4. bölüm · UNUTULANLAR

BÖLÜM 3: KAPANMAYAN YARALAR

Ayşe Deveci

Yazardan sevgili okurlarıma not ~ 🤍

'Okurken yüreğin burkulduysa, gözlerin dolduysa ya da bir cümlede durup nefes aldıysan... Bil ki bu hikaye seni bekliyordu. Unutulanlar'ın sesi olmak kolay değil... Ama sen hala buradaysan, ben de yazmaya devam edeceğim. Çünkü bu sadece onların değil, biraz da bizim hikayemiz.'

~

- Her kelimesi, unutulan bir yüzün, sessizce ardında bıraktığı bir hikayenin izini taşıyor.
Bu bölümü yazarken gözlerim doldu, yüreğimde sızıyla yazdım her cümleyi.
Okurken sadece bir hikaye değil, bir vatan evladının sesi kulağınıza çalınsın isterim.
Unutmayalım... Unutulanlar hâlâ oradalar.

"Aslıhan’ın göğsündeki sızı senin de yüreğine dokunduysa... doğru yerdesin.
🤎🤍🌼🌼

_______________________________________________

“Belki de gerçek kahramanlar hep unutulanlardır.”

Geçmişin acı da olsa tatlı da olsa bahsettiği anılarımız aslında kapanmayan yaralarımızdır. “İnsan en ağır yarayı anılarından alır,” derdi babam. Doğruydu aslında çocukluğumda yaşadığım en güzel anılarım babamla olanlardı ama babam şehit olduktan sonra güzel olarak hatırladığım anılar şimdi kapanmayan yaralara dönüşmüştü. Ne zaman o anıları tekrardan hatırlasam kalbimde derin bir sızı hissediyorum. Sanki babam şehit olduğunda içime bir ateş düşmüştü de sonrasında yangına dönmüş ve her geçen günde içimdeki yangın, körükleniyormuş gibi geliyor.

Zaman önemi olmayan bir şeyin bile değerini öyle bir anlatır ki ağırlığını sonradan yükler insanın sırtına. Ben bunu babama veremediğim o beyaz tüyle anladım ve ben büyüdükçe sırtıma yüklenen yükte benimle beraber büyüdü. Hafif dedikleri şeylerde sonradan ağır gelmez miydi zaten insana?

Hala babamın yanındayım. Alışamadığım, babamın adının yazılı olduğu soğuk mezar taşına yaslanmış bana yaptığı yamuk yumuk pankek’i düşünüyorum. Şekli yamuk bile olsa hayatımda yediğim en güzel pankekti. O gün mutfağı öyle bir dağıtmıştık ki üstümüz başımız bile un olmuştu. Sonrasında annemden fena bir azar yemiştik ama babam, annemi umursamayarak beni kucağına alarak etrafında döndürmüştü. Sonrası ise koca bir kahkaha tufanı.

Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip cebimde deli gibi çalan telefonumu elime aldım. Halil
Albay’dı.

Gerginlikle kaşlarım çatılırken, “Albay’ım...” dedim.

“Yüzbaşım acele edip timini topla ve hemen karargâha gel!”

“Emredersiniz.”

Telefonumu cebime geri koyup kahramanıma asker selamını verdim.

“Görev beni bekler komutanım. Artık kahramanlık sırası bizde.” dedim ve mezarlıktan ayrıldım.

🌼

Büyük gün beklenenden erken gelmişti.
İçtima alanındaydık. Karşımızda, gökyüzünde dalgalanan al bayrak, gölgesinde ise bizler vardık.

Babam şehit olduktan sonra dedem, Alp ile bana şu sözleri söylemişti.

“Gökyüzünde durmadan dalgalanan al renkli bir bayrak görürseniz, bilin ki gölgesinde bir

değil binlerce Türk askeri vardır. Unutmayın evlatlarım! Babanızda o bayrağın altında.”

Bugüne kadar dedemin söylediklerini yaşayarak anladığım zamanlar olmuştu. Bu da onlardan birisi.

“Dikkat!”

Serbestten çıkma emri gelince, geçmişin altını çizdiği satırlardan ayrılmıştım.

Bu sırada “Bugün burada ne için toplandık asker?” diye sormuştu tüm ciddiyetiyle Halil
Albay.

“Vatan hainlerini ülkemizden temizlemek için. Namus ve şerefimiz üzerine yemin olsun,” diye hep birlikte bağırdık gür çıkan sesimizle.

Haili Albay ise istifini bozmadan devam etti
konuşmasına. Bunu yaparken de önümüzde ileri geri kısa adımlar atıyordu.

“Yaşamak. Bu uğurda en büyük gayeniz yaşamak. Bizler yaşarsak vatan da yaşar.
Ölmeyeceğiz değil! Elbet şehadet şerbetinin tadına hepimiz bakacağız ama ondan önce
yaşayacağız. Bilin ki bizler yaşadığımız müddetçe binlerce masum can da yaşayacak. Bizler var olduğumuz müddet vatanımıza el sürmeye kalkan binlerce vatan haini kaçacak delik arayacak. Fıtratımızda yazan neyse oyuz asker! Bizler bilinmeyenleriz, bizler Unutulanlarız.
Sanmayın ki adımız, şanımız ve yaptıklarımız her yerde yazacak. Sanmayın ki televizyon
ekranlarında uzun saatler kalacağız. Bizler unutulacağız, unutuldukça daha da var olacağız.

Kod adınız; Sancak! Haydi aslanlarım. Dağlara ayak izinizi yazın, kuruyup kalmış her toprağı çiçeklerle donatın. Haydi aslanlarım gösterin Türk’ün gücünü, Unutulanların ününü. Allah yar ve yardımcınız olsun.”

“Sağ ol!”

“Rahat!”

Halil Albay kenara çekilerek yerini Giray ile bana bırakmıştı. Göreve çıkmadan önce son
konuşmamızı yapacak ve dağ için iki ayrı gruba ayrılacaktık. Bunun için Giray benden önce sözü devralarak konuşmaya başladı.

Giray isimlerimizi söyledikçe emredersiniz diyor ve kısa süreli dikkate geçip asker selamı veriyorduk.

“Üsteğmen İlhan Tokmak, Başçavuş Mercan Duru, Üsteğmen Cenk Türkay, Üstçavuş Zeren Lal, Teğmen Ayça Demirel, Astsubay Kıdemli Başçavuş Serdar Teke ve Kıdemli Yüzbaşı Aslıhan Erdem sizler Sancak birsiniz.

Teğmen Mirza Edem, Üsteğmen Gizem Çora, Kıdemli Başçavuş Aziz Altan, Üstçavuş Dora
Yılmaz, Üstçavuş Eray İzci, Kıdemli Üstçavuş Gökay Büyük ve ben. Bizler Sancak ikiyiz.”

Sonrasında Giray’ın sözünü kestim. “Sözde iki grup olarak ayrılsak bile dağda hep bir
olacağız. Tep bir yürekte atacak kalbimiz. Hem sürüden ayrılanı kurt kapar diye boşuna dememiş atalarımız. Öyle değil mi Yüzbaşım?” Diyerek başımı Giray’a çevirdim.

“Öyle öyle. Yalnız sürüden ayrılanı kurttan önce ben kaparım da neyse.

Bugün burada önemli bir görev için toplanmış bulunmaktayız. Bu görev diğer bütün görevlerden farklı olduğu gibi ilerleyeceğimiz yol da farklı olacak. Kod adı: Sancak operasyonu, bizlere verilmiş zorlu ve uzun bir yolculuk. Bu zaman diliminde yapacağınız tek hatada kendinizi kapı dışı olmuş bilin ve ona göre hareket edin. Yüreğimizde iman sevgisi ve kalbimizde vatan sevgisi olduktan sonra bizim için zorluklardan evvel bir kolaylık vardır.
Geçmişte bu vatan toprakları nasıl kolay kazanılmadıysa şimdi de kolay kaybedilmeyecek! Anlaşıldı mı?”

“Emredersiniz.”

“Anlaşıldı mı asker?”

“Emredersiniz!”

“Şimdi herkes timi için ayrılan pikaplara geçsin.”

Görev için bizlere ayrılan pikaplara geçtiğimizde Sancak operasyonu bizim için başlamıştı. Görev zorlu da olsa bizler zoru sevenlerdendik.

Pikaba bindiğim anda Sancak bir ekibine direk görev hakkında ilk girişimi yaptım.

“İstihbarattan aldığımız bilgilere göre ilk olarak Hakkâri sınır kapısında bulunan bir okula ve aynı zamanda Çukurca'daki bir köye yapılacak olan eş zamanlı bombaları imha etmek olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Bu sebeple de bomba imha konusunda aramızda tek Gökay olduğundan Sancak bir de bunu birinizin üstlenmesi gerek. Risk alıyor olacaksınız. O yüzden iyi düşünün, bir saniyeniz var.”

“Başladı bile. Tik tak tik tak.”

Sancak birden ses çıkmayınca sesimi yükselterek time bağırdım.

“Ne düşünüyorsun hala asker? Orada, o okulda bir sürü masum çocuğun hayatı
tehlikedeyken sizin hala saniyeleri sayacak zamanınız mı var sanıyorsunuz he? Siz burada saniyeleri sayarken içimize sızmış elini kolunu sallayarak gezen şerefsizler yüzünden günde kaç canın hayatı tehlikeye giriyor söyleyin? Onca canın ailesine kim hesap verecek sonra. Kapısını çalmaya kimin gücü yetecek, kim sakinleştirecek içi yanan babayı, ağlamaktan bayılan anneyi. Kim hesap verecek evlat acısı çekenlere he?”

Ben konuşurken hızla bir ses “Ben komutanım” diye bağırmıştı. Kafamı sesten tarafa çevirdiğimde Cenk ile göz göze geldim.

“Ben yaparım komutanım. Ben imha ederim bombaları. Gerekirse sürüsüyle olsun yeter ki milletimiz yaşasın. Yeter ki Vatanımız yaşasın. Uğruna ölmeye gelmedik mi zaten buralara. Bari hakkını verelim. Değil mi arkadaşlar?” demişti timdekilere dönerek.

Herkes Cenk’e gurur dolu bir ifadeyle bakıp onu onaylarken yanında oturan Serdar ise Cenk’i destekleyen tarzda sırtına vurmuştu.

Bunun üzerine İlhan derin nefes vererek “Öyle kardeşim öyle.” diyerek Cenk’e destek çıktı.

“Aferin Cenk. Güveniyorum sana. Gözümü kara çıkartma lütfen,” dedim bende
cesaretlendirmek adına.

"Sağ olun komutanım.”

Birkaç saat sonrasında görev yerimizin yakınlarında bir yerde durduk. Yolun bundan
sonrasını yürüyecek ve gereken yerde müdahale edecektik.

Karşımda bulunan okula baktığımda istemsiz bir şekilde tebessüm ettim. O kadar masum görünüyordu ki bütün kirliliklerin arasında parıldıyordu resmen. Tek katlı bir okuldu, dışı ise mavinin tonlarına boyalıydı. Duvarlarını ise renkli çiçek ve çocuk çizimleri kaplıyordu. Baş ucundaki Türk bayrağıysa öyle güzel dalgalanıyordu ki gölgesi okula vuruyordu. Böyle güzel bir şeyi kirletmelerine izin vermezdim, vermezdik!

Yakın araziden okulu gözlemlediğimde dışarıda gezinen birkaç adamdan başka hiçbir şey yoktu. Bu da demek oluyor ki öğretmen ve öğrencileri içeride tutuyordu bu şerefsizler.

“Sancak bir kara kuzu.”

“Kara kuzu dinlemede.”

“Planımız ne komutanım?”

Kulaklığımda Ayça’nın sesini duymamla “Biraz bekleyelim. Adamlar elbet bölgeden
uzaklaşacaklar. Eğer gerçekten bomba yerleştirmedilerse tabi. Yine de her ihtimale karşı önlemimizi almamız gerekiyor. Bu şerefsizlerin ne yapacağı hiç belli olmaz,” dedim.

Tam da tahmin ettiğim gibi etraflarını kolaçan ederek yavaşça binayı terk ediyorlardı.

Kulağımdaki kulaklığa fısıldadım hemen. “Ayça, Zeren ve Serdar siz dışarıdaki adamları hallerken biz içeridekilerin güvenliğini sağlayacağız. Anlaşıldı mı?”

“Emredersiniz komutanım.”

“Haydi göreyim sizi.”

Okula doğru yaklaştıktan sonra arkada dolanan iki soysuza ateş ederek indirdiğimde silah sesini duyan diğer soysuzlar hemen ateş etmeye başlamışlardı. Kendimi korumak amaçlı yakınımda bulunan bir duvarın arkasına yaslandım.

Bu sırada “Müsaade ederseniz içlerinden geçmek isterim komutanım,” diyen İlhan’a
gülümseyerek, “Lafı mı olur İlhan’ım” dedim. Bir yanda da Serdar Ayçayla sırt sırta vermiş
soysuzları tek atışla indiriyor, Ayça da ahretlikleriyle birlikte önüne geleni yere seriyordu. Çok iyi ikili olmuşlardı bunlar. Zeren zaten soysuz gördüğünde duramaz, adamları kurtlara yem etmeden de bırakmazdı. Diğerlerinin aksine Cenk ile Mercan yanımda, civardaki adamları
hallederken sakinliklerinden taviz vermiyorlardı.

Mercan sinirle ofladığında bakışlarımı onlara pek çevirmesem de can kulağıyla dinliyordum. Mercan “Benim önümdeki adamları niye öldürüp duruyorsun Cenk? Kendi önündekiler yetmiyor mu?” dediğinde kaşlarını çattı ve Cenk’e sinirle baktı.

Cenk “Sen yorulma diye şey ettiydim.” derken kabuğuna çekilmiş sümüklü böcek gibiydi. Ah be Cenk yazık olacak sana. Üzer seni bu dişi aslan.

Mercan, Cenk’in ona olan kaçamak bakışlarına ya sabır çekip önüne odaklanmıştı. Ne diyorduk tatlı atışmalar aşka yelken açar. Aslında kimse söylemiyordu tamamen kendim uydurmuştum.

Hafifçe tebessüm ederek dikkatimi Mercan ve Cenk’ten aldım ve soysuzlara verdim. Kısa
süre sonrasında soysuzların belli bir kısmı, aldıkları darbelerle yere serilmişti.

Öldüklerinden tamamen emin olduğumuzda ise aralarından geçip okul binasının çevresini
sardık. Binanın etrafında bulunan soysuzların çoğunu da hallettikten sonra bulunduğumuz bölgeden ayrılıp giriş kapısına yöneldik. Yine masmavi bir kapıydı bizi karşılayan ama arkasına bomba yerleştirme ihtimallerine karşı kontrol etmem gerekti. Kapının yan tarafındaki camı silahımın kabzasıyla kırıp pencereden içeriye kafamı soktum ve kapının ardına baktım. Bombayı neyse ki giriş kapısının arkasına koyacak kadar akıllılık etmemişlerdi.
Mavi kapı güvendeydi. Kafamı geri çıkartarak time, “Giriyoruz,” dedim.

Bunun üzerine İlhan ve Cenk kilitlenmiş olan kapıyı açmak için uğraşırlarken, Mercan ile
bende onları koruyorduk. Ufak bir müdahalenin ardından kolayca açılan kapıdan içeriye girdiğimizde karşı sınıfta elleri ve ayakları bağlanmış, ağızları ise bantlanmış öğrenciler ve bir öğretmen vardı. Acele edip öğretmene yaklaştım ve ağzındaki bandı çıkardım. Bandı çıkarmamla derin bir nefes aldı.

“İyi misin?” dedim ses tonumu yumuşatarak.

“Ben iyiyim komutan Hanım. Öğrencilerimin çoğu yan sınıfta, orada bomba var. Bir de...
gazeteci midir nedir öyle bir kızı da odaya bağladılar. Fena hırpaladılar kızı. Kurtarın
öğrencilerimi komutan Hanım. Acele edin.”

Öğretmenin önünde eğilip ellerini tuttum. “Söz veriyorum. Kurtaracağız öğrencilerini, sağ salim çıkaracağız sizi buradan.” dedim. Ardından yavaşça kalktım ve arkamı döndüm.

“İlhan ve Mercan siz ikiniz burada kalıp bu yavruları güvenli bir şekilde okulun dışına çıkarın. Biz Cenkle diğerlerini kurtarıp geliriz ardınızdan,” dedim.

İlhan bana dönerek “Dikkatli olun komutanım.” dediğinde “Siz bizi merak etmeyin,” dedim ve Cenk ile hemen yan taraftaki sınıfa doğru yöneldik. Kapıyı açmadan Cenk hemen kontrol için kapının altına eğildi.

“Allah kahretmesin!”

Sinirli bir şekilde elini yere vurarak ayağa kalktığında “Ne oldu?” dedim.

“Tahmin ettiğimiz gibi komutanım. Bombayı kapının arkasına yerleştirmişler. O akıllılığı
burada yapmış şerefsizler. Kapıyı açmaya kalkarsak hepimiz patlarız. Yalnız çok geçmemiş saniyesi. Yeteri kadar vaktimiz var.”

“İsterse bir saniye kalsın Cenk! O öğretmene baktığımda ne gördüm biliyor musun? Kendi
canını düşünemeyecek kadar öğrencilerini seven, bir annenin çocuklarını sahiplendiği gibi öğrencilerini sahiplenen kocaman bir sevgi ve merhamet duygusu gördüm onda. Verdiğimiz sözü mutlaka ama mutlaka tutmamız lazım. O yüzden ne yap et o bombayı durdur Cenk!”

“Emredersiniz komutanım.”

Cenk kapının altına eğildiği sırada bende keleşi etrafa doğrulttum. İçeriden gelen kısık
çığlıkları duyduğum her an, ömrümden ömür gidiyordu resmen.

“Acele et Cenk!” dedim daha fazla dayanamayarak. Cenk sesini bile çıkarmadı. Sakin kalarak önündeki bombaya odaklandı. Tam bu sırada kulaklığımdan Mercan’ın sesi yükseldi.

“Dışarısı bütün mikroplardan temizlendi komutanım. Öğrencileri sağ salim arabaya
yerleştirdik ama öğretmeni bir türlü bindiremiyoruz. Geride kalan öğrencilerimin iyi olduklarını görmeden gitmem diyor.”

“Tamamdır Mercan. Öğrencileri gönderin siz. Öğretmeni diğer araçla göndeririz. O zamana kadar kalsın burada. Temkinli olun.”

“Peki siz ne olacaksınız komutanım?”

“Bizi boş verin siz. Önceliğiniz o öğrenciler olsun. Okul binasından mümkünse uzaklaşın.
Benden ses çıkmadıkça da yaklaşmayım. Anlaşıldı mı!”

“Ama komutanım...”

“Aması maması yok Mercan! Ne diyorsam onu yapın!”

“Anlaşıldı komutanım.”

Önüme döndüğümde Cenk hala bombayı imha etmek için uğraşıyordu. Derin nefes alarak “kaç saniyemiz kaldı?” dedim.

“On saniye komutanım.”

Bunun üzerine derin bir nefes vererek sırtımı duvara yasladım. Siyah saçları ve yeşil
gözleriyle babasının askeri üniformasını giyip evde koşturan kızı düşündüm. Aşırı büyük gelmesine rağmen çok severdim giymeyi. Barut ve papatya kokardı. Cebine öyle çok papatya doldururdu ki babam, bende görevden her dönmesinde ilk olarak ceplerine bakar, bulduğum bütün papatyayı odama götürüp başucumdaki papatya saksımın içine koyardım.

Kahramanıma “bu kadar papatyayı nereden getiriyorsun?” diye sorduğumda o hafifçe
gülümseyerek, “Ben kahraman olduğumdan kurtardığım her bir kişi için cebimde çiçek

açıyor,” demişti. Bu benim çok hoşuma gittiği için, “Bende kahraman olursam, benim

cebimde de çiçek açar mı?” diye sormuştum. Sonra babam “Açar tabii” diyerek kocaman
gülümsemişti. Ardından da beni öpüp sımsıkı sarılmıştı.

Ama doğrusunu bu dağlara ayak bastığımda anladım. Aslında papatyalar babamın cebinde değil her karışını ezbere bildiği dağlarda açarmış.

“Yaptım! Yaptım... Olduu! Allah be! Başardım komutanım.”

Cenk’in ani yükselişine karşı daldığım düşüncelerden hızla çıkış yaparak gülümsedim ve Cenk’in omzunu sıvazladım.

“Aferin Cenk.”

“Sağ olun komutanım.”

Ardından diğerlerine haber vermek adına kulaklığıma dokundum hemen.

“Tim duyuyor musunuz beni?”

“Duyuyoruz komutanım.”

“Bombayı imha etmeyi başardık. Öğrenciler artık güvende.” dediğimde Mercan, “Çok şükür komutanım,” dedi.

Cenk’in kapıyı açmasıyla sınıfa girdiğimizde öğrencilerin hepsi buradaydı. Öğretmenin
bahsettiği gazeteci de sandalyede, elleri ve ayakları bağlı duruyordu.

“Korkmayın.” dedi Cenk. “Biz Türk askeriyiz. Sizi kurtarmaya geldik.”

Cenk ile öğrencileri bağlı oldukları iplerden ve bantlardan kurtarırken öğrencilerin arasından bir kız çocuğu “Sizler kahraman mısınız?” diye soru yöneltmişti. Kızın sorusu bana küçük Aslıhan’ı hatırlatmıştı o an. Bende küçükken babama durmadan aynı soruyu sorardım. “Baba sen kahyaman mısın?” ... “Neden kahyamansın?” ... “Senin de peleyinin vay mı?” gibi birçok soruyla babamı darlardım ama severdim soru sormayı. Bu sorulardan sonra başlamıştım zaten babama, kahramanım demeye. Çok sevmişti ona bu şekilde seslenmemi. Annemin yanına gidip “ben kızımın kahramanıyım can yoldaşım. Artık bundan sonra ölsem de gam yemem,” diyordu. Ona bu şekilde seslendiğim her sabah da başucuma bir dal
papatya bırakıyordu.

Düşüncelerimden ayrıldığımda Cenk küçük kızın elini tutup nazikçe öptü. “Kahramanız tabi. Bize çocukların yardıma ihtiyacı olduğunu söylediler bizde hemen sizi kurtarmaya geldik.” Cenk’in söylediklerine gülümseyerek araya girdim.

“Aynı zamanda moraliniz de bozukmuş onu da düzeltmeye geldik,” dediğim an cebimden göreve çıkmadan önce aldığım çikolata dolu poşeti çıkardım. Bazen böyle şeyler için fazladan ağırlık yapılmasına kızarlardı ama ben yine de alırdım yanıma.

Çocuklara doğru eğilip kocaman gülümsedim ve “Alın bakalım,” dedim.

Çocukların hepsi verdiğim bir çikolatayla mutlu olmuşlar, tatlı tatlı gülmüşlerdi.

Bunun üzerine kurtardığımız bütün çocuklar Cenk ile bana kocaman sarıldılar. Bizde onlara tabi. İçlerinden bu sefer bir erkek çocuğu “Annem demişti. Kahramanlar her yerdedir oğlum diye ama ben inanmamıştım. Sizi gördüm ya bu sefer yürekten inandım. Büyüyünce bende sizin gibi bir kahraman olmak istiyorum,” dedi gülümseyerek. Hepsinin gözleri ışıl ışıl gülümsemeleri ise sıcacıktı.

Çocuğa tebessüm ettim. “Olursun tabi. Hem de bu abiden bile güzel olursun,” dedim,
yanımdaki Cenk’e vurgu yaparak. Cenk ise kafasını tebessümle iki yana salladı.

Çocuk “Olurum demi?” derken Cenk’e tatlı tatlı bakıyordu.

Bunun üzerine Cenk çocuğun başını okşayarak “Komutan öyle diyorsa öyledir ufaklık,” dediğinde gülümsedim.

Biz çocuklarla ilgilenirken sınıfa Mercan ve İlhan girdi. Hızla İlhan’a dönerek “siz gazeteci kızı çıkarın buradan. Dışarıda Mercan ilk tedaviyi uygulasın, onu yaşatın. Bize söyleyeceği şeyler var.” dedim.

İlhan gazeteci kızı kucağına aldığında kızın gözünden bir damla yaş düştü ve daha fazla
dayanamayarak bayıldı. İlhan olduğu yerde kıza dikkatli bir şekilde uzun uzun bakarken
incitmekten korkar gibi bir hali vardı.

“Hadi acele edin!” dedim.

İlhan ve Mercan hemen kızla birlikte dışarı çıktığı sırada bizde Cenk ile beraber öğrencileri dışarıya çıkardık. Mercan ve Zeren yaralanan öğrencilere önden bir tedavi uyguluyordu. Bu sırada vakit kaybetmemek adına, İlhan ile birlikte gazeteci kızı bizim pikaba götürüp yatırdık.
Hala baygındı. Mercan önemli bir şeyinin olmadığını söylemişti ama vücudunda işkenceden kaynaklı ciddi yaraları vardı. Tam bu sırada gözüm İlhan’ın kıza olan bakışlarına takıldı. Aynı bakışları kızı kucağına aldığında da fark etmiştim. Yabancı gözüyle bakmayan bir hali vardı ve kayıp yavrusunu bulmuş bir anne gibi endişeliydi. Gözleri de kızarıktı. İlhan ile tanışalı kısa süre olmuştu ama neye duygulansa hemen gözleri kızarırdı fakat hiç ağlamazdı. Pikaba
bindirdiğimizde de zaten hemen dizine yatırmıştı kızı. Bu işte bir tuhaflık vardı ama hadi hayırlısı. Nizamiyede bir ense tıraşını alırdık artık.

“Ben bizimkilere bakmaya gidiyorum o zamana kadar sen kızın yanında kal,” dedim. İlhan beni kafasıyla onayladığında bende pikabın yanından ayrıldım.

Bizimkilerin yanına vardığımda Ayça ve Serdar yakaladıkları üç şerefsizi, onlar çocuklara nasıl davrandıysa aynı şekilde ağızlarını bantlamış, ellerini de sımsıkı bağlamışlardı. Zeren ise Mercan’a yardım işini Cenk’e bırakmış üç soysuza had bildiriyordu dişi aslanım. Bıraksam suyunu çıkartırdı adamların ama buna şimdilik müsaade edemezdim.

“Yeter Zeren Yeter!” dedim sinirle. “Onlar bize canlı lazım, ölü değil!”

Bağırmamla Zeren kendini geri çekmişti. “Özür dilerim komutanım. Nevrim dönüyor soysuz görünce.”

“Kendine hâkim ol o zaman Zeren!” dedim sinirli bir tonda. Ama sinirim Zeren’e değildi.
Yerde hâlâ canlı kanlı oturabilen soysuzlaraydı.

“Emredersiniz komutanım,” dedi kenara çekilerek.

Zeren'in yanına yaklaştım ve omuzuna hafifçe vurarak “Toparlanın gidiyoruz.” dedim. Bunun üzerine herkes hareketlendi. Öğrenciler için gelen arabalara çocukları ve öğretmeni dikkatli bir şekilde bindirdikten kısa süre sonra da ailelerine teslim ettik. Ardından yanımızdaki teröristleri devlete teslim etmek için yola koyulduk. Yol boyu aklımda gezinen tek düşünce ise Sancak ikinin ne durumda olduğuydu.

~

HAKKÂRİ / ÇUKURCA

Karşılarında kurtarılmayı bekleyen bir köy vardı Sancak iki timinin. Hepsi ufacık bir vatan toprağının üzerinde bulunan birçok masum can için saatlerce mücadele edecek ve gerekirse canlarından bile olmayı göze alacaklardı. Çünkü tarihleri onlara korkmayı değil cesaretle düşmanın üzerine yürümeyi öğretmişti.

Bir Türk askerini ölümle korkutamazsınız. Onlar zaten bu yola yaşamak, yaşarken de vatanı canın pahasına korumak ve sonrasında da hak uğruna şehit olmak için çıktı. Ne sen ne ben ne de bir başkası durdurabilir bir Türk askerini.

Köyün etrafını çoktan sarmıştı Sancak iki timi. Bu dağlara adım attıklarında onlara sığınak olan taşların ardında soysuzların son saniyelerini sayıyorlardı.

Mirza “Sancak ikiden gardaşıma” diyerek kulaklığa fısıldadı.

Mirzanın seslenişiyle Eray “Söyle canımın içi,” diyerek takıldı tabi. Hiç böyle durumları
kaçıramazdı. Timdekiler yüksek sesle gülmeye başlayınca Giray da dayanamayıp tebessüm etti ama sonrasında timdekilere aldırış etmeyip Mirzanın kendisine seslendiğini bildiğinden cevabını da esirgemedi.

“He Mirza, söyle. Ne oldu?”

“Planımız ne diyecektim komutanım. Artık gidelim de ezelim şu leşlerin başını.”

“Mirza haklı komutanım. Zaten burada durarak vakit kaybediyoruz,” diye lafa atılmıştı Gizem.

“Gireceğiz, gireceğiz de ilk önce köydekilerin güvenliğini sağlamamız gerekiyor. Şu an
görünürde ortalarda yoklar belki ama bu hiç olmadıkları anlamına gelmiyor. İçeride esir
alınan köylüler olabilir. Bunun için de ayrı özen göstermeliyiz.”

Dora konuşmaya atlayarak “Bukalemun taktiğini mi söylüyorsunuz komutanım,” demişti. Bu taktiği Aslıhan komutanından öğrenmişti. "Bir ortama kolayca sızabilmek ve o ortamda deşifre olmak istiyorsanız bu taktik her zaman işe yarar, bunu sakın unutmayın!" demişti.

“Öyle de sen bunu nereden biliyorsun?” diye soru yöneltti Giray, Dora’ya.

“Eğitim sırasında Aslıhan komutanım söylemişti. Aklımda kalmış.”

“Anladım.”

Giraya bu taktiği ilk babası söylemişti. Sadece kendisi ile babası biliyor sanıyordu ama yanılıyordu. Aslıhan da bu taktiği biliyordu ve o da babasından öğrenmişti.

Bu sefer Aziz soru yöneltti Giraya “Hepimiz şimdi kılık mı değiştireceğiz komutanım?”

“Hepimiz olmasak bile evet kılık değiştireceğiz. Gizem, Dora, Mirza ve Gökay siz köylü kılığına girip sessizce köye sızacaksınız. Köyün dört bir yanına dağılın ne var ne yok bildirin bize. Mirza ve Gökay siz soysuzların yerleştirdikleri bombaların yerlerini öğrenmeye çalışın yalnız bu sırada Gizem ve Dora köylülere çok dikkat çekmeden haber verin köyü boşaltsınlar ama acele etmesinler ki dikkati üzerlerine çekmesinler. Bunu yaparken yavaş ve temkinli olun, kendinizi hemen ele vermeyin! Ben, Eray ve Aziz ise köyün hemen etrafında sizlerden gelen haberi bekleyeceğiz. Sonrası bizde. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı komutanım!”

“Haydi aslanlarım.”

Gizem, Dora, Mirza ve Gökay köylü kılığına girmiş ve yavaşça köye inmişlerdi. Her şey Sancak iki timinin planları dahilinde ilerliyordu.

“Komutanım?” dedi Aziz düşünceli haliyle.
İçinde farklı bir şeyler hissediyordu. Saatler
geçtikçe bu operasyon ona farklı duygular aşılıyordu sanki. Bu diğerlerinden de farklı gibiydi.

“Efendim Aziz,” diyerek kafasını Aziz’e çevirmişti Giray. Gözleri çok farklı bakıyordu Aziz’in. Yüzünde anlamlandıramadığı bir güzellik var gibiydi.

“Görevden döndüğümüzde askeriyede bir türkü patlatır mıyız? Çok içimde kaldı şu sıralar valla. Uzun zamandır söylememiştik de. Ne dersiniz Yüzbaşım?” dediğinde hafifçe tebessüm etti Aziz.

Giray da tebessüm ederek yanındaki Aziz’in sırtını sıvazladı kucaklarcasına. “Türkünün lafı mı olur Aziz’im. Ayıp ediyorsun. Ulan ne zaman istedin de söylemedik he?”

Aziz de kocaman gülümseyerek bir elini Giray’ın sırtına koymuş ve omzunu hafifçe sıkmıştı. Giray askeriye ye ilk geldiği sıralar başında Aziz vardı. Çoğu şeyi ondan öğrenmiş ve sonra da başına komutan olmuştu. Aziz’in iki evladını da kendi kardeşleri gibi severdi. Görevden
döndüğündeyse Aziz’in ailesini timiyle birlikte ziyaret eder birbirlerine eski anılarını anlatarak şakalaşırlardı. Aziz’in Emine adında bir kızı ve Yağız adında da bir oğlu vardı. Onları kendi kardeşlerine benzetirdi hep. Bu yüzden de onları ziyaret etmeden duramazdı.

Eray, Giray ve Aziz’in solundaki taşın ardındaydı. Yanında samimiyetle gülümseyen komutanlarına baktığında kıskandığını belli eden haliyle, “Ooo komutanım. Beni iki dakikada yetim yaptınız ya sağ olun.” demişti bir çocuk gibi dudağını büzerek.

Aziz ve Giray bu duruma tebessüm etmişti. Sonra Aziz dayanamayarak “Gel tamam sende gel sızlanma,” dediğinde Eray sırıtarak kolunu şamar atarcasına Aziz’in omzuna dolamıştı. “Lan oğlum gel dedik. Vur demedik be!” diyerek sinirli bir şekilde Eray’a bakmıştı Aziz. Eray ise mistik gülüşünü ortaya salıp bir adım geri kaçmıştı hemen. Her şeyi dalgaya vurmayı seven
bir karakteri vardı Eray’ın.

Kısa süre sonra Giray, Aziz ve Eray Kulaklıklarından yükselen sesle birlikte oldukları yerde doğrulmuşlardı.

“Köye haberi saldık komutanım,” demişti Gizem. Ardından Gökay “Köyde değiller
komutanım ama hediyeleri var bizlere. Gönülleri bolmuş. Her çeşit hediye var burada,” demişti.

Giray da “Tamamdır Gizem. Dikkatli olun köyü kolaçan etmeye devam edin ve köylüyü güvenli bir şekilde çıkarın. Bizde şimdi köye giriyoruz. Gökay sizde ne kadar hediye bırakmışlarsa hepsinin geri iadesini müsait bir yerlerine olacak şekilde yapın!” diyerek karşılık vermişti.

Gökay “Emredersiniz komutanım.” demişti vatan gülüşü atarak. Sonra “Ah ulan! Şimdi Cenk olacaktı da bu bombalardan bir güzel roketatar yapardı aslanım. İadesini öyle bir yapardı ki bıraktıkları hediye sayısından fazla parçaya bölerdi soysuzları valla,” diye geçirdi içinden. Sonra en sevdiği türküyü söyleyerek önündeki bombalara odaklandı. Mirza ise Gökay’ı korumak adına sırtını ona yaslamış keleşini de bir sağa bir sola hareket ettiriyordu.

Bir süre sonra da Mirza bir elini keleşinden ayırarak Gökay’ın sırtına hafifçe vurmuş ve
“Rahat olasın Gökay’ım arkanda dağ gibi Mirzan var evelallah,” diyerek göz kırpmıştı.

“Sağ olasın gardaşım.” demişti Gökay da gülümseyerek. Sonrasında önündeki serpme bomba kahvaltısına keyifle bakmıştı. Birazdan hepsini çiğ çiğ yiyecekti.

Giray, Aziz ve Eray, Yavaşça ama temkinli bir şekilde köye girmek için hareket etmişlerdi ama arkalarından yükselen birkaç el silah sesi oldukları yerde durmalarına sebep olmuştu. Arkalarından yükselen silah sesi teröristlerden başkasına ait değildi. Tim hızla olduğu yere çökmüş ve gelen silah seslerine karşılık vermeye çalışıyorlardı.

“Anlaşılan kolay kolay pes etmeyecekler komutanım,” demişti keleşiyle kuş uçurtmayan Eray. Kendisi de kolay kolay pes etmezdi zaten.

“Zoru istiyorlarsa buyursun gelsinler,” diyen Giray’ı, avını sakince bekleyen kurt sessizliği
bürümüştü. Yavaşça ama kısa sürede avını indirmeyi başarıyordu bulunduğu uzaklıktan.

Bu sırada yakınlarında bulunan bir evin damında olan terörist saklandığı yerden “Abdo’nun sizlere selamı var. Sizin için köyü özenle hazırladı. Sürprizini görmek istiyorsanız köy meydanında sizi bekliyor. Acele etmezseniz çok üzülürsünüz bak,” dediğinde pis pis gülmüştü.

Abdo Albay’ın bahsettiği, yıllardır aradıkları örgütün başı olan bir şerefsizdi. Tek değildi.
Yanına en azılı teröristlerini almış ve masum birçok insana zulmediyordu. Gölge timi en son içlerinde Tahir denen adamı yakaladıklarında nasıl olduysa ellerinden kaçmayı başarmıştı. Yaşanan olaydan sonra hep kaçmış, durmadan bir yerlere saklanmış ve hala da saklanmaya devam ediyorlardı.

Giray sakince “Sende söyle Abdo’ya. Arkasına sığındığı dört adamını da alsın geçsin karşıma. Korkak gibi saklanmayı bıraksın!” demişti ama teröristten hiç ses çıkmamıştı. Kısa süre sonra ise damdan yükselen bir bomba sesi yükselmişti. Giray adamlarıyla birlikte kendilerini korumak adına hemen yere kapaklanmıştı. Bomba binayı kısa sürede bir harabeye çevirdiğinde ardına koca bir toz bulutu bırakmıştı.

“İyi misiniz?” demişti toz bulutunun arasında çöktüğü yerden kalkmaya çalışan Aziz.

“İyiyiz komutanım,” demişti Eray da ayağa kalkmış üstüne bulaşan tozları silkelerken.

“Köy meydanına gidelim.” diyen Giray duruşunu bozmadan olduğu yerden ayaklanarak meydana doğru yürümeye başladığında Aziz ve Eray da Giray’ın peşine takılmıştı. Önleri toz bulutundan gözükmüyordu bile ama yürümeye devam ediyorlardı ve edeceklerdi de.

Köy meydanına geldikleri sırada elinde tuttuğu sarı uçurtmasıyla oynayıp kocaman
gülümseyen küçük bir çocuğu fark ettiklerinde istemsiz bir şekilde üçü de duraksadı. Çocuk mutluydu. Bütün yaşam mücadelesini avuçlarının içinde tutuyor, hayallerine olan umutlarını gökyüzünde özgürce uçuruyordu. Bütün bunları fark etmişlerdi ama fark etmedikleri tek şey
ise çocuğun uçurtmasında bulunan ufacık ama büyük bir patlamaya neden olacak olan o bomba.

Giray “durun! Bu bize hazırladıkları bir tuzak olabilir.” diye seslenirken Aziz araya girdi çünkü bir tek o fark etmişti ufacık bombayı.

“Bomba var komutanım,” dedi Aziz bakışlarını çocuktan ayırmadan. O an içinde anlam veremediği bir ses ‘şimdi zamanı Aziz,’ diyordu.

Giray Aziz’in uyarısına karşı, bakışlarını Azizden ayırıp çocuğa çevirdiğinde o da fark etti bombayı. Sonrasında ise ileride çocuğuna doğru gelmek için çırpınan anneyi. Anne de anlamıştı ters giden bir şeyler olduğunu. O kadar koşmuştu ki yanında bulamadığı oğlu için, üstü başı hep toz olmuştu. Çocuğuna doğru yaklaştığında bağırmıştı en çaresiz haliyle.

“Ahmet...Yavrum...” Çocuk duymamıştı annesinin sesini. Kadın tekrar bağıracağı sıra Dora arkadan, koşarak gelmiş ve kadını zorla tutmuştu. Kadın tekrar bağırdığında ise Dora’nın gözünden bir damla yaş süzülmüştü. Kadının yaşadığı çaresizliğe verdiği bir karşılıktı bu. Sonrasında Dora’nın yanına Gizem de gelmişti. İkisi birlikte kadını sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

Aynı manzarayı gören Aziz içindeki seslere kulak verdi ve “Komutanım izin verin gideyim,” dedi.

“Olmaz! Buna izin veremem Aziz!” diyerek aklı sıra gitmesini engellemeye çalışıyordu Giray ama o da biliyordu Aziz’i durduramayacağını. Kendi de olsa, timden bir başkası da olsa o kişi de aynısını yapardı çünkü.

“Benimde evladım var komutanım. O annenin yaşadığı çaresizliği görmez misiniz? Ben bir çocuğu koruyamadıktan sonra kendi çocuklarıma ne derim, nasıl bakarım yüzlerine? Evlat ayrı bir şey komutanım. Kokusu, sarılışı, gülümsemesi, koşarak gelmesi, konuşması ve birçok şeyiyle öyle güzel ki. Sizin de olursa eğer bir yavrunuz beni çok iyi anlarsınız. Sonra bakarsınız
bir seslenişine yanında biter, bir gülüşüne dünyaları yakarsınız. Öyle de güzel bir duygu işte.” dediğinde gözünden bir damla yaş süzüldü Aziz’in. Kendisi de yetimdi. Küçükken anne babasını kaybetmişti. Sonra başka bir aile sahiplenmişti Aziz’i. Sevgi nedir onlardan öğrenmişti. Duyguları ağırdı Aziz’in. Bir annenin çaresiz çığlığına kulağını kapatamazdı.

“Komutanım eğer bana bir şey olursa üzülmeyin. Evlatlarımı ziyarete devam edin. Benim için hep birlikte türkü söyleyin ama olur mu?” dedi. İçindeki çağrının sesine tümden kulak vermişti bu sefer. Anılarının arasından bir ses “Eğer birinin yardıma ihtiyacı olursa. Canın pahasına da olsa yardımına yetiş oğlum,” diyordu. Babasının sesiydi bu. İçi cız etti bu sefer.

“Öyle demeyin komutanım,” diyen Eray’a gülümseyerek baktı Aziz. “Hakkınızı helal edin.” dedi. Sonrasında Giray’ın omzunu sıkıp çocuğa doğru koşmaya başladı. Bir değil belki de binlerce acı saplanmıştı Giray’ın kalbine. Canına can bildiği, kendi kanından bellediği bir abiyi kaybetmenin verdiği çaresizlik yüreğine ağır gelmişti.

Giray ve Eray oldukları yerde kalakalmış vaziyette “Helal olsun,” diyebildiler sadece.

Aziz çocuğun yanına vardığında patlamak üzere olan bombayı hemen fark etti. Uçurtmayı çocuğun elinden aldığı gibi ondan uzaklaşmak adına olabildiğince koştu ama kısa süre sonra bombanın patlama sesi doldurdu kulaklarını. Bombanın keskin sesi herkesin kulaklarından önce yüreğini zedeledi. Zaman geçtikçe zedelenen o yer kapanmayan bir yaraya dönüşecekti.

Eray koşarak çocuğun üzerine kapaklandığı sırada annesi acı dolu çığlıkla “Oğlum...” diye bağırdığırdı. Giray olduğu yerde gelen şiddetli ses ile gözlerini birbirine kenetledi. O an bir kere daha sızladı kalbi. Aynı ateş bir kere daha yaktı içini.

Bunun üzerine Giray acıyla karışık bir ses tonu ile “Asıl ben şimdi ne diyeceğim evlatlarına Aziz’im” dedi. Tam bu sırada Gökay “başardım komutanım. Bütün bombaları imha ettim.” diyerek bağırdı. Giray ise olduğu yerde dizlerinin üzerine çökmüş, zorlukla “Aferin Gökay. Şimdi gelin de şehidimizi ailesine kavuşturalım,” diyebildi.

“Kim komutanım?” diye seslenen Mirza’nın sesi duygusallaşmıştı hemen.

Giray gözyaşları içinde “Aziz” dedi.

“Hemen geliyoruz.” dedi Gökay titrek sesiyle. Sonra yanındaki Mirza’ya acıyla baktı. İkisinin de gözleri dolmuştu. “Kardeşimiz şehit olmuş Mirza,” diyerek gözyaşları içinde Mirza’ya sarıldı Gökay. İkisi de acıyla kucakladı birbirini sonra olabildiğince hızlı bir şekilde şehit
kardeşlerini görebilmek için koştular.

Biz evimizde yatarken şehit haberi almak bazımız için zordu elbet ama aynı yola baş koyan vatan evlatları için daha zordu. Biz tanımadığımız birini kaybederken onlar kardeş bellediği can yoldaşlarını kaybediyordu. Bizler evde daha rahat yatalım diye...

Giray çöktüğü yerden kalkarak Aziz’in olduğu yere doğru koşmaya başladı bu sefer. Aziz’in olduğu yere vardığında gördüğü tek şey kardeşinin yerde yatan cansız bedeniydi. Aziz koştuğunda bombayı kendisinden daha uzağa fırlatmayı başarmıştı ama bu bile yetmemişti onu canlı tutmaya. Giray bütün üzüntüsünün arasında kardeşinin bir tek bu durumuna
sevinebilmişti. Bu meslekte daha kötüsünü bile görebilirdi çünkü. Yine de bu acıya yüreği dayanamayacağından kafasını hemen başka bir tarafa çevirdi. Az önce canlı kanlı yanında dimdik duran bir aslan vardı. Şimdi o aslan yerde kanlar içerisinde bir melek gibi yatıyordu. Acısı tarif edilemezdi. Bakmaya bile yüreği dayanmayan insanın anlatmaya nasıl yüreği dayanırdı. Giray gözyaşlarını daha fazla tutamadı içinde. Hepsini akıtmıştı postalının ucundaki toprağa. Bu topraklar, bu dağlar her şeyin şahidiydi. Sorsanız günlerce anlatacak şeyi vardı içinde biriktirdiği.

Giray, Aziz’in başucuna oturup elini tuttu “Kalk aslanım kalk da türkü söyleyelim hep
birlikte,” dedi ama Aziz’den hiç ses çıkmadı. Bu sırada Eray “Abim...” diyerek Aziz’in yanına geldi. Onlar bu haldeyken Gizem ile Dora, kadın ve çocuğunun yanında kalarak onların güvenliğini sağlamaya çalışıyorlardı. İkisi de gözyaşları içerisindelerdi ama ellerinden bir şey gelmiyordu.

Kadın ise oğluna sımsıkı sarılmıştı. Sanki yaralanmış gibi her yerine bakıp öpücükler konduruyordu. Ardından hızla koşarak Mirza ve Gökay da gelmişti. Yerde yatan Aziz’i gördükleri an canlarından can gitmişti resmen. Bacaklarının bağı çözülmüştü ikisinin de. Eray, Giray’ın yanında diz çöktüğünde Gökay’da, Aziz’in başucuna geçmişti. Mirza ise oturamamıştı bile. Hepsinin içi, yaşadıkları acıyla yanıp tutuşurken bir yanları da kardeşlerinin kanını yerde bırakmayacaklarını haykırıyordu...

Aziz yerde yatıyordu ama yüzünde tarif edilemez bir güzellik vardı. İçi rahat gibiydi. Hafif de gülümseyen bir hali vardı. Bunu fark eden Giray, Aziz’e gururla baktı ve dudaklarından şu cümleler döküldü.

“Bizim şehit bir abimiz, bir kardeşimiz var artık... Biz burada ağlarken bakın nasılda
gülümsüyor. Bize düşen ağlamak değil, adını gururla yaşatmak.”

Sancak timi bir kardeşini kaybetmişti, bir ana evladını, bir çocuk kahramanını, bir eşte can
yoldaşını kaybetmişti. Masum birçok can kurtulmuştu. Masum bir can da şehit olmuştu. Bazen bu bile yeterdi insana. Bir çocuğun eşsiz gülümsemesini yaşatmak adına.

~

Kızıl Gök ve Gölge timi üzerlerine askeri üniformalarını giymiş yanlarında Halil Albay,
komutanlar ve bir ambulans ile şehidin ailesine haber vermek için yola çıkmışlardı.

İlk olarak Şırnak’taki eşinin evine gelmişlerdi. Giray içi yanarken zorlukla kapıyı çaldıktan kısa süre sonra açılan kapıdan Aziz’in eşi Sevda ve iki çocuğu çıktı. Sevda önce anlam veremese de hepsinin üniformasına bakıp içlerinde Aziz’i göremediğinde anladı. Gözlerini acıyla birbirine kenetledi, açtığında ise gözlerinden yaşlar düşmeye başladı ve elini kapıya dayadı. Sanki hayata karşı bütün dayanağını yitirmişti o an. Bacaklarının bağı çözüldüğünde ise hıçkırıklar içerisinde dizlerinin üzerine çöktü.

Sevda Aziz ile tanıştığında daha on dokuz
yaşlarının başında yetim bir kız çocuğuydu. Aynı yetimhanede görmüşlerdi birbirlerini. O an bir bağ oluşmuştu aralarında. Bu bağ onları birkaç yıl sonra tekrardan karşılaştırmıştı. Hayattaki bütün umutları tükendiğinde çıkmıştı Aziz karşısına. Sevdayı öyle güzel sevmişti ki aile yokluğunu yaşatmamıştı hiç. Sevda’nın yaşama umudu olmuştu. Aziz, Giray’a bu yüzden ziyaret etmesini söylerdi. Canından çok sevdiği karısının tekrardan yalnız olmasına gönlü bir
türlü razı gelmezdi.

Sevda’nın gözyaşları artınca Aslıhan ve Gizem, Sevda’nın kolundan tutarak onu ayağa kaldırmaya çalıştıkları her an Sevda yeniden düşüyordu. Tekrar ayağa kaldırmaya
çalıştıklarında ise bu sefer yaşadığı acıya dayanamayarak bayılmıştı. Sevdayı yanlarında getirdikleri ambulansa bindirdiklerinde çocukları da Albay, arabasına bindirmişti. İkisi de masum gözlerle neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Gerçeği ise birkaç saat sonra
gerçekleşecek olan törende öğreneceklerdi.

Uzun bir yolculuğun ardından Mardin’e gelmişlerdi Kızıl Gök ve Gölge timi. Bu sefer şehidin anne ve babasına haber verilecekti. Aziz’in ailesi Mardin’in bir köyünde yaşıyordu. Giray birkaç sefer Aziz ile birlikte ziyarete gelmişti ama hiç Aziz’in şehit haberi ile geleceğini düşünmemişti.

Yaşadıkları köye geldiklerinde evlerinin önünde durmuşlardı. Hepsi kapıya toplandığı zaman İlhan yavaşça kapıya vurmuş ve açılan kapıdan Aziz’in babası Mustafa çıkmıştı. Giray’a ne oldu der gibi bakmıştı babası. Giray ise bir şey diyemeden, başını üzüntüyle eğdiği sıra Halil Albay, “Başınız sağ olsun,” demişti. O an babası eğilmemiş dimdik durmuştu. “Vatan sağ
olsun,” derken de bir damla yaş süzülmüştü gözünden.

Sonrasında aralanan kapıdan “Kim geldi bey?” diye soran Aziz’in annesi Fatma çıkmıştı. Kapıda yığılı halde duran askerleri
görünce “benim bugün kalbime bir yük oturdu demiştim. Ben hissetmiştim,” dediği sıra elini kalbinin üzerine koyup ağlamaya başlamıştı. “Yavruma götürün beni. Cennet kuşumu son defa öpeyim,” demişti çaresiz çıkan sesiyle ağlamaya devam ederken.

Aziz’in anne ve babasının hiç çocuğu olmamıştı. Bu yüzden küçükken Aziz’i yetimhaneden alıp ona aile olmuşlardı. Biyolojik anne ve babası olmayabilirlerdi ama biricik oğullarının şehit haberini aldıkları andaki duyguları gerçekti. Annesinin yaşadığı hissiyat Aziz’i kendisi
doğurmuş gibi ağırdı. Babasının ki de öyle. “Bir aslan yetiştirdim ben,” derdi arkadaşlarına gururla. Şimdi de aynı gurur ile “Ben şehit babasıyım,” diyecekti.

Bir anneye ve bir babaya evlat acısı sorulamazdı. Ne onların anlatmaya ne de bizim dinlemeye gücümüz yeterdi. Aziz’in dediği gibi evlat çok ayrı bir şeydi...

~

Cenaze törenindelerdi. Karşılarında üstüne serilmiş ay yıldızlı bayrağıyla tabutun içinde yatan bir Türk evladıydı. Vatan uğruna şehit olmuş bir Türk askeriydi aynı zamanda. Bir ananın evladı, bir vatanın geleceğiydi. Adı Azizdi. Bastığı her yere ayak izini bırakan bir kahramandı ama öyle sıradan bir kahraman değil. Adı bilinmeyen ama unutulmayan, bir çocuğun geleceği olan bir kahramandı.

Aziz’in çocukları Aslıhan’ın kollarının arasındaydı. Giray söylemişti, çocuklara bakmasını. Karısı ve anne babası da Aziz’in tabutuna sarılmış ağlıyorlardı. Annesi hıçkırıklar içerisinde “Benim oğlum ölmedi. Şehit oldu,” deyip duruyordu. Sonra Aslıhan’ın kollarının arasındaki Aziz’in kızı Emine “benim babam orada mı yatıyor?” diye sorunca Aslıhan tökezlemişti. Ne
diyebilirdi ki ufacık yavrulara. Ama aynı Alp ve kendisinin küçüklüğünü görmüştü bu iki
yavruda onlarda Aslıhan ve Alp gibilerdi.

“Evet. Orada yatıyor babanız,” demişti Aslıhan. Bu sefer de oğlu Yağız soru yöneltmişti Aslıhan’a.

“Niye herkes ağlıyor peki?”

“Babanızı çok sevdikleri için ağlıyorlar.”

“Benim babam şehit mi oldu asker abla?” küçük çocuğun sesi biraz hüzünlüydü bu soruyu sorarken.

“Evet,” dediğinde Aslıhan’ın içi yandı. Bazen ufacık bir kelimeyi bile söylemek ağır geliyordu insana.

“İnsanlar konuşurlarken duydum. Babam, benim gibi bir çocuğu kurtarırken şehit olmuş. Benim babam şimdi kahraman mı oldu?”

“Evet. Senin baban bir kahraman oldu... Öyleydi de zaten,” dediğinde karşılarında Türk bayrağının önünde durmuş kocaman gülümseyen Aziz’in fotoğrafına baktı. Küçük çocuğun sözleriyle de kafasını tekrar Yağız’a çevirdi.

“Demek herkes ondan yakasına bundan takıyor,” derken yakasındaki babasının fotoğrafını gösteriyordu Yağız. “Ben takarlarken babama değmesin iğne, canı acır dedim biliyor musun?”

“Ne güzel demişsin,” diyerek başını okşamıştı Aslıhan Yağız’ın.

Sonra Emine atılarak “Ben babama sarılabilir miyim onu çok özledim,” dedi. Bunun üzerine Aslıhan iki çocuğu da alarak Aziz’in tabutunun yanına götürdü. Yağız babasının fotoğrafına dokunup onu öpüyordu durmadan. Emine de boyu yettiği kadar babasının tabutuna dokunuyordu.

Aslıhan ise köşede durmuş onları izliyordu. Aslıhan’ın da içinde bir acısı vardı kelimelere
dökemediği ama Alp anlamıştı, hissetmişti. Aynı duygular onda da yer edinmişti çünkü. Kısa süre sonra Aslıhan sırtında bir sıcaklık hissetti. Kim olduğuna bakmak için kafasını
çevirdiğinde Yanında abisi Alp’in varlığıyla içi sıcacık oldu. Alp babasına çok benziyordu, bu yüzden Aslıhan, Alp’in yanında hep babası yanındaymış gibi güvende hissederdi.

Alp, Aslıhan’ın kulağına eğilerek “Yanındayım...Her zaman,” dedi. Alp’in bu sözü Aslıhan’a çok iyi gelmişti. Aslıhan ise Alp’e tebessüm ederek “Biliyoyum Alp,” dedi abisine çocukluğunda seslendiği şekilde. Alp ise yine yaptı yapacağını der gibi tebessüm etmişti ama acılı bir gülüştü onlarınkisi...

Cenaze namazının kılınmasıyla Gölge timi arkadaşlarının tabutunu kaldırarak cenaze aracına götürmüş sonrasındaysa hep birlikte mezarlığa geçmişlerdi. Gölge timi mezara koymuştu, Aziz’i. Kardeşlerini hiç yalnız bırakmaya niyetleri yoktu.

Herkes dağıldığındaysa geriye sadece Gölge timi ve Kızıl Gök timi kalmıştı. Belli bir süre
bekleyip sonunda onlarda ayrılmıştı. Aslıhan ise gitmeden önce Aziz’in mezarının üstüne bir dal papatya bırakmıştı. Çünkü Aziz ona kendi kahramanı olan babasını hatırlatmıştı.

🌼

Cenaze töreninden sonraki günün sabahı ~

Aslıhan Erdem

Bizim için farklıydı şehit uğurlamak. Acımız varken ardından burukça gülümsemek gibiydi. Biz hüzünlüyken Aziz gülümsüyordu orada. Yine de içimde anlamlandıramadığım bir fırtına esiyordu. Kanım mı? En delisi de oydu zaten.

Bir şehit verince anlıyordun kardeş kelimesinin derinliğini.

Hepimizin içi yanıyordu şu anda ama Gölge timinin yaşadıkları daha sarsıcıydı. Onlara daha yakındı Aziz. Kardeş gibilerdi, Gökay’ın, Giray’dan kaçtığında arkasına sığınacağı bir dağdı. Abiydi onlar için...

Nizamiyeye geri dönmüştük. Diğer herkes odalarına çekildiğinde ben dışarı çıkmayı tercih etmiştim. Temiz hava hep iyi geliyordu. İçerisi boğuyordu beni. Kapıdaki askerlere kısa bir baş selamı vererek arka bahçeye doğru yürümeye başladım. Aklım hala Giraydaydı. Gün boyu ağlamamak için kendini o kadar tutmuştu ki gözleri kıpkırmızı olmuş, Nizamiyeye döndüğümüz gibi de ortadan kaybolmuştu. Aslında bir nevi onu aramaya çıkmıştım dışarıya.

Nizamiyenin arka bahçesine yöneldiğimde Giray’ı gördüm. Duvarın dibinde sessizce
oturuyordu. Bir an duraksasam da cesaretimi toplayarak Giray’ın yanına geçip oturdum. Yanına oturduğumda bir an kafasını çevirip bana bakmıştı sonra da önüne dönüp boş boş etrafı izlemeye devam etti. Belli bir süre ikimizden de hiç ses çıkmadı. Ta ki Giray,

“Niye bir şey söylemiyorsun?” diyene kadar.
Ne diyeceğimi bile bilmiyordum oysa.

“Ne söyleyebilirim ki. Seni burada yalnız görünce yanında olmak istedim,” dedim. Bakışlarımı Giray’a çevirdiğimde o da bana bakıyordu. Gözleri yaşadıklarını o kadar net açıklıyordu ki bakmaya bile yüreği dayanmıyordu insanın.

“Acını içinde çok tutma Giray. İçinde tutunca daha fazla acı veriyor,” dedim içimdeki acılar
gibi tutamadığım göz yaşım dizlerimin üzerine düşerken. Giray ise bana ve gözümden düşen bir damla yaşa bakmış ardından bakışlarını tekrar önüne çevirmişti.

“İçime zor sığdırdığım bir şeyi dışıma dökmeye kalkarsam, dağılırım,” dedi çaresiz çıkan sesiyle.

“Bazen de dağılmamız gerekiyor Giray!” Bu sefer sesim hafif yüksek çıkmıştı.

“Sevdiklerimi...” dedi başını yere eğerek, “...sevdiğim insanlar tek tek gidiyor. Bende hiçbir şey yapamadan öylece oturup izliyorum.”

“Bende aynı durumu yaşadım Giray...Daha beş yaşındaydım. Teröristler tarafından
kaçırıldığımızda babam, Alp ile beni kurtarmak için gelmiş ve gözlerimin önünde de şehit olmuştu. Kaçırılmadan önce babaannem bana beyaz tüylerin bir rivayete göre verdiğin kişiyi koruyup kolladığından bahsetmişti. Bende o gün babama vermek için beyaz bir tüy almıştım yerden ama düşmüş. Cebimde bulamadım, babama o gün kurtarıcısını veremedim. Ve babam gözlerimin önünde şehit oldu. Ufacık bir tüyün ağırlığını bugüne kadar taşıdım ben.
Hala da taşıyorum. Bende o gün sevdiğimi kaybetmiştim ama öylece izlemekten başka hiçbir şey gelmedi elimden.” Artık dayanamamıştım. Anlatmıştım, yıllardır içimde tuttuğum, kimseye söylemek istemediğim şeyleri.

Bu sırada içimde tutamadığım gözyaşlarım da akmaya başlamıştı. Giray ise öylece bana
bakıyordu. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken Giray, üzerinde tüy işlemeli bir mendil uzattı. Kısaca Giray’a baktıktan sonra uzattığı mendili elinden aldım.

“Teşekkür ederim ve özür dilerim,” dedim.

“Niye özür diliyorsun ki? Sen hiçbir şey yapmadın. İçine sıkışmış acılarını benimle paylaştın ve hafiflettin. Aynı zamanda bana ne yapmam gerektiği konusunda yol gösterdin. Ama ben senin gibi şimdi bahsedemem Aslıhan. Acım zaten çok, daha da fazlalaştıramam. Kırarım, dökerim. Şimdi yapamam...” diyerek yanımdan kalkmış ve nizamiyenin önüne döndüğü gibi görüş açımdan kaybolmuştu. Bende öylece avuçlarımın arasında tuttuğum tüy işlemeli
mendile bakakalmıştım.

Belli bir süre orada oturduktan sonra askeriyenin içine kaldığımız koğuşa girdim. Uzun koridoru aştıktan sonra kaldığımız odanın Kapısını açtım. Ayça, yatağında ellerini başının altına sıkıştırmış vaziyette yatmış tavanı izliyordu. Zeren duvardaki dart tahtasına durmadan atış yaparken, Mercan da kendi halinde defterine şiir yazıyordu. Onun da duygularını hafifletme yöntemi buydu. Gizem namaz kılıyordu. Başındaki beyaz örtü ile o kadar narin gözüküyordu ki. O da böyle durumlarda kendini dualara bırakırdı. Dora ise öylece oturmuş sessizce yeri izliyordu. Dora pek bir şey yapmazdı, sadece kendini sessizliğin eteklerine teslim
ederdi.

İçeriye girip kapıyı ardımdan kapattığım sıra bakışları kısa süreli beni bulsa da hemen ayırmışlardı. Bende direkt dolabıma yöneldim. Dolabın kapağını açıp içinden telefonumu çıkarttım. Annemi arayamayacağım için mesaj atacaktım bu seferlik. Telefonumu aldığım gibi yatağıma uzandım. Mesajlar kısmından annemi bulduğumda yazmaya başladım. Çevrimiçiydi. Yazmamı bekliyordu.

“Görevden döndüm anne,” yazdığımda içimde bir şeyler kopmuştu sanki.

- Rabbime şükürler olsun...

“Annem...” Dudaklarım istemsizce titremişti gözlerim dolarken.

- He kınalı kuzum?

Bir damla göz yaşı...

“Babam gibi bir kahraman daha verdik toprağa...” yazdığımda gözümden bir damla daha düşmüştü.

- Vatan sağ olsun kızım. Allah cennetinden eylesin güzel yavrumu.

“Âmin. Annem.”

Bir damla daha gözyaşı düştüğünde bu sefer telefonuma bir mesaj gelmişti. Alp'tendi mesaj.

“Osman dedem...” yazmıştı. Anlamıştım. Osman dedeme gidelim diyordu. Gaziydi benim dedem. Halimizi, acımızı en iyi o bilir, böyle zamanlarda o destek çıkardı bize.

Yatağımdan indiğim gibi Halil Albay'ın odasına gittim. İzni olmadan askeriyede kuş
uçurtmazdı bilirdim.

Kapısının önüne gelince kapıyı hafifçe tıklattım ve gel demesiyle içeri girdim. Alp buradaydı. Masanın önündeki sandalyeye oturmuş, kapının önünde ayakta dikilen bana bakıyordu.

Ben hâlâ ayakta beklerken Albay, “Haberim var Aslıhan kızım. Gidin abinle dedenize. Fakat çok gecikmeyin!” dedi. Bizde bunun üzerine teşekkür edip Albay’ın odasından ayrıldık.

Askeriye ’den çıktığımız gibi de arabaya bindik. Kafamı hemen sağ tarafa yatırmış camdan dışarıyı seyrediyordum. Bir anda üzerime bir yorgunluk binmişti. Konuşmak için bile yorgun hissediyordum kendimi. Yine de dayanamayarak bakışlarımı Alp’e çevirdim.

“Alp babamı özledim ben...” dedim bir çocuk edasıyla. Aziz’in şehit olmasıyla daha da aklıma düşmüştü. Hele çocukların sorduğu sorular duygularımı en tetikleyen kısım olmuştu. Yağmurun altında ıslanmaktan kaçtığım her an doluya tutuluyordum.

“Bende kardeşim...İnan bende çok özledim,” dedi. Sonra sustuk. Sessizliğin adımlarına ayak uydurduğumuzda acımızla baş başa kalmayı tercih ettik ikimizde. Oysa en çok bizim bağırıp çağırmamız gerekiyordu tüm bu sessizliğe rağmen.

Alp uzun bir süre sonra sessizliği bozarak “Geldik,” dediğinde kafamı usulca aşağı yukarı sallayıp anılarımızın geçtiği eve doğru baktım.

Buraya daha önce de ailecek ve Albay ile gelmiştik. Ve şimdi sadece Alp ile ben. Dedemi özlemiştim. Babaannem öldüğünden beri yalnız yaşamaya kendini zor da olsa alıştırmıştı. Ama zordu yine de yalnız yaşamak. ‘Bir torunlarım gelsin yanıma bana yeter,’ derdi. Yetiyorduk biz ona, o da bize. Yaralarımızı sarıyordu. Her gitmemizde bizi yürekten kucaklıyordu.

Arabadan indiğimizde karşımdaki eve uzun uzun baktım. Tek katlıydı dedemin evi. Küçüktü ama kendisine yetiyordu, seviyordu da. ‘Büyük olup soğuk olacağına, küçük olsun sıcacık yapsın yeter,’ derdi. Cümleleri merhem gibiydi dedemin. Ağzından çıkan her söz sanki açıkta kalmış yaramızı kapatmak içindi.

Evi kahverengi ve eskileşmiş odun renklerindeydi. Büyük bir bahçesi vardı etrafında. Bahçede ekili kırmızı güller ve yer yer çıkmış olan o papatyalar vardı. Hepsini özenle sulardı dedem. Evinin dışında kırıklar çıkıklar vardı ama içi cennet gibiydi. Huzur vardı onun yaşamında. Durmadan kitap okuduğundan evi kitap doluydu. Bende küçükken çok okurdum dedemin kitaplarını. Alp benim aksime çok sevmezdi, ama büyüdükçe alıştı şimdi benden bile çok okuyor.

Giriş kapısının önünde kapıyı çalmak için durduğumuzda dedemin bastonunun sesi
doldurmuştu kulaklarımı. Huzur veren bir sesti bu. Sonra hafifçe kapıya vurdum. Baston sesleri iyice yaklaştığında kapı yavaşça aralandı ve pamuk sakallarıyla bizlere tebessüm eden koca yürekli dedem çıktı.

“Biz geldik dede,” dedim burukça gülümseyerek. O ise her zamanki enerjik moduyla,

“Hohoyy...Hoşgelmişsiniz benim güzel yavrularım,” diyerek bir Alp’in bir de benim anlımdan öptü.

“Hoş bulduk dedem,” dedi Alp.

Dedem bizim sırtımızı sıvazlarken hep birlikte içeriye girdik. Dedemin hacdan getirdiği o güzel gül kokusuyla doluydu içerisi. Öyle güzel kokusu vardı ki insanın içine işliyordu her nefeste. Dedem gülleri çok severdi, kokusuna da aşıktı zaten. Ve içini sıcacık eden, eski anıları yeşerten o sıcak soba. Babaannemin çok sevdiği dantel serili sarı kanepeleri de köşedeki yerini almıştı. Dedemin en sevdiği şeylerden birisi de bulmaca çözmekti. O da sehpadaki
yerini, iplikli gözlükler ve kurşun kalemiyle koruyordu. Huzur dolu sıcacık bir ortamdı. Her bir ayrıntı geçmişin tozlu sayfalarını aralıyordu.

Alp ile dedem içeriye oturunca bende, kapıdan dedemle Alp’e gülümseyerek bakarken “Dede çay koyuyorum, içeriz demi?” diye sordum. Dedem ise gülümseyerek “Olur koy kızım,” dediğinde koşarak mutfağa girdim.

Mavi kapaklı dolaplar halâ duruyordu. Her karışında babaannemin el izleri ve emeği vardı. Kendi elleriyle boyamıştı bu dolabı, o yüzden kimseye dokundurtmazdı zarar görmesin diye. Köşede ise dedemin masası ve küçük taburesi vardı. Masanın üzerinde bir de babaannemin yelek örerken gülümsediği o fotoğraf duruyordu. Babam çekmişti bu fotoğrafı.

“Anne haberin yokmuş gibi çekeceğim sen sadece gül.” O sırada arkada kıkırdayan Alp ile ben ve karısına sevgiyle bakan dedem vardı. Annem ise bizim bu halimizi gülerek kamerayla kayıt altına alıyordu. “Aman Salih. Bizi düşürdüğün şu durumlara bak,” demişti babaannem gülerek. İşte tam da o an çekmişti babam bu fotoğrafı. “Heh işte oldu, çektim ana kuşum,” demişti babam, babaannemin dizine yatarak.

Kalbim hatırladıklarımla kasılmıştı. Bakışlarımı fotoğraftan ayırdığım anda dolaptan çaydanlığı çıkarttım. Babaannemin meşhur kırmızı çaydanlığı. Bunu almak için dedeme ne dil dökmüştü. En sonunda da istediği olmuştu. O da sırf babaannemin güzel hatırı için. Dedem babaannemi hiç kırmak istemezdi. Dedemin gülüydü babaannem. Genç aşıklar gibi severlerdi
birbirlerini.

Musluğu açıp çaydanlığın altına su doldurdum. Ardından çaydanlığı ocağın üzerine koyduğumda arkamdan Alp mutfağa gelmişti.

“Hâlâ her şey aynı be Aslıhan...” dedi. Sesi buğulu ama geçmişe özlem doluydu.

Tebessüm ettim ardından “Abi... Bu dolapları ve şu fotoğrafın çekildiği günü hatırlıyor musun?” diye sordum.

“Daha dün gibi hepsi...” dedi sonra camın altında duran mini radyoyu eliyle işaret etti.

“Ya sen bu radyoyu hatırlıyor musun?” dediğinde kollarını kavuşturup duvara yaslandı.

“Hatırlamaz olur muyum...” dedim.

Dikkatimden kaçmıştı ama hatırlıyordum. Unutmak ne mümkün. Babaannemin müzik tutkusu bu radyoyla başlamıştı. Radyo’dan şarkı çaldıkça üstündeki perde notaların ahengiyle dans ederdi. Ve babaannemde öyle...

Bir keresinde yine radyodan şarkı açtığında eline kepçesini almış kendi de söylüyordu.
Babaannem şarkıya dalmış dans ederken açtığı musluk tezgâhtan taşmıştı. Her yer ıslanmıştı. O zaman radyoda çalan şarkı da Barış Akarsudan ıslak ıslak’tı. O gün ne gülmüştük babaannemin haline...

Alp ile aynı şeyleri düşündüğümüzden bir an birbirimize bakıp gülümsedik. Sonrasında ise
içeriye dedemin yanına geri döndük. İkimizde dedemin yanına oturduk ve onun kollarının altına sığındık. Dedemin kendi kokusuna karışan o güzelim gül kokusunu içime çektiğimde istemsizce tebessüm ettim.

“Hay maşallah. Heybetli yavrularım benim,” dedi dedem Alp ile bana sıkıca sarılırken. Sonra tekrardan konuştu. Anlamıştı bizi.

“Geldiğinizden beri içinizde bir burukluk var. Anlatın dinlerim ben,” dediğinde Alp,

“Bir kahramanı daha yolcu ettik yanına geldik dede,” dedi buğulu ses tonu ile.

“Vatan sağ olsun!” dedi dedem. O da önceden bizim gibi heybetli bir askermiş. Çıktığı birkaç görevde yara almış ama yine de gitmiş bir sonraki görevine. En son gittiği görevde bir kardeşini kurtarmaya çalışırken bacağına üç kurşun yemiş ondan sonra da bir daha gidememiş göreve. Askerliği bırakmak zorunda kalmış. Babaannem bahsederdi. Ayrılık ağır gelmiş dedeme. Uzun bir süre pek konuşmamış. Sonra babaannem kendine getirmiş dedemi.
O sıralar bacağına aldığı darbeler, daha zor yürümesine sebep olmuş. Dışarıda insanlar
dönüp bakarlarmış ama dedem “En büyük onurumdur, yara izlerim,” dermiş.

Düşüncelerimden sıyrılıp bakışlarımı dedeme çevirdim.

“Kahraman olmak çok güzel bir şeymiş dede,” dediğimde sesim ağlamaya yakın tonda çıkmıştı. Sonra bana tebessümle baktı.

“Güzeldir tabi. Kahramanlık öyle herkese nasip olmaz güzel kızım. Yalnız olan da çok güzel olur...” dediği zaman derin bir nefes alıp bakışlarını tavana kaldırmıştı. Onun da geçmişe dönük yarası vardı. Onun da kaybettiği birçok can vardı kardeş bellediği...

“Dede?” dediğimde bakışlarını tekrar bana çevirdi.

“Söyle kızım.”

“Kahramanlık çok güzel ama kahramanlar neden çabuk unutuluyor?” Bunu hiç
anlamıyordum. Cevabını bilsem bile içimdeki sıkıntı geçmeyecek gibi gelirdi.

“Bizler unutulduğumuzla güzeliz kızım. Hem kötü anılar aklımızda kalırken neden en güzel hatıralarımızı unuturuz hiç düşündün mü?”

Kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. Bu sırada Alp,

“Belki de gerçek kahramanlar hep unutulanlardır,” dedi başını yere eğerek.

“Başını eğme dik tut evlat!” Dedemin bir anlık yükselişine karşı Alp başını hemen dimdik tuttu. Sonra da elini alnına götürerek “Emredersiniz Osman paşam!” dedi tebessümle gözlerini kısarken.

“Ha şöyle evladım. Ha şöyle...” dedi dedem, Alp’in bu haline gururla bakarken. Ardından
“Karşında düşmanınız değil bizler bile olsak başınızı sakın eğmeyin yavrularım,” diye
eklediğinde İkimizde kafamızı olumlu anlamda salladık.

Alp dedemle konuşmaya devam ederken bende mutfağa gidip çayı demledim. Kısa süre de kaynayan çayı da bardaklara doldurup tepsiye koydum ve içeriye girdim.

“Çaylarınız geldi,” dediğimde ikisi de ellerine sağlık dediler. Bende çayları verdikten sonra
kalktığım yere geri oturdum ve “Afiyet olsun,” dedim.

Tam bu sırada dedem iç çekerek “Babanızı gördüm rüyamda. Kocaman gülümsüyordu,” dedi. Bunun üzerine bende kafamı yukarı doğru kaldırıp gülümsedim. Ardından içimden babama eskiden seslendiğim gibi seslendim.

“Seni çok seviyoyum kahyamanım.”