2. bölüm / 5
VALMONT KOLEJİ2.BÖLÜM/Birlikte Mahsur Kalmak
Bölümler 5Şu an: 2.BÖLÜM/Birlikte Mahsur Kalmak
- 1 1.BÖLÜM/Giriş2.056 kelime
- 2 2.BÖLÜM/Birlikte Mahsur Kalmak3.233 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3.BÖLÜM/ Kantin Okulun En Sıcak Köşesidir3.189 kelime
- 4 4. BÖLÜM/ Çiçekler Konuşmasalar Da Çok Şey Anlatırlar3.834 kelime
- 5 5. BÖLÜM/ Sakladığın Bir Şeyler Var3.450 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bazı sırlar sessizliğin ardında gizlidir."
_______________________________
Çalan alarmın zırıltısı ile gözlerimi araladım. Şunun sesi de insan öldürürdü. Ekrana baktığımda ise 08.15 yazıyordu. Kaç defa çalmıştı bu lanet alarm! Ve ben neden uyanmamıştım! Geç kalacaktım!
Hızlıca kalkarak her zamanki gibi yatağımın diğer tarafında mırıldanan Lokum'a baktım. Benim kalktığımı görünce kalkmış mamalarını ve suyunu vermiştim.
Elimi hızlı tutmaya çalışarak ihtiyaçlarımı giderip makyaj masama oturdum. Her zamanki gibi ağır bir makyaj yaparak okul formamı üzerime geçirdim. 'Allık Girls' den arama.' telefonuma döndüm.
Lanet olsun saçlarım bile hazır değildi. Saçlarımı mandal toka ile tutturdum. Hızlıca evden çıkarak buluşma noktasına yetiştim.
08.37
"Biz de sevinmiştik dün sen erken gelince bir şok geçirmiştik yani. Allah'tan bugün telafi ettin." Aylin kızgın bir ifade ile bana bakıyordu. Yüzü ile saçları aynı renk olmak üzereydi.
"Özür dilerim hayatım. Uyuyakalmışım."
Taksiye bindiğimizde taksiyi süren amcanın aynadan bakışları ile karşılaştım. Aylin her zamanki en öne oturmuştu. Süleyman amca bizim mahallemizin en tanınan ve en sevimli taksicisiydi.
"Kızlar okulunuz nasıl gidiyor? Alışabildiniz mi?"
"Alıştık alıştık. Hem zaten alışmayıp ne yapacağız biz okumak için gidiyoruz." konuşan Defne'ye döndüğümde ona telefondan saati gösterdim. "Abi geç kalacağız galiba."
Süleyman amca gaza bastı.
Saat 08.50 .
Önde ikisi sohbet etmeye başladığında istemsizce içime çekildim. Bugün o okuldaki ikinci günümüzdü. Valmont Tehlikeli demekti. Bir o kadar da karanlık.
Bizi neler bekliyordu bilmiyorduk ama iyi şeyler beklemediği açıktı. Bugün çok garip bir gündü. Bir şeyler olacakmış gibi hissediyordum umarım iyi şeyler olurdu ama.
Duran arabanın varlığı ile kendime geldiğimde hızlıca toparlanarak kendimi arabadan dışarıya attım. Aylin, Süleyman amcayı uğurladıktan sonra üçümüz birlikte koleje doğru ilerledik.
Çoğu kişi çoktan içeriye girmiş bir kısmı ise hâla bahçedeydi ve tahmin edin bakalım kimler dışarıdaydı?
"Hızlı yürüyün." dedi Aylin adımlarını hızlandırarak. Güvenliğe yaklaştığında Atlas ve Mert yanına adımladı. Defne ile ikimiz arkadan onlara yetişmeye başlıyorduk. "Aylin radara yakalandık galiba."
"Birazdan da sen yakalanacaksın gibi görünüyor." ona bakan Mert'i kaşlarım ile gösterdim. Yanlarında her zamanki kızlar dolanıyordu. Bir dakika... sarışın olan neredeydi?
Aylin öğrenci kartını turnikeye okuttuğunda yanlarına varmıştık. Hemen ardından hızlıca biz de okuttuk. "Günaydın ezikler." dedi Atlas kocaman gülümsemesi ile.
Hiçbirimiz ses çıkarmadık. Gülümsemesi solduğunda eli ensesine gitti. "Hoşgeldiniz ezikler?" kafamı olumsuzca salladım. "Günaydın ezik arkadaşlarım?" olumsuzca salladım. "Off aman günaydın işte!"
"Salak çocuk!" Aylin hafifçe gülümsediğinde siyahlı kız Atlas'ın koluna tutundu. "Gidelim mi bebeğim?"
"Gidelim güzelim sıkılmıştım zaten şu eziklerden." yanındaki kızı kendine çektiğinde birden yakınlaştılar ama kız kendini geri çekti. "Kantine gidelim mi susadım ben?"
İkisi birlikte uzaklaştılar. Kız giderken dönüp Aylin'e bakmıştı. Daha sonrasında ise başını Atlas'ın omzuna bırakmıştı. Aslında tatlı bir çiftlerdi.
Mert'in yanındaki kumral saçlı kız da onu çekmişti. İkisi birlikte bahçeye gitmişlerdi. Duvarın dibinde bir serçe düşmüştü. İkisi birlikte onu seviyorlardı. Aslında onlar da tatlılardı ama bir yerde farklı bir garip enerji seziyordum.
"Neyse gidelim hadi." kapıdan içeriye girdiğimizde istemsizce gözlerim sarışın kızı aradı ama bulamıyordum. Hiçbir yerde yoktu. Sınıfa geldiğimizde ikisi çantalarını sıraya bıraktı.
"Aşkım biz sana sormadık sen yalnız oturabilirsin diye ama rahatsız oldun mu?" belime dokunan Defne'nin yanaklarını sıktım.
"Olur mu öyle şey balım hem ben böyle iyiyim." göz kırptım. "İkimiz birlikte otursaydık Aylin biriyle oturmak zorunda kalırdı böyle iyi."
"Ya öldürürüm bak!" sertçe omuzuma vurdu. "Gıcıklanıyorum ondan zaten!"
Kapıyı sertçe açıldığında içeriye sarışın kız ve yanındaki birisi girdi. Yanındaki çocuk yeşil gözlü, uzun boylu, kalıplı ve geniş omuzluydu. Beni gördüğünde göz devirdi elini çocuğun göğüsüne bıraktı. "Bu kız işte hayatım."
Benden mi bahsediyordu?
"Benim yanıma oturma cesaretini nereden buldun? Hiç kimse sana söylemedi yanıma oturulmasına izin vermediği mi?" yeşil gözlerinden öfke ve kibir geçti.
"İzin istediğimi nereden çıkardın?" gözlerimi sertçe ona diktim. "Sen kimsin kendini bu kadar büyük görüyorsun? Hem senin babanın malı mı?"
"Bir bakıma öyle."
Aylin sertçe koluma vuruyor beni susturmaya çalışıyordu. "Rahatsızsan kalkıp başka bir yere oturabilirsin çünkü ben oradan kalkmayacağım?"
"Kalkmayacak mısın?" yanındaki kızdan kendini çekerek başımda dikildi. Başımı kaldırarak ona baktım.
"Kalkmıyorum."
Pişkince güldü. "Ben de kalmıyorum ama haberin olsun kalkacaksın. Ya güzellikle ya da zorla." geriye çekildi. "Elbet kalkacaksın oradan."
"Git sevgilinle otur işte!"
"Kalsın." hızlıca arkasını dönerek yerine oturdu. Sarışın kıza döndüğümde donakalmıştı resmen. Ne komik görünüyordu ama.
"Bana bak oturmayacaksın yanına, duydun mu beni?" istemsizce gülmüştüm. Ne arsız ne gurursuz bir kızdı bu böyle. Oysa çok güzel bir kızdı ve kendini sevmeyen birisi ile uğraşıyordu başkalara kesinlikle şans vermeliydi. Bu yaptığı sadece kendi değerini düşürmekti.
"Sevgilin haberi var mı sevgilin olduğundan?" kapının arkasından tanıdık bir kahkaha duydum. Hemen ardından Atlas ve Mert girdi. "Bak bu çok iyiydi ben beğendim." kahkahaları çok komikti.
"Çok mu komik?"
"Çok komik sarı!" bu çocuğun huyu böyleydi galiba. Herkese saçının rengine göre muamele gösteriyordu.
"Şuna isim buldun mu Atlas?" Mert kaşları ile beni gösterdi. "Tabi tabi turuncu o da." gülümsedim. "İsmini beğendin demek."
"Tam bana göre."
Parmağı ile beni gösterip beğendiğini gösterdi. Aynısını ona yaptığımda bu kez o da gülümsemişti. "Ben bu ezikler içinde en çok turuncuyu sevdim." gözleri benden arkamdaki Aylin'e düştüğünde gözlerini çekti.
Hepsi yerlerine oturduğunda ben de yerime doğru ilerledim. Hepsi beni izliyor olmalıydı. Yeşil gözlerini bana dikmiş oturup oturmayacağıma bakıyordu. Oturduğumda gözlerimi ona çevirdim şaşkın bakışlar ile bana bakıyordu. Ağzında küfürler geveleyerek arkasına yaslandı.
Kapının gıcırtısı duyulunca içeriye dünkü hoca girmişti. Selam verdikten sonra yerlerimize oturduk. Sarışın kız arada bana bakıyordu ama sonra hemen önüne dönüyordu.
Off keşke duvar kenarını bana verseydi! En sevdiğim köşeydi orası ama sanırım o da çok seviyordu. Bazı şeyleri zorlamamak lazımdı. Otursun garibim mutlu olsun biraz, yazık.
"Bana yoklama almama yardımcı olur musunuz?" yoklama listesini eline aldığında yoklamaya başladı. Birkaç isimden sonra Mert ve Pınar dedi. Yanındaki kumral kız elini kaldırdı. Adı Pınar'mış. Çok zekiyim işte!
"Sevgi?" dedi ardından birkaç isim daha saydı. Bizim kızların ismini saydı sonrasında ben de elimi kaldırdım. "Ada?"
Sarışın kız elini kaldırdı. Adı da Ada'ymış ne güzel isim. Kısa hemen bitiyor. Kim uğraşacak uzun isim ile öyle değil mi? En iyisi kısa ve öz olması. Hiç sevmem öyle uzun isimleri. Ne öyle sıraat köprüsü gibi!
"Elisa?" kimse ses vermedi. "Elisa?" tekrardan sessizlik. "Atlas, Elisa nerede?" yanındaki siyah kız mıydı bahsettiği?
"Bilmiyorum ki. Sen git ben geleceğim dedi ama daha gelmedi." önde olduğu için bakışlarını göremiyordum ama endişelendiği kasılan sırtından belliydi. "Hocam bakıp geleyim mi?"
"Git." bakışları bana döndü. "Lalin, güzelim sen de git."
"Ben mi?" şaşkınca hocaya baktım. "Ben ne alaka ya?"
"Evet hocam o ne alaka? Ben bakarım sevgilime."
Hoca sertçe ona baktı. "Lavaboya da mı yanında gideceksin? Lalin sen de çık artık kızım."
Bizim kızlar ile göz göze geldiğimizde anlam veremeyen bakışlar ile bana bakıyordu. Yerimden kalkarak yanımdakine baktım. "Geri geliceğim."
"Çabuk gel." dedi şaka ile karışık. "Tek oturamam fobim var. Korkarım sonra."
Önümüzde oturan Pınar'dan kısık gülme sesleri işittim. Yanımdaki çocuk sertçe ona baktığında gülmesi kesildi ve önüne döndü.
Atlas'ın yanına vardığımda hoca yoklamaya devam etti. İkimiz birlikte dışarıya çıktığımızda merdivenlerden indik. "En son nerede görüştünüz?"
"O bizim özelimiz. Şaka be kantindeydik işte en son." derin bir nefes verdi. "Umarım karama bir şey olmamıştır."
Kahkaha attım yanlışlıkla. "Kara mı diyorsun kıza?"
"Evet." omuzlarını indirdi. "O benim kara meleğim bir kere."
Kantine doğru gidiyorduk "Çok mu seviyorsun?"
"Bu seni ilgilendirmez."
Kantine varmıştık. "Demek ilişkine laf getirmiyorsun. Bu güzel bir şey."
Yeşil gözleri etrafı tarafı. Yoktu. Kantinci ablaya baktı. "Elisa nerede?"
"Rahatsızlandı kalktı gitti."
Çenesi kasıldı. İlişkine ve sevgilisine sahip çıkıyordu ama enerjilerinde bie gariplik hissediyordum. Ama umarım ayrılmazlardı çünkü o kıza üzülüyordum. Kıza karşı bir sevgim vardı.
Telefonu çıkarıp arama yaptı. "Açmıyor."
"Ne oldu acaba? Meraklandım şimdi."
Başka bir arama daha yaptı. "Yusuf, benim kız nerede?" karşıdan konuşmalar yapıldı gülümsedi. "Tamam tamam ben geliyorum."
"Nerdeymiş?"
"Bahçeye hava almaya çıkmış." bahçeye doğru adımladı. Peşinden onu takip etmeye başladım. Durdu ve kınayan bakışlar ile beni süzdü. "Sen nereye?"
"Yanınıza."
"Gelmiyorsun."
"Geliyorum."
"Gelmi-"
Sertçe kaşlarımı çattım. "Geliyorum dedim sana!"
Bir şey demeden bahçeye çıktık. Duvarın dibindeki bir kamelyaya oturmuş dizlerini kendine çekmişti. Eteği bacağının büyük bir kısmını açık bırakıyordu. Enerjiden anladığım kadarıyla üzgündü.
Atlas, yanına gittiğinde Elisa fark etmemişti bile. Eğilerek açık kalan boynundan öptü. "Bebeğim neyin var?"
Kara gözleri direkt Atlas'ı bulduğunda gözleri doluydu. "Başım ağrıyor." ondan ayrılan gözleri beni buldu. "Senin ne işin var burada!"
"Ben gelmesini istedim." beni mi savunmuştu şimdi? Ah, ne kadar düşünceli! "Konumuz o değil. Sensin. Gezdireyim mi seni biraz kafan dağılır hem?"
"Nerede gezeceğiz." kızın ayaklarının dibine oturduğunda üzerindeki deri ceketini çıkartıp bacaklarının üzerine bıraktı. "İstediğin yerde."
"Gidelim." deri ceketi bacağının üzerinden alarak kollarına attı. "Bakma bana öyle sana geri vereceğimi düşünmemiştin umarım." Atlas'ın yanağından bir makas aldı. "Hadi gel yavrum bendesin merak etme."
"Yerim seni kara."
"Bana kara demeyi kes!" el ele tutuştuktan sonra beni umursamadan güvenliğe hesap bile vermeden okuldan çıktılar. İkisi birlikte siyah bir arabaya binmişlerdi. Araba hızlıca gözden kayboldu.
"Uff aman midem bulandı bir an." ünlü de olsan hayat mide bulandırıcı olabiliyordu bazen. Sınıfa çıkmak için müdürün kapısının önünden geçmek zorundaydım içeriden sesler geliyordu. "Ben buradan ayrılınca yapın hocaları filan da çıkarın onlara bir şey olmasın."
Bu ne demekti? Ne olacaktı?
Sınıfa geri çıktığımda kızlara durum güncellemesi geçip beraber kantine indik aradan birkaç ders geçti.
"Miran?" dedi bir ses. İstemsizce kafamı kaldırdığımda Pınar yanımdaki çocuğa bakıyordu. "Atlas ve Elisa nerede?"
"Gitmişlerdir Atlas zaten gitmek istiyordu okuldan." konuşmalarına ortak oluyordum ve açıkcası hiç umursamıyorlardı da.
"Lalin?" Pınar'a baktım. "Sen biliyor musun nereye gittiklerini?"
"Bilmiyorum sadece gittiklerini biliyorum." aynı anda Atlas ve Elisa içeriye girdiler. "Selam sınıf halkım." cumhurbaşkanı gibi bizi selamladı. "Selam kırmızı ezik." bana baktı. "Sadece turuncu?" parmağı ile beni gösterdi.
Aynı şekilde yaptım. "Selam fosforlu kumral." kahkaha attı. "Fosforlu mu? Beğendim bunu."
"Hoşgeldin Atlas." hocaya bakıp hemen sonra Elisa'ya döndü. Arkasında bir şey vardı. İki tane çicek buketi. Bir tanesini hocaya uzattı. "Özür olarak sizin için en güzelini seçtik."
"Çok teşekkür ederim." gülümsedi ve çiçeği aldı. "Siz daha güzelsiniz."
"Affedildik kara yaşasın." istemsizce sesli güldüğümde Elisa da gülümsedi. "Kara ve fosforlu kumral!" dedi heyecanla. Gülümsedim.
Miran'a döndüğümde bana bakıyordu yutkunup önüne döndü. Enerjiyi beğenmedim bir şey olacaktı.
Hocanın telefonu çaldı. "Buyrun hocam tabiki de tabiki." telefonu kapattı. "Çocuklar kusura bakmayın ben geri geleceğim."
"Ne kusuru hocam kusur ve siz hiç hiç hiç olmadı." Atlas arkasından kapıyı kapattığında tahtanın önünde durdu. "Sonunda gitti be şu da!" yanındaki Elisa'ya bir göz işareti yaptı. "Şimdi Meltem hocanın taklidini yapacağım. Kara sen dışarı bahçeye çık."
Elisa gülümseyerek çiçeği ile birlikte dışarıya çıktı.
"Elisa! Elisa! Elisa!" kendinin oturduğu boş sıraya baktı. "Atlas, Elisa nerede!"
Sınıftan kocaman bir kahkaha duyuldu. Aylin'e baktığımda o da gülümsüyordu.
"Git." gözleri bana döndü. "Turuncu sen de git."
"Hocam ben ne alaka ya!" dedim.
"Sus sen de git."
Yanımdaki hareketlilik ile Miran'a gitmesi için yol açtım. Kapıdan çıktı. Yanımdaki boşluk hissini sevmedim.
Kızlara baktığımda kapıyı gösterdiler üçümüz aynı anda ayaklandık. "Kırmızı sana git dedim mi? Gözümün önünde otur çabuk!"
"Deli misin ya? Sal beni."
"Tamam tamam ağlama git hadi ezik kırmızı."
Aylin'in ettiği küfürleri umursamadan aşağı kata indik. "Biz bahçeye çıkacağız sen bize su alıp gelir misin?" kafamı salladım. "Teşekkür ederiz. Geç kalma tamam mı?"
Kantine doğru gidiyordum ama içimdeki tuhaf his hiç eksilmiyordu. Hislerinin ve sezgilerinin güçlü olması her an diken üstünde olmak gibiydi.
Yangın merdivenindeki karaltıya baktım tanıdık bir simaydı. Meraklı bir insanım ben bakmam gerekiyordu. İçeriye girdiğimde kapıyı açık bıraktım. Yanında bir adam vardı bir şeyler konuşuyorlardı.
Dudak okumasını da bilmiyorum ki!
Tam o sırada konuştuğu adam üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Adımlarını hızlandırıp gözden kaybolurken, Miran arkasından kısa bir süre baktı.
Aynı anda okuldaki elektrikler gitti. Tüm güvenlikler kapandı. Büyük sesli bir alarm çalmaya başladı. Hay bir bu eksikti! Biliyordum bir şey olacağını!
Kulakları delen alarm sesi okulun her köşesine yayıldı. Koridorlardan çığlıklar yükselmeye başladı. Bir saniye önce sakin olan okul... Bir saniye sonra kaosa dönmüştü.
Yangın merdiveninin kapısı sertçe kapandı.
Lanet olsun!
Önümü göremiyordum. Olduğum yerde durmaya çalışıyordum. Ayaklarım istemsizce titremeye başladı. Sertçe sarıldığımda belim duvarın soğukluğu ile irkildim.
Kulağımda sıcak bir nefes vardı. "Neyin peşindesin?"
Miran!
"Ne?"
Çalan alarmın sesi kulağımı tırmalıyordu ellerim titriyordu.
"Peşimden gelmekte neyin nesi ölmek mi istiyorsun sen?" sesindeki tonun korkutması gerekiyordu ama şuan tek düşündüğüm buradan çıkmaktı.
"Miran? Gitmek istiyorum."
Kapalı göz kapaklarıma bir ışık rahatsız etti telefonunun ışığını açmıştı. "Atlas'ın dediği gibi laf anlamıyorsun."
"Belki de siz anlatamıyorsunuzdur?"
"Nasıl anlatmamızı istersin?" pişkince gülümsedi. Kapıya yaklaşarak açmaya çalıştı. Kapıyı zorluyordu ama açılmıyordu telefonunu bana uzattığında titreyen ellerim ile tuttum. "Açılmıyor."
"Ne yapacağız?"
"Oturup ağlayacağız." çatılmış kaşları ile karanlığı inceledi. Üst katta hafif bir parlama vardı. "Gel benimle." onu dinlemekten başka çarem var mıydı, sanmam.
Telefonunun ışığı ile yolu aydınlatıyordu karanlıkta yürümek çok kötüydü. Yangın merdivenin de Miran ile mahsur kalmak ise daha kötüydü. Merdivenlerinin sonuna gelmiştik ama o ışık sadece çok küçük bir havalandırmaydı.
"Sıçtık galiba." bana döndü. "Senin var mı çok bilmiş fikirlerinden."
"Yok."
"Oturup ağlayacağız o zaman yapacak bir şey yok." merdivenlerden bir tanesine oturdu. Ne saçmalıyordu bu!
"Ne yapıyorsun ya? Yapsana bir şey."
"Ne yapayım tünel mi kazayım?" telefonundan arama yaptı tüm ışık arama ile birlikte gitmişti. Korku ile yanına oturdum. "Allah kahretsin şebeke çekmiyor!"
"Seninle burada mahsur kaldığıma inanamıyorum gerçekten!"
"Benim neyim varmış?"
Ofladım. "Gıcıksın."
"Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Herhangi birisi gibi konuşuyorsun?" dolu gözlerimle ona döndüm. "Bilmiyorsun güzel. Tahmin etmiştim zaten."
"Kimsin sen?"
"Miran Ares Valmont."
Ne! Beynimde köpüren kanlar ile beyin kanaması geçirmek üzereydim. Ne demek Valmont! Allah benim belamı versin o zaman.
"Çok komiksin gerçekten."
"Şaka yapmıyorum."
Çok güzel! Burada Miran ile mahsur kalmaya razıydım oysa bir Valmont ile baş başa kalmak ne demekti? Sanırım gerçekten ölmek istiyordum.
Dışarıda sesler git gide azalıyordu herkes dışarı çıkıyordu galiba. "Biz de çıkalım dışarıya? Yardım istesek gelmezler mi?"
"Bu kapılar ses geçirmiyor."
"Allah kahretsin ya!" tüm yollar kapanıyordu istemsizce titreyip ağlamaya başladım. Yüzümü kapattım. Keşke hislerime güvenseydim! Neden peşinden bakmaya gelmiştim ki!
"Lalin, kimse sana senden daha fazla zarar veremez." hiç beklenilmedik anca yüze çarpılan doğrular... çok keskin bir hançer yarası gibiydi çıkarsan canın yanacak çıkarmasan varlığı acıtacaktı.
Bazı doğrular oluyordu yalanların arkasına saklanılan. Bir yabancı gelip sakladığın yerden buluyordu. Ne büyük güçsüzlüktü bu böyle? Acımı yeterince sakladığımı düşündüğüm anda birisinin gelip acımı bulması en büyük korkumdu.
Buldu.
Omuzlarımda hissettiğim ağırlık ve korku ile ona döndüm. "Sakin ol, bir şey yapmayacağım." ceketini üzerime bırakmıştı. Titriyordum. "Babam ile tanıştın mı?"
"Baban mıydı?" kafasını salladı. "Tanıştık sanırım."
"Ne demek sanırım? Tanıştınız mı tanışmadınız mı?"
Gülümsedim. "Tanıştık ama çok fazla konuşmadık." telefonumun arkasına vurarak belli etmeden ses kayıtını başlattım ve ona uzattım. Ellerimin titrediğini bildiği için uzatmadan aldı ve cebine attı.
Aradan kaç dakika geçti veya kaç saat geçti bilmiyorum ama yavaştan başım dönmeye başlamıştı. İçeride hava bana yetmiyor gibi geliyordu. Ellerimi sıkamıyordum.
Tüm sesler kesilmişti hatta bir an demir sürgülerin kapandığını bile duymuştum sevinçle ona döndüğümde bana boşuna sevinme demişti.
En ufak seste bile ümitleniyordum ama sonu hüsran oluyordu. Artık umursamamaya çalışıyordum sesleri bazı sesleri ise ben uyduruyordum.
Burada daha fazla durursam şizofreni olacaktım. Delirirsem tüm suçlusu Miran'dı buraya onun yüzünden gelmiştim. Tüm masraflarımı o ödeyecekti.
"Kalk." ayaklandığında şaşkınca ona baktım. Merdivenlerden inmeye başladığında peşinden onu takip ettim. Kapının önünde durduğumuzda bir süre bekledik sonrasında ise kapı açıldı.
Bir kapının açılması bir insanı bu kadar rahat edebilir miydi? Kalp atışlarım heyecandan hızlandı. Bir poyrazla kopan dallarım yeniden canlanmıştı.
Selim Valmont!
Sinirden deliye dönmüş gibi görünüyordu. Saçları dağılmış, gözleri sinirden kızarmış, dudakları çatlamıştı. Alnındaki çizgileri ile belirmişti. Farklı bir şeyler vardı. Oğluna sertçe bakıyordu. Beni gördüğünde ise gözlerinin endişe ve öfke aynı anda geçip gitti.
"İyi misiniz?" dedi sesinin çatılmamasına dikkat ederek.
Miran'ın arkasından babasına ve yanındaki adamlarına bakıyordum. Uzun boylu takım elbise giymişlerdi.
"Hadi çıkın dışarı." önden çıktığında arkasından yavaşça çıktım. Hiç bu kadar rahatsız hissetmemiştim kendimi. "İyi misin kızım sen?"
"İyiyim."
"Bir su verin." adamlardan birisi su şişesini bana uzattı. O suyu içmek beni ürkütmüştü ama içmesem tedirgin olduğumu anlayabilirlerdi. Gülümseyerek suyu içtim.
Selim Valmont, oğlunu sertçe odasına doğru çektiğinde kapıyı arkadan sertçe kapattı. Telefonum onunla birlikte gitmişti.
"Bayan seni evine bırakmamızı ister misin?" kafamı olumsuzca salladım. "Telefonum Miran'da kaldı."
Adam gözüyle başka bir adama işaret verdi kapıyı çaldı ve içeriye girdi. Birkaç dakika sonra geri çıktığında elinde telefonum vardı. Telefonumu aldım. "Çok teşekkür ederim ama ben kendim giderim."
Süleyman amcadan cevapsız aramalar vardı. Merak etmişti büyük ihtimalle. Adamlar benimle bahçeye kadar takip ettikten sonra bahçede beni bekleyen taksiye baktım. Süleyman amca!
Bir insan nasıl bu kadar tatlı olabilirdi ki? "Ben gidiyorum." yanlarından koşar adımlarla uzaklaşırken taksinin camını tıklattım. Beni görür görmez şaşkınlıkla karışık gülümsedi ve kapıyı açtım.
"Kızım çok korktum bir şey oldu diye iyi misin?" beni bu saate kadar burada beklemiş miydi? İşini gücünü bırakmış beni beklemişti. Hakkı nasıl ödenirdi?
"İyiyim Süleyman amca. Biraz korktum sadece."
"Geçti kızım geçti." arabayı çalıştırdığında kulağımda o alarm çalıyordu. Ben az önce neler yaşamıştım öyle? Birine anlatsam inanmazdı bile. "Bu olayı anlatma birine olur mu sizin kızlara bile. Ben onlara seni sonra aldığımı ve eve bıraktığımı söyledim bozma beni."
"Neden peki?"
"Bunlar sıkıntılı insanlar kızım sizin için diyorum ben. Bu insanlara elini verirsen kolunu alamazsın. Hele bir şeye şahit olduysan insanı öldürmeden durmazlar. Sana oğlu bir şey yapmadı değil mi?"
"Yok yapmadı." üzerimdeki ceket onun ceketiydi. Vermeyi unutmuştum.
"Onun mu?" kafamı salladım.
Kulaklığımı takarak ses kaydını dinlemeye başladım.
"Salak mısın oğlum sen? Kızı ne peşinden getiriyorsun? Ya planın duysaydı, ya bizi ele verseydi?" diye azarlıyordu Selim Valmont. "Yanındaki Ada olsa ya da diğerlerinden biri olsa gene tamam derdim ama o kız!"
"Baba ben kimseyi peşimde dolandırmadım kendisi geldi birden."
"Bizim adamı gördü mü?"
"Görmüştür ama yüzünü hatırlamıyordur çok korktu çünkü."
"Umarım hatırlamıyordur ben onları susturmak için üç kıza da burs verdim lan para verdim ben onlara! Onlara neden burs verdiğimizi unutma! Bir sırrı daha onlara ekmek olarak vermem!"
Daha sonrasında ise telefonumu alması için gönderdiğim adam içeri giriyordu ve her şey orada bitiyordu. Bize neden bir anda burs vermişlerdi? Daha doğrusu neden bizi susturmak istemişlerdi?
Beynimde Süleyman amcanın dedikleri dolaştı. -Bu insanlara elini verirsen kolunu alamazsın. Hele bir şeye şahit olduysan insanı öldürmeden durmazlar. -
Birkaç hafta önce mahalleden bir gençin ceseti bulunmuştu. Yaşlı bir amcanın tek oğluydu ve adamın yüreği tutuşmuştu ama ağlarken bile sessiz ağlamıştı.
Bu kez ise beynimde Ahmet amcanın dedikleri dolaştı. -biz gönlü zengin cebi boş insanlarız. Lafla çuval doldurmaya çalışanlara kanarız, eline beş kuruş tutuşturup ört pas ederler.-
Ne dönüyordu böyle? Neden benden bu kadar korkmuştu? O adam kimdi? Yüzünü hatırlamaya çalışıyordum ama sanki hafızamdan silinmiş gibiydi. Görürsem tanıyabilirdim ama.
Telefondan Valmont ailesinin ve yakınlarının fotoğraflarına baktım ama o adam yoktu. Ne yapacaktım şimdi?
Taksiyi evime doğru sürüyordu. "Amca beni Ahmet Amcanın evine bırakır mısın? Geçen gün tabletimi orada unutmuşum yarın sunum vermem gerekiyor onun içinde kaldı."
Kafa salladı.
Ahmet Amca, bizim mahallede sözü ve hatrı geçen sayılı insanlardandı. Bir şey olursa ilk onun haberi olurdu ve kesin bundan da vardı.
Taksi birkaç dakika sonra Ahmet amcanın evinin önünde durdu. İçeriden sesler ve tıkırtılar geliyordu. "Kızım seni burada beklememi ister misin? Tek gitme eve."
"Bir şey olmaz çok teşekkür ederim tekrardan."
"Bir şey değil."
Taksiyi çalıştırana kadar bekledim gittiğinden emin olduğumda kapıyı çaldım. Kapıyı Emine teyze açtı. "Hoşgeldin kızım bu saatte hayrola?"
"Hayır hayır. Ahmet amca içeride mi?"
"Evet, geç." içeriye girip ayakkabılarımı çıkardım. Salona girdim. Salondaki eski bir koltuğun üstünde oturmuş gazetesine bakıyordu. Beni görünce şaşkınlığını gizleyemedi. "Bu saate ne işin var burada! Bir şey mi oldu?"
Sahi saat kaçtı? Ne önemi vardı?
"Ben size bir çay koyayım." Emine teyze mutfağa geçti. Yanına oturdum. "Bir şey konuşabilir miyiz?"
"Tabi.."
"Bu Valmontlar kim ve bizi neden susturmaya çalıştılar?" beklemediği çok açıktı ve benim de lafı geveleyecek hiç halim yoktu. "Ne kadar ödediler?"
"Kim uydurdu bunları sana?"
"Kimse uydurması ben kendim duydum cevap ver şimdi."
"Birkaç gün önceki cinayeti hatırlıyor musun?" kafamı salladım. "O gün..." kapı sertçe açıldı.
___________________
"Her ölüm yanında bir hayatı barındırır. Her kötülük iyiliği ile birlikte gelir. Bazı ölümler vardır insanı sessizce öldürür."
EVETT BÖLÜMÜ BEĞENDİNİZ Mİ BEKLEDİĞİNİZD VE OKUDUĞUNUZA DEĞDİ Mİ???
EN BEĞENDİĞİNİZ YER???
TT KİTAP HESABIM:hezalllll46
TT KENDİ ÖZEL HESABIM:turkmen-gzmss
Bölümü haftaya atacağım, bölümü de öyle bir yerde kestim ki meraktan uyumayacaksınızzzz kesinn.
Bölüm etkileşimi
