7. bölüm · USLU ÇOCUK

İki Yol

Burak .

Mert'in defterinin son sayfasında yazan üç kelime birkaç gün boyunca orada kaldı. Doktor. Tamirci. Bilmiyorum. Her sabah okula giderken aklına geliyor, okulda arkadaşlarıyla vakit geçirirken unutuluyor, akşam odasına geçtiğinde ise yeniden karşısına çıkıyordu. Defterin o sayfasını kimseye göstermiyordu. Özellikle babasının görmesini istemiyordu. Nedenini tam olarak bilmese de o üç kelimenin babası tarafından görülmesi hâlinde aralarından birinin seçilmek zorunda kalacağını hissediyordu.

Bir cumartesi sabahı babası onu erkenden uyandırdı. Mert gözlerini açtığında odasının kapısında babasını gördü. “Kalk.” Mert yorganın içinden başını çıkardı. “Nereye?” “Benimle geleceksin.” Mert saatin kaç olduğuna baktı. “Daha çok erken.” Babası kısa bir gülümsemeyle, “Hayat erken başlıyor.” dedi. Mert birkaç saniye düşündü. “Bu söz çok baba sözü.” Babası güldü. “Hadi kalk.”

Mert hazırlanıp babasının peşinden çıktı. Nereye gittiklerini başta sormadı. Yolda babası da fazla konuşmadı. İstanbul'un sabah trafiği henüz yoğunlaşmamıştı. Sokaklar hafta içindeki kadar kalabalık değildi. Mert camdan dışarı bakarken dükkânların açılışını, kaldırımda yürüyen insanları ve işe yetişmeye çalışanları izledi. Sonunda babası bir hastanenin önünde durdu.

Mert arabadan indi ve binaya baktı. “Buraya niye geldik?” Babası kapıyı kilitledi. “Birini ziyaret edeceğiz.” Mert başını salladı. Hastaneye girdiklerinde babasının tanıdığı bir doktor onları karşıladı. Adam babasıyla tokalaştıktan sonra Mert'e baktı. “Senin oğlan bu mu?” Babası gururla başını salladı. “Evet.” Doktor, Mert'in omzuna hafifçe dokundu. “Maşallah. Büyüyünce doktor olacak.” Mert cevap vermedi. Babası hemen, “İnşallah.” dedi.

Hastanenin koridorlarında yürürlerken Mert etrafına bakıyordu. İnsanlar hızlı hızlı hareket ediyor, hemşireler ellerindeki dosyalarla bir yerlere yetişmeye çalışıyor, bazı odaların kapıları açık duruyordu. Mert'in dikkatini çeken şey hastanenin kendisinden çok insanların yüzleriydi. Kimi endişeli, kimi yorgun, kimi ise rahatlamış görünüyordu. Babası bir odaya girip bir süre konuştu. Mert kapının yanında bekledi.

Bir süre sonra babası yanına geldi. “Nasıl buldun?”

Mert omuzlarını kaldırdı. “Bilmiyorum.”

“Güzel değil mi?”

“Değişik.”

Babası biraz düşündü. “Alışırsın.”

Mert bu cümleyi anlamadı. Hastaneden çıktıklarında babası ona dönerken, “İyi bir meslek.” dedi. Mert başını salladı. “Evet.”

“İnsanların hayatına dokunuyorsun.”

Mert yere baktı.

“Baba?”

“Efendim?”

“Ben istemezsem ne olacak?”

Babası yürümeyi bıraktı.

Mert de durdu.

Babası oğluna baktı. Yüzünde öfke yoktu. Fakat Mert onun cevabını beklerken içinde bir şeylerin gerildiğini hissetti.

“Daha dokuz yaşındasın.” dedi babası. “Bunları düşünmek için çok erken.”

Mert başını salladı.

“Tamam.”

Sonra beraber yürümeye devam ettiler.

O gün eve döndüklerinde Mert odasına geçti. Masasına oturup defterini açtı. Son sayfadaki üç kelime hâlâ oradaydı. Kalemi eline aldı. “Doktor” kelimesinin altına küçük bir çizgi çekti. Sonra çizgiyi sildi. “Tamirci” kelimesine baktı. Onun da altına bir çizgi çekti. Sonra onu da sildi.

En sonunda üçünün de üstünü kapatacak kadar büyük bir daire çizdi.

Defteri kapattı.

Mert'in kafası karışmıştı.

Ama çocukluğunda kafasının karışması bile uzun sürmüyordu.

Akşam Emir aradı. Bir süre konuştular. Emir okulda yaşanan komik bir olayı anlattı. Mert güldü. Sonra ikisi bilgisayar oyunu hakkında tartışmaya başladılar. Mert birkaç dakika içinde hastaneyi de, babasını da, defterini de unuttu.

O gece yatağa girdiğinde ise babasının sabahki yüzü aklına geldi.

Mert babasının onu sevdiğini biliyordu.

Bundan hiç şüphesi yoktu.

Babası onun için çalışıyor, eve geldiğinde hâlini hatırını soruyor, derslerini takip ediyor, hasta olduğunda başından ayrılmıyordu. Mert bazen babasına kızsa bile onun kötü bir baba olduğunu düşünmüyordu.

Tam tersine.

Babası onun iyi bir hayat yaşamasını istiyordu.

Mert bunu biliyordu.

Sadece “iyi hayat”ın ne olduğunu ikisinin farklı düşündüğünü henüz anlayamıyordu.

Aradan birkaç hafta geçti. Okulda öğretmen öğrencilerden gelecekte ne olmak istediklerini anlatan kısa bir yazı yazmalarını istedi. Sınıftaki çocuklar hemen kâğıtlara bir şeyler yazmaya başladı.

“Futbolcu.”

“Polis.”

“Pilot.”

“Öğretmen.”

“Veteriner.”

Mert kalemini elinde çeviriyordu.

Öğretmen sıraların arasında dolaşırken onun önünde durdu.

“Sen ne yazdın Mert?”

Mert kâğıdını çevirdi.

“Daha yazmadım.”

“Hiç mi fikrin yok?”

Mert gülümsedi.

“Var da çok.”

Öğretmen güldü. “O zaman birini seç.”

Mert kâğıda baktı.

Kalemi yavaşça hareket etti.

“Doktor.”

Kelimeyi yazdı.

Bir süre baktı.

Sonra altına küçük harflerle “belki” yazdı.

Öğretmen bunu görmedi.

Mert kâğıdı teslim etti.

Ders bittiğinde öğretmen bütün kâğıtları topladı. Mert'in kâğıdı da diğerlerinin arasına karıştı.

Mert o gün ilk defa bir şeyi sırf kendisi istediği için değil, babasının istediğini bildiği için yazdığını fark etti.

Bu düşünce onu korkutmadı.

Sadece biraz garip hissettirdi.

Çünkü dokuz yaşındaki Mert için babasının istediği şeyle kendi istediği şey arasındaki fark henüz çok küçüktü.

Aradaki mesafe ileride büyüyecekti.

Şimdilik ise yalnızca birkaç kelimelik bir boşluk vardı.