biri seslenmişti ve bu ses Lucas'a aitti.

"Dinliyorum, Lucas." dedim, ciddiyetimi toplayarak.

Güzel gözlerini ilgiyle üzerime dikti, "Sizinle konuşmam gereken bir husus var, müsait olduğunuzda size sunmak isterim." Gülümseyecek gibi görünüyordu, ancak diğer muhafız da arada bizi izliyordu.

"Bugünlük özel konuşma kotamı doldurdum gibi, Lucas. Daha sonra uygun gördüğüm bir vakitte seni çağırırım."

"Emredersiniz majesteleri, siz nasıl uygun görürseniz." dedi ve önümde saygıyla eğildi.

Bu hissi seviyordum; biri önümde eğildiğinde, kendisinden üstün bir mertebede olduğumun farkında olması beni mutlu ediyordu.

Elbette ki insan olarak üstün değildim, ancak benim gibi lider ruhlu biri, emir vermeyi severdi ve emrine itaat edenleri de...

Onları geride bırakarak, taht odasına doğru yürüdüm. Yolun yarısında aklıma gelenle birlikte bu fikirden vazgeçip merdivenlere yöneldim. Bugün biraz halkla birlikte olsam fena olmazdı. Bu bir strateji ya da kendimi sevdirme çabası değil, birlik olma çabasıydı.

Beni ister sevsinler, ister damarlarında akan son kana kadar bana nefret kussunlar, yine de umurumda değil. Sonuç olarak Kraliçe bendim ve ben ne dersem o olurdu. Ancak ben her zaman soylular ve halkın bir arada, samimiyetle yaşamasını istemiştim.

Sadık muhafızlarım, yani arkadaşlarım; çocukken soylu-halk ayrımını yapsaydım benimle olabilirler miydi? Ya da ben okuma yazma öğrenebilir miydim? Planımı uygularken destek almak için kimlerden yardım isteyecektim?

Onları seviyordum, bomboş bir yaşam sürmemin önüne geçmiş ve ellerinden geleni yaparak beni canları pahasına korumuşlardı. Onlara olan bağlılığımı kendileri bile bilmezdi ama sevgim aşk niteliğindeydi, ne olursa olsun vazgeçemeyeceğim insanlardı.

Ben dışarıya çıkarken, sarayda bulunan arkadaşlarımdan dördü peşime takıldı: Valentino, Alfred, Oliver ve Stanley. Ben söylemesem de her zaman bana itaat eder, arkamda dağ gibi dururlardı. Onların iddiasına göre, bu ülkeyi yönetebilecek en iyi kraliçe bendim.

Saray kapıları benim için yavaş yavaş açılırken, uzun süredir sarayın içinde bulunduğumdan, kapıların arasından sızan gün ışığı gözlerimi acıttı.

Koca meydana baktım, halk büyük bir gayretle işlerini yapıyordu. Muhafızlar, meydanın her köşesinde yerlerini almış, büyük bir dikkatle etrafı gözetliyordu. Çocuklar ise ellerinde tahta oyuncaklarıyla, taşlarla ve çamurla oyun oynuyordu.

Hava bugün daha güzeldi. Normalde hep kasvetli, kara bulutlarla dolu gökyüzünün altında olurduk. Şimdi ise güneş ışıkları her yere yayılmış, insanların yüzünü aydınlatıyordu.

"Merhaba, kraliçem." Konuşan kişiye döndüm, genç bir kadındı.

Samimiyetle gülümsedim. "Merhaba, adın nedir?" İsmiyle hitap edebilmek için sormuştum.

"Zora efendim," dedi ve önümde nazikçe eğildi. Çok zarifti; uzun, örülmüş kahverengi saçları ve açık kahverengi gözleri vardı. Su gibi bir güzelliğe sahipti.

"Memnun oldum Zora, seni dinliyorum."

"Sizi rahatsız ettiğim için bağışlayın Kraliçe Elissa, ancak bir dileğim var."

Sessizce devam etmesini bekledim. Devam edip etmeme konusunda emin olamayıp eğildiği yerden doğruldu ve bana baktı. Başımı hafifçe aşağı yukarı salladığımda gülümsedi.

Dolgun dudaklarını araladı, "Çıkardığınız yeni kurallar hakkında konuşmak istiyorum, vaktiniz var mı?"

"Elbette."

"Teşekkür ederim," dedi ve yeniden önümde eğildi.

"Önümde eğilmeyi bırak, Zora." dedim, dayanamayarak.

"Affedersiniz." dedi ve tekrar suçlulukla eğildi.

Anlık bir öfkeyle nefesimi verdim. Zaten kolay sinirlenebilen biriyken, üzerine hiç dinlenememiş olmanın da sıkıntısını yaşıyordum ve şimdi de bu vardı.

Arkadaşlarımın arkamda kısık sesle güldüğünü duydum; bu konudaki tahammül seviyemi biliyorlardı ve şu anki durum onlara komik geliyordu.

Zora'nın omzuna elimi koydum ve onu kolumun altına alarak benimle birlikte yürüttüm. Bu hareketim onu öylesine şaşırttı ki tepki veremedi. Bir Kraliçe'nin, en basit haliyle bir soylunun bu tür bir davranışı insanları şaşırtırdı, çünkü yıllardır sınıf ayrımı vardı.

"Bak Zora, ben diğer soylular ve yöneticiler gibi değilim." Sözlerim üzerine başını bana doğru kaldırdı. Benden kısa olduğu için yukarı bakmak zorundaydı. Tabii bir de topuklu ayakkabılarım vardı...

"Benimle konuşurken sürekli eğilmene gerek yok. 'Kraliçem' ve 'efendim' hitaplarını kullandığın ve bana saygıda kusur etmediğin sürece fazla resmiyete gerek yok."

"Ta- Tamam, Majesteleri." dedi tutuklukla. Onu anlıyordum; bu hareketi kimse yapmazdı.

Birkaç dakika boyunca yürüdük ve bana sıkıntısını anlattı. Ben de gereğini yapacağımı söyleyip onu gönderdim. Büyük bir sıkıntı değildi, sadece yasaları ve haklarını henüz kavrayamamıştı. Eğitimleri tamamlandığında hepsi her şeyi öğrenecekti.

"Stanley," dedim yavaşça arkamı dönerek onlara. "Okulun inşaatına başladılar mı?"

Sarayın geniş bir alanına eğitim amaçlı bir okul yaptırıyordum. Burada savaş, okuma yazma, strateji ve siyaset derslerinin tamamı verilecekti. İtinayla yapılan her iş güzel sonuç verirdi, tıpkı benim incelikle hazırladığım sinsi planlarım gibi.

"Başladılar Kraliçem, dikkatle çalışıyorlar. Biz de kontrol ediyoruz, merak etmeyin."

"Olsun Stanley, isterlerse herkesten daha dikkatli olsunlar, fark etmez; ancak benim her şeyden haberim olmalı."

Cümleyi tek nefeste ve sabit tonda söylemem hepsini şaşırtmıştı. Aldırmadan devam ettim.

"Bunun için günlük rapor bekliyorum senden. Yapının gidişatı, hızı ve tamamlanma oranını not alıp benimle paylaşacaksın."

"Emredersiniz, Kraliçe Elissa Lara," dedi önümde eğilerek. "Size hizmet için varım." Doğrulurken gülümsemişti. Aralarında en güzel gülümseyen oydu; biçimli dudakları, keskin yüz hatlarına yabancıydı.

"Güzel." Arkamı dönüp yeniden yürümeye başladım.

Halkın nasıl çalıştığını bir süre izledim, ancak bir gariplik vardı; onlar da beni izliyordu. Normalde yönetici meydanda dolaştığında kimse dönüp bakmazdı, ama onlar bir an bile gözlerini üzerimden ayırmıyor gibiydi.

"Bu halk beni neden böyle izliyor?" dedim, kendimi tutamayarak.

Alfred yanıma yaklaştı, "Efendim, onlar Louis'i sizin öldürdüğünüzü düşünüyor. Birkaç gündür bu dedikodu ağızlarından düşmüyor. Bakışları bu yüzden." dedi ve tekrar geriye çekildi.

"Demek öyle." Bu durumda Alaric'in kellesini almam gerekip gerekmediğinden emin değilim. Öncelikle yayılan dedikodunun onunla bağlantısını öğrenmeliydim, ardından gereğini yapardım.

Arkamda sıralanmış dört adamla birlikte yeniden saraya döndüm. İnsanların saçma bakışlarına maruz kalmak hoşuma gitmemişti. Louis'i kaybetmiş olsam da, bunu kimsenin bilmemesi gerekiyordu. Aksi takdirde ne insanlığım kalırdı ne de itibarım.

Alaric önümde büyük bir engeldi, onun farkında olması beni zora sokuyordu. Onun hakkında iyi bir plan geliştirmeliydim. Aksi takdirde bozguna uğramam an meselesiydi.

⚜️

Üç gün geçmişti, dedikodular başlayalı tam üç gün olmuştu. Sonlandırmak için tek bir adım atmamıştım. İstedikleri kadar konuşabilirlerdi. Kanıt olmadığı sürece; ne onlar üstün gelebilirdi, ne de ben aşağılanırdım.

Bu süreçte Alaric'le derinlemesine bir konuşma yapmıştım, hem de canını yakarak. Onu hayatıyla tehdit ederken, bunu gerçekleştirirken yüzünde en ufak bir mimik bile oynamamıştı. Ürkütücü derecede ifadesiz olması, baş muhafız unvanını ne kadar hak ettiğini yüzüme çarpıyordu.

Dedikoduların yayılma sebebinin kendisi olmadığını söylemişti. Başta inanmadığım için ona zarar vererek ağzından daha fazla laf almak istemiştim ama işe yaramamıştı.

İkinci seçenek olarak, Louis'i kaçırdığım gün bana sadakatlerini sunan muhafızları çağırmıştım. İkisini de farklı günlerde çağırdım ki birbirlerinin bahanelerini kopyalamak gibi bir ahmaklık yapmasınlar.

Dün, bana ilk boyun eğen muhafız Morgan'ı çağırmıştım. Kesinlikle bu konuyla bir ilgisi olmadığını söylemişti. Onu Alaric gibi tehdit etmeme gerek kalmadan ayaklarıma kapanmış, "Suçum olmasa da özür dilerim, kraliçem." diyerek benden af dilemişti. Söylediğine göre güzel bir ailesi varmış. Onları kaybedeceği bir yola asla girmezmiş.

Ona inanmakta hiç zorluk çekmedim, bana olan saygısını derinden hissettiriyordu. Ailesi olan birinin, onların hayatını tehlikeye atacak amaçsız bir suça karışacağını sanmıyordum.

Şimdi de diğeri tam karşımdaydı, Rex. Taht odasına girer girmez bacaklarının titrediğini, yürümekte ne kadar zorlandığını anlamıştım. Bu, birinin yaptığı şeye karşılık yakalanma korkusunu açığa vuruyordu.

İnsanın beden dili çok şey anlatır. Bazen bir yalanı, bazen de işlenmiş bir suçu.

Gündüz vaktiydi, ancak hava kapalıydı. Bulutlar gökyüzüne karabasan gibi çökmüştü. Rüzgar, sarayın kalın mermer duvarlarına çarpıyor ve dehşet verici derecede saldırgandı.

"Söyle bakalım, Rex," dedim etrafında daire çizerken. "Dedikoduyu yayma sebebin nedir?"

Onun olduğuna dair kanıtım olmasa da, bundan eminmişim gibi davrandım ki gerçekten yakalandığını hissetsin.

"Ne dedikodusu, kraliçem?" dedi başlangıçta. Ancak titrek sesindeki korkuyu gizleyememişti. Onu ele veren ikinci sebeplerden biri olmuştu.

"Yaptığını biliyorum Rex, neden hâlâ yalan söyleyerek sonunu acılı hale getiriyorsun?"

Öylesine sakin konuşuyordum ki, o daha da korkuyordu. Artık herkesin anlayabileceği kadar titriyordu bedeni. Bir anda diz çöktü olduğu yere; sabit tutamadığı bacakları onu taşımakta zorlanmıştı anlaşılan.

"Yalvarırım Kraliçe Elissa, bana zarar vermeyin!" dedi gözyaşlarına boğulurken.

Ardından bana doğru yaklaşıp elbisemin eteklerime yapıştı. Bu hareketi muhafızları beni korumak için harekete geçirdiğinde, onları elimi kaldırarak durdurdum. Sonuçta sadece af diliyor ve yakınıyordu.

"Pişmanım, çok pişmanım. Nefsime yenik düştüm ve karıma anlattım. Kadın işte, gitmiş arkadaşlarına anlatmış."

Bir süre hıçkırıklarla sarsılarak ağladı. Elimi uzatmadım, konuşmadım ve adımlarımı keskin bir bıçak gibi durdurdum. Tepkisizliğim, içine öylesine bir korku işlemiş olmalı ki, bel altından, en iyi haliyle 'su' diye tabir edebileceğim bir sıvı boşaldı.

"Lanet olsun, Rex! Altına işeyecek kadar korkuyorsan, neden bu işe bulaşıyorsun ki?" diye durumu açıkça ifade ederek çıkıştı Alfred. İğrenerek geriye doğru adım attı.

"Bilemedim!" diye bağırdı Rex, bir anlık sinir boşalmasıyla. "Karımın gidip birilerine anlatacağını bilemedim! Özellikle tembihlemiştim, anlattım, eğer birilerine söylerse sonumuzun geleceğini söyledim ama dinlememiş işte..." Sonlara doğru sesi kısılmıştı, acı çekiyordu. Birazdan daha çok acı çekecekti.

"Bana bak Rex," dedim sakin bir şekilde.

Son hareketinden dolayı ben de tiksinmiştim ama bunu gizlemeye çalıştım.

Başını kaldırdı, yaşlarla dolu gözlerini yavaşça bana çevirdi. Bedeni gibi gözleri de titriyordu. Delirmiş gibi görünüyordu.

"Öleceksin." dediğim anda yeniden ağlamaya başladı.

"Yapmayın Kraliçe Elissa, bana bir şans daha verin." Ellerini birbirine kenetleyip havada ileri geri sallayarak yalvardı. "Söz veriyorum, düzelteceğim. Ne olur, bir şans daha!"

"Hayır!"

Yüksek ve net sesim, onun rezil hâlini sonlandırdı. Yalvarırkenki dik duruşu yavaşça çöktü ve ağlamayı kesti. Ölümünü kabullenerek havadaki ellerini indirdi, ardından yüzünü yere çevirdi.

"İşte böyle Rex." Tekrar adımlayarak etrafında yavaşça dönmeye başladım. "O gün uyarılmıştın, kimseye söylenmeyecekti."

Yürürken topuklu ayakkabılarımın çıkardığı tok ses, beni bile ürkütüyordu. Kaldı ki Rex altına yapmasın...

"Tek bir kuralımız vardı: kimseye bir şey söylememek. Sen o kuralı çiğnedin ve bu sonu hak ettin. Sadakatsiz muhafızı ben ne yapayım?" Korkudan cevap veremeyeceğini bilsem bile yine de sormak hoşuma gidiyordu.

"Haklısınız, Kraliçem," dedi sakin bir ses tonuyla. Vücudunun titremesi de kabullenişiyle birlikte dinmişti artık. "Dedikodunun yayıldığını fark ettiğimde çok geçti. Düzeltmeye çalıştım ama başarısız oldum, bu sonu hak ettim."

Tek suçu birlikte yaşadığı karısıyla bir şeyler paylaşmak olan bu adam, elinde olmayan sebepler yüzünden bu duruma düşmüştü. Karısının boşboğazlığı yüzünden acı çekecekti.

Bir an vicdanım içerden seslendi: "O masum, onu serbest bırak ve karısını zindana at!" dedi.

Aslında haklıydı, sonuçta bunu kendisi yaymamıştı. Sadece bir kurbandı, ama önce düşünmeliydim. Hiçbir sebebe aldırmadan onu öldürecek miyim? Yoksa suçlu kimse onu mu cezalandıracağım?

"Alfred," dememle hemen hazır konuma geçti.

"Emredin, kraliçem!"

"Rex'i zindana götür. Bir gece orada kalacak. Ben de o sırada ne yapmam gerektiğine karar vereceğim."

Sözlerime karşılık Alfred şaşkınlığını gizleyemedi, çünkü doğrudan idam bekliyordu. Rex ise kararımı duyunca gözlerindeki son umudu yüzüme çarptı.

Alfred, bir cevap vermeden yere çökmüş, dolu gözlerle bana bakan Rex'e yaklaştı. Kolundan tutup çekiştirdi. Rex ise gözlerini üzerimden bir an bile ayırmadan bana bakarak ayağa kalktı. Alfred onu salondan çıkarana kadar bakışları devam etti.

"Lara," nadiren kullanılan ikinci adımı söyleyen Earl'e baktım. "Bu kararından emin misin?" dedi, telaşını gizleyemeden.

"Şimdilik evet." Derin bir nefes alarak, düşüncelerimi toparlamak için kısa bir süre duraksadım. "Onun hatası açık değil mi?"

"Ne gibi?" Anlamamıştı, anlayamazdı da. Ailesi olmayan biri, omuzlarındaki yükü hafifletmek için sevdiğine sığınmanın ne demek olduğunu bilemezdi.

"Boş ver, Earl. Zamanı gelince anlarsın."

"Peki, sen öyle diyorsan." dedi ve ardından salondan çıkmak üzere bana arkasını döndü.

"Bana Rex'in karısını getir, Earl." Adımları bir an durdu, aklına bir şey gelmiş gibi bekledi ama bu sadece bir anlıktı.

"Tamam, getiriyorum." dedi ve hızla odadan çıktı.

Ne olmuş olabilirdi onu böyle bir hâle sokan? Belki de onu öldüreceğimi düşündü. Olabilirdi, öldürebilirdim. Kendimi ve sevdiklerimi korumak için yapamayacağım çok az şey vardı.

Krallığımı tehlikeye atan bir çocuk olmasa da, kadın ya da erkek fark etmeksizin canını alırdım. Yaptığım şeyin beni tahttan indirmek anlamına gelmesi, krallığın tehlikeye sürüklenmesi demekti.

Zaten hâlâ devam eden saldırılara maruz kalıyorduk, ancak stratejime uygun bir şekilde savunmadaydık. Saldırı için biraz daha zamana ihtiyacımız vardı. Çöktüğümüzü düşünen her krallık için ayrı planlarım mevcuttu. Bu konuda casuslarım, beni değerli bilgilerle donatıyordu.

Düşüncelerim arasında kaybolmuş bir halde taht odasında dolanırken kapı açıldı. Adımlarım durdu ve ellerimi arkamda birleştirip dik bir duruşa geçtim. Kapıdan Earl ve bir kadın girdi; bu kadın Rex'in eşi olmalıydı.

Kadının harika bir güzelliği vardı; simsiyah saçları, açık mavi gözleri ve kusursuz denebilecek beyaz bir teni vardı. Kim bilebilirdi ki bu güzellik, krallığın önemli sırrını dedikodu malzemesi yapacak?

Earl, kadını tam önüme getirdi, kolunu bıraktı ve geri çekildi. "Buyurun Kraliçe Elissa, Rex'in eşi Gloria." dedi, saygıyla önümde eğilerek.

"Tamam Earl, sen çıkabilirsin."

"Emin misiniz, majesteleri?" diye tereddütle sordu.

Beni bir kadınla bile yalnız bırakmak istemiyordu, ama bana kimse dokunamazdı. Kendimi koruyacak kadar yetenekliydim.

Gözlerimi Gloria'dan çekip Earl'e baktım, "Dışarı çık." dedim sakince. Gerekli cevabı aldığında sessizce odayı terk etti.

Tekrar Gloria'ya baktım. Önce biraz beden dilini okumaya çalıştım ve anladıklarım kafamda senaryolar kurmama neden oldu.

Bir nebze bile tedirginlik, suçluluk belirtisi taşımıyordu hareketlerinde. Gözleri korkuyla bakıyor gibiydi, ancak bu bir maskeydi. Kraliçe'den korkan biri, hele ki bu düzende eğitimsiz bir kadın, korkudan dehşet içinde titrerdi; fakat Gloria'da en ufak bir hareketlenme yoktu, vücudu sabitti.

Onu izlediğimi fark ettiğinde beden dilinde değişiklikler oldu. Hafif çatık kaşları iyice kalktı, bu da alnının kırışmasına neden oldu. Bedenini titretmeye başladı çünkü rolü gerçekçi olmalıydı. Benim iyi bir gözlemci olduğumu biliyordu, Gloria bunun farkındaydı ve bana oynamaya çalışıyordu.

O anda anladım ki Gloria bir casustu ve bu zamana kadar bizimle yaşamıştı. Kim bilir ne bilgiler toplamıştı da geldiği krallığa götürmüştü. İşte şimdi, benim de harekete geçme zamanım gelmişti.

Ya işkenceler içinde bir ömür geçireceksin ya da bana itaat ederek benim için casusluk yapacaksın, sevgili Gloria...