11. bölüm · UNUTULANLAR
BÖLÜM 9: KOD ADI: "SANCAK"
Sevgilerimle, sevgili okurlarıma...
Nasıl başlasam bilmiyorum.
Umarım Unutulanlar'ı okumayı sevmişsinizdir. Çünkü ben yazmayı çok sevdim...
Teşekkür ederim. Buraya kadar gelip, bu Sayfaları okuduğunuz ve bana destek olduğunuz için.
Umarım yeni bölümü de beğenirsiniz. 🤍
Keyifli okumalar diliyorum ❤️🇹🇷
aiseyy ~
_______________________________________________
“Sancağın altındaki gölge, kahraman bir askerin görünmeyen pelerini gibidir...”
Giray Ali Akay
“Kod adı: ‘sancak’ adı altında düzenlenen operasyonun, bugün sonuncusunu
gerçekleştireceksiniz! İçlerinde en zorlu operasyonlardan birisi olabilir ama bunu da Allah’ın izniyle başarıyla sonlandıracağınıza, tüm kalbimle inanıyorum.”
Halil Albay’ın sözleri her ne kadar inançlı da olsa, kolunda belirginleşen damarları, onun
bütün gerginliğini ele veriyordu. Buz gibi sert bakışlarında ise bu gerginliğin zerresini
göremezdiniz. Önümüzde rahatta beklerken, hepimizin gözlerinin içine uzun süre baktı. Genç bir askerin, geçmişiyle özdeşleşmiş bir bakıştı. Hatırlamak için... O anda gerginlik diye adlandırdığım şeyin aslında korku olduğunu, bütün hücrelerimde hissettim. Bir iğnenin deriye batması gibi sızısız ama sonrasında can yakıcı...
“Allah yar ve yardımcınız olsun!”
Hep bir ağızdan, var gücümüzle bağırdık.
“Sağ ol!”
Bütün sesler birbirine karışmış ve cinsiyet kavramının dışına taşmıştı. Çünkü bu defa aklımız değil, yüreğimiz konuşmuştu.
Biraz uzağımızda askeri bir uçak, bizi bekliyordu. Albay yan tarafımızda gökyüzünde dalgalanan bayrağın altına gidip, orada bize doğru yan döndüğünde tekrar bağırdı.
“Sancağın altındaki gölge, kahraman bir askerin görünmeyen pelerini gibidir...” Bakışlarını bayrağa doğru kaldırdı ve kuvvetlice bağırdı.
“Unutma asker!”
Hedefi bizi az önce konuşturduğumuz yüreklerimizden vurmaktı ve başarmıştı...
“Tim serbest!”
Sırtlarımızdaki ağırlıkların bir önemi yokmuş gibi arka kapısı açık, bizleri bekleyen uçağa
doğru koştuk. Yerlerimize oturup, emniyet kemerlerini taktığımızda kapı kapandı.
Ciğerlerime vatanımın kokusu dolmuş gibi derin bir nefes aldım. Bizimkilere döndüm. Yüzleri gülüyordu. Eray ise yine bildiğimiz gibiydi. Yüzlerine sürmeleri için yeşil boya vermiştim ama o bütün yüzünü boyamıştı.
“Bu ne lan Eray! Biz de tanımayalım diye mi yapıyorsun diyeceğim ama seni bizden başkası da tanımaz valla.”
Cenk’in sözleriyle hafifçe tebessüm ettiğimde, “En çok bu yüzden unutulmaz zaten. Timin maskotu gibi hıyar. Sürekli ilgiyi kendine çekiyor,” dedim. Eray bana gülümseyerek baktı.
“İltifatınıza müteşekkirim komutanım.”
Dışımdan pek belli etmesemde içimden gülümsemiştim. Bu sırada bakışlarım istemeden Aslıhan’a kaydı. Kızıl Gök timi ile konuşuyordu. Yüzünde oluşan tebessümü, kalbimin soğuk odalarına ateş tutuyordu. Onun bu haline karşı dudaklarım, hoş bir edayla kıvrıldı.
Ona içimdeki çocuktan bahsetmiştim ama asıl halimden hiç söz etmemiştim. Çocuk
susmuştu ama Giray hâlâ konuşuyordu. Ben onu duymamazlıktan gelemezdim. Yine de
işlerin bu raddeye ulaşacağını hiç düşünmemiştim. Küçükken yalnızca sevmiştim fakat, şimdi meftunum...
“Yavaştan hareketlenin gardaşlar. İniş yakın!”
İlhan’ın uyarısı üzerine daldığım düşüncelerimden kurtulup, son birkaç kontrolümü yaptım. Ardından uçak inişe doğru hareketlendiğinde, sakin ama sert bir şekilde konuşmaya başladım.
“Bundan sonrası bizde. Gözünüzü dört açın! Hiç bir hata istemiyorum! Amacımız; it
sürülerini bu topraklardan sürmek! Anlaşıldı mı?”
Gözleri, göğüsleri gibi sert bir hal aldığında, hep bir ağızdan bağırdılar.
“Anlaşıldı!”
İşte sevdiğimiz kısım şimdi başlıyordu. Uçak yere yakındı ama tam değildi. Kapısı yavaşça
açıldığında kendimizi tek tek o aralıktan aşağı bıraktık. Çantalarımızdaki paraşütleri açtıktan sonra hepimiz aynı sırada, boş arazide bulunan, dağın üzerine inmiştik.
Fazla vakit çok can yakardı. Bu sebeple sadece iki günümüz vardı ama bunu en aza indirmek bizim elimizdeydi. Aslıhan yanıma geldiğinde, sessizce önümüzdeki soysuzlara baktı ve suratını ekşiterek bana döndü.
“Diyorum ki kış bitmeden, şöyle detaylı bir yaz temizliği mi yapsak? Ne diyorsunuz
Yüzbaşım?”
Kahvelerimi onun yeşillerine çevirdiğimde, gözlerim kısılmıştı. Hafifçe gülümsedim.
“Başım gözüm üstüne.”
Bana bakıp gülümsediğinde, önüne geri döndü. Bende bizimkilerden tarafa döndüm ve “Aslıhan komutanınızdan bir emirdir. Bugün detaylı bir temizlik yapacağız. Pamuk eller tetiklere,” dedim ve önüme döndüm.
Bugün sesini kesmemiz gereken iki soysuz vardı. Şivan ve Zeyid. Fakat bu ikisi diğerlerinden biraz daha güvenliklerine önem verdiklerinden dolayı işimiz biraz zor. Aynı zamanda, pisliklerin kendi güvenliklerini sağlamak için tutsak ettiği iki çocuk var. Bu benim her ne kadar canımı sıksa da, Aslıhan’ın için durum bizden de farklıydı. Zalimler duygularımızı sömürmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ve ne yazık ki bunu başarıyorlardı. Buna bu sefer engel olmalıydık. Aziz gibi hayatımızı tehlikeye atacak bile olsak, bunu yapmalıyız!
“Karşımızdaki pislik çukuru, bulunduğumuz bölgeye bir saat uzaklıkta komutanım.”
Sol tarafımdaki İlhan’a anladığımı belirtir gibi kafa salladım.
“Hareketlenin! Bizi bekleyen iki Türk evladına yetişelim.”
“Emredersiniz!”
Hava daha yeni kararıyordu. Gölgelerin içinde bir gölge gibi emin adımlarla ilerledik. Bir saatten önce sınırın etrafını bir çit gibi sarmıştık. Her birimiz, farklı bölgelerden içlerine sızacaktık. Ama bu sefer kıyafetlerimiz askeri üniforma değil, onların giydiği tarzda kıyafetlerdi. Yolun belli bir kısmında Aslıhan, Dora, Mirza ve ben kılık değiştirmiştik. Amacımız da buydu ya. Bukalemun taktiği...
Etraf karanlığa gömüldüğünde, soğuk hava içimize işlemeye başlamıştı. Bakışlarımı karşıya diktim. Sessiz ama temkinli bir havaları vardı. Birkaç evin olduğu ufak bir köydü. Gerçi köy denemeyecek kadar küçüktü ama neyse. Büyük binanın etrafını diğer binalara göre daha fazla güvenlikle çevirmişlerdi. Onlardan tam da bu beklenirdi. Hedefimiz büyük binadaydı.
Dudaklarım sinsice kıvrıldığında, yanımdaki Aslıhan’ın da benden bir farkı yoktu. Önüme
döndüm ve gülmeyi anında kestim. Sözlerimle, Mirza, Dora ve Aslıhan’ı hedef alarak sessiz ama keskin bir tonda konuştum.
“Yürüyün bizim dörtlü. Girelim bakalım aralarına.”
“Hay hay Yüzbaşım.”
Aslıhan’dan onayı aldıktan sonra silahlarımızı, yanımızdaki İlhan’a bıraktık ve bulunduğumuz bölgeden ayaklandık. Bu sırada kulağımdaki ses cihazına dokundum.
“Gözünüz, kulağınız ve silahınız keskin olsun tim!”
Yavaştan inlerine indik ve fark ettirmeden içlerinde dağıldık.
“Ne zaman çıkıcı bunlar abe? Bekle bekle bacaklarım çürüdü!”
İçimden, “sizin ruhunuz çürümüş. Pis kokusu her yerde ama merak etmeyin. Topunuzu
temizleyeceğiz!” dediğimde, gözlerimi devirdim.
“Konuşmayasın ulan! Bizi öldürtmek mi istersin sen yoksam?”
“Yok abe.”
Kendi aralarında bile bir duygu kırıntısı yoktu. Bunlara bir eşya değil vatan bile emanet edilmezdi! Büyük binanın içinden bir adamları çıktığında içimizde gezmeye başladı. İçeridekilerin adama ihtihacı vardı. Bizim için hava hoştu. Hemen bizim dörtlüye bakış attım. Anladıkları için bozmadılar. Aynı zamanlama da, dördümüz de dikkat çekmek adına, bulunduğumuz bölgeden yavaşça yanyana gelip, adamın karşısına dizildik. Ben önden davranarak ilk cümleyi söyledim.
“Buralara kadar çağırdınız adamları, dışarıda mı bekletiyorsunuz siz?”
Terörist dik ama korkak bakışlarını bana diktiğinde, arkadan Aslıhan adamın omzunu geriye doğru çekip aramıza girdi. Sağ elini adamın suratına doğru kaldırdığında, kaşları çatılmıştı.
“Şivan ve Zeyid nerededir? Bize haber ettiler emme almayacaksın sen yoksam?”
Pislik Aslıhan’a sinirle baktıktan sonra başını çevirip, kapıda dikilen iki adama, sessizce işaret etti. Terörsitin bakışları tekrar Aslıhan’ı bulduğunda, kafasını ortadan ikiye yarmamak için kendimi zor tuttum. Ama yemi yutmuştu. İçimden salaklıklarına sırıtıp, adamı ittirdim ve binanın kapısına doğru ilerledik. Kapıdaki iki adam da peşimizden geldiğinde, bizi Şivan ve Zeyid’in kaldığı odaya götürdüler. İçlerinden bir tanesi içeriye girip bir süre bekledi. Bizden
bahsediyordu. Olsun onlar bu yemi de yerler. Açlar nasıl olsa! Kapı yavaşça aralandığında,
terörist girmemiz için elini içeriye doğru çevirdi.
“Geçin!”
Kimliğimizi saklamasak, silahımın kabzasını kafasına indirmeden rahat etmezdim de neyse. Hepimiz içeriye girdiğinde, bizi içeri alan adam kapı açık bir şekilde hala arkamızda bekliyordu. Neyse ki elimizde bir koz vardı. Onların beklediği biri vardı ve onlar adına gelmiştik. Kılığına girdiğimiz kişilerin buraya ulaşması biraz zordu. Ne de olsa pimlerini çoktan çekmiştik.
Önümüzdeki kanepede oturan Şivan ve Zeyid’e bakıp, arkadaki soysuzu işaret ettim.
“Hayırdır? Bizi bunun için mi buraya çağırdınız yoksam siz?”
Şivan gergin bakışlarını üzerimde gezdirip, arkadaki adamına işaret verdi.
“Çıkın. Kapının dışını da boşaltın. Kimse girmesin!”
Terörist kapıyı kapatıp çıktığında, Dora kapıya doğru yaklaşıp delikte duran anahtarı çevirdi ve kapıyı kilitledi. Bu davranışı Şivan’ın gözünden kaçmamıştı. Bir hayvan gibi kükreyerek ayağa kalktı. Bu biraz ani olmuştu yalnız.
“Ne yapıyorsunuz ulan siz?”
Vücudumu dikleştirdiğimde, Şivan ve Zeyid’e bakıp hafiften güldüm.
“Güvenlik önemli demiştik.”
Zeyid de Şivan gibi ayaklandığında, kel anlındaki damarları kendini ortaya çıkarmıştı.
Sinirle bağırdığında, “Ne saçmalıyorsunuz siz?” dedi. Aslıhan, Zeyid’in üzerine yürüdü ve bende aynı anda Şivan’a yaklaştım.
Şivan’ın pis dudaklarına parmaklarımı hafifçe
dokundurdum.
“Şşş korkmayasınız!”
Bakışlarımı kısa süreli bizimkilere çevirip, geri Şivan’a döndüm. Tek kaşım, içimde biriken kinle havalanmıştı.
“Ya da korksunlar mı?”
Dördümüzde üzerimizdeki yeleklerin önünü aynı anda açtık. Belimizdeki silahlara
sarıldığımızda, aynı anda karşımızdaki iki teröriste doğrulttuk. Ve güldük. Hemde sinir edecek derecede...
“Selamın aleyküm...”
Bizi gördüğü an, Şivan’ın sesi titredi.
“Siz... Türk askerisiniz.”
Silahımı daha sıkı kavradım. Tek kaşım bu defa keyifle, havalanmıştı. Dudaklarıma alaycı bir gülüş yerleştiğinde, “Doğru tahmin. Bizi tanıyor olmanız güzel,” dedim.
Bir adımını, hafifçe ama belli etmeden geri çekmişti.
“Yerimizi Abdo mu söyledi size?”
“Hayır ama öyle bir şeyler oldu diyelim.”
Sözlerimin üzerine, Aslıhan, birkaç adım ileri gidip, silahını birden Zeyid’in alnına bastırdı.
Kelimeler, namlunun ucundan çıkan kurşu kadar keskin bir yankıyla dudaklarından
çıktığında, “Çocuklar nerede?” diye sordu.
Pislik herifin yüzünde en ufak bir vicdan yoktu. Aslıhan’ın davranışına karşı pişkin pişkin gülüp, “Bir cehennemdeler de bundan size ne?” dedi yapmacık şivesiyle. Gülüşü çok sürmedi. Mirza, Aslhan’ın işareti üzerine Zeyid’in omzuna silahının kabzasını geçirdi. Bu eğilmesi içindi. Zeyid, hızla dizlerinin üzerine çöktüğünde, Mirza arkasına geçti ve silahın ucunu Zeyid’in boynuna bastırdı. Zeyid eğlenir gibi bir halde iki elini havaya kaldırdı. Yaptığı şeye alay edercesine gülümsediğimde, önümde halettmem gereken pisliğe döndüm. Sinirim, yüz hatlarımla tekrar buluştuğunda, kulak kesercesine bağırdım.
“Söyle lan! Çocukları nereye sakladınız?”
Şivan kafasını ya sabır der gibi sol tarafına çevirip, tekrar bana baktı.
“Sınırlarımızı zorluyorsunuz! Sonunuz kötü bitmesin yoksam?”
“Merak etme! Burada sonu kötü bitecek birileri varsa, bunlar yalnız siz olursunuz!”
Şivan’a sinirle gülümsediğimde, ses cihazına dokundum. Gözlerim ise hâlâ çatık bir şekilde, Şivan’a sabitliydi.
“Tim atış serbest! Temizliğe başlayabilirsiniz.”
“Memnuniyetle komutanım. Bizde tam bu anı bekliyorduk.”
Gökay’ın söylediklerine tebessüm edip, “Haydi göreyim sizi!” dedim. İlgimi tekrar önümdeki Şivan’a verdim. Yüzü oldukça gergin görünüyordu. Bu beni daha çok keyiflendirmişti açıkcası.
Dışarıdan kulak kesen silah sesleri yankılanmaya başladığında, silahımın soğuk namlusunu yavaşça Şivan’ın anlına dayadım. Korktu. Hemde fazlasıyla.
“İşte şimdi kötü bitecek olan sonunuz kesinleşmiş oldu. Ne oldu korktun? Ecelin mi geldi?”
Buğulu sesi arasından, “Ben sizden korkmam!” dedi. Tipik bir terörist yalanıydı. İçi korkudan tir tir titriyordu oysa.
“Şimdi söyle! Nereye kapattınız çocukları?”
Eli hareketlenip anlına dayadığım silahı tuttuğunda, “Vur!” diye bağırdı. Boşta kalan elimi Şivan’ın omzuna bastırdım.
“Onu zaten yapacağım ama önce senden almam gereken şeyler var. Ama hiç merak etme! Vurmaktan beter edeceğim seni.”
Şivan’ın konuşmasını beklerken, kapıyı zorlamaya başlamışlardı bile. Bunun üzerine, Şivan’a daha çok baskı yaptım.
“Konuş dedim sana!”
“Konuşursam elime ne geçecek?”
“Eline değil ama konuşmazsan beynine kurşun geçecek!”
“Bizi bırakırsanız söylerim.”
“Tamam. Yalan söylersen kellen gider yalnız!”
Yalan söylüyordum. Konuşması için ortaya atılan bir yemdi sadece. Ve balık yemi yuttu.
“Aşağadaki depodalardır. Farelerle koyun koyuna.”
Pislik gülmeye başladığında, Zeyid’i bırakması için Aslıhan ve Mirza’ya işaret ettim. Şivan’ın alnından silahımı çektim. Kapıdan tarafa ilerledim ve kapının anahtarını döndürüp kilidini açtım. Şivan ve Zeyid gülümseyerek yanıma yaklaşıtığında, Şivan sırtıma hafifçe vurdu.
“İşte böyle sözümüze gelirsiniz!”
Sinirden sırtımdaki kemikler gerildiğinde, dişlerimi sıktım. Kapıyı yavaşça araladığımda, tamamiyle açılmıştı. Kimse gözükmüyordu. Şivan ve Zeyid kapıdan çıkmaya yeltendiği sırada önlerine bir anda omuz omuza vermiş Eray ve Gökay çıkmıştı.
Eray, alaycı bir gülüşle karşısındaki iki pisliğe baktığında, “Daha temizlik bitmemiş görüyor musun Gökay?” dedi. Yüzündeki gülümsemesi anında kaybolmuştu.
Gökay irenir gibi bir surat ifadesi takındığında, “Görüyorum gardaşım. Hatta bu leşler beni fazlasıyla rahatsız ediyor,” dedi.
Şivan ve Zeyid sözümüzü tutmadığımız için vücutlarını tekrar bize çevirdikleri an, Gökay ve Eray silahlarının kabzalarını arkadan, soysuzların boyunlarına indirmişlerdi. İkiside kapının girişinde yere yığılmıştı.
Bizim evlatlara tebessüm ederek baktım. Onların arkasından Serdar ve Ayça’da gelmişti. Bize gülümsediklerinde, “Eğer doğru söylüyorlarsa, çocuklar aşağadaki depodalar. Siz onların yanına gidin. Biz bu iki soysuzu hallederiz,” dedim. Kafalarıyla beni onaylayıp kapının önünden ayrıldılar.
Bu sırada bizde iki teröristi ellerinden bağladık ve bahçeye indirdik. Temizlik başarılıydı. Bir çöp dahi bırakmamış aslanlarım. Dışarıya çıktığımız an İlhan, Zeren, Cenk ve Gizem yanımıza gelmişti. Aslıhan bizimkilere döndüğünde, “Bu soysuzlar size emanet. Biz çocukların yanına
gideceğiz. Sakın elinizden kaçırmayın. Ayılırlarsa tekrar bayıltın! Anlaşıldı mı?” diye bağırdı. Siniri başkaydı onun. Bizimkilere değildi.
Tim, Aslıhan’ı onayladığında, geri büyük binaya girdik. Aslıhan hızlı ve gergindi. Çocuklar ona Alp ve kendisini hatırlatmıştı... Binanın merdivenlerini hızla indiğinde bende silahımı etrafa doğrulttum. Onu elimden geldiğince, oluşabilecek olan olumsuzlardan korumaya çalışıyordum. En alt kata geldiğimizde, duvarın köşesinde açık olan kapıdan içeriye attı kendini. Allah’tan önden bizimkileri göndermiştim. Onun ardından bende girdiğimde, karşılaştığım manzarayla boynumdaki damarlarım daha da belirginleşti.
İki terörist, çocukların alnına namlunun soğuk ucunu dayamış bekliyordu. Çocuklardan biri kız diğeri erkekti. Aslıhan’ın acısını, yüreğimde hissettim o an.
Bizimkiler teröriste silah doğrulturken, Aslıhan titreyen sesiyle bağırdı.
“Bırakın lan çocukları!”
Aslıhan’ın sözleriyle kız çocuğu, yanındaki çocuğa seslendi.
“Abi bak bizi kuytaymak için kahyamanlar geldi.”
“Evet abiciğim. Bizi kurtarmaya geldiler.”
Aslıhan’ın ardından yaklaştığımda, elimi sırtına yasladım. Aynı sahneyi tekrar yaşıyordu ama bu sefer izleyerek... Kolları iki yana düştüğünde, sağ elini bir anda tekrar kaldırdı. Ne yapacağını anladığım an o diğer teröristin kafasına sıktığında, çocuğa zarar vermesin diye bende diğerinin kafasına sıktım. Çocukların alnından, namlunun ucu düşmüştü. Aslıhan koşup ikisini de kollarının arasına aldı. Alınlarından öptü.
“Allah’ıma bin şükür. Hayattasınız...”
Küçük kız Aslıhan’ın yanağına ufak bir öpücük kondurdu ve kulağına doğru fısıldadı.
“Kahyamanım.”
Çocuklar Aslıhan’ın kollarından ayrılıp, Serdar ve Ayça’nın yanına gitti. Aslıhan oturduğu yerde kaldığında, bizimkilere dönüp çocukları çıkarmalarını işaret ettim. Beni onaylayıp dışarı çıktıklarında, Aslıhan’ın yanına yaklaştım. Elimle saçlarına dokunduğum an bir anda ayağa kalktı ve gözyaşları içerisinde, kollarını boynuma doladı. Bir kolumu onun beline sardığım
sırada diğer elimi saçlarına götürdüm ve yavaş dokunuşlarla saçlarını okşadım.
“Geçti... Ben yanındayım.”
Ağlaması bir süre devam ettikten sonra kolları yavaşça boynumdan ayrıldı. Islanmış,
kıpkırmızı olmuş gözleri yüreğimi yaktı. Yeşilleri solmuştu ama hâlâ canlı bakıyordu. En çok da bu beni mahfetti. Elinin tersiyle çenesine doğru uzanan göz yaşını silip, bana baktı. Duyguları, boğazına bir yumrunun oturması içini yaktığında, sesi kesik çıktı.
“Kahyamanım, Giray...”
Ne demek, ne anlatmak istediğini o kadar iyi anlamıştım ki daha fazla kendini yormaması için Aslıhan’ı tekrar kollarımın arasına çektim. Kolları sırtımla buluştuğunda, buruk ses tonuyla, “Sensin Giray... Bana papatyalar verebilecek diğer kişi de sensin,” dedi. Aslhan’ın halini görmek, yanan yüreğimi daha da çok yaktı sanki. Kalplerimiz üst üstte geldiğinde, onun duyguları bastırıyordu beni.
“Sen iste yeter Aslıhan. Ben sana değil çiçek, her şeyimi de olsa veririm...”
🌼
Yaşanan unutulmazdı. Bir kayıp, kalbinde açılan bin yarayı da beraberinde getiriyordu.
Zaman mı? İlaç olmaktan çok uzaklaşmanın ağırlığını hissettiriyordu.
Sıradan bir yara geçerdi ama ya kalp yarası? İçine işleyen bir anının ağırlığından fazla bir
insanın yüreğini kim sızlatabilirdi ki?
Aslıhan’ın dün kapanmayan yarası kanamıştı. Söylemeden yaşatmıştı içinde bunca acıyı...
Bana küçük bir çocuğun yüreği gibi sarılmıştı. Geldiğinden beri, sert halimden eser bırakmamıştı. Onunla tekrar çocuklaşmıştım...
Dün yaşadığım şeyler bugün beni buraya, babamın mezarına getirmişti. Çocukluğumun diğer yarısı olan insanın, karşısında göz yaşları içerisinde dikiliyorum... Kesin bana gülüyordur.
“Bizim keretaya bak hele! Ağlamayı da biliyormuş...”
Kirpiklerimin arasından süzülen yaşla birlikte, buruk biçimde tebessüm ettim. Birinin sesini özlemek farklı bir şeydi...
Keşke diyorum... Keşke karşıma geçse de tekrar bana, “Oğlum...” diye seslense. Ama bu olmadığı gibi sesi bile hafızamdan silinmeye başladı. Sol tarafım sarsılıyor, birçok şeyle...
Bunlar bana zor gelmeye başladığı an, Aslıhan çıkmıştı karşıma. Benimle küsen, çocukluğum ile barıştırmıştı beni. Sonra bizi barıştırdığı çocuk, beni ona aşık etmişti. Aslıhan beni kendine kopmaz bağlardan, birbirine bağlamıştı.
“Ben aşık oldum baba,” dedim sessizce.
Cesaret edip, söylediğim şeye hafifçe tebessüm ettim.
“Daha Aslıhan’a bile açılmamışken, bunu ilk sana söylüyorum. Kıymetimi bil lütfen! Salih
amcamdan biraz tırsıyorum yalnız. Umarım bana kızmaz. Çünkü onun kınalı kuzusu bundan sonra bana emanet. Askerler, emanetlerini gözü gibi korurlar bilirsin, bilirsiniz baba.”
Elimi, babamın toprağının üzerinde gezdirdikten sonra ayaklandım. Dimdik durdum karşısında.
“Allahaısmarladık.”
˜
Mezarlıktan ayrıldığım gibi askeriye’ye gelmiştim. Askeriye’nin kapısından girdiğimde, girişte beni ismet asker karşıladı. Elini anlına götürüp hemen asker selamı verdi.
“Uzmançavuş İsmet Kara. Emredin komutanım!”
“İndir elini İsmet.”
“Emredersiniz komutanım.”
Ellerini bu sefer iki yanına alıp dikkatte durduğunda, bu haline tebessüm ettim. Bir askerin ilk yıllarını hatırlatan bir tablo gibiydi. Kolumu omzuna dolayıp, onu da kendimle beraber bahçede sürükledim.
İsmet, tebessümlü sesiyle, “Başarınızı kutluyorum komutanım,” dediğinde, ona bakıp gülümsedim ve “Sağ ol İsmet,” dedim. Belli bir süre bahçede ilerledik ama gözüm timi arıyordu. Nerdelerdi acaba? Yanımdaki İsmet asker’e, meraklı bakşlarımı çevirdim.
“Bu arada bizimkiler neredeler?”
Kolumun altından bir anda çekildiğinde, şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
“Sizin haberiniz yok mu komutanım?”
Ona anlamsız bakışlar atarken, “Neyden?” diye sordum.
“Tören günü bugüne alındı komutanım. Tören alanındalar.”
Gözlerim şaşkınlık nidasıyla büyüdüğünde, “Anlaşıldı asker. Tamam,” dedim ve bildiğin
topuklarıma vura vura bizim koğuşa koştum. Odaya girdiğim an hemen dolabımda,
ütülenmiş törenler için hazırda bekleyen üniformamı çıkarttım. Simsiyahtı ve üzerinde, yüzbaşı rütbesine ulaşana kadar imza attığım başarıların, birer simgesi bulunuyordu. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarttığım gibi üniformamı ütüsünü bozmadan dikkatli bir şekilde giydim. En son dolabımda bulunan bordo beremi de çıkartıp, yavaşça kafama taktım. Koğuştan koşarayak çıktım. Tören alanı askeriye’ye yakın da olsa aceleyle giderken, içimden
bizimkilere kızmadan edemedim.
Tören alanına vardığımda, Allah’tan daha başlamamışlardı. Adımlarım yavaşladığında,
köşede sıraya girmeden, beni bekleyen timime bakıp gülümsedim. Yanlarına yaklaştığım ilk an Aslıhan’ın bakışları etrafı gezerken, bende durmuştu. Beni fark ettiği an adımlarını bulunduğu bölgeden ayırıp bana yönlendirdi. Aslıhan’ın adımları bana doğru ilerlerken, benim adımlarım da ona doğru ilerliyordu.
Yanıma gelip, tam karşımda durdu. Bana bakarken elini uzattı ve içimde kıpırtı oluşturan bir biçimde gülümsedi. Elini kavradım ve gülüşüne karşılık verdim.
“Sanırım bugün ayrılma günümüz, Yüzbaşım. Kızıl Gök ve Gölge olarak iyi iş çıkardık...”
Kelimeleri, ağzından zorla çıkmış gibiydi. Birleşimimiz, güzeldi ama ayrılığımızı bende
istemiyordum. Özellikle bu saatten sonra, asla! Yine de bu tamamen Halil Albay’ın ağzından çıkacak tek bir sözcüğe bakıyordu.
Gözlerimi kısarak baktığımda, “Sancağın iki tarafı da parlıyorsa, hâlâ dalgalanıyordur, Yüzbaşım. Bekleyip neler olacağını görelim,” dedim. Tebessüm ederek, başıyla beni onayladığında, ellerimiz birbirinden ayrıldı. Bu defa timimize doğru yürüdük. Yanlarına vardığımızda, Mirza hemen dibimde bitmişti.
“Hayırdır komutanım. Bir şey olmadı inşallah?”
Mirza’nın sorusuyla kısa süreli ona kayan bakışlarımı alıp, Aslıhan’a çevirdim.
“Hayır, Mirza. Hayır... Ömrümün en güzel hayra vesilesi.”
Elini hafifçe anlıma yasladığında, ne yaptığını anlamadığım için Mirza’ya baktım. Yüzü bir anda güldü ve “Odununuz bol herhalde komutanım. Cayır cayır yanıyorsunuz,” dedi. Mirza’nın sözleri ağzından çıktığı gibi, benden kaçarken arkasından bacaklarına tekmemi
savurdum. Birkaç adım topuklayıp, gülmeye devam etti. Aldırmadım.
Bizimkiler sıraya geçtiğinde, Aslıhan ile bende timin başına geçtik. Albay, elleri arkasınsa rahatta beklerken, biz dikkat pozisyonunda, dik bir duruşla bekliyorduk. Önümüzde bize bakarken yine o sert bakışları yüzündeydi. Hepimizin gözlerinin içine tekrar uzun süre baktığında, bakışları yavaşça yumuşadı. Yüzüne hafiften bir tebessüm oturduğunda, soğuk halinden bir eser kalmamıştı. Güneşine kavuşmuş, ayçiçeği gibiydi tebessümü.
“Uzun sürede bitecek olan, Kod Adı: “Sancak" adı altında gerçekleştirdiğiniz operasyonu, kısa sürede bitirerek tarihe geçecek bir başarıya imza attınız, evlatlar!”
Albay’ın iki dudağının arasından taşan, ‘Evlat’ kelimesi, şimdiden kalplerimizi ısıtmıştı.
“Vatanınız için göze alıp, göğüs gerdiğiniz bütün zorlukları, önünüze engeller çıksa da
kolaylıkla aştınız. Aynı zamanda iki timin bir araya geldiğinde, nasıl işler başaracağına bizi daha çok inandırdınız. Aferim asker!”
Ellerimiz anlımıza gittiğinde, var gücümüzle bağırdık.
“Sağ ol!”
“Asıl Unutulanlar’ın adını yaşattığınız için siz sağ olun!... Bu başarınız üzerinden bir karara
vardık. Bundan sonra bu iki tim değil, hep birlikte tek bir tim olacaksınız! Yalnız bu daha da zor işler, sınırları zorlayan sınavlar demek! Daha çok çalış, daha iyi ol asker! Anlaşıldı mı!”
“Anlaşıldı!”
“Başarınız daim olsun!”
Son kez hep bir ağızdan, “Sağ ol!” diye bağırdık. Bu çığlığımız, mutluluğumuzun bir nişanesi, kardeşliğimizin bir hediyesi gibiydi.
Albay başımızdan ayrılmıştı. Tebessümümün arasından, göz ucuyla bizimkilere baktım.
Hepimiz, dik duruşlarımızın altında sakladığımız o çocuk hallerimizi bir anlığına dışarı çıkarmış ve bu sevincimizi omuz omuza vererek gidermiştik. birlikte bu halimizi bozmadan önümüzdeki yolda ilerlediğimizde, Eray, bakışlarını bana çevirdi.
“Biz şimdi kardeşiz değil mi komutanım?”
Bakışlarımı ondan ayırıp, önüme döndüm. Sessiz ama net bir tonda, “Öyleyiz...” dedim.
İçimden bir ses yükseldi giderken.
“Sancağın gölgesinde otursam şimdi.
Yüreğim konuşsa, ben dinlesem...
En çokta bir askerin, “Kahyamanım” deyişinden...”
