22. bölüm / 28
Unutulanların SoyuBölüm 22: Hatırlayan Kan
Bölümler 28Şu an: Bölüm 22: Hatırlayan Kan
- 1 Bölüm 1: Küllerin Altındaki Ses1.659 kelime
- 2 Bölüm 2: Gecenin Misafirleri1.523 kelime
- 3 Bölüm 3: Kanın Hatırladığı1.540 kelime
- 4 Bölüm 4: Cehennemden Gelen Haber1.634 kelime
- 5 Bölüm 5: Meleklerin Sessizliği1.623 kelime
- 6 Bölüm 6: Günahın Gölgesinde1.387 kelime
- 7 Bölüm 7: Kapının Ardındaki Günah1.191 kelime
- 8 Bölüm 8: Mührün Ötesinde997 kelime
- 9 Bölüm 9: Babamın Gölgesi1.458 kelime
- 10 Bölüm 10: Eve Dönüş1.306 kelime
- 11 Bölüm 11: Küllerin Hatırladığı1.276 kelime
- 12 Bölüm 12: Anahtarın Öteki Tarafı1.458 kelime
- 13 Bölüm 13: Vesper Evi1.408 kelime
- 14 Bölüm 14: On Üçüncü Sandalye1.418 kelime
- 15 Bölüm 15: Kanatların Ardındaki Gölge1.431 kelime
- 16 Bölüm 16: MICHAEL’İN HAPİSHANESİ2.147 kelime
- 17 Bölüm 17: MÜHRÜN İÇİNDEKİ GÖLGE1.501 kelime
- 18 Bölüm 18: LİVİA'NIN GÖLGESİ1.512 kelime
- 19 Bölüm 19: HATIRLAMANIN BEDELİ1.460 kelime
- 20 Bölüm 20: ANNEMİN SAKLADIĞI GECE1.993 kelime
- 21 Bölüm 21: ÜÇÜNCÜ MÜHRÜN GECESİ1.860 kelime
- 22 Bölüm 22: Hatırlayan Kan1.669 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 Bölüm 23: Kolyenin Sahibi1.455 kelime
- 24 Bölüm 24: Unutulanların İlk Mührü1.472 kelime
- 25 Bölüm 25: ASTER’İN KAYIP ARŞİVİ2.190 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Dördüncü Mührün Hatırası1.818 kelime
- 27 Karakter bölümü29 kelime
- 28 BÖLÜM 27: KÜLLERİN ALTINDAKİ İKİZ4.333 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üçüncü mühür kırıldığında ortaya çıkan sessizlik, daha önce duyduğum hiçbir sessizliğe benzemiyordu. Sessizlik dediğim şey aslında sessizlik değildi; daha çok dünyanın bir anlığına nefesini tutmasıydı. Şapelin taş duvarlarında dolaşan soğuk hava durmuş, mumların alevleri aynı yöne doğru eğilmiş ve tavandan düşen ince toz parçaları havada asılı kalmıştı. Sanki zaman bile ne yapacağını bilememişti. Gözlerimi kapattığımda hâlâ o fotoğrafı görüyordum. Livia, Elias, Michael, Lucifer ve onların arasında, yüzünü tam olarak seçemediğim o kadın. Kadının boynunda benim kolyem vardı. Aynı siyah gül biçimli madalyon. Aynı ince zincir. Aynı çatlak, aynı eski işçilik. Parmaklarımı istemsizce kendi kolyeme götürdüğümde metalin normalden çok daha sıcak olduğunu fark ettim. Derimin altında kalbimle birlikte başka bir şey daha atıyor gibiydi. Sanki yıllardır benden saklanan bir hatıra, sonunda kafatasımın içinde kapalı kaldığı yerden çıkıp bana ulaşmaya çalışıyordu. Bir anda gözümün önünden görüntüler geçti. Livia'nın yüzü, çocukluğum, mumlarla çevrili bir oda, kanla çizilmiş bir sembol, Michael'ın zincirleri, Lucifer'ın karanlık bakışları ve sonra o kadın. Bu kez kadın bana bakıyordu. Dudakları hareket etti ama sesini duymadım. Yine de ne söylediğini biliyordum. Hatırla.
Dean hemen yanıma geldi. Ben geri çekilmeden önce ellerini omuzlarıma koydu ve gözlerimin içine baktı. Yüzündeki ifade her zamanki alaycı rahatlığından uzaktı. Onun gözlerinde gördüğüm şey korku değildi sadece. Beni kaybetme ihtimalinin ağırlığıydı. Parmakları omuzlarımdan kollarıma doğru kayarken nefesimi toparlamaya çalıştım. Başım dönüyordu. Dizlerimin altındaki taş zemin bir anlığına uzaklaşmış gibi oldu. Dean beni kendine çektiğinde alnımı göğsüne yasladım. Kalbinin düzenli atışını duymak garip bir şekilde beni yeniden gerçekliğe bağladı. Etrafımızdaki herkes hâlâ üçüncü mührün açtığı yarığa bakıyordu. Bonnie'nin yüzü solgundu. Stefan sessizce onu izliyor, Sam elindeki eski kitabın sayfalarını çeviriyor, Damon ise ilk kez birkaç saniyeliğine gerçekten susuyordu. Castiel biraz ileride, kırılmış taşların arasında duran siyah gül sembolüne bakıyordu. Livia ise bana bakıyordu. Annemin yüzündeki ifade, benim gördüğüm bütün o görüntülerden daha korkutucuydu. Çünkü Livia bir şey biliyordu. Hem de benim henüz öğrenmediğim bir şeyi. Ve ilk kez, onun benden gerçeği saklamasının yalnızca beni korumakla ilgili olmadığını düşündüm.
Dean: “Bana bak.”
Başımı kaldırdım.
Dean: “İyi misin?”
“Bilmiyorum.”
Bunu söylerken sesimin ne kadar küçük çıktığını fark ettim.
Dean: “Bu sefer dürüst cevap verdin.”
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
“Sen de ilk defa saçma bir şaka yapmadın.”
Dean: “İçimde hâlâ biraz ciddiyet kaldığını görmek güzel.”
Damon arkamızdan ağır bir iç çekti.
Damon: “Romantik anınızı bölmek istemezdim ama şu anda hepimizin önünde cehenneme açılan bir kapı var.”
Dean gözlerini kapattı.
Dean: “Tamam. İşte şimdi eski Damon geri geldi.”
Damon omuz silkti.
Damon: “Ben hiç gitmedim.”
Bu küçük konuşma, şapelin üzerimize çöken ağırlığını birkaç saniyeliğine hafifletti. Fakat o an bile içimdeki şey susmuyordu. Çünkü üçüncü mühür kırılmıştı ve bunun ne anlama geldiğini artık hepimiz biliyorduk. Ben yalnızca mühürlerin taşıyıcısı değildim. Ben onların hafızasını taşıyordum. Kanım, Vesper soyunun yüzlerce yıl boyunca unuttuğu şeyleri saklıyordu. Belki de asıl lanet buydu. İnsanların unutabildiği şeyleri hatırlamak. Başkalarının gömdüğü acıları kendi zihninde yeniden yaşamak. Livia'nın beni neden sakladığını artık biraz daha iyi anlayabiliyordum. Ama anlamak, affetmek değildi. Annemin yüzüne baktığımda içimde hâlâ çocukluğumdan kalma o kırgınlığın bulunduğunu hissediyordum. Bana bir zamanlar “saklanma oyunu” diye anlattığı şeyin aslında bir oyun olmadığını biliyordum artık. Ben saklanmamıştım. Ben saklanmıştım. Aradaki fark küçücük bir kelimeydi ama bütün hayatımı değiştiriyordu.
---
O gece şapelde kimse uyumadı. Bonnie üçüncü mührün kırıldığı yerde kalan enerjiyi incelemek için saatlerce taş zeminin başında oturdu. Sam ve Rowena eski belgeleri açıp Vesper sembollerini karşılaştırırken Gabriel, elindeki bir fincan kahveyi sanki dünyanın bütün sorunlarını kahveyle çözebilecekmiş gibi ciddiyetle karıştırıyordu. Michael hâlâ zincirlerinin etkisinden tamamen kurtulamamıştı ve duvarın yanında sessizce duruyordu. Lucifer ise şapelin karanlık köşelerinden birinde, hiçbir şey söylemeden bizi izliyordu. Onun bakışlarını üzerimde hissetmek beni rahatsız ediyordu. Çünkü Lucifer'ın bakışı hiçbir zaman yalnızca bir bakış gibi gelmiyordu. Sanki insanın yüzüne değil, doğrudan sakladığı şeylere bakıyordu. Castiel birkaç dakika önce yanımızdayken yine ortadan kaybolmuştu. Ne zaman kaybolduğunu kimse fark etmemişti. Bu artık o kadar normalleşmişti ki Damon bile tepki vermedi. Ben ise bütün bu karmaşanın arasında Dean'le birlikte şapelin arka tarafındaki küçük odaya çekildim. Kapı kapandığında dışarıdaki sesler boğuklaştı. İlk kez saatler sonra yalnız kalmıştık. Dean bana yaklaşırken yüzündeki gerginlik hâlâ duruyordu. Parmakları saçlarımın arasına girdi ve beni kendine doğru çekti. Dudaklarımız buluştuğunda bütün o mühürler, kehanetler, melekler, iblisler ve geçmiş bir anlığına uzaklaştı. Kollarımı boynuna doladım. Öpüşmemiz önce yavaş, sonra daha yoğun bir hâl aldı. Dean'in elleri belimde durdu ve alnını alnıma yasladı. Birbirimize bakarken ikimiz de hiçbir şey söylemedik. Bazen konuşmak, hissettiğimiz şeyi küçültüyordu. O gece aramızdaki yakınlık daha derinleşti; korkunun, yorgunluğun ve birbirimizi kaybetme ihtimalinin altında birbirimize tutunmanın başka bir yolunu bulduk. Kapının dışındaki dünya bir süreliğine yok oldu. Mum ışığı duvarlarda titreşirken birbirimize sarıldık ve gece, sözcüklere ihtiyaç duymadan üzerimizden geçti.
Sabah olduğunda gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey Dean'in yüzüydü. Saçları dağılmıştı ve yüzünde dünyanın bütün doğaüstü sorunlarından habersizmiş gibi görünen aptalca huzurlu bir ifade vardı. Birkaç saniye onu izledim. Sonra önceki gecenin parçaları aklıma geldiğinde yüzüm ısındı. Dean gözlerini açmadan konuştu.
Dean: “Bana baktığını biliyorum.”
“Uyumuyordun yani?”
Dean: “Ben Winchester'ım. Tehlikeyi hissederim.”
“Ben tehlike miyim?”
Bir gözünü açtı.
Dean: “Şu an mı?”
Gülmeye başladım.
Tam o sırada kapının ardından Damon'ın sesi geldi.
Damon: “Eğer ikiniz hayatta kaldıysanız aşağıda kahvaltı var.”
Dean başını yastığa gömdü.
Dean: “Bu adamın zamanlama yeteneği doğaüstü.”
Kapı tekrar çalındı.
Damon: “Ayrıca Sam kahveyi bitirdi. Bu daha büyük bir kriz.”
Dean yatağın kenarına oturup bana baktı.
Dean: “Bazen onu gerçekten başka bir boyuta göndermek istiyorum.”
“Ben de.”
Dışarıdan Damon'ın sesi geldi.
Damon: “Duydum.”
Bu kez ikimiz de güldük.
---
Kahvaltı masasında herkesin yüzünde uykusuzluğun izleri vardı. Gabriel, masanın üzerinde duran ekmek sepetine uzanırken Rowena onun eline vurdu. Sam üçüncü mührün kırılmasından sonra ortaya çıkan sembolleri not alıyor, Bonnie gözlerini kapatıp şapelde hissettiği enerjiyi anlamaya çalışıyordu. Stefan sessizce pencereden dışarı bakıyordu. Michael ise masanın diğer ucunda oturuyor, kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Lucifer her zamanki gibi ortada değildi. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu anlamak artık imkânsızdı. Ben kahvemi karıştırırken bir anda kaşığın yüzeyindeki yansımayı gördüm. Yansıma bana ait değildi. Küçük bir kız çocuğu görünüyordu. Koyu renk bir elbise giymişti. Saçları benim çocukluğumdaki hâlime benziyordu. Küçük kız elinde siyah bir gül tutuyordu. Arkasında Livia vardı. Ama bu kez Livia'nın yanında Elias yoktu. Michael da yoktu. Lucifer da yoktu. Yalnızca o kadın vardı. Kadın diz çökmüş, küçük kızın saçlarını düzeltiyordu. Sonra küçük kızın boynuna bir kolye taktı. Benim kolyemi. Görüntü bir anda değişti. Oda karardı ve kadının yüzü ilk kez netleşti. Onu tanımıyordum. Ama yüzündeki gözleri gördüğüm anda içimde korkunç bir tanıdıklık oluştu. Çünkü o gözler benim gözlerimdi.
Kaşığı elimden düşürdüm.
Bonnie: “Seraphine?”
Nefes alamıyordum.
Dean: “Ne gördün?”
“Bir kadın.”
Masadaki herkes sustu.
“Ve bir çocuk.”
Livia'nın yüzü değişti.
Livia: “Onu gördün mü?”
Başımı ona çevirdim.
“Sen onu tanıyorsun.”
Livia cevap vermedi.
Sam: “Livia, artık saklayabileceğin bir şey kalmadı.”
Annem gözlerini kapattı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonunda ellerini masanın üzerine koydu.
Livia: “O kadın senin soyunun başlangıcı değildi.”
Kelimeler havada asılı kaldı.
Livia: “Ama senin hatırlama yeteneğinin başlangıcıydı.”
---
Annemin anlattığı hikâye bizi şapelin arkasındaki eski arşiv odasına götürdü. Duvarların arasında yıllardır kimsenin açmadığı taş bir bölme vardı. Livia elini belirli bir taşa bastırdığında duvar sessizce geri çekildi. İçeride küçük bir oda ortaya çıktı. Odanın içinde yüzlerce eski kâğıt, kurumuş çiçek, mühür, mektup ve fotoğraf vardı. En eski fotoğraflardan birini elime aldığımda yine aynı kadını gördüm. Fotoğrafın arkasında tek bir tarih yazıyordu: 1897. Kadın kameraya bakmıyordu. Yanında küçük bir çocuk vardı. Çocuğun yüzü görünmüyordu. Fakat çocuğun boynundaki kolye benim kolyemdi. Fotoğrafın altında eski mürekkeple bir cümle vardı. “Kan hatırlarsa, kapı unutamaz.” Parmağımı yazının üzerinde gezdirdiğimde başım yeniden zonklamaya başladı. Flashback beni içine çekti.
1897'ydi. Taş bir evin içinde yağmurun sesi duyuluyordu. Kadın pencerenin önünde durmuştu. Livia daha genç hâliyle karşısında duruyor, kucağında küçük bir çocuk taşıyordu. Çocuk bendim. Bunu artık biliyordum. Kadın Livia'ya dönüp çocuğun yüzüne baktı ve kolyeyi onun boynuna taktı. Livia'nın gözleri doluydu.
Kadın: “Bunu taşıdığı sürece onu bulabilecekler.”
Livia: “Onu bulmalarına izin vermeyeceğim.”
Kadın: “Onu saklayabilirsin. Ama kanını saklayamazsın.”
Livia çocuğu kendine daha sıkı çekti.
Livia: “O benim kızım.”
Kadın başını salladı.
Kadın: “Hayır. O yalnızca senin kızın değil.”
Görüntü parçalandı.
Bir sonraki anda kendimi yeniden şapelde buldum. Nefes nefese kalmıştım. Dean hemen yanıma geldi. Livia ise gözlerini yere indirmişti. Artık biliyordum. O kadın annemin hayatındaki bir figür değildi yalnızca. Vesper kanının benden önceki hafızasını taşıyan kişiydi.
---
Günün ilerleyen saatlerinde herkes eski arşiv odasında toplandı. Rowena belgeleri incelerken yüzündeki ifade giderek ciddileşti. Sam'in önünde açılmış kitaplardan biri 1897 tarihinin altını çiziyordu. Bonnie ise aynı kadını gördüğünü söyledi. Onun rüyalarında kadın yüzünü hiçbir zaman göstermiyordu ama bu kez yüzü ortaya çıkmıştı. Stefan, kadının bir vampir olabileceğini düşündü. Damon ise fotoğraftaki gözlere bakıp bunun vampirlikten daha eski bir şey olduğunu söyledi. Gabriel ise bütün bu tartışmayı dinledikten sonra elindeki bisküviyi masaya bıraktı ve sonunda dayanamadı.
Gabriel: “Herkesin bir fikri var ama kimse kahvaltıda ne yiyeceğimizi bilmiyor.”
Sam ona baktı.
Sam: “Cidden bunu mu düşünüyorsun?”
Gabriel: “Doğaüstü savaşlarda aç insanlar daha kötü kararlar verir.”
Damon başını salladı.
Damon: “İlk kez melekle aynı fikirdeyim.”
Dean bana baktı.
Dean: “Bu cümleyi kayda geçirin.”
Sam: “Geçirdim.”
Damon kaşlarını kaldırdı.
Damon: “Sen gerçekten her şeyi not alıyor musun?”
Sam: “Evet.”
Damon: “Bunu da mı?”
Sam: “Özellikle bunu.”
Masadaki gerginlik bir anlığına dağıldı. Ama ben gülümserken bile içimdeki görüntü gitmiyordu. Çünkü o kadın artık sadece geçmişte değildi. Üçüncü mühür kırıldığı anda onu görmüştüm. Bunun bir anlamı olmalıydı.
---
Gece yeniden çöktüğünde şapelin dışına çıktım. Hava soğuktu. Ay, bulutların arasından solgun bir ışık bırakıyordu. Parmaklarım kolyemin üzerinde dolaşırken arkamdan ayak sesleri geldi. Castiel olduğunu düşündüm ama döndüğümde kimseyi göremedim. Sonra sesini duydum.
Castiel: “Buradayım.”
Başımı çevirdim.
Castiel birkaç metre ileride duruyordu.
“Sen ne zaman geldin?”
Castiel: “Az önce.”
“Ben seni görmedim.”
Castiel: “Biliyorum.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bunu bilerek mi yapıyorsun?”
Castiel kısa bir süre düşündü.
Castiel: “Bazen.”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Castiel: “Seraphine, üçüncü mühür yalnızca bir kapıyı açmadı.”
“Ne açtı?”
Castiel'in bakışları kolyeme kaydı.
Castiel: “Seni.”
O anda kolyem yeniden ısındı. Bu kez acı vermedi. Aksine içimdeki bütün anılar aynı anda sessizleşti. Başımı kaldırdığımda gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmüyordu.
Sonra uzaktan bir kadın sesi geldi.
Kadın: “Beni hatırladın.”
Donup kaldım.
Castiel'in yüzü değişti.
Castiel: “Bu mümkün değil.”
“Ne?”
Castiel cevap vermedi.
Çünkü şapelin arkasındaki ormanda, karanlığın içinde bir kadın duruyordu.
Ve boynunda...
Benim kolyem vardı.
Bölüm etkileşimi
