Unutulanların Soyu kitap kapağı

2. bölüm / 28

Unutulanların Soyu

Bölüm 2: Gecenin Misafirleri

Vaveyla Yazarı: Halise Kurt

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: Bölüm 2: Gecenin Misafirleri

Sabah olduğunda ilk düşündüğüm şey, gece yaşadıklarımın bir rüya olduğuydu.

Bunu düşünmek istemiştim aslında. İnsan zihni bazen kendisini korumak için en kolay açıklamaya sarılıyor. Korkunç bir şey yaşadığında, onu gerçek kabul etmek yerine uykunun, yorgunluğun, korkunun ya da hayal gücünün üzerine atmak çok daha kolay. Ben de yatağımda otururken kendime aynı şeyi söyledim. Dün gece yalnızca kötü bir rüya görmüştüm. Annemin sesini duymam, kapının arkasında biri varmış gibi hissetmem, o tuhaf siyah sıvı, duvarın üzerindeki gölge ve en sonunda avucumda bulduğum madalyon... Bunların hepsi zihnimin bana oynadığı bir oyundu. Başka açıklaması olmalıydı. Olmak zorundaydı.

Fakat yatağın kenarında otururken parmaklarımın arasında tuttuğum soğuk metal, bütün bu düşünceleri tek tek susturuyordu.

Madalyon hâlâ elimdeydi.

Sabah güneşi perdenin arasından içeri süzülmüş, odanın duvarlarını soluk altın rengine boyamıştı. Gece gördüğüm o karanlık oda şimdi son derece sıradan görünüyordu. Sandalyemin üzerine bıraktığım kıyafetler, komodinin üzerindeki yarısı içilmiş su bardağı, yatağın yanında yere düşmüş telefonum... Her şey yerli yerindeydi. Dün gece burada korkunç bir şey yaşandığına dair hiçbir iz yoktu. Kapı bile sağlamdı. Çatlak yoktu. Siyah sıvı yoktu. Duvarın üzerinde gölge yoktu. Sanki bütün gece boyunca yatağımda uyumuştum ve sabah olduğunda kötü bir rüyadan uyanmıştım.

Yalnızca madalyon vardı.

Onu avucumda çevirirken üzerindeki siyah gül kabartmasına tekrar baktım. Gülün yaprakları o kadar ince işlenmişti ki, bunun yeni yapılmış bir takı olmadığı belliydi. Kenarlarında yılların bıraktığı kararmalar vardı. Ortasındaki küçük taş ise siyaha yakın koyu bir kırmızıydı. Işığa tuttuğumda içinde belli belirsiz bir parıltı gördüm. Sanki taşın derinliklerinde küçücük bir ateş yanıyordu.

Madalyonun arkasındaki yazıya parmağımı sürdüm.

Vesper.

Soyadım.

Bunun nasıl mümkün olduğunu hâlâ anlayamıyordum. Daha da kötüsü, madalyonun bana neden tanıdık geldiğini anlayamıyordum. Onu daha önce hiç görmediğime emindim. Yine de elimde tuttuğum anda çocukluğumdan kalma bir anının içindeymişim gibi hissetmiştim. Annemin odası, eski ahşap dolap, perdelerden içeri giren öğleden sonra ışığı... Bir kadın sesi. Çok uzaktan gelen bir fısıltı.

Bunu sakla.

Gözlerimi kapatıp başımı iki elimin arasına aldım. Artık düşünmek istemiyordum. En azından birkaç saatliğine normal bir hayat yaşamak istiyordum. Kahve içmek, duş almak, dışarı çıkmak, insanların arasına karışmak ve dün geceyi unutmak istiyordum. Belki de gerçekten yorulmuştum. Belki birkaç gecedir doğru düzgün uyumadığım için beynim bana saçma şeyler gösteriyordu.

Telefonumu yerden aldım.

Ekranda gece arayan numara görünüyordu.

Numarayı geri aramayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Birkaç saniye ekrana baktıktan sonra arama geçmişini sildim. Bunu yaptığım anda içimde küçük bir rahatlama oldu. Sanki o numarayı silmekle geceyi de silebilirmişim gibi.

Ama bazı şeyler telefondan silinmiyordu.

Mutfağa gidip kahve makinesini çalıştırdığımda evin içindeki sessizliği fark ettim. Normalde sabahları sessizlik bana iyi gelirdi. Fakat o gün sessizlik başka türlüydü. Fazla derindi. Buzdolabının hafif uğultusunu, dışarıdaki arabaların sesini, üst kattaki komşunun ayak seslerini bile duyabiliyordum. Kahvemi hazırlarken pencereden dışarı baktım. Roma sabahın erken saatlerinde bile canlıydı. Sokakta insanlar yürüyordu, kafeler açılıyor, garsonlar masaları dışarı çıkarıyordu. Bir turist grubu ellerinde haritalarla köşeden geçti.

Dün gece çatıda gördüğüm siluetleri düşündüm.

Gözlerimi kapattım.

Kendime kızarak tekrar açtım.

Hiçbir şey yoktu.

Tam kahvemi alıp masaya oturacaktım ki kapı zili çaldı.

Elimdeki fincanı neredeyse düşürüyordum.

Bir süre olduğum yerde kaldım.

Kapı zili tekrar çaldı.

Bu kez kalbim hızlanmadı. Tuhaf biçimde sakinleştim. Belki de korkacak başka bir şey kalmamıştı. Kapıya doğru yürüdüm ve dürbünden baktım.

Koridorda kimse yoktu.

Bir an bekledim.

Sonra kapının önünde yere bırakılmış küçük bir paket gördüm.

Kapıyı açmadan önce zinciri taktım ve kapıyı yalnızca birkaç santim araladım. Paketi içeri çekip hemen kapattım. Kahverengi, eski görünümlü bir kâğıda sarılmıştı. Üzerinde isim yoktu.

Paketi mutfak masasına bıraktım.

Madalyonun yanında duruyordu.

Bir süre ikisine birlikte baktım.

Sonra paketin ipini çözdüm.

İçinden eski bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafı elime aldığımda nefesim kesildi.

Siyah beyazdı. Fotoğrafın kenarları sararmıştı ve ortasında genç bir kadın duruyordu. Bir binanın önünde çekilmişti. Kadını tanımamam mümkün değildi.

Annemdi.

Ama fotoğrafın arkasındaki tarih, beni asıl korkutan şeydi.

1947.

Fotoğrafı elimden düşürdüm.

Bir süre yerde öylece kaldı.

Annem 1947'de doğmuş olamazdı. Bunu biliyordum. Doğum tarihini defalarca görmüştüm. Onu gençliğinde gösteren fotoğrafları da hatırlıyordum. Fakat fotoğraftaki kadın yalnızca ona benzemiyordu.

Oydu.

Yüzündeki küçük ben bile aynı yerdeydi.

Saçları aynıydı.

Bakışları aynıydı.

Sanki fotoğraf çekildiği anda bana bakıyormuş gibi bir his uyandırıyordu.

Fotoğrafı tekrar elime aldığımda arkasındaki yazıyı gördüm.

El yazısı annemin el yazısına benziyordu.

“Roma'da hiçbir kapı gerçekten kapanmaz.”

Altında tek bir adres vardı.

Şehrin eski taraflarında, daha önce hiç gitmediğim bir sokak.

Fotoğrafı masaya bıraktığımda dışarıdan bir araba sesi geldi.

Pencereye dönüp baktım.

Siyah bir Chevrolet sokağın karşısında durmuştu.

Arabanın içinde iki kişi vardı.

Biri direksiyonun başında oturuyordu.

Diğeri yolcu koltuğunda.

İkisini de göremiyordum ama içimde açıklayamadığım bir his oluştu. Beni izliyorlardı.

Perdeyi kapattım.

O an gitmem gerektiğini düşündüm.

Nedenini bilmiyordum.

Belki aptallıktı. Belki korkuyordum. Belki de annemin bıraktığı her şeyin beni aynı yere götürdüğünü artık anlamaya başlamıştım.

Fotoğrafı çantama koydum.

Madalyonu da boynuma taktım.

Aynada kendime baktığımda birkaç saniye boyunca kendimi tanıyamadım. Yüzüm aynıydı ama boynumda taşıdığım o eski sembol, sanki bana ait olmayan bir geçmişi üzerime geçiriyordu.

Sonra evden çıktım.

Adresin bulunduğu sokağa yürürken Roma'nın kalabalığı arasında kaybolmaya çalıştım. İnsanların arasında olmak iyi geliyordu. Etrafta konuşan insanlar, kahve kokuları, motosikletlerin sesleri, turistlerin kahkahaları vardı. Her şey normaldi. Dün gece yaşananların aksine dünya yerli yerindeydi.

Ama yaklaşık yirmi dakika sonra kalabalık azalmaya başladı.

Adres beni şehrin daha eski bir bölümüne götürüyordu. Sokaklar daraldı, binalar yükseldi ve güneş yukarıdaki taş duvarların arasında kayboldu. Sonunda önümde eski bir kilise belirdi.

Kapısı kapalıydı.

Duvarlarının üzerinde zamanın bıraktığı siyah izler vardı. Girişin iki yanında taş melek heykelleri bulunuyordu. Birinin yüzü tamamen parçalanmıştı.

Kapının üzerinde küçük bir yazı vardı.

Latinceydi.

Ne anlama geldiğini bilmiyordum.

Fakat kelimeleri gördüğüm anda başım ağrımaya başladı.

Elimi alnıma götürdüm.

Ve o sırada arkamdan bir erkek sesi geldi.

“Buraya tek başına gelmen iyi bir fikir değildi.”

Döndüm.

Dün gece telefonda konuşan adam karşımda duruyordu.

Onu ilk kez görüyordum ama yüzü bana garip biçimde tanıdık geldi. Koyu renkli bir ceket giymişti. Bakışlarında sürekli tetikte duran bir şey vardı. İnsanları izlemeye alışkın birine benziyordu. Yanında ise daha sakin görünen, fakat yüzündeki ifadeden onun da en az diğer adam kadar dikkatli olduğunu anlayabildiğim başka biri duruyordu.

“Beni takip mi ettiniz?” diye sordum.

Adamın yüzünde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi.

“Hayır.”

“Öyleyse burada ne işiniz var?”

“Seninle aynı sebepten.”

“Ben buraya neden geldiğimi bile bilmiyorum.”

Bu kez yanındaki adam konuştu. Sesi daha yumuşaktı. “Aslında biliyorsun. Sadece henüz hatırlamıyorsun.”

Bu cümle beni rahatsız etti.

“Beni tanıyor musunuz?”

İlk adam birkaç saniye boyunca bana baktı. Sonra gözleri boynumdaki madalyona kaydı. Yüzündeki ifade değişti.

“Onu nereden buldun?”

Elim istemsizce madalyonun üzerine gitti.

“Annem verdi.”

Adamın yüzü bir anda sertleşti.

“Annen mi?”

Başımı salladım.

“Rüyamda.”

İkisi birbirine baktı.

Bu bakışmayı hayatım boyunca unutmayacağımı o anda bilmiyordum.

Çünkü birbirlerine bakan iki insanın yüzünde aynı şeyi görmüştüm.

Korku.

Adam derin bir nefes aldı ve sonunda kendini tanıttı. “Dean.” Sonra yanındaki adamı gösterdi. “Bu da kardeşim Sam.”

İsimleri duyduğum anda herhangi bir anlam ifade etmedi. Onları tanımıyordum. Ama davranışlarından, buraya yalnızca benim peşimden gelmediklerini anlayabiliyordum.

“Bana ne olduğunu söyleyin,” dedim.

Dean cevap vermedi.

Sam kilisenin kapısına baktı. “Burada konuşmasak daha iyi.”

“Neden?”

Dean bu kez doğrudan gözlerimin içine baktı.

“Çünkü dün gece seni arayan şeylerden biri hâlâ burada olabilir.”

Boğazım kurudu.

“Şeylerden biri?”

“Bunu sonra konuşacağız.”

“Hayır.” Sesimi yükselttiğimi fark ettim. “Bana sürekli sonra diyorsunuz. Dün gece biri beni aradı, kapımın önünde bir şey vardı, annemin sesini duydum, sabah kapımda kırk yıl önce çekilmiş bir fotoğraf buldum ve şimdi buraya geldiğimde siz çıkıyorsunuz. Bana ne olduğunu söylemek zorundasınız.”

Dean'in yüzündeki ifade değişmedi.

Sam ise bana bakarken daha farklı görünüyordu. Sanki söylediklerimin hiçbirine şaşırmıyordu.

“Annen sana hiç Vesper ailesinden bahsetti mi?”

İçimde bir şey koptu.

“Hayır.”

“Hiç mi?”

“Hiç.”

Sam gözlerini yere indirdi.

“Bundan korkuyordum.”

“Ne demek bundan korkuyordum?”

Dean bu kez kardeşine dönüp sertçe baktı. “Sam.”

“Artık saklamanın anlamı yok.”

“Henüz değil.”

“Dean, kapı açıldı.”

O cümle havada kaldı.

Ne demek istediğini anlamadım.

Fakat ikisinin yüzündeki ifadeyi görünce sormaya bile gerek kalmadı.

“Ne kapısı?”

Sam bana baktı.

“Senin rüyalarında gördüğün kapı.”

Dünyamın içinden soğuk bir şey geçti.

“Onu nereden biliyorsun?”

Cevap vermedi.

Çünkü kilisenin içinden bir ses geldi.

Uzakta, derinlerde bir yerde metal bir şey yere düşmüştü.

Üçümüz aynı anda kapıya döndük.

Dean silahını çıkardı.

Ben geriye çekildim.

Sam elindeki küçük feneri yaktı.

“Burada biri var.”

Dean başını iki yana salladı.

“Biri değil.”

Kilisenin kapısı kendi kendine aralandı.

İçeriden buz gibi bir hava geldi.

Ve o an, kapının karanlığında bir çift göz gördüm.

Kırmızı değildi.

Sarı da değildi.

İnsana benzeyen, fakat insan olmayan gözlerdi.

Sonra karanlığın içinden bir kadın çıktı.

Yavaşça.

Üzerinde eski, siyah bir elbise vardı. Saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Yüzü solgundu ve boynunun hemen altında ince, siyah damarlar görünüyordu.

Bana baktı.

Sanki dünyadaki başka hiçbir şeyi görmüyormuş gibi.

Ve fısıldadı:

“Vesper.”

Ben olduğum yerde kaldım.

Kadın gülümsedi.

O gülümsemede insana ait hiçbir şey yoktu.

Dean beni arkasına çekti.

“Geri dur.”

Kadının bakışları Dean'e kaydı.

“Winchester.”

Dean'in eli silahında sıkılaştı.

“Bizi tanıyorsun.”

Kadın cevap vermedi.

Bakışlarını yeniden bana çevirdi.

“Bunca yıl sonra gerçekten geri döndün.”

“Ben hiçbir yere dönmedim,” dedim.

Kadın başını hafifçe eğdi.

“Henüz hatırlamıyorsun.”

Sonra kilisenin içindeki bütün mumlar aynı anda yandı.

Alevlerin ışığında duvarları gördüm.

Yüzlerce sembol vardı.

Duvarların tamamına kazınmış isimler.

Bazıları Latinceydi.

Bazıları Yunancaya benziyordu.

Bazılarını okuyamıyordum.

Ama en alt sırada, diğerlerinden daha yeni görünen tek bir isim vardı.

SERAPHINE VESPER.

İsmimi gördüğüm anda dizlerimdeki güç tükendi.

Çünkü altındaki tarih, doğduğum tarihti.

Ve onun yanında yazan tek kelime, bütün hayatımı değiştirecek kadar ağırdı.

Mirasçı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

87okunma 46beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.