Unutulanların Soyu kitap kapağı

4. bölüm / 28

Unutulanların Soyu

Bölüm 4: Cehennemden Gelen Haber

Vaveyla Yazarı: Halise Kurt

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: Bölüm 4: Cehennemden Gelen Haber

Roma'nın sokaklarında ne kadar hızlı yürürsem yürüyeyim, zihnimdeki düşüncelerden kaçamıyordum. Dean önde ilerliyor, Sam birkaç adım arkasından çevreyi kontrol ediyor, Damon ise benim yanımda neredeyse sessizce yürüyordu. Arada bir yüzüme bakıyor, sonra hiçbir şey söylemeden önüne dönüyordu. Ben ise az önce kilisenin içinde duyduğum o tek kelimeye takılıp kalmıştım. Constantine. John Constantine. Bu ismi daha önce hiç duymamıştım. Yine de zihnimde gördüğüm görüntünün içinde onun varlığından emindim. İnsan bazen birini ilk kez gördüğü hâlde onu daha önce tanıyormuş gibi hisseder ya, bende tam tersi olmuştu. Henüz tanımadığım bir adamın adı, yıllardır taşıdığım bir sırrın içine yerleştirilmişti.

Sokağın sonuna geldiğimizde Dean durdu ve çevresine baktı. Gece yeniden çökmüştü. Roma'nın eski taş binaları karanlıkta birbirine daha yakın görünüyordu. Sokak lambalarının çoğu yanıyordu fakat birkaç tanesi aralıklarla titriyordu. Birkaç dakika önce peşimizden gelenlerin seslerini duymuştum. Şimdi hiçbir şey yoktu. Ne ayak sesi, ne motor, ne de başka bir hareket. Sanki bizi takip eden herkes bir anda ortadan kaybolmuştu. Bu sessizlik beni rahatlatmak yerine daha çok korkuttu. Çünkü artık bu dünyada öğrendiğim ilk şeylerden biri şuydu: Bir şeyin görünmemesi, orada olmadığı anlamına gelmiyordu.

Dean eski bir binanın girişinde durdu. Kapının üzerindeki küçük tabelaya baktı ve anahtarı çıkardı. Bina dışarıdan bakıldığında sıradan görünüyordu. İçeride birkaç daire vardı ve girişte eski posta kutuları sıralanmıştı. Ben kapıdan içeri girerken hâlâ etrafıma bakıyordum. Sam kapıyı arkamızdan kapattıktan sonra bir süre kilidi kontrol etti. Dean merdivenlere yöneldi. Damon ise girişte birkaç saniye bekledi ve başını hafifçe yana çevirerek karanlık sokağa baktı.

“Bizi bulmaları ne kadar sürer?” diye sordum.

Damon bakışlarını benden ayırmadan cevap verdi. “Eğer aradığımız kişilerse, fazla uzun sürmez.”

“Bunu söylerken neden bu kadar sakinsin?”

Bana baktı. “Çünkü panik yapmak genellikle işe yaramıyor.”

“Benim için oldukça işe yarıyor.”

Damon'un ağzının kenarında kısa bir gülümseme belirdi. “Fark ettim.”

Sam merdivenlerin başından ona baktı. “Damon.”

“Ne?”

“Şu an onu sinirlendirmesen?”

Damon ellerini kaldırarak teslim olmuş gibi yaptı. “Sadece konuşuyorduk.”

“Ben konuşmuyordum,” dedim. “Sen benimle uğraşıyordun.”

“Aradaki farkı anlayacak kadar uzun yaşamışlığım var.”

Damon'un bu cümlesi, normalde başka bir zamanda olsa dikkatimi çekebilirdi. Fakat o gece onun sözlerinin altında başka bir şey olduğunu hissettim. Uzun yaşamışlığım. Bunu şaka gibi söylemişti ama ben artık hiçbir şeyi şaka olarak kabul edemiyordum.

Merdivenleri çıktık. Dairenin kapısı açıldığında içeride eski kitap, kahve ve silah yağına benzeyen bir koku vardı. Burası bir evden çok geçici bir karargâh gibiydi. Duvarların önünde haritalar asılıydı. Masanın üzerinde gazeteler, fotoğraflar ve farklı dillerde yazılmış kitaplar vardı. Bir köşede silah dolabı, diğer tarafta ise üzerinde tuhaf semboller bulunan kutular duruyordu. Odaya girer girmez gözlerim duvarın bir bölümüne takıldı. Orada onlarca fotoğraf vardı. Bazılarında tanımadığım insanlar, bazılarında ise yaratık olduklarını ilk bakışta anlayabileceğim varlıklar bulunuyordu. Bir fotoğrafta yüzü insan yüzüne benzeyen fakat gözleri tamamen siyah olan bir adam vardı. Başka bir fotoğrafta kanatlı bir yaratık gökyüzünde süzülüyordu.

“Bunların hepsi gerçek mi?” diye sordum.

Sam montunu çıkarırken, “Ne yazık ki,” dedi.

“Ne yazık ki mi?”

Dean masanın üzerindeki silahlardan birini kontrol ediyordu. “Dünyanın düşündüğünden daha büyük bir kısmı gerçek.”

Birkaç saniye boyunca duvardaki fotoğraflara baktım. “Peki insanlar neden bunları bilmiyor?”

Sam bana baktı. “Çünkü çoğu insan bilmemesi gerektiği şeyleri bilmeden daha güvenli yaşıyor.”

“Buna karar veren kim?”

Bu kez cevap vermedi.

Damon koltuğa oturdu. “Kimse. İnsanlar bazı gerçekleri kendileri unutmayı tercih eder.”

“Böyle bir şey mümkün mü?”

“Sandığından daha fazla.”

Onun sesindeki ciddiyet, odadaki bütün havayı değiştirdi. Damon'un şaka yapmadığı nadir anlardan biriydi.

Dean masaya birkaç eski dosya bıraktı. “Bunun için seni buraya getirdik.”

Dosyanın üzerinde ismimi gördüm.

SERAPHINE VESPER.

İçimdeki huzursuzluk yeniden yükseldi.

“Bunlar nereden geldi?”

“Bobby'den,” dedi Sam.

İsmi ilk kez duyuyordum.

“Kim Bobby?”

“Bobby Singer. Eski bir avcı. Muhtemelen bu dünyada bizim kadar çok şey bilen birkaç kişiden biri.”

Dean dosyayı açtı. İçinden sararmış belgeler, eski gazete kupürleri ve birkaç fotoğraf çıktı. Fotoğraflardan biri önüme bırakıldığında kalbim sıkıştı.

Annem.

Yine.

Bu kez yanında başka insanlar vardı.

Fotoğrafın arkasında bir tarih vardı.

1978.

Annem yine aynı görünüyordu.

Yüzünde tek bir yaşlanma belirtisi yoktu.

Parmaklarım fotoğrafın kenarında dondu.

“Bu imkânsız.”

Sam sessizce, “Evet,” dedi.

“Annem 1978'de bu yaşta görünemez.”

“Biliyoruz.”

“Peki neden böyle?”

Dean cevap vermedi.

Damon fotoğrafı elime alıp dikkatle inceledi. “Anneni tanıyordum.”

Başımı kaldırdım.

“Ne?”

Odaya ağır bir sessizlik çöktü.

Damon'un yüzündeki ifade bu kez gerçekten ciddiydi. “Livia Vesper'ı tanıyordum.”

Sandalyeden kalktığımı bile fark etmedim.

“Sen annemi tanıyordun?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

Damon birkaç saniye sustu. “Uzun zaman önce.”

“Ne kadar uzun?”

“Yeterince.”

“Bana neden daha önce söylemedin?”

“Çünkü seni tanımıyordum.”

“Şimdi tanıyor musun?”

Damon gözlerimin içine baktı. “Hayır.”

Bu cevap beklediğimden daha çok canımı yaktı.

“Öyleyse neden herkes beni tanıyor?”

Damon'un yüzünde kısa bir tereddüt belirdi. “Çünkü annen seni sakladı.”

“Kimden?”

“Benden değil.”

“Kimden?”

Bu kez cevap vermedi.

Dean dosyayı kapattı. “Asıl sorunumuz bu değil.”

“Benim için sorun bu.”

“Seraphine...”

“Hayır.” Sesimi yükselttim. “Hayatım boyunca bana hiçbir şey anlatılmadı. Annem öldü ve bana cevap vermeden gitti. Şimdi birdenbire insanlar ortaya çıkıyor, beni tanıyorlar, annemi tanıyorlar, ailem hakkında konuşuyorlar. Siz bana sürekli biraz daha beklememi söylüyorsunuz. Ben artık beklemek istemiyorum.”

Odanın içinde birkaç saniye sessizlik oldu.

Sam'in yüzündeki ifade yumuşadı. “Haklısın.”

Dean ona baktı.

Sam devam etti. “Ne kadarını bilmek istediğine karar vermek onun hakkı.”

Dean bir süre bana baktıktan sonra başını eğdi. “Tamam.”

Dosyanın içinden en eski belgeyi çıkardı.

“Vesper ailesi, sandığımızdan çok daha eski.”

Belgeyi önümde açtı. Üzerinde Latin harflerine benzeyen fakat tam olarak anlayamadığım yazılar vardı. Sayfanın ortasında aynı siyah gül sembolü bulunuyordu.

“Yaklaşık bin yıl önce,” diye başladı Dean, “Avrupa'nın farklı bölgelerinde aynı sembol ortaya çıkmaya başladı. İlk başta bunu bir tarikat işareti sandık. Sonra bunun bir aile işareti olduğunu öğrendik. Fakat Vesper ailesinin diğer ailelerden farkı, yalnızca insanlardan oluşmamasıydı.”

Boğazım kurudu.

“Ne demek bu?”

Sam araya girdi. “Ailenin doğaüstü dünyayla çok eski bir bağlantısı var.”

“Cadılar mı?”

Dean başını salladı.

“Vampirler?”

“Hayır.”

“İblisler?”

Bu kez hiçbiri cevap vermedi.

Sessizlik, cevabın kendisiydi.

“Annem bir iblisle mi bağlantılıydı?”

Damon başını hafifçe kaldırdı.

“Hayır.”

“Öyleyse ne?”

Sam dosyanın başka bir sayfasını çevirdi. “Bilmiyoruz.”

“Bilmiyorsunuz.”

“Bildiğimiz şey şu,” dedi Dean. “Vesper soyundan gelenlerin bazıları doğaüstü varlıklarla iletişim kurabiliyor. Bazıları onların gerçek doğasını görebiliyor. Bazıları ise...”

“Bazıları ne?”

Sam gözlerini bana çevirdi.

“Bazıları kapıları açabiliyor.”

O kelimeyi duyduğumda içimdeki bütün sesler sustu.

Kapı.

Rüyam.

Taş kapı.

Annemin korkusu.

Mirasçı.

Her şey aynı noktaya bağlanıyordu.

“Ne kapısı?”

Dean cevap vermeden önce kapının kilidi hareket etti.

Hepimiz aynı anda sustuk.

Bir saniye sonra kapının önünden bir ses geldi.

“Dean?”

Sam'in yüzü değişti.

Dean silahına uzandı.

“Bu ses...”

“Bobby,” dedi Sam.

Dean kapıya yaklaşmadan önce durdu.

“Parola.”

Kapının arkasından birkaç saniye sessizlik oldu.

“Dean, gerçekten şimdi mi?”

Dean silahını bırakmadı.

“Parola.”

Bu kez dışarıdan yaşlı bir erkek sesi geldi.

“Pie.”

Dean kapıyı açtı.

İçeri giren yaşlı adamın yüzünü daha önce hiç görmemiştim. Elinde eski bir çanta vardı ve yüzünde yorgun ama sert bir ifade bulunuyordu. İçeri girer girmez etrafına baktı, sonra gözleri bana takıldı.

Bir anda durdu.

Sanki karşısında bir hayalet görmüş gibiydi.

“Lanet olsun.”

Dean kapıyı kapattı. “Ne oldu?”

Bobby cevap vermedi. Gözlerini benden ayırmadan yaklaştı.

“Livia'nın kızı.”

Ben istemsizce geri çekildim.

“Beni tanıyor musun?”

Bobby'nin yüzünde acı dolu bir ifade belirdi.

“Hayır,” dedi. “Ama anneni tanıyordum.”

Bir an kimse konuşmadı.

Sonra Bobby çantasını masaya bıraktı.

“Size kötü bir haberim var.”

Dean'in yüzü gerildi. “Ne kadar kötü?”

“Cehennem hareketlenmiş.”

Damon kaşlarını çattı.

Sam, “Ne demek hareketlenmiş?” diye sordu.

Bobby masaya eski bir kitap bıraktı. Kitabın kapağında siyah gül vardı.

“Son üç gecedir farklı şehirlerde aynı sembol ortaya çıkıyor. Roma, Londra, New Orleans, Lawrence, Mystic Falls...”

İsimleri duyduğumda bir şey fark ettim.

Hepsi farklı yerlerdi.

Ama hepsinde aynı sembol vardı.

“Bunu kim yapıyor?”

Bobby bana baktı.

“Bilmiyoruz.”

Sonra kitabı açtı.

İlk sayfada tek bir cümle vardı.

Bobby'nin sesi ağırlaştı.

“Fakat bazı eski metinler, Vesper kanının yeniden ortaya çıkmasıyla cehennemdeki bir mührün kırılacağını söylüyor.”

O an odanın içindeki hava değişti.

“Benim kanım mı?”

Bobby başını salladı.

“Senin kanın.”

Tam o sırada pencerenin camına bir şey çarptı.

Hepimiz irkildik.

Sonra ikinci kez.

Dean silahını kaldırdı.

Camın dışında hiçbir şey görünmüyordu.

Bobby pencereye yaklaşırken Damon'un yüzündeki ifade değişti.

“Dur.”

Herkes ona baktı.

Damon'un gözleri pencerenin dışındaki karanlığa kilitlenmişti.

“Onu hissediyorum.”

“Ne?” diye sordum.

Damon yavaşça başını çevirdi.

“İblis.”

Penceredeki cam bir anda içeri doğru patladı.

Karanlığın içinden siyah duman gibi bir şey odaya yayıldı. Sam geri çekilirken Dean ateş etti. Kurşunlar dumanın içinden geçti. Bobby yere kutsal su döktü ve duman bir anlığına geriledi.

Sonra odanın tam ortasında bir adam belirdi.

Takım elbise giymişti.

Yüzünde sakin bir gülümseme vardı.

“Bobby Singer.”

Bobby'nin yüzü sertleşti.

“Crowley.”

Crowley etrafına bakıp hafifçe başını eğdi.

“Uzun zaman oldu.”

Dean silahını kaldırdı.

“Bir adım daha atma.”

Crowley ona baktı.

“Dean, seni görmek de her zamanki kadar yorucu.”

Sonra bakışları bana döndü.

Gülümsemesi kayboldu.

Beni birkaç saniye boyunca inceledi.

Ardından gözleri boynumdaki madalyona indi.

“Ah.”

Bu tek kelimeyle odadaki herkes gerildi.

Crowley bana doğru bir adım attı.

“Demek gerçekten geri döndü.”

“Ben hiçbir yere dönmedim,” dedim.

Crowley'nin yüzünde tuhaf bir ifade oluştu.

“Bunu hep söylüyorlar.”

Dean silahını biraz daha kaldırdı.

“Ne istiyorsun?”

Crowley ona bakmadan cevap verdi.

“Ben mi?”

Gözlerini benden ayırmadı.

“Hiçbir şey.”

Sonra hafifçe gülümsedi.

“Şimdilik.”

O anda başka bir ses duyuldu.

Kanat çırpışına benzeyen, fakat çok daha derin ve ağır bir ses.

Crowley'nin yüzündeki gülümseme silindi.

Hepimiz aynı anda başımızı çevirdik.

Odanın ortasında beyaz bir ışık belirdi.

Işık yavaşça söndüğünde orada bir adam duruyordu.

Koyu renkli takım elbisesi, dağınık saçları ve şaşkın bakışlarıyla etrafına baktı.

Sonra gözleri bana geldi.

Castiel.

Beni gördüğü anda yüzündeki ifade değişti.

“Seraphine Vesper.”

Sesindeki ton, adımı söylerken bile bunun sıradan bir isim olmadığını belli ediyordu.

“Sen kimsin?” diye sordum.

Castiel cevap vermeden önce Crowley'ye baktı.

Sonra Dean'e.

Sonra tekrar bana.

“Ben Castiel.”

Bir an durdu.

“Ve seni korumam gerekiyor.”

Crowley hafifçe güldü.

“İşte şimdi işler gerçekten kötüleşti.”

Castiel'in gözleri karardı.

“Hayır, Crowley.”

Bakışları bana döndü.

“Şimdi işler yeni başladı.”

Ve o anda, boynumdaki madalyon ilk kez kendi kendine ısındı.

Siyah gülün ortasındaki kırmızı taş parlamaya başladı.

Hepimiz sustuk.

Ben elimle madalyona dokunduğumda kulağımın içinde bir fısıltı duydum.

Annemin sesi.

Bu kez yalnızca tek bir cümle söylüyordu.

“Meleklere bile güvenme.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

69okunma 40beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.