28. bölüm / 28
Unutulanların SoyuBÖLÜM 27: KÜLLERİN ALTINDAKİ İKİZ
Bölümler 28Şu an: BÖLÜM 27: KÜLLERİN ALTINDAKİ İKİZ
- 1 Bölüm 1: Küllerin Altındaki Ses1.659 kelime
- 2 Bölüm 2: Gecenin Misafirleri1.523 kelime
- 3 Bölüm 3: Kanın Hatırladığı1.540 kelime
- 4 Bölüm 4: Cehennemden Gelen Haber1.634 kelime
- 5 Bölüm 5: Meleklerin Sessizliği1.623 kelime
- 6 Bölüm 6: Günahın Gölgesinde1.387 kelime
- 7 Bölüm 7: Kapının Ardındaki Günah1.191 kelime
- 8 Bölüm 8: Mührün Ötesinde997 kelime
- 9 Bölüm 9: Babamın Gölgesi1.458 kelime
- 10 Bölüm 10: Eve Dönüş1.306 kelime
- 11 Bölüm 11: Küllerin Hatırladığı1.276 kelime
- 12 Bölüm 12: Anahtarın Öteki Tarafı1.458 kelime
- 13 Bölüm 13: Vesper Evi1.408 kelime
- 14 Bölüm 14: On Üçüncü Sandalye1.418 kelime
- 15 Bölüm 15: Kanatların Ardındaki Gölge1.431 kelime
- 16 Bölüm 16: MICHAEL’İN HAPİSHANESİ2.147 kelime
- 17 Bölüm 17: MÜHRÜN İÇİNDEKİ GÖLGE1.501 kelime
- 18 Bölüm 18: LİVİA'NIN GÖLGESİ1.512 kelime
- 19 Bölüm 19: HATIRLAMANIN BEDELİ1.460 kelime
- 20 Bölüm 20: ANNEMİN SAKLADIĞI GECE1.993 kelime
- 21 Bölüm 21: ÜÇÜNCÜ MÜHRÜN GECESİ1.860 kelime
- 22 Bölüm 22: Hatırlayan Kan1.669 kelime
- 23 Bölüm 23: Kolyenin Sahibi1.455 kelime
- 24 Bölüm 24: Unutulanların İlk Mührü1.472 kelime
- 25 Bölüm 25: ASTER’İN KAYIP ARŞİVİ2.190 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Dördüncü Mührün Hatırası1.818 kelime
- 27 Karakter bölümü29 kelime
- 28 BÖLÜM 27: KÜLLERİN ALTINDAKİ İKİZ4.333 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aurelia Vane'in masanın üzerinde açık duran kitabı kapatmasıyla birlikte odadaki herkesin bakışları aynı noktada toplandı. Birkaç dakika önce öğrendiğim gerçek, zihnimin içinde dönüp duruyordu. Bir ikizim vardı. En azından Castiel böyle olduğunu düşünüyordu ve onun bir şeyi hatırlamadığını söylemesi, çoğu zaman hatırladığı şeyden daha fazla korkmama neden oluyordu. Çünkü Castiel'in hafızasından bir şey silinmişse bu, sıradan bir büyücünün yaptığı basit bir müdahale olamazdı. Meleklerin hafızasına dokunabilen, üstelik bunu Castiel'in bile fark edemeyeceği kadar derine saklayabilen bir güçten söz ediyorduk. Boynumdaki siyah gül kolyesine dokundum. Taşın içindeki beyaz ışık artık görünmüyordu ama tenimin üzerinde hâlâ tuhaf bir soğukluk bırakıyordu. Dean hemen yanımdaydı. Elini belime koymuş, diğer eliyle benimkini tutuyordu. Onun da korktuğunu biliyordum fakat bunu yüzüme yansıtmamak için elinden geleni yapıyordu. Beni korumak istediğinde genellikle böyle davranırdı. Önce etrafı kontrol eder, sonra silahını hazırlar, en son da hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışırdı. Onu tanıdıkça bu küçük alışkanlıklarının ardındaki endişeyi daha kolay okuyabiliyordum. Fakat bu kez yalnızca benim hayatım tehlikede değildi. Dean'in adının 2008 tarihli bir anıda geçmesi, 2004 kayıtlarında bir avcıdan söz edilmesi ve Asterium'un onun adını kendi dosyalarında saklaması, bizi aynı hikâyeye çok önceden bağlamıştı. Üstelik Dean'in bundan haberi yoktu. Benim de yoktu. Bizi birbirimize getiren şeyin tesadüf olduğuna inanmak istiyordum, ancak artık tesadüf kelimesi bile kulağıma kötü bir şaka gibi geliyordu.
Aurelia:
“Manastıra gitmeden önce bir şeyi anlamanız gerekiyor. Asterium yalnızca insanları öldüren veya saklayan bir örgüt değildi. Onların asıl amacı, bazı insanların hiç yaşamamış olduklarına bütün dünyayı inandırmaktı.”
Sam:
“Birini öldürmekle onu tarihten silmek aynı şey değil.”
Aurelia:
“Değil. Öldürdüğünüz insanın geride bıraktığı şeyleri yok edebilirsiniz. Fakat hatıralarını, onunla karşılaşan insanların zihninden, kayıtlardan ve bazen doğaüstü varlıkların hafızasından silmek çok daha farklı bir iştir. Asterium bunu yapmayı öğrendiğinde ölümden daha korkunç bir şey yaratmış oldu.”
Aurelia konuşurken Charlie bilgisayarının başından kalkıp masaya yaklaştı. Önündeki ekranlarda farklı yıllara ait belgeler, eski gazete kupürleri ve taranmış nüfus kayıtları açıktı. Bazı isimlerin yanına ölüm tarihi yazılmıştı, bazılarının karşısında ise hiçbir bilgi bulunmuyordu. Charlie bunları karşılaştırdığında aynı ailelere mensup kişilerin birkaç yıl içinde kayıtlardan kaybolduğunu fark etmişti. İlginç olan, kaybolanların hepsinin birbirini tanıyor olmasıydı. Asterium rastgele insanları seçmemişti. Her kayıp, diğer bir kaybın üzerini örtmek için kullanılmıştı. Bir kişi unutulduğunda onunla ilgili başka bir kişinin hatırası da değişmiş, bir ailenin geçmişi silindiğinde o aileyle bağlantılı bütün kayıtlar yeniden yazılmıştı. Bu, yalnızca büyüyle açıklanabilecek bir şey değildi. İçinde büyü, teknoloji, insan işbirliği ve çok eski bir anlaşma bulunuyordu. Charlie'nin ekranında 1763, 1814, 1897, 2004, 2008 ve 2012 tarihleri yan yana dizilmişti. Her tarihin karşısında aynı sembol vardı. Üç halka ve merkezinde bir göz. Fakat 2012 kaydında gözün üzerinde siyah bir çizgi bulunuyordu. Sanki biri, sembolün neyi gördüğünü bile unutturmak istemişti. Charlie bu görüntüyü büyüttüğünde çizginin altında çok küçük bir yazı belirdi. İlk bakışta okunmuyordu. Sonra görüntüyü netleştirdi ve yazıyı yüksek sesle okudu. O kelimeyi duyduğumda kalbim sıkıştı.
Charlie:
“İkiz.”
Dean:
“Biraz daha açıklayıcı olabilir misin?”
Charlie:
“Burada iki ayrı doğum kaydı var. Aynı tarih, aynı anne, aynı yer. Birinci çocuk Seraphine Vesper. İkinci çocuk için isim alanı boş bırakılmış.”
Sam:
“Doğum kayıtları sahte olabilir.”
Charlie:
“Olabilir. Ama ikinci kaydın oluşturulma tarihi, birinci kaydın oluşturulmasından on bir dakika sonra. Sonra dosya silinmiş. Silen kişinin kimliği görünmüyor.”
Crowley:
“Ne kadar zarif. İnsanlar yüzyıllardır evrak işlerini berbat ediyor, iblisler ise hâlâ düzgün bir dosyalama sistemi kuramadıkları için eleştiriliyor.”
Damon:
“İblislerin dosyalama sistemi mi var?”
Crowley:
“Elbette. Cehennem bir bürokrasidir, sevgili çocuk. Ateş, çığlık ve sonsuz acı kısmı daha çok tanıtım amaçlı.”
Gabriel:
“Bunu bir broşürde okumuştum. Küçük puntolarla yazılmıştı.”
Crowley:
“Senin broşür okuman bile başlı başına bir felaket.”
Gabriel'in gülümsemesi büyürken Damon başını iki yana salladı. Böyle anlarda ikisinin birbirine ne kadar benzediğini fark ediyordum. Biri melek, diğeri vampirdi ama ikisi de ciddi bir tehlikenin ortasında mutlaka birilerinin sabrını sınamayı başarıyordu. Normal şartlarda bu durum beni sinirlendirebilirdi. Fakat o gün, zihnimin içinde başka bir çocukla ilgili görüntüler dolaşırken onların saçma tartışması nefes almamı kolaylaştırıyordu. Yine de içimdeki soru ortadan kalkmıyordu. Eğer gerçekten bir ikizim varsa, annem neden bana hiç bahsetmemişti? Livia beni korumak için geçmişini saklamış olabilirdi. Bunu artık biliyordum. Fakat bir çocuğu tamamen silmek, onu yalnızca bir odada saklamaktan farklıydı. O çocuğun fotoğrafları, adı, doğum kaydı ve onu seven insanların hatıraları bile yok edilmişti. Bunu yapan kişi yalnızca çocuğu benden ayırmamıştı. Onu bütün dünyadan ayırmıştı. Ve ben, hayatım boyunca hiç bilmediğim bir kardeşimin yasını tutup tutamayacağımı bile bilmiyordum.
Dean elimi biraz daha sıkı tuttu.
Dean:
“Hey. Şu an bütün cevapları bulmak zorunda değilsin.”
Seraphine:
“Ya onu bulmak için çok geç kaldıysak?”
Dean:
“Bunu bilmiyoruz.”
Seraphine:
“Ya beni hatırlıyorsa?”
Dean birkaç saniye sustu. Gözlerini benden ayırmadı. Sonra başparmağıyla elimin üzerini okşadı.
Dean:
“O zaman seni bulduğunda ona kendini anlatırsın. Önce onu dinlersin. Sonra ne yapacağına karar verirsin. Ama şu an, daha onu görmeden kendini suçlamaya başlama.”
Ona cevap veremedim. Çünkü haklıydı ve bunu duymak bazen yanlış olmaktan daha zor geliyordu. Benim yerimde başka biri olsa belki bu kadar çabuk öfkelenmezdi, belki yıllardır saklanan bir aile sırrını öğrendiğinde kendini hemen suçlamazdı. Fakat zihnimdeki boşluklar büyüdükçe, bütün bu olayların bir yerinde benim de bir hata yapmış olabileceğimi düşünüyordum. Belki de kardeşimi bir zamanlar görmüştüm. Belki onunla konuşmuştum. Belki çocukluğumda yaşadığım ve hatırlamadığım bir olay yüzünden ayrılmıştık. Ya da daha korkuncu, belki ben onu unutmayı kendim istemiştim. Bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırmaya çalıştım. Henüz hiçbir şey bilmiyordum. Bilmediğim bir geçmişin sorumluluğunu üstlenmek istemiyordum. Dean sanki aklımdan geçenleri anlamış gibi beni kendisine çekti ve alnıma hafif bir öpücük kondurdu. O an, bütün dünyanın bizden sakladığı şeyleri öğrenmek zorunda olmadığımız birkaç saniye olsun istedim. Fakat masanın üzerindeki dosyalar, duvarlardaki semboller ve Castiel'in sessizliği bize bu lüksü tanımıyordu.
### Küllerin çağrısı
Aurelia'nın bize verdiği harita, Asterium'un eski manastırının kuzeydeki dağlık bir bölgede bulunduğunu gösteriyordu. Resmî kayıtlara göre manastır, iki yüz yıldan uzun bir süre önce çıkan büyük bir yangında tamamen yok olmuştu. Yangının nedeni hiçbir zaman kesin olarak belirlenmemiş, manastırın içinde yaşayanların çoğunun isimleri sonraki yıllarda kayıtlardan silinmişti. Fakat Aurelia'nın ailesinde saklanan haritalar, yapının altındaki tünellerin yangından sonra da kullanıldığını gösteriyordu. Manastırın yalnızca üst katları yakılmıştı. Altında ise Asterium'un ilk arşivlerinden biri bulunuyordu. Bu, 1763'teki ilk unutma olayının gerçekleştiği yer olabilirdi. Daha da önemlisi, Livia'nın 2004 yılında beni korumak için yaptığı anlaşmanın izleri orada bulunabilirdi. Aurelia, yolculuğun kolay olmayacağını söylediğinde kimse itiraz etmedi. Sam ve Charlie dijital kayıtları yanlarına aldı. Bonnie, Rowena ile birlikte büyüsel koruma için gerekli malzemeleri hazırladı. Stefan ve Elena, eski vampir kayıtlarından manastırın çevresinde yaşanmış olayları araştırmakla görevlendirildi. Damon ise elbette kendisine kimsenin vermediği bir görevi üstlenmişti: arabada en iyi koltuğu seçmek. Bobby'yi de arayıp bulduğumuz kayıtların bir kopyasını ona gönderdik. Bobby, Asterium adını duyunca uzun süre sessiz kaldı. Sonunda bize, yıllar önce John Winchester'ın bazı avcı günlüklerinde aynı isimle karşılaştığını söyledi. O kayıtlar arasında bir manastırın krokisi de bulunuyordu. John'un günlüğü, Asterium'un yalnızca doğaüstü varlıkları takip etmediğini, bazen avcıları da kendi amaçları için kullandığını yazıyordu. Bu bilgi Dean'in yüzünü sertleştirdi. Babasının bu meseleye geçmişte dokunmuş olması, kendi adının Asterium dosyasında bulunmasını daha da rahatsız edici hâle getiriyordu.
Dean:
“Babamın günlüğünü bulabilir misin?”
Bobby'nin telefondaki sesi:
“Bulabilirim. Ama sana bir şey söyleyeyim, oğlum. John Winchester'ın defterlerinde bazen bir isim bulmak, o ismin peşine düşmekten daha güvenlidir.”
Dean:
“Bu konuşmayı daha önce de yaptık.”
Bobby:
“Ve sen yine de peşine düştün. O yüzden şimdi ne söyleyeceğimi zaten biliyorsun.”
Dean telefonu kapattığında yüzünde buruk bir ifade vardı. Babasıyla ilişkisi hakkında her şeyi bilmiyordum ama bazı sessizliklerin, söylenen sözlerden çok daha fazla şey taşıdığını anlayabiliyordum. Ona soru sormadım. Bazen insanın geçmişini anlatması için doğru soruyu bulmak değil, anlatmak istediği ana kadar yanında kalmak gerekiyordu. Ben de onun yanında kaldım. Çünkü kendi geçmişimde açılan boşlukların arasında, Dean'in geçmişine de yeni kapılar açıldığını hissediyordum. Belki de ikimizi aynı hikâyeye bağlayan şey, sandığımızdan daha eskiydi.
Yolculuk için hazırlıklar tamamlandığında güneş çoktan batmıştı. Vesper House'un önünde üç araç hazır bekliyordu. İlk araçta Sam, Dean ve ben olacaktık. İkinci araçta Bonnie, Rowena, Charlie ve Mara bulunacaktı. Üçüncü araç ise Stefan, Elena, Damon, Crowley ve Constantine için ayrılmıştı. Crowley bu düzenlemeye itiraz etti çünkü bir vampirle aynı araçta seyahat etmekten değil, Damon'ın müzik seçme ihtimalinden rahatsız olduğunu söyledi. Damon bunu duyduğunda yüzünde masum bir gülümseme belirdi ve telefonundan son derece yüksek sesli bir parça açtı. Crowley'nin ifadesi, cehennemdeki bütün işkence odalarını aynı anda hatırlamış gibi değişti.
Crowley:
“Bunu kapat.”
Damon:
“Beğenmedin mi?”
Crowley:
“Bu müzik değil. Birinin ruhunu duvara sürterek öldürmesi.”
Damon:
“Demek ki zevkin varmış.”
Constantine:
“Ben yürümeyi tercih ediyorum.”
Stefan:
“Senin sigaran yüzünden araç zaten kokuyor.”
Constantine:
“Sigara içmiyorum.”
Herkes ona baktı.
Constantine cebinden sigara paketini çıkardı, birini aldı ve dudaklarının arasına yerleştirdi.
Constantine:
“Şu an içmiyorum.”
Damon kahkaha atınca Elena gözlerini devirdi. Crowley ise bastonunu aracın kapısına dayayıp başını iki yana salladı. Bu grubun manastıra ulaşmadan birbirini öldürmesi ihtimali, açıkçası hiç de düşük görünmüyordu. Yine de onları izlerken içimden gülmek geldi. Birkaç saat önce kim olduğumu bile bilmediğim bir ikizimin varlığını öğrenmiştim. Şimdi ise doğaüstü dünyanın en sorunlu insanlarıyla birlikte, iki yüz yıldır yanmış olduğu söylenen bir manastıra gidiyordum. Hayatımın normal bir çizgiye dönme ihtimali varsa bile, sanırım o çizgi çoktan başka bir yere sapmıştı.
### 2008: Hatırlanmayan ziyaret
Yol boyunca pencereden dışarı baktım. Ormanlar karanlığın içinde uzanıyor, ara sıra farların ışığına giren ağaçlar birkaç saniyeliğine görünür olup tekrar kayboluyordu. Dean direksiyonda değildi, Sam kullanıyordu. Dean yanımda oturuyor, bir eliyle dizimin üzerinde duran elimi tutuyordu. İlk başlarda konuşmaya çalıştık fakat her cümle bir süre sonra aynı soruya dönüyordu: 2008'de ne olmuştu? O yıl Dean'in nerede olduğunu biliyorduk. Avcılık yapıyor, Sam'le birlikte farklı vakaları araştırıyordu. Fakat Asterium'un onu neden takip ettiğini bilmiyorduk. Benim gördüğüm flashback'te yüzü seçilemeyen bir adam, Livia'ya bir avcıdan söz etmişti. O avcı, beni rüyasında gördüğünü söylemişti. Eğer bu kişi Dean değilse bile, Dean'le arasında bir bağlantı vardı. Ve şimdi bu bağlantıyı çözmek için iki yüz yıllık bir arşive gidiyorduk. Başımı koltuğa yasladım. Gözlerimi kapatmak istemiyordum ama yorgunluk ağırlaşıyordu. Dean elimi hafifçe sıktı.
Dean:
“Uyuyabilirsin. Bir şey olursa uyandırırım.”
Seraphine:
“Ya yine bir şey görürsem?”
Dean:
“O zaman gördüğün şeyi birlikte anlamaya çalışırız.”
Seraphine:
“Ya seninle ilgiliyse?”
Dean bir süre cevap vermedi. Sonra bana döndü.
Dean:
“Özellikle benimle ilgiliyse.”
Başımı omzuna yasladım. Gözlerimi kapattığım anda, kendimi 2008 yılının kışında buldum.
Bu kez görüntü çok daha netti. Livia'nın eski evindeydim. Odanın duvarlarında çocuk çizimleri asılıydı. Pencerenin önünde küçük bir masa, masanın üzerinde tahta parçaları ve yarım kalmış bir resim bulunuyordu. Resimde iki çocuk el ele tutuşmuştu. Çocuklardan birinin saçları kırmızıydı. Diğerinin saçları daha koyuydu. İkisinin de boynunda siyah gül biçiminde bir kolye vardı. Livia masanın yanında oturuyor, resmin kenarlarını düzeltmeye çalışıyordu. Karşısında yüzünü seçemediğim bir adam duruyordu. Adamın bileğinde eski bir yara izi vardı. Onun kim olduğunu bilmiyordum ama sesini tanıyordum. Daha önce aynı sesi duymuştum. Asterium kayıtlarında, 2004'teki görüntüde, yüzü karalanmış adamın sesiydi bu. Adam, Livia'ya bir fotoğraf uzattı. Fotoğrafta genç bir Dean Winchester vardı. Yanında Sam bulunuyordu. İkisi de yorgun görünüyordu ve arkalarında yıkılmış bir binanın duvarı vardı. Livia fotoğrafı aldığında gözleri doldu. Adam ona, avcının rüyalarında bir çocuk gördüğünü söyledi. Livia bunun bir tesadüf olmadığını biliyordu. Sonra masanın üzerindeki resme baktı. İki çocuğun el ele tutuştuğu çizimin altına tek bir cümle yazılmıştı.
“Birbirlerini bulurlarsa mühür hatırlayacak.”
Livia resmi ters çevirdi.
Livia:
“Dean'in bunu bilmesine izin veremeyiz.”
Yaralı adam:
“Ya kendisi hatırlarsa?”
Livia başını kaldırdı.
Livia:
“O zaman artık hiçbirimiz onu durduramayız.”
Görüntü bir anda karardı.
Gözlerimi açtığımda arabanın içindeydim. Nefesim hızlanmıştı. Dean hemen bana döndü. Sam de dikiz aynasından bizi kontrol etti. Birkaç saniye konuşamadım. Sonra gördüğüm her şeyi anlattım. Dean'in yüzü gittikçe ciddileşti. Özellikle fotoğraftan söz ettiğimde çenesini sıktığını fark ettim. Sam aracı yolun kenarına çekti. Bir süre kimse konuşmadı. Ardından Dean ellerini dizlerine koyup öne eğildi.
Dean:
“2008'de bir vakamız vardı. Eski bir yetimhanede kaybolan çocuklarla ilgiliydi.”
Sam:
“Dean, o vakayı hatırlıyorum. Bina boştu. Kayıtlarda orada kalan çocukların çoğunun başka şehirlere gönderildiği yazıyordu.”
Dean:
“Hayır. Bir çocuk vardı. Onu bulduğumuzu sanmıştık ama sonra dosyadan kayboldu. İsmini hatırlayamıyorum.”
Seraphine:
“Çünkü birileri sana unutturmuş olabilir.”
Dean bana baktı. Gözlerinde öfke vardı ama bu öfke bana değildi. Yıllar önce yaşadığı bir olayın gerçekliğinden şüphe etmeye zorlanmak, onun için kabullenmesi kolay bir şey değildi. Bir avcı olarak hafızasına güvenirdi. Gördüğü izleri, duyduğu sesleri, karşılaştığı varlıkları hatırlamak hayatta kalmasının bir parçasıydı. Şimdi ise hafızasının birileri tarafından değiştirilmiş olabileceğini öğreniyordu. Bu, benim için yaşadığım şeyin başka bir biçimiydi. Ben geçmişimdeki boşluklardan korkuyordum. Dean ise geçmişinde boşluk bulunabileceği ihtimalinden. Elimi uzatıp onun elini tuttum. Bir süre öyle kaldık. Sonra Dean derin bir nefes aldı ve başını kaldırdı.
Dean:
“Peki. O yetimhaneye de bakacağız.”
Sam:
“Önce manastır.”
Dean:
“Önce manastır. Sonra yetimhane. Sonra hafızamı kurcalayan her kimse, onunla tanışacağız.”
Seraphine:
“Ya çok güçlü bir şeyse?”
Dean bana döndü ve dudaklarının kenarında o tanıdık, inatçı gülümseme belirdi.
Dean:
“O zaman Sam'in plan yapmasını bekleriz. Sonra planı bozarız.”
Sam:
“Bunu duyuyorum.”
Dean:
“Zaten duyman için söyledim.”
Gülmemi engelleyemedim. Sam yeniden yola çıktığında Dean elimi bırakmadı. Fakat zihnimde artık yalnızca kendi ikizim yoktu. Dean'in de geçmişinde unutulmuş bir çocuk vardı. İki ayrı hikâye, iki ayrı kayıp ve aynı örgütün kayıtlarında birleşen iki isim. Belki de Asterium bizi birbirimize sonradan bağlamamıştı. Belki de daha en başından beri birbirimizi bulmamız için hazırlanmış bir yol vardı. Bu düşünce beni rahatlatmadı. Çünkü birileri hayatımın her ayrıntısını önceden planlamışsa, Dean'e duyduğum sevginin bile kendi kararım olup olmadığını sorgulamam gerekecekti. O ihtimali düşünmek istemedim. Dean benim için yalnızca bir işaret veya kehanetin parçası değildi. Onu seçmiştim. Onun yanında kalmayı seçiyordum. Ve geçmişimizde ne saklanmış olursa olsun, bu seçimi elimden almalarına izin vermeyecektim.
### Manastırın kapısı
Manastıra ulaştığımızda gece yarısını çoktan geçmişti. Ağaçların arasından yükselen yapının kalıntıları, ay ışığında siyah bir iskelet gibi görünüyordu. Üst katların çoğu çökmüş, taş duvarlar yosunlarla kaplanmıştı. Eski çan kulesi yana eğilmişti ve rüzgâr estiğinde metal parçaları birbirine çarparak boğuk sesler çıkarıyordu. İlk bakışta burası gerçekten de iki yüz yıl önce yanmış, terk edilmiş bir manastırdan ibaretti. Fakat çevredeki toprağın üzerinde yeni ayak izleri vardı. Bazı taşlar yakın zamanda yerinden oynatılmış, girişin önündeki çalılar kesilmişti. Burası terk edilmiş değildi. Birileri düzenli olarak buraya geliyordu. Sam ve Dean silahlarını hazırlarken Stefan ile Damon çevredeki izleri kontrol etti. Bonnie, Rowena ve Mara girişteki sembolleri incelemeye başladı. Charlie ise elindeki cihazla duvarların arkasındaki boşlukları tarıyordu. Constantine ve Crowley, manastırın kapısının önünde birbirleriyle konuşmadan duruyordu. İkisinin aynı anda sessiz olması beni endişelendirmeye başlamıştı. Castiel de yanımızdaydı. Üzerinde her zamanki takım elbisesi vardı ve kanatları görünmüyordu. İnsanların arasında yürürken onları görünmez tutması onun için doğal bir durumdu. Fakat manastırın kapısına yaklaştığımızda birden durdu. Başını hafifçe yana eğdi. Sanki duvarın arkasından gelen bir sesi dinliyordu.
Castiel:
“Burada bir melek izi var.”
Constantine:
“Ne kadar eski?”
Castiel:
“Bilmiyorum. İz bozulmuş.”
Crowley:
“Cennet'in burada ne işi var?”
Castiel:
“Bunu öğrenmek için içeri girmemiz gerekiyor.”
Damon:
“Bir dakika. Yani yüzlerce yıllık, lanetli bir manastıra gireceğiz ve içeride ne olduğunu bilmiyoruz.”
Gabriel:
“Evet.”
Damon:
“Bunu daha heyecan verici bir şekilde söyleyebilirdin.”
Gabriel:
“İçeride bedava yiyecek olabilir.”
Damon başını çevirdi.
Damon:
“Artık ilgileniyorum.”
Elena ona vurdu.
Elena:
“Ciddi ol.”
Damon:
“Ciddiyim. Açım.”
Bütün bu konuşmaların arasında Bonnie'nin yüzündeki ifade değişti. Elini kapının üzerindeki sembole koymuştu ve parmaklarının altındaki taş giderek kararıyordu. Rowena hemen onu geriye çekti. Kapının ortasında Asterium'un üç halkası belirdi. Fakat bu kez halkaların çevresinde başka işaretler de vardı. Bazıları melek yazısına, bazıları eski cadı sembollerine benziyordu. En alt bölümde ise insan kanıyla yazılmış gibi duran ince bir çizgi bulunuyordu. Bonnie gözlerini kapatıp sembolün üzerine yoğunlaştı. Birkaç saniye sonra nefesini tuttu.
Bonnie:
“Bu kapı yalnızca kanla açılmıyor.”
Rowena:
“Ne demek istiyorsun?”
Bonnie:
“Bir hatırayı da istiyor.”
Bana baktı.
Bonnie:
“Seraphine'in hatırasını.”
Dean hemen önümde durdu.
Dean:
“Hayır.”
Constantine:
“Kapı onu istiyor. Bu, onu vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.”
Crowley:
“Güzel. İlk kez aynı fikirdeyiz.”
Constantine ona kısa bir bakış attı.
Constantine:
“Bu anı mahvetme.”
Mara, çantasından eski bir anahtar çıkardı. Anahtarın üzerinde Asterium sembolü vardı ama dişleri normal bir kilide uygun görünmüyordu. Onu kapının ortasındaki küçük deliğe yerleştirdi. Kilit dönmedi. Ardından Mara bana baktı. Yüzündeki ifade, söylemek istemediği bir gerçeği kabullenmiş gibiydi.
Mara:
“Büyükannem bu kapının bir daha açılmaması gerektiğini söylerdi.”
Seraphine:
“Peki neden anahtarı yanında taşıyorsun?”
Mara bir an sustu.
Mara:
“Çünkü bir gün senin geleceğini biliyordu.”
O cümleyle birlikte içimde öfke yükseldi. Herkes benim geleceğimi biliyordu. Herkes benim bir gün bir kapının önüne geleceğimi, bir mührü uyandıracağımı, birini hatırlayacağımı veya birini unutacağımı biliyordu. Ama hiç kimse bana kendi hayatımı yaşama fırsatı vermemişti. Livia beni korumak için susmuştu. Aurelia beni korumak için geçmişi saklamıştı. Asterium beni kontrol etmek için kayıtlar tutmuştu. Ve şimdi Mara, büyükannesinin benim geleceğimi bildiğini söylüyordu. Sanki ben bir insan değil, yüzyıllar önce yazılmış bir hikâyenin son sayfasıydım. Bir adım öne çıktım. Dean kolumu tutmak istedi fakat ona baktım ve başımı salladım. Bu kez kapıya kendim yaklaşacaktım. Kolyeyi avucumun içine aldım. Taşın soğukluğu parmaklarımın arasına yayıldı. Kapıya dokunduğum anda bütün semboller birden aydınlandı. Bir ses duydum. Metalin taşa sürtünmesine benzeyen derin bir ses. Sonra kapı açıldı.
İçeriden sıcak hava değil, kül kokusu geldi.
Ve karanlığın içinden küçük bir kızın sesi yükseldi.
“Sonunda geldin.”
### Küllerin altındaki oda
Kapının ardındaki merdivenler yerin altına doğru uzanıyordu. Duvarların üzerinde yangının bıraktığı izler vardı ama taşların bazı bölümleri hiç zarar görmemişti. Bu, manastırın altındaki yapının yangın sırasında özel olarak korunduğunu gösteriyordu. Merdivenlerin sonunda geniş bir salon bulduk. Tavandan sarkan zincirler, duvarlara gömülmüş demir halkalar ve yerde çizilmiş büyük bir mühür vardı. Salonun ortasında bir masa duruyordu. Masanın üzerinde iki çocuk için hazırlanmış iki sandalye bulunuyordu. Birinin arkasına SERAPHINE VESPER yazılmıştı. Diğerinin arkasındaki isim ise kazınmıştı. Sandalyelerin arasında küçük bir kutu vardı. Kutunun kapağına iki siyah gül işlenmişti. Biri kırmızı taş taşıyordu, diğeri beyaz. Kutunun yanında eski bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafta Livia, Elias ve yüzü karalanmış adam vardı. Livia'nın kucağında bir bebek bulunuyordu. Fakat fotoğrafın sağ tarafında, masanın altında saklanan ikinci bir bebek daha seçiliyordu. Onu daha önce hiçbir görüntüde görmemiştim. Fotoğrafı elime aldığımda parmaklarım titremeye başladı. Çünkü Livia'nın yüzündeki ifade, bebeğe bakarken taşıdığı korku değildi. Üzüntüydü. Sanki çocuğu bırakmak zorunda kaldığı anın acısı, fotoğraf çekildikten sonra bile yüzünden silinmemişti. Dean yanıma geldi. Fotoğrafı birlikte inceledik. Sam arka taraftaki yazıları okumaya çalışırken Charlie kutunun üzerindeki kilidi tarıyordu. Rowena ve Bonnie salonun çevresindeki sembolleri inceliyordu. Stefan, Elena ve Damon ise merdivenlerin başında nöbet tutuyordu. Castiel, salonun öbür ucunda duvara dokunmuştu. Birkaç saniye sonra başını çevirdi.
Castiel:
“Burada birinin hafızası saklanmış.”
Seraphine:
“Birinin mi?”
Castiel:
“Hayır. İki kişinin.”
Dean:
“Seraphine ve ikizi?”
Castiel gözlerini kapattı.
Castiel:
“Bilmiyorum.”
Bir an durdu.
“Fakat bu anıların biri sana ait değil.”
O anda masanın üzerindeki kutu kendiliğinden açıldı. İçinden iki küçük kolye çıktı. Birinin ortasında kırmızı taş, diğerinin ortasında beyaz taş vardı. Kolyelerden biri benim boynumdaki siyah gülün aynısıydı. Diğeri ise neredeyse aynıydı fakat gülün yaprakları ters yönde kıvrılıyordu. İkisini de gördüğüm anda zihnimin içinde bir kapı daha açıldı. Bu kez bir görüntü değil, bir duygu geldi. Bir çocuğun korkusu. Bir çocuğun yalnızlığı. Bir çocuğun birini beklerken hissettiği öfke. Ve sonra, o duyguların içinden yükselen bir ses.
“Beni neden bıraktın?”
Dizlerimin bağı çözüldü. Dean beni tuttu ama gözlerimi kapatmıştım. Görüntünün içinde kendimi çocuk hâlimde gördüm. Karşımda başka bir çocuk vardı. Yüzü benim yüzümdü. Aynı gözler, aynı burun, aynı dudaklar. Fakat saçları daha koyuydu ve gözlerinin içinde benim hiç tanımadığım bir sertlik vardı. Bana bakıyordu. Elinde beyaz taşlı kolye vardı. Sonra arkamızda Livia belirdi. Bize doğru koşuyordu ama ayakları yere değmiyordu. Sanki görüntünün içinde bile birileri onu durdurmaya çalışıyordu. Çocuk bana baktı ve elini uzattı. Ben de elimi uzattım. Parmaklarımız birbirine değdiği anda görüntü parçalandı. Gözlerimi açtığımda salondaki bütün mumlar yanıyordu. Fakat masanın üzerindeki fotoğraf değişmişti. Artık fotoğrafta iki bebek de görünüyordu. Ve fotoğrafın arkasında yeni bir cümle belirmişti.
“İkinci çocuk ölmedi.”
Bir nefes aldım.
Sonra altındaki yazıyı okudum.
“Onu yaşayanlardan sakladık.”
Dean:
“Seraphine, bana bak.”
Başımı kaldırdım.
Dean:
“Buradayım.”
Seraphine:
“Onu hissettim.”
Dean:
“Biliyorum.”
Seraphine:
“Benden nefret ediyor.”
Dean hemen cevap vermedi. Elimi tuttu ve beni kendisine doğru çekti. Alnını alnıma yasladı. Gözlerimi kapattım. Bir süre yalnızca onun nefesini dinledim. Bütün o karanlığın, eski sembollerin ve yıllardır saklanan sırların arasında Dean'in varlığı bana gerçek olan tek şeyi hatırlatıyordu. Benim de korkmaya, üzülmeye, öfkelenmeye ve bazen hiçbir şey yapmadan birinin yanında oturmaya hakkım vardı. Her sorunun cevabını bulmak zorunda değildim. Her kaybı tek başıma telafi etmek zorunda değildim. Dean dudaklarıma hafifçe dokundu. Sonra beni öptü. Bu öpücük, o ana kadar aramızda yaşanan bütün yakınlıklardan farklıydı. İçinde acele yoktu. Beni bir şeyden uzaklaştırmaya çalışmıyordu. Sadece yanımda olduğunu söylüyordu. Ben de kollarımı boynuna doladım ve onu kendime çektim. Birkaç saniyeliğine dünyanın geri kalanı sessizleşti. Sonra uzaktan Damon'ın sesi geldi.
Damon:
“Romantik anınızı bölmek istemiyorum ama kutudan bir şey çıktı.”
Dean gözlerini kapattı.
Dean:
“Damon.”
Damon:
“Evet?”
Dean:
“Bir gün seni gerçekten öldüreceğim.”
Damon:
“Bunu daha önce de söyledin.”
Dean:
“Bu kez ciddi söylüyorum.”
Damon:
“Ben de ciddi söylüyorum. Kutudan bir şey çıktı.”
Dean derin bir nefes aldı ve başını benim omzuma bıraktı.
Dean:
“Bu adamın bir düğmesi olmalı.”
Seraphine:
“Belki vardır. Ama önce ikizimi bulalım, sonra Damon'ın düğmesini ararız.”
Damon uzaktan bağırdı.
Damon:
“Duydum!”
Gabriel:
“Ben de duydum. Düğme fikrini destekliyorum.”
Bir an gülmekten kendimi alamadım. O gülüş, içimdeki korkuyu tamamen yok etmedi ama onunla aynı odada yaşamayı biraz daha kolaylaştırdı. Dean elimi bırakmadan kutuya doğru yürüdü. İçinden çıkan şey küçük bir metal plaka ve eski bir mektuptu. Plakanın üzerinde bir tarih vardı: 2008. Mektubun üzerinde ise tek bir isim yazılıydı.
DEAN WINCHESTER.
### Avcının saklanan geçmişi
Dean mektubu eline aldığında yüzündeki ifade değişti. Onun adının bu kadar eski bir arşivde bulunması, bizim için artık yalnızca bir tesadüf olamazdı. Sam hemen yanına geldi. Dean zarfı açmadan önce birkaç saniye bekledi. Sanki içindeki yazıyı okumaktan değil, o yazının kendi hayatı hakkında neyi değiştireceğini öğrenmekten çekiniyordu. Sonunda zarfı açtı. İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı. Yazı eskiydi fakat okunabiliyordu. Asterium'un mührü sayfanın alt köşesinde bulunuyordu. Mektup, 2008 yılında bir avcıya gönderilmişti. Avcının adı yazılmamıştı. Ancak mektubun içinde Dean'in o yıl katıldığı bir vakadan, terk edilmiş bir yetimhaneden ve kaybolan bir çocuktan söz ediliyordu. Dean'in yüzü gittikçe sertleşti. Sam mektubu onun elinden alıp okumaya başladı. Birkaç satır sonra durdu. Çünkü mektupta yalnızca bir çocuğun kaybolmasından söz edilmiyordu. O çocuğun, Seraphine Vesper'ı bulabilecek tek kişi olduğu yazılıydı. Ve eğer Dean o çocuğu bulursa, dördüncü mühür tamamlanacaktı. Dean başını kaldırdı. Gözleri benimkileri buldu. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra mektubun son satırını yüksek sesle okudu.
Dean:
“Avcı çocuğu bulursa, hatırlayan iki kişi yeniden bir araya gelecek.”
Sam mektubu masaya bıraktı.
Sam:
“Yani seni bu işe özellikle dahil etmişler.”
Dean:
“Beni dahil etmiş olabilirler. Ama nedenini hâlâ bilmiyoruz.”
Constantine:
“Belki de seni seçmediler.”
Hepimiz ona döndük.
Constantine:
“Belki de sen zaten seçilmiş olan birinin yoluna çıktın.”
Crowley:
“Bu cümle kulağa son derece anlamsız geliyor.”
Constantine:
“Senin anlaman gerekmiyor.”
Crowley:
“İşte bu yüzden senden hoşlanmıyorum.”
Constantine ona aldırmadan mektubu inceledi. Sonra gözlerini kaldırıp Dean'e baktı.
Constantine:
“Bu mektubu yazan kişi, avcıların görevlerini takip eden biriydi. Fakat imza yok. Mühür var. Bu da Asterium'un mektubu resmî olarak kabul ettiğini gösteriyor.”
Dean:
“Babam mı?”
Constantine:
“Bilmiyorum.”
Dean'in yüzündeki ifade sertleşti. Bu kez mesele yalnızca kendisinin hafızası değildi. Babası da bu örgütün bir parçası olmuş olabilirdi. John Winchester, Asterium'u araştırmış veya onların amaçlarını fark etmeden bir görevi yerine getirmiş olabilirdi. Bu ihtimal Dean'in içindeki öfkeyi büyütüyordu. Çünkü babasıyla ilgili her yeni sır, geçmişte yaşadıkları bütün çatışmaları başka bir ışık altında gösteriyordu. Dean bir süre mektuba baktı, sonra onu dikkatlice katlayıp cebine koydu. Artık geri dönmeyecekti. Bunu yüzünden anlayabiliyordum. Ben de dönmek istemiyordum. Çünkü bu arşivde yalnızca ikizimle ilgili cevaplar yoktu. Burada, Dean'in geçmişine de dokunan bir şey bulunuyordu. Ve ikimiz de bu kez birilerinin bizi yönlendirmesine izin vermemeye kararlıydık.
Tam o sırada Castiel'in yüzü değişti. Başını kaldırdı ve salonun karanlık köşesine baktı. Orada daha önce hiçbir şey yoktu. Şimdi ise duvarın önünde uzun, ince bir gölge duruyordu. İnsan biçimindeydi ama yüzü seçilemiyordu. Michael'ın zincirli olduğu odada gördüğümüz gölgeye benziyordu. Fakat bu kez elinde bir silah yoktu. Avuçlarını bize doğru açtı. Sonra başını bana çevirdi.
Gölge:
“Onu bulmaya çalışmayın.”
Seraphine:
“Kim olduğunu söyle.”
Gölge birkaç saniye sustu.
Gölge:
“Bunu senin hatırlaman gerekiyor.”
Dean:
“Bir daha onunla konuşmadan önce benimle konuşacaksın.”
Gölge başını Dean'e çevirdi.
Gölge:
“Senin burada olmaman gerekiyordu.”
Dean silahını kaldırdı.
Dean:
“Bunu daha önce duydum. Yeni bir şey söyle.”
Gölge ilk kez hareket etti. Yüzünün olduğu yerde ince bir ışık belirdi. Ardından bir çocuk yüzü gördüm. Benim yüzüm. Fakat bu çocuk, az önceki görüntüdeki hâlimden daha büyüktü. Gözlerinde öfke vardı. Bana baktı ve yalnızca tek bir cümle söyledi.
“Beni bulursan, seni de öldürürler.”
Sonra gölge dağıldı.
Duvarın üzerinde yeni bir sembol belirdi.
Bu kez Asterium'un halkaları yoktu.
Yalnızca iki siyah gül vardı.
Biri kırmızı taşlı.
Diğeri beyaz taşlı.
Ve altlarında, kanla yazılmış gibi duran bir cümle:
“İKİZİNİ BULDUĞUNDA, HANGİNİZİN GERÇEK OLDUĞUNA KARAR VERMEN GEREKECEK.”
O an içimdeki bütün sıcaklık çekildi. Çünkü artık mesele yalnızca kayıp bir kardeşi bulmak değildi. Birileri, ikimizden birinin gerçek olmadığını iddia ediyordu. Ve bu iddia, Asterium'un bütün geçmişinden daha korkunçtu.
### 27\. Bölüm Sonu
Manastırdan çıkarken sabahın ilk ışıkları ufukta belirmeye başlamıştı. Hiçbirimiz doğru dürüst uyumamıştık. Charlie, bulduğumuz bütün belgelerin kopyalarını almıştı. Sam, John Winchester'ın günlüğünde bahsedilen yetimhane hakkında Bobby'ye yeni bir mesaj göndermişti. Bonnie ve Rowena, iki kolyenin büyüsel yapısını incelemek için onları ayrı kutulara yerleştirmişti. Stefan ve Elena, manastırın çevresinde vampirlerin neden bu kadar uzun süre dolaştığını araştırıyordu. Damon ise hâlâ kutudan çıkan metal plakanın üzerinde kendi isminin bulunmamasına bozuluyordu. Crowley ile Constantine, gölgenin ne tür bir varlık olabileceği konusunda tartışıyordu. Castiel sessizdi. Onun hafızasından silinen şeyin ne olduğunu hâlâ bilmiyorduk. Fakat bir şeyin farkındaydım. O, gölgeyi gördüğünde yalnızca şaşırmamıştı. Korkmuştu. Ve Castiel'in korktuğu bir şey varsa, bunun sebebi genellikle yalnızca kendisi değildi. Belki de gölgeyi daha önce tanıyordu. Belki o varlığın Asterium'la bağlantısını biliyordu. Ya da belki, tıpkı benim gibi, bir zamanlar onu hatırlamış ve sonra unutmaya zorlanmıştı. Dean yanımda yürüyordu. Bir süre sonra durdu ve bana döndü. Güneşin ilk ışıkları yüzüne vuruyordu. Yorgundu ama gözlerini benden ayırmıyordu.
Dean:
“Onu bulacağız.”
Seraphine:
“Ya bulduğum kişi gerçekten ben değilsem?”
Dean elimi tuttu.
Dean:
“O zaman bunu birlikte öğreniriz.”
Başımı omzuna yasladım. Bir süre hiçbir şey söylemedik. Sonra cebimdeki kolyenin yeniden soğuduğunu hissettim. Onu çıkardım. Siyah gülün ortasındaki taşın içinde çok küçük bir görüntü vardı. Bir oda. Bir pencere. Bir çocuk. Çocuk başını kaldırdı ve doğrudan bana baktı. Dudakları hareket etti. Bu kez sesi çok netti.
“Ablacığım.”
Nefesim kesildi.
Çünkü o çocuk, yalnızca bana benzeyen biri değildi.
O benim ikizimdi.
Ve görüntü kaybolmadan önce son bir cümle daha söyledi.
“Livia sana her şeyi anlatmadı.”
Kolyeyi avucumda sıktım.
Dean elimi tuttu.
Ve ben ilk kez, annemin beni korumak için sakladığı sırların yalnızca geçmişimi değil, geleceğimi de değiştireceğini anladım.
Bölüm etkileşimi
