2. bölüm · USLU ÇOCUK

Maşallah

Burak .

Mert yedi yaşına girdiğinde hayatında çok büyük bir değişiklik olmadı. Sabahları yine annesinin sesiyle uyanıyor, aceleyle kahvaltısını yapıyor, okul çantasını sırtına takıp apartmanın merdivenlerinden aşağı iniyordu. Mahalle aynı mahalleydi, okul aynı okuldu, evdeki eşyaların çoğu bile yıllardır aynı yerde duruyordu.

Değişen tek şey Mert'in etrafına biraz daha dikkatli bakmaya başlamasıydı.

Bunu kendisi fark etmiyordu.

Mesela annesinin sabahları mutfakta daha hızlı hareket ettiği günlerde onunla fazla konuşmamayı öğrenmişti. Annesi çay kaşığını bardağa normalden sert bıraktığında bir şey olduğunu anlıyordu. Babasının kapıyı açma şeklinden bile o gün nasıl bir ruh hâlinde olduğunu tahmin edebiliyordu.

Bazen babası eve gelir, ayakkabılarını kapının önünde çıkarır, montunu asar ve doğrudan salona geçerdi. Mert onun yüzüne bakar, sonra hiçbir şey sormadan odasına dönerdi.

Bazen de babası kapıdan girer girmez:

“Mert nerede?”

diye seslenirdi.

O zaman Mert hemen koşardı.

“Buradayım baba!”

Babası gülümserdi.

“Gel bakalım.”

Mert de giderdi.

Bunlar onun için artık doğal şeylerdi. İnsanların davranışlarında küçük değişiklikler olduğunu fark ediyor ama bunların nedenlerini sorgulamıyordu. Sadece biliyordu.

Bir insanın ses tonu değişmişse konuşmamak gerekiyordu.

Bir insan fazla sessizse yanında oturmak gerekiyordu.

Birisi sinirliyse üzerine gitmemek gerekiyordu.

Birisi üzgünse onu güldürmek işe yarayabilirdi.

Sonuncusunu ise ilk kez okulda fark etmişti.

O gün öğretmeni sınıfa girip tahtaya bir şeyler yazıyordu. Çocuklar kendi aralarında konuşuyor, bazıları sıralarının üzerinde kalemlerle oynuyordu. Mert de defterinin kenarına küçük bir araba çiziyordu.

Öğretmen bir anda arkasını döndü.

“Çocuklar!”

Sınıf sustu.

“Kaç kere söyleyeceğim? Ders sırasında konuşmayın.”

Mert başını kaldırdı.

Öğretmenin yüzü kızarmıştı. Kaşları çatılmıştı.

Yanındaki çocuklardan biri sessizce:

“Yine kızdı.”

dedi.

Mert ona baktı.

“Evet.”

Öğretmen tahtaya dönüp yazmaya devam etti.

Bir dakika kadar kimse konuşmadı.

Sonra Mert defterinin kenarındaki arabayı gösterip yanındaki arkadaşına fısıldadı:

“Bu araba da derste konuşursa öğretmen ona da kızar mı?”

Arkadaşı gülmeye başladı.

Mert de güldü.

Öğretmen dönüp baktı.

“Ne oldu?”

Mert hemen ciddileşti.

“Hiç öğretmenim.”

“Bir şey söyledin mi?”

Mert başını salladı.

“Yok.”

Öğretmen birkaç saniye ona baktı. Sonra tekrar tahtaya döndü.

Mert arkadaşına baktı.

Arkadaşı hâlâ gülüyordu.

O da gülümsedi.

O gün bunun üzerinde düşünmedi.

Ama birkaç hafta sonra aynı şey başka bir yerde karşısına çıkacaktı.

Mert'in arkadaş çevresi yavaş yavaş büyüyordu. İlkokulda bazı çocuklar onunla daha çok konuşmaya başlamıştı. Çünkü Mert kavga çıkarmıyordu. Oyuncaklarını paylaşırdı. Birisi bir şey anlattığında dinlerdi. En önemlisi de komik şeyler söylerdi.

Aslında Mert kendisini komik biri olarak görmüyordu.

Sadece aklına geleni söylüyordu.

Bir gün teneffüste sınıftaki çocuklardan biri yere düşüp dizini çarptı. Birkaç çocuk hemen etrafına toplandı.

“İyi misin?”

“Kanadı mı?”

Çocuk ağlamaya başladı.

Mert de yanına gitti.

Bir süre ne söyleyeceğini düşündü.

Sonra:

“Bence yer seni kıskandı.”

Çocuk ağlamanın arasında durdu.

“Ne?”

“Sen hızlı koşuyorsun diye seni düşürdü.”

Çocuk burnunu çekti.

“Saçmalama.”

“Bak, yine düşürürse öğretmene söyleyelim.”

Çocuk hafifçe güldü.

Diğer çocuklar da gülmeye başladı.

Birkaç dakika önce ağlayan çocuk artık gülüyordu.

Mert de gülümsedi.

O an ilk defa başka bir şey fark etti.

Bir insan üzgünken onu güldürmek, bazen ağlamasını durduruyordu.

Bu hoşuna gitmişti.

Çünkü birini mutlu etmek güzel bir şeydi.

Henüz bunun ileride Mert'in hayatında ne kadar büyük bir yere sahip olacağını kimse bilmiyordu.

Mert bile.

Evde de benzer şeyler olmaya başlamıştı.

Bir akşam babası işten geldiğinde oldukça sinirliydi. Kapıyı biraz sert kapatmış, ayakkabılarını çıkarırken söylenmişti. Annesi mutfaktan çıkıp:

“Ne oldu?”

diye sordu.

“Bir şey yok.”

“Yüzünden belli.”

“Bir şey yok dedim.”

Mert salonda televizyon izliyordu. Sesleri duyunca kumandayı elinden bıraktı.

Babası koltuğa oturdu.

Annesi birkaç saniye daha ayakta kaldıktan sonra mutfağa döndü.

Mert babasına baktı.

Babası televizyonu açtı.

Mert de tekrar ekranına döndü.

Birkaç dakika geçti.

Kimse konuşmadı.

Sonra Mert kumandayı eline aldı ve televizyonun sesini biraz açtı.

Babası:

“Biraz kıs.”

Mert kıstı.

Sonra birkaç saniye bekledi.

“Baba.”

“Efendim?”

“Sen bugün televizyon olsaydın bozuk olurdun.”

Babası kaşlarını çattı.

“Ne alaka?”

“Çünkü yüzün donuk.”

Mert kendi söylediğine güldü.

Babası önce ciddi ciddi baktı.

Sonra istemeden gülümsedi.

“Git odana.”

Mert güldü.

“Tamam.”

Ayağa kalkıp odasına gitti.

Kapıyı kapatırken babasının hâlâ gülümsediğini gördü.

Mert'in içi rahatladı.

O gece bunu düşünmedi.

Ama ertesi gün babasıyla karşılaştığında önce yüzüne baktı.

Normaldi.

Mert de normal davrandı.

Mert'in insanları gözlemleme yeteneği böyle böyle gelişiyordu.

Kimse ona “insanları gözlemle” demiyordu.

Mert bunu oyun gibi yapıyordu.

Öğretmeni sinirlenince sınıfın sessizleştiğini fark ediyordu.

Arkadaşı üzülünce daha az konuştuğunu fark ediyordu.

Annesi yorulduğunda çayını daha yavaş içtiğini fark ediyordu.

Babası düşündüğünde kaşlarının arasındaki çizginin belirginleştiğini fark ediyordu.

Mert bunları bir deftere yazmıyordu.

Sadece aklında tutuyordu.

Ve zamanla bunları doğru tahmin etmeye başladı.

Bir insanın yanına gitmeden önce onun konuşmak isteyip istemediğini anlayabiliyordu.

Bir arkadaşının şaka kaldıracak durumda olup olmadığını hissediyordu.

Bir öğretmenin o gün sınıfta fazla soru istemediğini yüzünden anlayabiliyordu.

Bunlar Mert'i diğer çocuklardan farklı yapan şeyler değildi belki.

Ama Mert bunları biraz fazla iyi yapıyordu.

Bir cumartesi günü ailecek misafirliğe gittiler.

Mert salonda otururken büyükler kendi aralarında konuşuyordu. Bir süre sonra konu çocukların okuluna geldi.

Akrabalardan biri:

“Mert nasıl gidiyor okul?”

diye sordu.

Annesi:

“İyi gidiyor.”

“Dersleri nasıl?”

“İyi.”

“Yaramazlık?”

Annesi gülerek başını salladı.

“Hiç yok.”

Kadın Mert'e baktı.

“Sen hiç anneni üzmüyorsun demek.”

Mert birkaç saniye düşündü.

“Bazen üzülüyorum.”

Salonda bir sessizlik oldu.

Mert ne dediğini anlamamıştı.

Sonra:

“Yani... annem üzülüyor.”

dedi.

Herkes gülmeye başladı.

Mert de güldü.

Annesi başını iki yana salladı.

“Bak işte, yine yaptı.”

Mert ne yaptığını anlamadı.

Ama herkes güldüğü için o da güldü.

Akşam eve dönerlerken Mert arka koltukta camdan dışarı bakıyordu.

İstanbul'un ışıkları camda hareket ediyor, arabalar yanlarından geçip gidiyordu.

Annesi ön koltukta sessizdi.

Babası arabayı kullanıyordu.

Bir süre sonra annesi:

“Bugün güzel konuştun.”

dedi.

Mert:

“Ne söyledim?”

“Milleti güldürdün.”

Mert omuzlarını kaldırdı.

“Komik değildi ki.”

Annesi:

“Sen komik bulmasan da insanlar gülüyor.”

Mert camdaki yansımasına baktı.

Kendi yüzünü birkaç saniye izledi.

Sonra gülümsedi.

O yaşta Mert için gülmek çok basit bir şeydi.

Mutlu olduğu için gülerdi.

Komik bir şey olduğu için gülerdi.

Arkadaşları güldüğü için gülerdi.

Annesi güldüğü için gülerdi.

Henüz bir insanın gülümsemesinin başka anlamları olabileceğini bilmiyordu.

Mert sekiz yaşına yaklaşırken okulda küçük bir arkadaş grubu oluşmuştu. Henüz büyük bir çevresi yoktu ama teneffüslerde birlikte oynadığı birkaç çocuk vardı.

İçlerinden biri Emir'di.

Emir, Mert'in diğer arkadaşlarından biraz farklıydı. Daha sessizdi. Mert kadar konuşmazdı ama Mert'in söylediği şeyleri gerçekten dinlerdi.

Bir gün teneffüste Mert sınıfa döndüğünde Emir sırasının üzerinde oturuyordu.

“Niye buradasın?”

“Canım istemedi.”

“Neyi?”

“Bahçeye çıkmayı.”

Mert yanına oturdu.

“Niye?”

Emir omuzlarını kaldırdı.

Mert bir süre sustu.

Sonra:

“İstersen çıkmayalım.”

Emir ona baktı.

“Sen çıkmak istemiyor musun?”

“İstiyorum.”

“O zaman çık.”

Mert düşündü.

“Sen gelmiyorsan ben de gelmem.”

Emir gülümsedi.

“Niye?”

“Çünkü tek başıma sıkılırım.”

Emir başını eğdi.

“Tamam.”

İkisi birkaç dakika sonra birlikte bahçeye çıktılar.

Mert o gün bunu da fazla önemsemedi.

Ama Emir ile arkadaşlığı diğerlerinden farklı başlayacaktı.

Çünkü Mert'in çevresindeki çoğu insan onun neşesini seviyordu.

Emir ise Mert'in yanında sessiz kalabilmesini seviyordu.

Mert bunu yıllar sonra anlayacaktı.

O yıllarda Mert hâlâ gerçekten mutluydu.

Okuldan eve geldiğinde çantasını bir kenara bırakıp odasına geçiyor, bazen derslerini hemen yapıyor, bazen de annesinin birkaç kez söylemesini bekliyordu.

Akşamları ailesiyle yemek yiyor, babası televizyon izlerken yanına oturuyor, annesi mutfakta ertesi gün için hazırlık yapıyordu.

Evde tartışmalar da oluyordu.

Bazen babasının sesi yükseliyordu.

Bazen annesi uzun süre konuşmuyordu.

Bazen Mert odasına gidip kapısını kapatıyordu.

Ama ertesi gün hayat devam ediyordu.

Mert için dünya hâlâ güvenli bir yerdi.

Çünkü çocukken insan bazı şeylerin ağırlığını henüz taşıyacak kadar büyük değildi.

Mert de taşıyabileceğinden fazlasını taşımıyordu.

Henüz.

Bir akşam yatağına uzandığında annesi kapıyı açıp içeri baktı.

“Uyudun mu?”

“Hayır.”

“Yarın okul var.”

“Biliyorum.”

“Çantanı hazırladın mı?”

“Hayır.”

Annesi kapının yanında durdu.

“Mert.”

“Tamam tamam, hazırlayacağım.”

Annesi gülümsedi.

“İyi geceler.”

“İyi geceler anne.”

Kapı kapandı.

Mert yorganın altına girdi.

Bir süre tavana baktı.

Sonra kendi kendine gülümsedi.

Yarın okulda Emir'e bugün aklına gelen saçma şeyi anlatacaktı.

Henüz hayatında ne doktor vardı, ne gelecek kaygısı, ne babasının beklentileri, ne de arkadaşlarının bir gün yavaş yavaş uzaklaşabileceği düşüncesi.

Bunların hepsi çok uzaktaydı.

Mert sekiz yaşına giriyordu.

Ve o zamanlar onun için hayat, ertesi gün okulda ne oynayacağından ibaretti.