3. bölüm · UNUTULANLAR
BÖLÜM 2: UNUTMA BENİ
“Her şeyi unutun da beni unutmayın. Ben asıl unutursanız ölürüm.”
12 Aralık Günü ~
Yerde kanlar içerisinde yatan Başçavuş Salih Erdem, bedenini delik deşik eden on dört
kurşunun acısıyla kesik kesik nefesler alıp verirken, ağzından çıkan kanlar ve sıkışan kalbi onu ölüme her saniye daha çok yaklaştırıyordu. Uğruna yaşadığı ailesi için adım attığında uğruna öldüğü vatanının yolunda şehit olmasına saniyeler kalmıştı.
Üsteğmen Fatih Akay ve Yüzbaşı Halil Kutay, Başçavuş Salih’in yanına koşmuşlardı hemen, çocuklar ise oldukları yerde donup kalmış bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar bir yandan da gözlerinden düşen yaşlara engel olamıyorlardı.
“Dayanın komutanım, çıkaracağız sizi buradan.” diyen Üsteğmen Fatih’in sesine bir başka askerin sesi karıştı.
“Komutanım bir şehidimiz var.” dedi asker. Başını eğmedi, dimdik tuttu Üsteğmen Fatih Akay “Vatan sağ olsun.” dediğinde gözünden düşen bir damla yaşa da engel olamamıştı.
Başçavuş Salih belli belirsiz çıkan sesiyle konuşmaya başladığında Üsteğmen Fatih Akay, Başçavuş Salih’in sesini daha rahat duyabilmek adına yavaşça üzerine eğildi.
“Va...Vasiyetimdir...” diye başladı sözlerine Başçavuş Salih Erdem sonra zar zor konuşmasına ve acısına rağmen duraksamadan titrek sesiyle devamını getirdi sözlerinin.
“Aslıhan ve Alp’i benim gibi iyi bir Asker olarak yetiştirin. İnanın onların içlerindeki vatan sevgisi bendeki vatan sevgisinden çok daha fazla, bunu zamanla fark edersiniz. Benim yapamadığım ne varsa evlatlarım yapsın.”
“İnan bana onları senden bile akıllı birer asker olarak yetiştireceğim.” derken içinde
gözlerinden firar etmeye yakın bir su yumrusu oluşmuştu Üsteğmen Fatih Akay’ın.
Acı içinde hafifçe güldü Başçavuş Salih Erdem, gülüşüne karşılık verdi Üsteğmen Fatih Akay ve Yüzbaşı Halil Kutay.
“Her şeyi unutun da beni unutmayın. Ben asıl unutursanız ölürüm” dedi. Gözünden bir
damla yaş düştü ardından, ağzından kan geldi ve son kez tebessüm ederek çocuklarına doğru baktı, burukça değil kocaman ve sıcacık bir gülümseme bahşetti. Son kez aralandı dudakları “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resulu...”
Gözleri açık kaldı, gülümsemesi hiç silinmedi yüzünden. O an yüzü tarif edilemez bir
güzellikteydi Başçavuş Salih Erdem’in, onu böyle hatırlasınlar diyeydi belki.
Göğsüne, tam atılan kurşunların delik deşik ettiği o yere beyaz bir tüy düştü.
Başçavuş Salih’in yarasından sızan kanlar tüyü saniyesinde kıpkırmızı kana bulamıştı.
İçinde biriken yumruyu daha fazla tutamadı Üsteğmen Fatih Akay, hıçkırıklara boğuldu,
ağladı, içindeki yangın iyice alevlendi, Yavaşça elini Başçavuş Salih Akay’ın gözlerine götürerek açıkta kalan gözlerini içi yana yana kapattı. O an “Benimde sözüm olsun, oğlumu da yetiştireceğim, onu da asker yapacağım,” derken ellerini yumruk yaparak sıktı.
“Bizim üçümüz nasıl deliysek onların üçü bizden de deli olacak,” dedi ama bir hafta sonra çıktığı görevde şehit oldu Üsteğmen Fatih Akay... Başçavuş Salih Akay’ın verdiği vasiyet Yüzbaşı Halil’e emanet olarak kaldı. Emanetine sahip çıktı Yüzbaşı Halil Kutay. Yıllar geçti, iki küçük beden büyüdü ve heybetli birer Asker oldu.
Üsteğmen Fatih Akay’ın oğlu da babası gibi heybetli bir asker olmuştu. Üçü de birbirinden deliydi, ama bir kişinin diğerlerinin varlığından haberi yoktu.
Yokluk, varlığa eşti.
🌼
Bir avuç toprak bırakmıştı avucumun içine babam. “Bu toprak senin en kıymetli hazinen”
“Çok sev bu toprağı...” gülerek “ben mesela aşığıyım” demişti. Sonra “Bir avuç topraktır
vatan...” dedi avuçlarımda sımsıkı tuttuğum toprağı göstererek ardından gökyüzünde
dalgalanan bayrağı işaret etti “bir bayraktır” dedi.
O zamanlar neyden bahsettiğini tam anlayamamıştım fakat şimdi vatanımı korumak için yeminini ettiğim silahımın ve al renkli bayrağımın başında bir asker olarak çok iyi anlıyorum.
İnsan büyüyerek ya da yaşayarak anlıyormuş bazı şeyleri...
Ben babamın âşık olduğu bu vatana sahip çıkmalıyım dedim. Babam gibi bu vatanı koruyup kollamalıyım, önce babam, ardından bütün şehitlerimizin kanını yerde bırakmamalıyım, söz verdim ben bu uğurda şehit olmalıyım. Babamın avuçlarımın içine bıraktığı bir avuç toprağı canım pahasına da olsa korumalıyım. Vatansa vatan, cansa can.
Ben şehit Kıdemli Başçavuş Salih Erdem’in kınalı kuzusu Aslıhan Erdem, şimdi dağların
kara kuzusuyum. Düşmanları deliklerinden tek tek çıkarıp hak uğrunda şehitlerimizin kanını yerde bırakmayacağıma söz vermiş Türk askeriyim. Ben hak namına haksızlığa karşı gelenim. Ben sizin rahat uyuduğunuz gecelerin nişanesiyim.
Ben Türk Askeriyim.
Ben Kıdemli Yüzbaşı Aslıhan Erdem'im.
Ben söz verdim...
🌼
Albay Halil Kutay’ın bir gözü önündeki kağıtlarda diğer gözü ise yanı başında ayakta dikilen askerdeydi. Yeni görevi en iyi askerlerden oluşan bir tim oluşturmaktı, bunun içinse önünde bulunan listeden seçim yapmalı ve bu askerleri hemen bir eğitime sokmalıydı. Bu seferki görev bütün görevlerden farklı ve dikkat gerektiren bir mesele olduğundan sorumluluğu büyüktü. Bu sırada yanı başındaki İsmet adındaki asker, Albay’ın eline verdiği listedeki isimleri sırasıyla tanıtmaya başlamıştı.
“Kıdemli Yüzbaşı Giray Ali Akay. Lakabı Kurt. Ağır silah uzmanı aynı zamanda tim komutanı. Timi ve yaptıklarıyla askeriyede ses getiren birisi.”
Albay Halil Kutay’ın duyduğu soy isim yutkunmasına sebep oldu, sırtı bir ok gibi gerildi. Aklında ise tek bir isim, Üsteğmen Fatih Akay. Hemen önündeki kâğıda baktı, aradığı şey baba adının yazılı olduğu yerdi.
-Anne Adı: Zümrüt Akay
-Baba Adı: Fatih Akay
Kâğıtta yazılı isimde kalakaldı. Verdiği sözü tutmuştu oğlu da asker olmuştu, hatırladıklarıyla gözlerinin buğusu giderek arttı Halil Albay’ın, bir tek kendisi kalmıştı. İki can dostu da şehadet şerbetinin tadına bakmıştı ama kendisi hala bakamamış, tadamamıştı o şerbeti. Bunda da bir
hayır vardı elbet dedi kendi kendine.
“Albay’ım, Giray komutanım ve Aslıhan komutanımın timlerini birleştirsek bu görev için hem iki timde askeriyenin en iyi timlerinden. Ne dersiniz?” diye sordu İsmet asker.
Aslında iyi bir fikirdi, Aslıhan’ı bilirdi ama Giray’ı yeni öğrenmişti, huyunu suyunu bilmezdi. Yine de galeyana gelmemeliydi.
“Tanıt o halde İsmet!” dedi Halil Albay.
“Gölge Timi, komutanı Giray Ali Akay. Timde bulunan diğer askerler ise alanında en iyilerinden seçilmiş komutanım.”
“Kim bunlar?” dedi Albay ciddiyetinden taviz vermeden.
“Üsteğmen İlhan Tokmak. Yer yön duygusu iyidir. Timde navigasyon görevi görüyor.
Teğmen Mirza Edem. Konuyla ilgisiz ama çok güzel yemek yapar komutanım, gastronomi
mezunu kendisi, bizde zamanında tatmıştık yaptığı yemeklerden.”
Albay’ın bakışlarıyla elini ağzının önüne götürerek boğazını temizledi ardından anlatmaya devam etti İsmet.
“Üstçavuş Eray İzci. Hafif silah uzmanı. Time katılalı iki yıl olmuş, biraz zevzek bir tip ama
alanında iyi bir asker.
Kıdemli Başçavuş Aziz Altan. Yaş itibariyle timdeki askerlerden büyük, içlerinde de bir evli bu komutanım. Aynı zamanda da iki çocuğu var.
Üsteğmen Cenk Türkay. İcat yapmayı seviyor, kendi fikirleriyle düşmanı etkisiz hale
getirebilecek şeyler üretiyor. Yaptıklarının arasında işe yaramışları var elbet ama bu yüzden kınama yemiş.
Astsubay Kıdemli Başçavuş Serdar Teke. İstihkam uzmanı, timin en iyilerinden. Bir ara da istihbaratta çalışmış.
Kıdemli Üstçavuş Gökay Büyük. Tahrip uzmanı, kısa sürede birçok patlayıcıyı imha etmesiyle ünlü komutanım.”
Elindeki diğer listeyi çıkarttı İsmet.
“Kızıl Gök Timi, komutanı Aslıhan Erdem. Kızlardan oluşan bir tim olmasına rağmen
askeriyenin en iyi timlerinden komutanım.”
Kafasını hafifçe sallayarak İsmet’e devam etmesini söyledi Halil Albay.
“Kıdemli Yüzbaşı Aslıhan Erdem. Tam bir Dağcı, bu yüzden de dağların kara kuzusu diyorlar ya. O da Yüzbaşı Giray gibi timiyle ses getiren bir asker.
Teğmen Ayça Demirel. Siyah ve beyaz olarak adlandırdığı silahlarını yanından hiç ayırmaz. Bu yüzden de silahlarla arası baya iyi. Düşman içine kolaylıkla sızabiliyor, oyunculuğuna diyecek laf yok.
Üstçavuş Zeren Lal. Serbest dövüş erbabı kendisi. Eskiden de sporcuymuş, dövüş sporları falan yani.
Başçavuş Mercan Duru. Sağlık alanında iyi bir asker, önceden kısa süreli hemşireymiş
askeriyede. Timde hızlı olmasıyla bilinir daha çok, uyuşukluğu sevmez.
Üsteğmen Gizem Çora. Keskin nişancı, avını uzun mesafeden indirir hem de gözünü
kırpmadan.
Son olarak Üstçavuş Dora Yılmaz. Teknoloji alanında iyi olduğu söyleniyor, anlayacağınız
hacker yani.”
“Anlaşıldı İsmet. Bu iki timi yarın odamda görmek istiyorum, haberleri olsun hepsinin, tek bir eksik dahi istemiyorum!”
“Ama Albay’ım İki timde görevde şu an. Bu hafta sonu dönecekler.” dedi kaygıyla İsmet asker.
Halil Albay sert tavrıyla “O zaman haftaya odamda olsunlar asker!” diye karşılık verdi.
“Anlaşıldı komutanım yalnız bu görevde olmasını istedikleri iki kişi daha var.”
“Kimmiş bunlar?” dedi merakla Halil Albay.
“Alp Erdem ve Elif Sezer. İstihbarat uzmanı olur ikisi de özellikle bu ikisini önerdiler
komutanım.”
“Tamamdır İsmet, belgeleri bana bırakıp çıkabilirsin odadan.”
Hiçbir şey söylemeden belgeleri yavaşça Albay’ın masasına bıraktı, ardından topuk selamı vererek çıktı odadan asker İsmet. Önündeki kâğıda baktı Halil Albay, ardından masasının köşesinde duran fotoğrafa. Fotoğraf karlı bir günde askeriyede çekilmişti. Başçavuş Salih, Üsteğmen Fatih ve kendisi vardı bir de o gün yaptıkları kardan adam. Hepsi yan yana dizilmiş
kocaman gülümsüyorlardı. Halil Albay’ın eli fotoğrafın üzerinde gezindi, tebessüm etti hafifçe, gözlerinin buğusu giderek arttı. Özlemi de giderek artıyordu zaten. Onlarsız çekilmiyordu bu askeriye.
Aslıhan, Alp ve Giray. Can dostlarının Halil’e emanetiydi bu çocuklar. Artık tanışmaları gerekti, zamanı gelmişti ve geçiyordu bile diye geçirdi aklından. Bir görevin onları bir araya getireceğini hiç düşünmemişti şu zamana kadar. Hayat zaten hiç düşünmediklerimizle gelirdi karşımıza, olmaz dediklerimizi oldurarak sürpriz yapardı bizlere. Bu da hayatın bir sürprizi ya da kaderin bir oyunuydu aslında.
🌼
2025. Aslıhan Erdem.
HAKKÂRİ
Ateş düşürdükleri kaçıncı ocaktı bilmem ama o zalimlerin inini de bizim yakacağımızı, etlerini lime lime edeceğimizi çok iyi bilirim. Soysuz köpeklere hadlerini bildirmenin zamanı gelmişti ve geçiyordu bile.
Onlar bizden can almaya devam ediyordu. Her ocağa ateş düşürüp bizlerin canını yakmak istiyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı. Bizden bir can alırlarsa, biz onlardan bin can alırdık. Her şehidimizde bizler daha da güçlenirdik.
Birkaç gün öncesinde üç şehidimizi daha toprağa verdik. Ailelerine acı haberlerini iletirken bende oradaydım. Birçoğunda yanlarındaydım. Hepsinin aldıkları haberle yıkılışlarına, üzüntülerine, bağırışlarına ve bazılarının ise dik duruşuna şahit oldum. Bütün şehitlerimizin acısına ortak oldum. Onlar bu vatanın asıl kahramanlarıydı, babamda öyleydi hem benim için hem de bu vatan için.
Çocukken televizyonlardaki kahramanlara ve babama çok özenirdim. Bu iki şey arasında bir fark vardı; televizyondakiler uzun süre ekranda kalırdı ve unutulmazlardı ama bizler saniyelik gösterimin ardından unutulanlardık.
Vakit kaybetmeyi sevmezdim. Bu uğurda kalbim vatan için atar ve vatan için de dururdu. Timinle vakit kaybetmeden namımız olan dağlara ayak basmıştık. Hain terör örgütünün inini bu gece çökertecek ve onları bozguna uğratacaktık.
İnlerinin önüne geceden pusu kurmuştuk hainlerin. Hiçbir yere kaybolamazlardı. Ne de olsa kaçacak delik bırakmamıştık. Yer gök susmuş, gece sessizliğe bürünmüş bizim planımıza ortaklık edercesine bizden gelecek bir adım bekliyordu.
Bu dakikaları son dakikaları, bu saniyeleri son saniyeleri, bu geceyi ise son geceleri
yapacaktık. Gecenin karanlığından doğan bir ışıktı askerlerimiz. Bizde o ışık olacak ve onların gözlerini ışığımızla kör edecektik.
Bulunduğumuz bölge dağlık bir alandı ve geneli taşlıktı. Timimle geldiğimiz an gördüğümüz ilk taşın ardına sığınmıştık. Bundan sonrası gez, göz, arpacık hesabıydı. Öncelikle bekleyip ne yapacaklarını seyredecek sonrasında ise harekete geçeceğiz. Ve bom! İşlerini bitireceğiz.
Sığındığım kayanın ardında “Ne zaman giriyoruz komutanım?” diyen Gizeme dönmeden “Aralarında hareketlenme var bir şeyler çeviriyor olmalılar. Yine de temkinli olmalıyız,” dedim.
“Onlar bir iş çevirsin, biz bin iş çeviririz değil mi komutanım?”
“Soysuzlara şu saniyeler bile fazla Demirel!” dediğimde gözüm teröristlerin inine takılmıştı. İçimden kaçıyorlar dediğimde dudağım tebessümle kıvrılmıştı.
“Yavaş yavaş hareketlenin soysuzları inlerinde bir selamlayalım,” dediğimde timim bu anı bekliyormuşçasına harekete geçtiler.
Biz askeriyedeki diğer timlerden farklıydık. Kızıl Gök timinin tamamı kadın askerlerden
oluşuyordu. Biz ilktik. Askeriye başta tamamımızın kız olmasına karşı çıkmıştı, başarısız olacağımızdan söz ediliyordu. Birçok masum insanın canı bizlere emanetti çünkü, onların teline zarar gelse bu ülkeyi yakacak kadar gözü karalardı bu yüzden bunu göze alamıyorlardı. Ama bildikleri bir şey daha vardı bizde en az onlar kadar gözü karaydık. ‘Aslanın dişisi de aslandır.’ derdi babam. Bu yüzden bütün sorumluluğu sırtıma yüklenmiştim, birilerine bir şey olduğu takdirde bunun tek sorumlusu bendim. Komutanları olarak değil, rütbe farkından da değil. Kanımın deli akmasından. Bu özelliğim babamdan gelen bir şeydi. Bütün bunları sırtlanacak bir cesaret vardı bana babamdan kalan. Bunun hakkını vermeliydim tıpkı babama o sözü verdiğim gibi.
Bu önemli bir görevdi. Bugün hiçbir hatanın affı yoktu benim nezdimde. Ani çıkan karar
sonucunda görevlendirilmiştik. Bu görevden sonra ise asıl görev için Albay’ın odasında
toplanmamız emredilmişti. Bir başka timle... “GÖLGE TİMİ” bizi bekliyordu.
Gecenin karanlığı her adımımıza ışık olup yolumuzu aydınlatıyordu. Alışık olduğumuz
dağların her bir karışı yolumuza yoldaştı. Her taşın ardı sığınağımız, her bir toprak parçası
vatanımızdı. Umut ise bulunduğu yerin yokluğuna rağmen kupkuru çölün ortasında açan bir çiçekti.
Hakkâri dağları da her karışıyla tüm bunların şahidiydi. Bu dağlar Türk Milletinin, soysuzun yeri bu dağlar değildi ve asla da olmayacak!
Herhangi bir saldırıya karşı hazırdık ama teröristler kısa süre durulduğunda sığındığımız kayanın ardına geri geçtik.
İçeride 15 kişi oldukları bilgisi ulaşmıştı. Elimdeki dürbünden emin olmak için bulundukları yeri gözetliyordum. Görünürde bahçede 7 kişilerdi. Evin içinde de eğer bize ulaşan bilginin doğruluk payı varsa 8 kişi oldukları saptanırdı.
“Giriyoruz, dikkatli olun!” dedim, aynı zamanda da gözetlemeye devam ediyordum.
Tim aynı anda “emredersiniz komutanım” dedi ve saldırıya geçtik.
Sindiğim kayanın ardından çıkarak hemen biraz ötemdeki pisliğin anlının çatından vurarak beynini dağıttım.
‘Birinci kelle.’
Sağ elimi havaya kaldırıp time dur işareti yaptım. Sonra aynı şekilde işaret ve orta
parmağımla inlerinin arka tarafını işaret ettim. Ardından aynı şekilde inlerinin ön tarafını işaret ettim. Bir kaçımız önden, bir kaçımız arkadan saldıracaktık.
Sağ elimle tekrar işaret ettim. Bu sefer saldırıya geçmemizi söylediğimde, “Komutanım fark ettiler galiba bizi, baksanıza saklanıyorlar hemen” diyerek gülen Mercan'ın dediğine sinsice gülümsedim.
Daha çok saklanacaklar. Bizi her gördükleri yerde korkacak, sinecek delik arayacaklar ama ben o deliği de bulup onları o delikte de boğacağım o zaman görecekler dünyanın kaç bucak olduğunu.
Zeren "Daha seslerden böyle korktularsa Oo... bizi görürlerse altlarına sıçacaklarından hiç şüphem yok komutanım" dedi.
“Iyy ... Şimdi hiç sıçmık kokusu çekemem.” diyen Dora yüzünü ekşiterek güldü.
“İnadına daha da korkutup sıçtırtmaz mıyım Dora.” diyen Zeren'e hep bir ağızdan hafifçe
güldük. Kendince eğlenmelerine katılmayarak tüm dikkatimi pisliklere verdim zira bu sefer ellerimden kaçamayacaklardı.
Tek katlı köy evine benzer bir evde saklanıyorlardı. Halbuki burayı ateşe vereceğimizden habersizlerdi. Dilimi damağıma vurarak ses çıkardım.
“Cık cık cık.”
Ne yazık ki saniyeler içinde bedenleri küle dönecekti. Acı bedenlerine yavaşça değil bir anda gelecekti. Her uzuvları acıdan inim inim inleyecekti ve bu daha başlangıçtı.
Yavaş adımlarla eve doğru yaklaştık. Bahçedeki teröristlerin hepsinin yüzünde puşi olduğundan pek tanınmıyorlardı. Elimle işaret vererek time dağılmamızı emrettim ve arka bahçeye doğru ilerledim.
Duvarın köşesinde arkası dönük bir şekilde etrafı gözetleyen teröristin boynuna asılarak kafasını hızla sağa doğru çevirerek boynunu kırdım, yere yığılan teröristin biraz ilerisinde duran teröriste doğru adım attığımda arkamdan boynuma başka bir teröristin asıldığını hissettim. Boğazımı kavrayan kolları hızla kavradım ve boynumdan
ayırmaya çalıştım ama bu sefer de diğer terörist yanımıza geldi, boynumu kavrayan
kollardan destek alarak iki ayağımla önümdeki teröristin karnına sert bir tekme geçirdim. Biraz yalpaladı ama düşmedi. Tekrar bana doğru hareketlendiğinde iki el silah sesi doldurdu kulaklarımı. Aynı saniyelerde boynumu kavrayan kollar gevşemiş ve önümdeki terörist yere yığılmıştı.
Ne olduğunu anlamak için kafamı sağ tarafa çevirdiğimde elinde tuttuğu siyah ve beyaz olarak adlandırdığı silahlarıyla sırıtan Ayça vardı.
Elinde doğrulttuğu silahlarını yavaşça indirdi ve yanıma geldi.
“Sağ ol Demirel” dedim göz kırparak.
“Ne demek komutanım vazifemiz. Ahiretliklerim sağ olsun.” diyerek elindeki silahlarını okşayarak öptü. Tam bir deliydi bu kız.
Kendimce gülerek eve yaklaştım ve arkada kalan pislikleri anlının çatından vurarak yere
serdim. Sıra da öndekiler vardı ama ne mutluyum ki timim çoktan halletmişti.
Yavaşça evin kapısını araladım orta parmağım ve işaret parmağımı ileri sallayarak "Serbest" dedim.
Gizem önde ben arkada benim arkamda ise diğerleri içeri daldık. Yavaş ama temkinli hareket ediyorduk. Yapacağımız tek hata birimizin canıyla sonuçlanabilirdi.
“Geldiler” diyorlardı. Sessizlik hakimdi ama fısıltılarını duyabiliyordum.
"Bir şeyler yapmazsak buradan sağ çıkarmazlar bizi.” Bunu bilmeleri güzeldi.
Kulaklığıma fısıldayarak “Gizem, Mercan ve Dora yukarısı sizde. Zeren ve Ayça siz de benimle gelin,” dedim.
Yavaş hareketlerle bulunduğum yerin çaprazındaki odaya yöneldim. Burası az önceki fısıltıların adresiydi.
“Ayça sen dışarıda bekle kaçan olursa ne yapacağını biliyorsun.” kafasını hafifçe sallayarak kapıya doğru yöneldi.
Sonrasında “Zeren sen benimle gel. Üç dediğim an dalıyoruz,” dedim. Zeren kapının sağına geçerken bende kapının solundaki yerini aldım ve aynı anda silahlarımızı içeriye doğrulttuk. Zeren’e baktım ve üç parmağımı sırayla indirdim.
“Bir ...iki ...üç”
Zeren ayağıyla kapıyı tekmeledi. Aldığı darbeyle birlikte yıkılan kapı yere düşmüştü. Hızla içeriye girdik arkası dönük pisliklerden biri omzuna dokunmamla arkasını döndü. Bizi gördüğü an gözleri büyümüştü, korkuyordu zavallım. Diğeri de korkup pencereye doğru hareket etmişti ki Zeren soysuzun yakasından tuttuğu gibi yere fırlattı.
“Nereye gittiğini sanıyorsun lan sen!”
Dizlerini hafifçe kırıp adamın yakasını tekrar tuttu.
“Ay sen yoksa korktun mu?”
Terörist titreyen sesiyle “Ben sizden korkmam asker,” dedi. Zeren soysuzun dediğine birden gülmeye başladı. O gülünce dayanamayarak bende güldüm.
“Komutanım şuna bakın bizden korkmadığını söylüyor,” diyerek bir kez daha güldü sonra bir an ciddileşti ve adamın suratına okkalı bir kafa attı. Zeren diğer soysuzu hallederken ben önümdeki soysuza dönmüştüm.
"Selamın aleyküm" dedim ve yumruğumu adamın suratına geçirdim. Soysuz sendeleyerek geri gitti ama yetmez, tuttuğum gibi bir daha çaktım aynı zamanda kaşını yarmıştım. Daha da beter olsun dedim içimden.
"Aa.. Ayıp ama ecelin gelmiş bir merhaba yok mu?"
"Bir de kadınsanız he,” dedi tiksinerek bakarken.
"Evet kadınız beğenemedin mi lan?" dediğimde gözlerimi kin bürümüştü.
Eğilerek adamın yakasını tuttum ve onu ayağa kaldırdım. "Aslanın dişisi de aslandır," dedim babamın sözlerini tekrar ederek. Sonrasında ise üniformamın cebinden SAR9 SP silahımı çıkarıp namlusunu soysuzun anlına dayadım ve yüzüne doğru yaklaşıp kulağına fısıldadım.
“Aynı zamanda da eceliniziz.”
Cümlem bittiğinde uzaklaşmadan tetiği çektim.
‘İkinci kelle.’
Pis kanın suratıma sıçradığını hissettiğim an yüzümü buruşturdum ve doğrularak ayağa
kalktım. Bu sırada Zeren pisliğin işini bitirdi ve yanıma geldi. Ardından gülümseyerek bana baktı.
“Çok havalıydınız komutanım bir gün bende sizin gibi olmak isterim.”
Tebessüm ederek Zeren’in sırtına sıvazlarcasına, hafifçe birkaç sefer vurdum.
“Sende çok havalıydın,” dedim ve gülerek ekledim “birazda deli.” Bana aşk olsun der gibi baktı.
“Sizdeki deli kan varken komutanım benimki biraz şey kalır...” Ne diyeceğini anlamıştım.
Sinirli ifademi takınarak Zeren’e alttan alttan baktım. Elini ağzında fermuar varmışçasına
götürüp ağzının fermuarını çekti.
“Aman komutanım, sustum. Tamam,” dedi ve önümden geçerek dışarı çıktı. Arkasından
bakarken dudağımın kenarı tebessümle kıvrılmıştı.
Zeren’in ardından bakışlarımı odanın içerisinde gezdirdiğimde masadaki harita ve birkaç kâğıt parçası dikkatimi çekmişti. Masaya doğru ilerledim. Harita ikiye katlanmıştı. Büyük ihtimalle bizim geldiğimizi fark ettikleri an eşyalarını toplayıp buradan kaçmaya kalkışmışlardı ve bu planları da bizim sayemizde suya düşmüştü.
Haritayı masadan alıp açtığımda işaretli birçok yer ve depo vardı ve inlerinin bulunduğu birçok yerin konumunu içeriyordu. Gerekli olabilecek birkaç şey ve haritayı yanıma alarak odadan çıktım. Bu sefer yan tarafımda bulunan odaya girdim.
Temizdi. Bulunduğum yerden çıkarak en sondaki odanın kapısını ayağımla yavaşça ittirdim. Garipti. Burası da boştu yine de emin olmak adına içeriye girdim. Soysuzlardan birisi kapının arkasındaymış girdiğim an boynuma asıldı. Bu sefer ilkindeki gibi beklemedim, ayağımı ayağına geçirdim ve kolundan tuttuğum gibi ters çevirip yere yatırdım.
Yere düşen pisliğin üzerine çöktüm ve anlına SAR9 SP silahının namlusunu dayadım.
“Ne oldu korktun. Hani Türklerin soyunu kurutuyordunuz?” dedim. Soysuz bu tavrıma pişkin pişkin güldü.
"Kurutacaz, kurutacaz sen merak etmeyesan asker. Senin soyun da kuruyacak” dediğine
kafamı geriye atıp güldüm ve silahı anlından çekip yumruğumu suratına geçirdim.
"Kim kimin soyunu kurutuyor göreceksin!" dedim ve bayıltana kadar yumruklarıma maruz bıraktım soysuzu. Bayıldığını anladığım an ise silahı elime alıp alnından vurdum. Beyni dağılmış, pis kanı yere sızmaya başlamıştı.
‘Üçüncü kelle.’
“Komutanım yukarısı temiz.”
“Dışarısı da temiz.” diyen Gizem ve Ayça'dan onayı alarak, “Alt kat da temizlendi. Çıkıyoruz” dedim.
Evden dışarı adım attığımda timim dışarıda beni bekliyordu. Onların yanına ulaştığımda
cebimden mendilimi çıkararak üzerimdeki pis kanları silmeye başladım.
“Kaç kelle komutanım?” diye soran Ayça’ydı.
“Üç kelle,” dedim ve üzerimdeki pis kanı silmeye devam ettim.
“Gayet iyi.” Onaylayan mırıltı çıkardım ve kafamı hafifçe Salladım.
“İyi iş çıkardınız Kızıl Gök!” başımı dik tutarak. “Vatan sizler sayesinde bu pisliklerden bir kez daha arındı. Daima başınız dik, göğsünüz sert, anlınız ak olsun. Vatan bizlere bir kez daha minnettar,” dedim ve ekledim “sizler sayesinde.” Hepsinin gözleri öyle bir ışıldamıştı ki bir kez daha âşık olmuşlardı sanki mesleklerine. Aynı anda “bizler sayesinde,” diyerek beni
düzelttiklerinde hep birlikte gülümsedik.
Mercan, olduğumuz bölgede etrafı kolaçan ederken “Komutanım Albay'ın dediği görev
hakkında ne yapmayı planlıyorsunuz?” diye merakla sordu.
“Bilmiyorum Mercan,” diye kestirip attım. Bilmiyordum çünkü, bir anda gelişen bir şeydi ve detayları da askeriye de Albaydan başka kimseden öğrenemezdik.
Gizem “Albay'ın bize vereceği görevde duyduğuma göre bizle birlikte erkeklerden oluşan bir tim de olacakmış. Timin adı da Gölge timi," dedi.
Dora “Yalnız tim adı çok iyi değil mi? Yeni görev için sabırsızlanıyorum,” dediğine ellerini birbirine sürterek gülümsemişti.
“Görevden çok timdeki erkekler sabırsızlandırıyor demiyor da komutanım.” Hepimiz Zeren'in dediğine hak verircesine gülümsedik.
Dora "Komutanım bir an önce dönelimde yeni timimizi bekletmeyelim" dedi gülümseyerek. Diğerleri de ona destek çıktı tabi.
“Sizin karın ağrınız anlaşıldı. Hesabınızı askeriye de göreceğim,” dedim.
Mercan “Aman komutanım yapmayın. Affınıza sığınıyoruz,” dediğinde Gizem, “Bağışlayın komutanım. Biz bir hata ettik siz etmeyin,” dedi.
“Kızıl Gök gevezeliği kes!” Dedim ciddileşerek.
“Komutanımız ciddileşti kızlar. Bırakalım bence gevezeliği baksanıza donumuza sıçtırtacak gibi bakışlar atıyor.” Benim duymadığımı düşünüyorlardı ama yanılıyorlardı.
“Gerekirse onu da yaparım Demirel!” dedim ciddiliğimden taviz vermeden.
Kısa bir süre daha etrafı kolaçan ettikten sonra bulunduğumuz bölgedeki evden gerekli bilgileri yanımıza aldık ve kendi kullanım alanlarına dönüştürdükleri binayı ateşe verip hareketlendiğimiz gibi oradan uzaklaştık.
🌼
ŞIRNAK
Askeriyedeki yeni görevimiz için Albay'ın odasında toplanmıştık. Tabi diğer tim hariç.
Acaba ne zaman gelmeyi planlıyorlardı. Yaklaşık bir Saat'tir Halil albayın odasında birbirimize manidar bakışlar atıyorduk. Daha fazla dayanamayarak başladım konuşmaya. Kendi kendime “girdim bir işe, mevlam hayır eyleye” diyerek.
“Albayım izninizle bir maruzatım olacaktı.”
Tavırlarıma düzen vermeye çalıştım aksi halde başımı durduk yere yakardım.
Biliyordum çünkü bilmeyen yoktu Halil Albay'ın tersi kötüydü. İki laf ederdin adam bir lafıyla yerden yere sokardı insanı, yaşamış biri olarak söylüyorum. Şunu da biliyorum ki her ne kadar tersi kötü olsa da aslında iyi insandır Halil Albay. Kırlaşmış saçları ve sakalıyla, kömür karası gözleriyle yakışıklı ve aynı zamanda da tatlı birisidir.
Babamın şehit olmasının ardından bize hep destek çıkmıştı. Alp ile beni kendi evladı gibi sevmişti ve bizi çok güzel yetiştirmişti.
Halil Albay ve eşinin hiç çocuğu olmamış, bu yüzden bizi hep kendi evlatları olarak görmüştü. Tabi durum şimdi biraz farklı. Büyüyünce iş değişiyor, askeri üniforma içindeyken hepimiz eşitiz gözünde ama dışarda pamuk gibi görseniz.
“Söyle!” dedi sert bir şekilde.
‘Benden demesi biz tırstık bu işten geri mi vazgeçsek he?’
Albay’ın gözleri gerçekten bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bu konuşma işinden vazgeçip sessizce beklemeyi seçtim.
“Yok bir şey Albayım” dedim. Tek kaşını kaldırarak “Emin misin?” dedi.
“Eminim Albayım hiç olmadığım kadar hem de.”
Gözlerimin içine biraz daha baktıktan sonra
bakışlarını kapıya çevirdi. Bu sırada odanın kapısı tıklatıldı. O tok sesle hepimizin kafası kapıya döndüğünde albay da içeri girmelerini söylemişti zaten. Merakla şu dağlarda namı olan ikinci timi
bekliyorduk, namı diğer GÖLGE timini.
Postallarından çıkan o tok sesle doldurdular odayı, bu sesin verdiği ayrı bir huzur vardı bana göre. O an Barut kokusu da tüm odayı etkisi altına almıştı bile. Hepsi bir hizaya girdiler ve bizde ayaklandık. Aynı anda onlar ‘Gölge timi biz de Kızıl Gök timi Emret komutanım’ diyerek topuk selamı verdik.
“Serbest! Oturabilirsiniz çocuklar.” diyen albayla birlikte kalktığımız yere geri oturmuştuk. Bütün heybetiyle karşımızda Gölge timi oturuyordu, onların karşısındaysa Kızıl Gök timi olarak biz oturuyorduk.
"Komutanım cennete düştük galiba" diyen Dora ya timdekiler de hak verdi ama albayın
sesiyle irkilerek oturdukları yerde dikleştiler.
Albay “Biraz daha beklememiz gerek aramıza iki kişi daha katılacak.” dediğinde kapı tekrar tıklatıldı.
“Gir.” diye komut verdi Albay.
Kapı yavaşça aralandı ve içeriye önce sivil kıyafetli bir kadın ardın da sivil kıyafetli bir Alp girdi. İyi de Alp istihbarattan değil miydi burada ne işi vardı?
Karşımızda bulunan duvara yaslanarak başıyla selam verdi ve göz kırparak gülümsedi. Bende gülümseyerek başımla selam verdim. Bu sırada Gölge Timinin komutanının bakışlarının Alp ile benim aramda gelip gittiğini fark ettim. Ne diye bakıyordu ki sanki. Kısa bir sessizliğin
ardından Albay konuşmaya başladı.
“Bugün buraya toplanma amacınız hepinizin de çok iyi bildiği uzun zamandır izini
sürdüğümüz terörist örgütü. Soysuzlar giderek sayılarını arttırmaya ve iyice aramıza
dağılmaya başladı. Bunun son bulması içinde askeriyede, alanında en iyilerinden seçilmiş bir tim gerekti ve bu da siz oldunuz. Bu önemli bir görev, sorumluluğu bir time yükleyemeyeceğim kadar ağır. O yüzden Kızıl Gök ve Gölge timi olarak elinizden gelenin en iyisini yapmanızı ve hiçbir kayıp vermeden bu görevi en kısa sürede bitirmenizi temenni ediyorum. Bu görevde istihbaratla birlikte çalışmanız emredildi, bu sebeple de dağlarda ve sınır dışında yapacağımız operasyonlardan ayrı şehir içi operasyonlarımız da olacak.
Bu kısımda size yardımcı olacak kişilerde, Alp Erdem ve Elif Sezer adlı istihbarat
uzmanlarımız” derken Alp ve yanındaki adının Elif olduğunu öğrendiğim bir diğer istihbarat uzmanı, isimlerinin geçmesinin ardından başlarıyla hafifçe selam verdiler. Elif, tatlı bir kıza benziyordu. Siyah hafif dalgalı saçları ve kahverengi gözleri vardı. Boyu Alp’e yakındı. Alp bir seksen dokuz boyunda, siyah saçlı ve benim gibi yeşil gözlüydü.
Kulaklarım Albay'ın söylediklerini dinlerken gözlerim Gölge timinin üzerindeydi. Gölge
timinin de bizim kızlardan bir farkı olduğunu düşünmüyordum. Şu an hepimizin gözü
birbirimizin üzerindeydi.
“Bu terörist örgütünün başında olan isimler; Şivan, Tahir, Arjin, Abdo ve Zeyd adlı teröristler. Bunlardan sadece biri kadın, Arjin adlı terörist. Yalnız bunların haricinde kendilerini gizleyenlerde var. İşte size düşen kısım da bu örgütün soyunu kurutmak, gizli saklı her şeyi öğrenmek ve bize bildirmek. Onları tamamen ülkemizden ve topraklarımızdan temizlemek. Bu görevde risk alıyor olacaksınız. Birinizin en ufak hatasında binlerce can ölebilir. Bu sorumluluğu en iyi şekilde almanızı ve pislikleri temizlemenizi istemiyorum, emrediyorum.”
“Bu görevde hepiniz sadece aynı şey için savaşacak, aynı şey için mücadele edeceksiniz. Gayeniz vatanı ve milleti korumak, savunmak olacak başka hiçbir amaç gütmeyeceksiniz! Vatanı koruma duygunuz, intikam alma duygunuzun üstünde olsun! Tüm bunlara rağmen
yapacağınız en ufak hatada gözünüzün yaşına dahi bakmam haberiniz olsun.”
“Anladınız mı?”
Albay’ın son söylediği sözle hep birlikte “Emredersiniz komutanım” diye bağırdık.
“Anlaşıldı. Görev iki hafta içinde başlayacak. Bu süreçte kısa ama zorlu bir eğitim alacaksınız, hepiniz. İlk görev yeriniz için sizlere yakın zamanda bilgi verilecek.”
Tam bu sırada Albay’ın bakışları ben ve Gölge timinin komutanının üzerinde gezindi.
“Aslıhan ve Giray, bu zaman diliminde ve bu görev boyunca en çok yük sizlere düşüyor.
Dikkati elinizden bırakmayın sakın. İkinizde timlerinizle askeriyede ses getiriyormuşsunuz duyduğuma göre, benim de sizden temennim daha da büyük bir gürültü yaratmanız.”
Giray ile aynı anda “Emredersiniz komutanım” dedik.
Giray, görevden yeni döndüğü için olsa gerek sakallarını kesmemişti. Koyu kahve gözleri ve siyaha çalan kahverengi saçları vardı. Uzun boyuna da şaşmamak gerekti tabi.
“Şimdi hepiniz hazır buradayken ben sizi kısa süreliğine yalnız bırakayım da tanışın. Birlik olun ve birçok şeyi başarın!” dedi ve Albay odada bizleri bırakarak dışarı çıktı.
Ortamdaki sessizliği Alp bozmuştu. Yaslandığı duvardan ayrılarak yanımıza geldi. “Alp ben, istihbarat uzmanıyım. Bu görevde sizle çok sık bir arada olacağız.” sonra elini uzatarak yanındaki kadını gösterdi. “Elif” dedi. “Ekip arkadaşım, o da istihbarat uzmanı ama alanı teknoloji. Bu görevde bize yardımı çok dokunacak.”
Teknoloji kelimesini duyduğu an Dora hemen atılmıştı. “Tanıştığıma memnun oldum Elif. Bende teknolojide iyiyimdir, seninle çalışmak için gün sayıyor olacağım. Bu arada ben Dora. Lakabım hacker. Beynim bilgisayar gibi işlediği için her şeyi çabuk çözüme kavuşturabilme kabiliyetim var ondan hacker diyorlar yani” diyerek gülümsedi.
Sonra sözü Elif devraldı “o zaman senden öğreneceğim çok şey var, merakla bekliyor olacağım o günü.” dedi ve o da tatlı bir şekilde tebessüm etti.
Mercan “O günü beklememeni tercih ederim Elif. Maazallah öğrendiğin bilgiyi de
unutursun.” dediğinde hepimiz gülmüştük. Dora ise göz devirmekle yetinmişti. “Ben de
Başçavuş Mercan Duru bu arada. Sağlık alanında iyiyimdir. Revirde hemşire bulamazsanız yanıma uğrayın yeter,” diyerek göz kırptı. Mercan da sarı saçlı ve maviye yakın gözleriyle, soyadı gibi duru bir güzelliğe sahip. Şakayı sever ama yeri gelince. Mesela kahkaha atmaya bayılır ama düşman üzerine kükremeyi de asla eş geçmez.
Tam bu sırada Gölge timinden, siyah saçlı ve siyah gözlü bir asker Mercan’a gülümseyerek, “Benim yaram var hemşire hanım, bir ara yanınıza uğrarım,” demesiyle yanındaki Giray'dan ensesine şaplak yemesi bir oldu. Yine de ifadesini hiç bozmadan devam etti. “Ben cenk, Üsteğmen Cenk Türkay,” dedi. “Aklınıza gelemeyecek her şeyi icat edebilirim. Bir ara sizlere de göstermek isterim.”
İçlerinde, kumral saçlı ve açık yeşil gözleri olan asker, “Aman abi gösterme sen bir şey. En son yaptığın şeyle zaten hepimizi havaya uçuruyordun. Ben olmasaydım yani,” dedi
duruşunu dikleştirerek. “Efendim, ben Kıdemli Üstçavuş Gökay. Tahrip uzmanıyım. Belki duymuşsunuzdur. Birçok patlayıcıyı kısa sürede imha etmemle bilinirim.” dedi ve kocaman da sırıttı.
“Ben, Teğmen Mirza Edem. Madem hepiniz bir şeyler söyledi e o zaman ben de geri
kalmayayım. Gastronomi mezunuyum e haliyle çok da güzel yemek yaparım.” Mirza siyah saçlı ve siyah gözlüydü. Diğerlerinden tek fark gamzeleri vardı.
“Görevlerde aç bırakmıyor aslan abim bizi.” diyerek sarı saçları ve mavi gözleriyle, içlerinde en genç duranı konuştu. “Ben Eray. İki yıldır bu timdeyim, aynı zamanda da hafif silah uzmanıyım. Yakışıklı olduğumu da söylerler, akıllıyım ve timin en genç askeriyim. Evim var. Arabamı da inşallah bu sene alacağım. Son olarak da bekar bir beyefendiyim” diyerek gülümsedi.
Gökay gülerek “durun şimdi TC’sini falan da verir bu hıyar” dedi.
“Vereyim, elli altı seksen...” demeye kalmadı Giraydan bir şaplak da ona geldi. Gökay bu
duruma gülünce timdekilerde ona eşlik etti, bu duruma gülmeyen tek kişi Giraydı.
“Gevezeliği kesin lan!” diye yükseldi bir anda Giray. Ortamdan çıt çıkmadı. Bu sırada oluşan ani sessizliği bozarak konuşmaya başladım.
“Ben Kızıl Gök Timinin komutanı, Aslıhan Erdem. Kara Kuzu derler bana, dağların Kara
Kuzusu.” dedim ve gülümsedim.
Benden sonra Giray konuştu hemen “Bende Gölge Timinin komutanı Giray Ali Akay. Bana da kurt derler. Ağır silah uzmanıyım,”
dedi ve o da aynı şekilde tebessüm etti.
Hafif kısa saçlı ve içlerinde diğerlerine göre daha büyük duranı sözü devraldı “Bende, Kıdemli Başçavuş Aziz Altan. Timin büyüğü olurum. İki çocuğum var.” dediği an siyah saçlı ve gri gözlü bir asker konuştu.
“Ben, Üsteğmen İlhan Tokmak. Yollar benden sorulur. Bir nevi navigasyon görevi görüyorum timde.” sonra bir diğeri,
“Adım Serdar. İstihkam uzmanıyım.” Serdar, saman sarısı saçları ve gri gözlüydü. Serdarın ardından da hemen konuşmaya Ayça atıldı.
“Bendeniz Teğmen Ayça Demirel. Komutanım bana hep soyadımla seslenir, sizde bana öyle seslenebilirsiniz. Silahlarla aram baya iyidir, severim kerataları.” Alem kızdı vallahi. Ayça, siyah saçları, yüzündeki çilleri ve kahverengi gözleriyle kıskanılası bir güzelliğe sahip. Ayrıca bizim üçüncü gözümüz olur kendisi. Çıktığımız her görevde arka planda durup en önde ilerler. Ayçadan sonra konuşmaya Zeren girdi.
“Bense Zeren. Serbest dövüş erbabıyım.” diyerek ellerini çıtlattı. Zeren’i tanımasam
korkutucu görünmesine aldanırdım herhalde. Zeren Siyah saçlı ve siyah gözlü. Yorgunken ve canı sıkkınken, eğer görevde değilsek oturur çay içer. Sakin bir insan olduğu pek söylenmez. Hata yapmaz, ama karşısındaki kişiye yaptırmayı çok iyi bilir. Zeren’in ardından tatlı tatlı gülen Gizemdi.
“Siz ona bakmayın. Korkutucu görünmesine yani, aslında çok tatlıdır o.” ve yine güldü. Fakat Zeren’in sinirli bakışlarıyla kesişene dek. “Ben Gizem bu arada, Gizem Çora. Keskin nişancıyım,” dediğinde ise bir çocuk gibi pusmuştu. Gizem’in kahverengi renginde saçları, gözleri ve Ayça gibi çilleri var. Aramızda en sakin ama en asimizdir.
Hepimiz birbirimizle tanışmıştık ama ilerleyen zamanlarda hepsini daha çok tanıyacağımı hissediyordum. Tam bu sırada odanın kapısı açılarak içeriye Albay girdi ve bizlerde ayaklandık.
“Tanıştıysanız artık çıkabilirsiniz, yalnız Giray sen kal! Diğerleri çıksın.”
Albay’ın bakışlarında Giray’a karşı özel bir derinlik görmüştüm. Görmeyi uzun zamandır
beklediği birini görmüş gibi farklı bakıyordu.
🌼
Giray Ali Akay
Küçük yaşta babam şehit düşmüştü, o da aynı benim gibi bir askerdi o zamanlar. Babamı toprağa verdiğimde annemi de aynı toprağa, babamın yanına gömmüştük. Geriye ise ben, erkek kardeşim ve kız kardeşim kalmıştık. İçimdeki acı küçüktü ama can yakıcıydı. Asıl şiddetli olan acı kalbimdeydi ve yaşım arttıkça o da benimle arttı, tarif edilemez bir sancıya dönüştü.
Yaşamaktan korktuğum ne varsa hepsini yaşamış ve yaşamaya da devam ediyordum.
Unutamıyorum hiç. Ne babamın ne de annemin yüzünü, söyledikleri sözleri. İnsan sevdiğini unutur mu hiç? Acı anıları aklından silse bile insan kalbinden silemiyor. O ağırlık kalp de hasar bırakıyor, korkutuyor insanı çoğu şeyden ve gün geliyor ağzını bıçakla bile açamayacak hale geliyorsun. Korkuyordum. Ölmekten, sevdiğime acı vermekten, gidip de geri dönememekten ve çoğu şeyden.
Ama bak ölümden korktuğum halde ölümle burun burunayım, birine sevdalansam acıdan başka bir şey veremem, giderim bir şey olur da geri dönemem...
Tüm bunlarla burun burunayım ben. Buraya geldiğimden beri birlikte göreve çıktığım
arkadaşlarımın ölümüne şahit oldum. İlk zor geliyor, uyuyamıyorsun mesela. Aklın hep
orada. Önce ince bir sızı giriyor kalbine ve o sızı gün geçtikçe de artıyor. Daha birinin acısı tazeyken ardından öbürü gelebiliyor. İlkinde ağlıyorsan bir sonrakilerde istemesen de gözlerin kuraklaşıyor. Hissizleşiyorsun giderek...
“Seninle aynı hayalleri paylaşan iki kişi daha var aslan oğlum. Zamanı gelince sizi
tanıştıracağım... Eğer ben tanıştıramazsam, seni onlarla tanıştıracak olan bir kişi var.
Yüzbaşı rütbesine ulaştığın an o kişiyi bul. O sana her şeyi anlatacaktır, eminim.”
Babamın söyledikleri aklıma geliyor. O zamanlar öyle bir ciddiyetle söylemişti ki bunu sadece tamam diyerek o günü beklemeye koyulmuştum. Ve şimdi tam olarak bir Yüzbaşıydım. Ama bulmadım o kişiyi daha doğrusu aramadım bile, belki tanıdığım biriydi belki de bir yabancı.
Bunu Albay’ın yanından ayrıldığımda halletmeliydim. En azından o zaman gerçekleri öğrenebilirdim.
Az önce yeni görev için Albay’ın odasında toplanmıştık. Şimdi ise odada sadece ben
kalmıştım. Albay herkese çıkmasını söylediğinde bana olan bakışlarında farklı bir samimiyet sezmiştim. Bu durumu garipsesem de çok üstünde durmadım açıkçası. Eğer bir şey varsa zaten kısa sürede gün yüzüne çıkardı.
Biraz önce Kızıl Gök timi ve iki tane istihbarat uzmanıyla görev hakkında toplantıdaydık. Ardından kısaca tanıştık.
Askeriyede ilk kez kızlardan oluşan bir timle karşılaşmış ve tanışmıştım. Aynı görevde yer
alacaktık. Merak etmedim desem yalan söylemiş olurdum.
Normalde askeriyede Kızlardan oluşan timlere pek sıcak bakılmadığını biliyorum. Ne de olsa bizlere binlerce belki yüzbinlerce can emanet ediliyor. ‘Zaman her şeyin ilacıdır.’ derdi babam her seferinde, bende zamanla öğrenecektim her şeyi.
Yine de Kızıl Gök timi iyi bir eğitimden geçirilmiş olmalıydı. Hepsinin gözlerinde anlam veremediğim bir ışıltı vardı. Mesleklerine çok bağlı ve aşık gibilerdi ve bundan önemlisi duruşlarındaki asaletleri tam bir askere yakışır cinstendi. Bu da kadınların birçok şeyi başarabileceğini bir kez daha kanıtlıyordu. Bu süreçte timimin de Kızıl Gök’e olan bakışları gözümden hiç kaçmamıştı tabi. Adamlar kadın gördükleri an cıvıtıyorlardı tabi bunu hepsi için söylemek doğru olmazdı.
Albay’ın sözleriyle odağımı Albay’a yönlendirmiştim.
“Kıdemli Yüzbaşı Giray Ali Akay” diyerek başladı sözlerine. “Baban Şehit Üsteğmen Fatih Akay.”
Babamın adını duymamla tüylerim diken diken olmuştu. Bir gül yeşermişti sanki içimde dikenleri göğsüme batmıştı. Kapanmayan yaram tekrar açılmıştı. Üstünü örtemediğim, silmeye kıyamadığım anıları tekrar kaleme almıştı beynim. Silikleşmiş ne varsa netleştiriyordu.
“Evet” dedim yutkunarak. Onu bile yapamamıştım ya neyse.
“Ben, Yüzbaşı Aslıhan’ın babası ve senin baban. Üçümüzde asker arkadaşıydık. Öyle böyle değil çok yakındık biz. İçimizi dışımızı bilirdik. Şimdi diyorsun bunu bana neden anlatıyor diye. Birine söz verdim çünkü, o yüzden beni iyice dinlemeni istiyorum.”
“Babamın söz ettiği, üç deli kan diye bahsettiği sizdiniz o zaman” dedim.
Babam geçmişinde üç arkadaşından bahsederdi. Silik de olsa bir şeyler hatırlıyorum. Arkadaşlarından bahsederken üç deli kan derdi kendilerine. Ben düşüncelere dalmışken Albay masasının köşesinde duran çerçeveyi eline alarak bana
doğru uzattı. Tereddüt etmeden aldım elinden.
“Üçümüzün olduğu tek fotoğraf bu” dedi. Elimde tuttuğum çerçevede babamı gördüm. Yanında Albay diğer yanında olan kişi ise Yüzbaşı Aslıhan’ın babası olmalıydı ve bir kardan adam. Hepsi yan yana dizilmiş, ellerini omuzlarına atmış kocaman gülümsüyorlardı. İçim buruklaştı. Babamın yıllar öncesinden üç deli kan diye bahsettiği şey şimdi avuçlarımın arasındaydı. Onlara sadece uzaktan bakabiliyordum.
“Aslıhan ve Alp kardeşler. Babaları Kıdemli Başçavuş Salih Erdem. On iki Aralık günüydü. Aslıhan ve Alp nasıl olduysa lojmanın bahçesindeyken teröristler
tarafından kaçırıldılar. İki gün sonra Mardin Nusaybin sınırında bulunduklarında aynı yerde üçümüzde vardık. Salih bizden ayrı gelmişti. Bu görev için izni bile yoktu. Geldiğinde her şey çok çabuk gelişmişti zaten. Teröristlerden birisini etkisiz hale getirdiğinde çocuklarına doğru ilerlemişti ama aynı saniyelerde on dört kurşunun adresi olmuştu bedeni. O zaman babana
ve bana bir vasiyet bıraktı. Çocukları Aslıhan ve Alp’i de onun gibi iyi birer asker olarak
yetiştirmemizi istedi bizden. Baban başucundaydı Salih’in en çok o söz verdi Salih’e hatta seni de iyi bir asker olarak yetiştireceğinden söz ediyordu. ‘Biz nasıl deliysek onların üçü bizden de deli olacak’ demişti.”
“O günden bir hafta sonra da baban şehit oldu. Onun yanındaydım. Başçavuş Salih’in
vasiyetini bana emanet olarak bıraktı. Bende onları küçükken yanıma aldım ve o zamandan beridir sıkı bir eğitim verdim. Babanın emanetine sahip çıktım.”
Ne diyeceğimi bile bilmiyordum sadece susup dinledim. Belki de konuşmak için doğru bir zaman değildi.
“Aslıhan’a sahip çıkmalısın Giray. Aslıhan şu an da sana anlattığım bu bilgilerden bihaber.
Zamanı gelince sana anlattığım gibi ona da anlatacağım.
Şimdilik aramızda bir sır bu anlattıklarım. Aslıhan artık sana emanet” dedi. Hiç düşünmeden “Emanetiniz, emanetimdir” diyerek karşılık vermiştim.
“Aferin. Çıkabilirsin,” dediğinde ise oturduğum yerden yavaşça kalkarak “İzninizle Albay’ım” dedim ve odadan çıktım.
Artık öğrenmeme gerek yoktu. O kişi Albay Halil Kutaydı. Gerçekleri de öğrenmiştim artık. Bugün de uyku yoktu sanırım bana ve Aslıhan artık bana emanetti. Sorumluluğum çok daha büyüktü şimdi.
Ve şunu daha iyi anlıyordum. Babamın o zamanlar bahsettiği üç deli kan şimdi bizlerdik...
“Bir gergin gördüm sizi komutanım. İçeride bir şey olmadı ya?”
Gözlerim duvara yaslanmış vaziyette duran Mirzayla kesişti. Elindeki sigarasının dumanını içine çekerken yaslandığı duvardan ayrılıp yanıma geldi ve adımlarıma ayak uydurdu.
“Yok bir şey Mirza” derken adımlarımı hızlandırmıştım.
Bana olan bakışlarından ona yalan söylediğimi anlamış gibiydi. Yine de bu Albayla aramızda bir sır olduğundan dolayı hemen yelkenleri suya indiremezdim. Mirzayla yakın olmamız bu sırrı onunla da paylaşmam gerektiği gerçeğini yansıtmıyordu ne de olsa.
“Yalan söylediğiniz apaçık ortada Komutanım. Belli ki içeride hoş şeyler olmamış. Sesinizdeki gerginlik her şeyi belli ediyor.”
O kadar gergin miydim ki. Abartıyor işte... dedim kendi kendime. Ama fazlasıyla gergin
olduğumun farkındaydım. Konu babam olunca duygularımı kontrol edemiyordum.
“Ne kadarını duydun?” diye sordum gerginliğim ona olan bakışlarıma da yansırken. Mirza benim aksime sakin bir şekilde “Her şeyi” dedi.
“O zaman bunun da sır olduğunu öğrenmiş olman gerekiyor değil mi Mirza?”
Orta ve işaret parmağı arasında tuttuğu sigarayı dudaklarının arasına bir kez daha götürüp dumanını son kez içine çekti ardından yere atarak ayağıyla sigaranın ateşini söndürdü. Ardından bakışları beni buldu, tek kaşı havalandı ve elini göğsüne sertçe vurarak “Sırrınız, sırrıdır komutanım.” dedi.
Bu sırada karşımızda Eray’ın kafasına vurarak gelen Serdar belirdi.
“Tamam abi ya. Ne vuruyorsun kafama, karıştırmışım işte.”
“Abi ne lan! Komutanım diyeceksin!” diyerek Eray’ın kafasına bir tane daha çaktı. Eray acı
çekerken, Serdar acımadan indiriyordu kafasına şamarı. Eray tekrar acı içinde inledi. “Ahh komutanım böyle yaparak beyin hücrelerimde hasar meydana getiriyorsunuz. Yapmayın! Giderek daha da salaklaşıyorum sizin yüzünüzden” dedi.
“Sende beyin yok ki bozulan Eraycığım. Bir kafatasın var ama bak içi boş” derken Serdar, Eray’ın kafasını eliyle tıklatmıştı.
Mirzayla onların bu haline tebessüm ederken “Ne yapmış yine bu hergele?” dedim.
“Hiç sormayın komutanım. Biz bu beyefendiyi bizim ardımızdan geliyor diye bilirken Eray efendi Kızıl Gök timinin peşinden gidiyormuş meğer, son anda yakasından yakaladım valla.”
Bu sefer kafasına bir tane de ben çaktım. “Oğlum aklın nerde lan senin!” Eray acıyla inlerken “Komutanım bari siz yapmayın be” dedi acı bakışlarla. “Valla yanlışlıkla oldu komutanım. Ben bunların peşinden gidiyorum zannediyordum bir baktım ki meğerse Kızıl Gök timini takip ediyormuşum. Valla nasıl oldu bende anlamadım. Hepsi birbirine benziyordu zaten komutanım.”
Serdar “Odalarına kadar girmişti komutanım. Onlar bu zırtoyu odadan atmadan ben çektim çıkardım bunu yoksa iyi hırpalarlardı benden söylemesi” dedi. Sonra Eray’a döndü “Bana bir can borcun var canımın içi” dedi göz kırparak. Eray yüzünü buruşturarak göz kırpan Serdar’a kısık bakışlar attı.
“Gazan mübarek ola kardeşim” dedi Mirza.
“Sağ olasınız Üsteğmenim. Batırdınız beni.” dedi suçunu kabullenerek.
“Üstçavuş Eray. Yarın sabah beşte arka bahçede!” dedim ve yanlarından ayrıldım.
🌼
Aslıhan Erdem
Sabahın erken saatlerinde üniformamı giyerek askeriyenin arka bahçesine doğru yürümeye başladım. Her zamanki yerime giderek duvar dibinde duran taşa bastım ve kendimi surun üzerine attım bu kısımda tel yoktu o yüzden mesken edinmiştim burayı gidip banka oturmaktan daha cazip geliyordu.
Cebime koyduğum kitabımı çıkarıp kaldığım sayfayı açtım ve okumaya başladım.
Bir kısmını okuduktan sonra kafamı gökyüzüne çevirerek derin bir nefes aldım. Sonbahar havası, gece yağmış yağmurun istemsiz mutlu eden kokusu hepsini İçime çektim, ardından hafifçe tebessüm ettim.
“Sur üstü. Güzel seçenek.”
Giray buradaydı. Tam oturduğum duvarın önündeki bankta oturmuş bana bakıyordu.
Yüzümdeki tebessümü anında sildim. “Ne zamandır buradasın?” diye sordum. Elimdeki
kitaba baktı, ardından bakışları beni buldu.
“Bir süredir. Ne okuyorsun?” diye sordu.
“Özgür Şehit” dedim.
Bu kitap babamındı. O Şehit olduktan uzun zaman sonra Annem bana vermişti. Babamın
kokusu sinmişti, benim için çok şey ifade ediyordu bu kitap. Aklıma babamın gelmesiyle o gün gözümde yeniden canlandı. Gözlerimin dolduğunu anladığım için kafamı tekrar gökyüzüne çevirdim, gözüme hava girsin istediğim için de gözlerimi kocaman açmıştım. Bu sırada Giray’ın okuduğum kitaptan söylediği alıntıyla kafamı tekrar ona doğru indirdiğimde gitsin diye uğraştığım göz yaşım hızla kitabımın üstüne düşmüştü.
“Gerçek kahramanlar için şehadet en büyük onurdur” dedi. Gözyaşlarımın arasında burukça gülümsedim.
“Öyle. İnşallah bir gün.”
Bana bakıyordu ama hiçbir şey de söylemedi, öylece baktı sadece.
~
Arka bahçede “Komutanım acıyın da” diyen Eray’ı izliyorduk. Yüz tane şınav çekmesini
söylemişti Giray ama daha yeni elli şınava ulaşmayı başarmıştı. Alnından soğuk terler
dökülüyordu, perişan bir haldeydi.
Giray “Daha başındasın aslanım. Bu kadar erken pes etmek yaraşır mı senin gibi bir askere he?” demişti ama Eray’ın da hali ortadaydı. Yine de pes etmedi, devam etti şınav çekmeye.
“Lan oğlum bir insan hiç mi akıllanmaz. Bu hafta içerisinde yediğin üçüncü ceza” derken gülüyordu Gökay.
Eray sinirle dişlerinin arasından “Ulan Gökay, yandaşını satmak he. Ben sana gösteririm
oğlum. Sen bekle” dedi.
Gökay bunun üzerine sustu ama Giray’ın gözünden kaçmamıştı bu davranışı.
Tek elini havaya kaldırarak “Siz ne karıştırıyorsunuz lan!” diyerek Gökay’a doğru adım atmıştı ki Gökay da hemen Aziz’in arkasına saklanmıştı. Ama zamanlaması tutmamıştı. Giray,
Gökay’ın yakasından tuttuğu gibi “Söyle lan!” diye bağırdı.
Bunun üzerine Eray araya girerek “komutanım, beni onların olduğu tarafa iten ve ardımdan kaçan oydu” dedi arkadaşını annesine ispikleyen çocuklar gibi.
“Siz şimdi naneyi yemediniz mi?” diyerek gülen Cenk, Giray’ın sert bakışlarıyla susmuştu. Bulundukları duruma bakılırsa
gerçekten de naneyi yemişlerdi.
Giray, Gökay’ın yakasını bırakıp “Şınav pozisyonu al!” diye bağırdığında Gökay hemen Eray’ın yanındaki yerini aldı.
“Başla!”
Giray’ın bağırmasıyla Gökay şınav çekmeye başlamıştı. Bu durumdan memnun kalan Eray’ın keyfi yerindeydi ama bu defa da kol gücünü yitirdiği için sert toprak betona tosladı.
Bunun üzerine Gökay alay eder gibi gülmeye başlamış Eray ise sinirle ondan tarafa
bakınmakla yetinmişti taki “Asker kalk!” diyerek bağıran Giray’ın sesini işitene kadar. Hemen düştüğü yerden kalkarak tekrar şınav pozisyonunu almıştı ama oklarını bana doğrulttu bu defa da.
“Komutanım bari siz acıyın da” dedi yorgunluktan sel sefil bir halde. Bütün gücü
tükenmişti çocuğun.
Bende iki kolumu ben bilmem der gibi iki yana açmıştım. Benden de umudunu kesen Eray, sessizce şınavını çekmeye devam etti.
Bu sırada timdekiler hafiften gülerek Eray ile Gökay’ın çektiği şınavları sesli bir şekilde
saymaya başladıklarında bizim dişi aslanlarda katılmıştı onlara. Eray’dan cevap gecikmemişti tabi.
“Sağ olun ya çok yardımcı oluyorsunuz şu an da bana. Allah razı olsun, ne diyeyim.”
“Az kaldı abi az” dedi Cenk. “Ha gayret yapacaksın. Sık dişini.”
“Komutanım böyle giderse ikisi de donuna sıçacak o belli” diyen İlhandı.
Cenk “Valla komutanım akşamda kuru fasulye, pilav date yapmıştık. Yakında motorlarının bozulma sesi de gelir” dediğinde hepimiz istemsiz bir şekilde güldük.
“Sizde motorları bozmak istiyorsanız buyurun geçin.” dedi Giray ama kimseden çıt çıkmadı.
Şınav çekmeleri bitene kadar beklemedim tabi ki biraz daha durup yanlarından ayrılmıştım. Önemli işlerim vardı. Babamın mezarını ziyaret edecektim ama ondan önce annemi aramalıydım. Görevden döndüğüm her gün aramamı öyle sıkı tembihlemişti ki bir keresinde yorgunluktan uyuya kaldığımda beni kaç defa aramış ama bana ulaşamayınca askeriye hattını bir şekilde bulmuş ve beni sormuş açan askerlere. Uyandığımda bütün askeriye annemin beni sorduğunu hatta onlar iyi dedikleri halde inanmayarak buraya kadar gelmekten bahsetmiş. Allah’tan Halil Albay tam zamanında olaya müdahale edince bir
şekilde ikna etmiş annemi. Bende işte bunu duyduktan sonra bir çırpıda annemi aramaya gitmiştim. Ben kendim anneme söylenmeye kalmadan yemediğim azarı bırakmamıştı sağ olsun.
Timin bulunduğu ortamdan ayrılarak askeriyede kaldığım odaya gittim. Askeri üniformamı üzerimden çıkartarak düzgün bir şekilde dolabıma astım ardından altıma koyu mavi bir kot ve üzerime ise siyah boğazlı bir kazak geçirdim. Son olarak da saçımı at kuyruğu yapıp, deri ceketimi giydim. Ardından askeriyenin içerisine koyduğum aracıma bindim ve mezarlığa doğru yola çıktım.
Yoldayken annemi aramayı tamamen unuttuğum aklıma gelmişti. Hemen kulaklığımın bir tekini kulağıma takarak annemin numarasının yazılı olduğu yere tıkladım. Telefon birkaç saniye çaldıktan sonra açıldığında “Aslıhan’ım, kınalı kuzum” diyen annemin o narin sesiyle içim sıcacık oldu. Babam da ölmeden önce bana hep kınalı kuzum derdi. O yüzden annem ne
zaman bana babamın seslendiği gibi seslense babamla olan anılarım gelirdi aklıma ve gözlerim dolardı.
Küçükken babam asker olduğundan dolayı çok sık gelemezdi eve. Göreve giderdi durmadan. Gitmemesini söylediğim zaman ise “Vatan beni bekler kınalı kuzum, kahramanının yardımına ihtiyaçları var. Gitmeyip burada oturmak bir kahramana yakışmaz” derdi. Bende “O zaman hiç
bekletme babacım hemen git onlayı kuytay” derdim. Giderdi babam ne olursa olsun giderdi. Özlerdim. Özlemimi yazsam sığamazdı ama küçücük yüreğime sığdırabilmiştim. Babam görevden her döndüğünde bana sımsıkı sarılırdı. Öyle güzel gelirdi ki benim babam özlemden kuruyup kalmış ağacımı tekrar yeşertirdi.
“Annem. Görevden döndüm ben. İyiyim, aklın bende kalmasın. Şimdi de babamı ziyaret edeceğim.”
Babamın mezarı memleketi olan Şırnak'taydı. Annem ise kendi memleketi olan Gaziantep'te anneannemde kalıyordu.
“Rabbime şükürler olsun. Dikkat et kendine kınalı kuzum. Babana da selam söyle, özlemiş seni de...” Ses tonu değişmişti bir anda annemin. Burnunu çekerek “Rüyama da girmiyor uzun zamandır. Bir şeye mi kırıldı dersin he Aslıhan’ım. Cennet kokulum bana küstü herhalde.”
Gözlerim yine dolmuştu. Elimin tersiyle yanağıma düşen bir damla yaşı sildim.
“Öyle deme annem. Babam can yoldaşına küser mi hiç.”
“Ne bileyim ki kızım. Dua da ediyorum rüyama girsin de bir yüzünü göreyim diye girmiyor bir türlü...Neyse Aslıhan’ım ben seni meşgul etmeyeyim. Git gör babacığını, dua da et olur mu?”
“Tamam. Ederim annecim. Haydi Allah’a ısmarladık.”
“Kendine çok dikkat et olur mu? Bak biz her gün burada anneannenle birlikte vatanımızı
koruyup kollayan evlatlarımıza bol bol dua okuyoruz. Komşularımızla birlikte beraber
şehitlerimiz için hatim indiriyoruz. Korkma kızım, ez o leşlerin başını. Arkanızda bizler varız. Evlatlarımızı, cennet vatanımız uğrunda şehit olan askerlerimizi ezdirtmeyiz biz. Yeter ki var olun sizler...Haydi Allah’a ısmarladık.”
“Sizler varken bizim sırtımız yere gelmez annem. Anneanneme selam söyle, seviyormuş seni de.”
Tebessüm ederek “Tamam söylerim” dedi ve kapattı.
Bu vatanın her şeyine ölürdüm. Havası, suyu, taşı, toprağı ve bayrağı. Her şeyi ayrı güzeldi.
Boşuna cennet vatan demiyorlar ya.
Vatan bizler sayesinde güvendeydi ama bizlerde analarımızın, babalarımızın, ninelerimizin ve dedelerimizin duaları sayesinde ayaktaydık.
Mezarlığa gelmiştim. Arabamı müsait bir yere park ederek indim ve hemen babamın
mezarının olduğu yere doğru yürümeye başladım. Mezarın başına geldiğim an küçükken babama veremediğim tüyün ağırlığını tekrardan sırtımda hissettim. Çok ağlamıştım o tüyü babama veremedim diye benimle dalga geçerler diye de kimseye şu zamana kadar bunun hakkında tek kelime etmemiştim.
Yavaşça babamın mezarına yaklaşarak elimi soğuk mezar taşına koydum.
“Kahramanım...” dudaklarımdan dökülen kelimeyle göz yaşlarım yanaklarımdan bir bir
süzülmeye başladı. Başın yavaşça yere düştüğünde ayak ucumda açan ufacık bir papatya gördüm. Eğilerek onu olduğu yerden köküyle kopardım. Sonra da toprağın içini elimle eşeleyerek onu oraya diktim. Umarım tutardı çünkü babamın da benim de en sevdiğim çiçek papatyaydı.
Mezarlığın içerisinde bulunan çeşmenin yanına giderek çeşmenin köşesinde duran kovaya biraz su doldurdum ardından babamın aşığı olduğu toprağı bu suyla ıslattım.
Babama olan özlemim giderek artıyor ve o günün şahidi olmak ise intikam almak istememi daha da arttırıyordu. Babamın kanını yerde bırakmayacaktım. Hepsinin soyunu kurutacak, kökünü kazıyacaktım.
Daha beş yaşında bana babamın acısını yaşatan bu canilerin, yarın bir gün yine benim gibi birine, birçok masum insana zarar vermeyeceğinin güvencesi yoktu. Ama şuna yemin edebilirdim ki. Bütün şehitlerimizin ve masum binlerce canın intikamını kendi ellerimle alacaktım. Bu dağın sadece görünen kısmıydı bir de bunun arkası vardı...
