7. bölüm · UNUTULANLAR

BÖLÜM 6: DAĞIN GÖRÜNMEYEN TARAFI

Ayşe Deveci

...
"Geçmişin sakladığı, şeyler vardı bu hikayede. Bazen yılların üstünü örttüğü ufak sırlar, bazense kapanmayan bir yara gibi ağır emanetler ve sözler...
Dağın görünmeyen tarafına, hoş geldiniz."
...
🤍 ~ aiseyy

_____________________________________________

“Sevdiğim vatandan kalan bir emanetti bana. Gözleri ise bir Ormanı andıran, kıyametti.”

Zamanla ben de değişiyorum. Ama ruhum hâlâ geçmişte; babamın şehit olduğu o günde. Ağırlığını sırtımda taşıdığım ve babama veremediğim o tüy... Geçmişin karanlığıyla birlikte hâlâ omuzlarımda. Yükü ağır, yarası keskin. Acısı ise hâlâ sol tarafımda, taptaze.

Alp’te aynı benim gibi. Dışarıdan güçlü bir izlenim veriyor ama içinde, o da aynı ateşte
benimle beraber yanıyor. Babamın yokluğu, ikimizi de karşı koyamayacağımız bir fırtınanın ortasına atmıştı. Bizi kendine öyle sıkı bağlamıştı ki ondan bir anda kopmak çok zordu.

Babam o gün gözlerimizin önünde on dört kurşun yediğinde, zor dayanmıştı. Yıkılmak
istemediğini duruşundan anlamıştım ama dayanamadı, acıyla yere yığıldı. Ama son kez de olsa, gülümsedi. Söz verdim ben... O an babama, kendime bile veremediğim bir söz verdim. İntikamını hakkıyla alacaktım ama verdiğim söz çok başkaydı. Babamın canından çok sevdiği bu vatanı, kanımın son damlasına kadar koruyacağımın sözünü verdim.

İşte o söz, beni buralara kadar getirdi. Şimdi ise yıllar önce tüm bunların başladığı o depoya götürüyor.

Alp ile masanın kenarında rahatta beklerken, Albay sakince konuştu.

“Bana bakın!”

Sesinin, sakin ama sert bir tonu vardı. Bu ses tonuyla bunlar hiç hayra alamet değildi. Alp ile ikimiz de sesimizi çıkarmadan yavaşça Albay’a baktık.

“Bu depoyu en iyi siz biliyorsunuz! Tabi bende sizin orada ne yapacağınızı. Sakın!”

Albay’ın sesi, son kelimesiyle sertleşse de aldırmadım. Alp ile yıllardır beklediğimiz bir şeydi bu. Bir gün, bugünün geleceğini ikimizde çok iyi biliyordu. Ama Halil Albay bir konuda yanılıyordu. Bizim istediğimiz şey düşmanca bir intikam meselesi değildi. Bizimkisi vatan meselesiydi. Vatanımızın uğrunda ölmüş binlerce masum, kahraman Mehmetçikler içindi bu davamız. Tek de değildik ayrıca. İki koca tim ile birliktik bu yolda. Hem kan hem de can yoldaşıydık.

Bakışlarımı sakince Albay’a çevirdiğimde, “İntikam meselesini diyorsanız, o bizim için vatan meselesidir. Alp de zaten görev boyunca burada olacak. Bu yüzden gözünüz, gönlünüz arkada kalmasın Albay’ım. Biz o hatayı yapacak yaşı çoktan geçtik!” dedim.

Benden sonra Alp atladı.

“Orada olsam bile böyle bir şey olması mümkün değil Albay’ım.”

Dudaklarım içten içe hafifçe kıvrıldığında Halil Albay’a baktım. Yoğun bir sessizlikle bizi incelerken hiçbir detayı es geçmeyen bir hali vardı. Ellerini tekrar masaya yasladığında bu sefer hafif ama sonradan yükselen bir tonda konuşmaya başladı.

“Aferin çocuklar! Tam da sizden duymak istediğim bir cevaptı bu. Yalnız size bahsetmem gereken birkaç şey var.”

Alp, Albay’a kısık bakışlar atarken sırtını bir ok gibi gerdi.

“Babanızın şehit olduğu günü eminim ki hatırlıyorsunuzdur.”

Unutmak mümkün müydü ki?

Babamı delen o kurşunlar sanki benim kalbime saplanmıştı o gün. Yere yığılıp bize
gülümsediğinde ise yüreğime saplanan kurşunlar yerini dikenli tele bırakmıştı. Her saniye, tel; içimden çekilip geri sokuluyormuş gibi hissediyordum.

Bakışlarım Alp’e kaydığında, onun da içine işlenmiş o yarayı o kadar iyi görüyordum ki...
Önüme dönüp gözlerimi kapattım. Geri açtığımda ise derin bir nefes verdim.

“İşte o gün babanız Alp ile seni kurtarmak için sizi bir askerin kollarının arasına doğru
itmişti.”

Alp’in gözleri, istemsiz bir şekilde kısıldığında, tok bir sesle, “Evet,” dedi. Bu seferde benim sırtım gerildi ve omuzlarım kasıldı.

“İşte o adam, Üsteğmen Fatih Akay. Yüzbaşı Giray Ali Akay’ın babası.”

Duyduklarımla tüylerim diken olmuştu. Ne yani; Giray, babamın arkadaşının oğlu muydu? Şaşkınlıkla kafamı Alp’e doğru çevirdiğimde o da aynı şaşkınlıkla bana bakıyordu. Biz birbirimize bakmayı sürdürürken Albay’ın ağzından çıkan sözcüklerle bir kez daha irkildim. Aynı zamanda da bedenimi garip bir duygu sardı.

“Ve... Giray, bütün bunları biliyor. Giray, sizin geçmişinizden haberdar çocuklar!”

Ne? Hepsinden mi? Ben ona bazı şeyleri anlatmaya kalktığımda neden pek fazla
şaşırmadığını şimdi anlıyorum. Başından beri her şeyi biliyormuş meğer.

Alp sessizlikle, “Bütün bunları bize ne zaman söylemeyi düşünüyordunuz, Albay’ım?”
dediğinde, Halil Albay baskın bir tonda konuşmasını sürdürdü.

“Zaman! Size bunları ne zaman bahsedeceğime zaman karar verdi. Şimdi beni iyi dinleyin. Size her şeyi açıklayacağım.”

Albay’ın duruşu hafiflemiş, içindeki yük boşalmış gibi duruyordu şimdi. Sert ifadesi ise yerini, geçmişin anılarıyla büyümüş genç bir askerin bakışlarına bırakmıştı.

“Salih’in vasiyetini üzerinde taşıyordu, Fatih. Sizi asker olarak yetiştirmek için yanına alacaktı. Ama olaydan sonra çıktığımız görevde, teröristlerin patlayıcı yerleştirdikleri arazide büyük bir patlamayla her şey havaya uçtu, toza belendi. Yükselen keskin sesle kulaklarım uğuldadığında, Fatih’in yere düştüğünü gördüm.”

Albay üzerine bir ağırlık binmiş gibi duraksadı ama durmadı, devamını getirdi sözlerinin.

“Dizlerimi kırıp, başucuna oturdum ve elini avuçlarımın arasına aldım. Yarası yüzünden kesik kesik nefesler alıyor ve ağzından kan geliyordu. Elini daha sıkı tuttum, “Dayan kardeşim,” dedim. Titreyen sesiyle, “Galiba gidiyorum, Halil’im. Salih beni çağırıyor... Sende çok bekleme Halil, tez gel yanımıza.” dedi. Sözleri, burnumun diğerini sızlattı.”

İçime bir yumru oturmuştu sanki, yutkunsam da gitmeyen. Niye bu caniliği yapıyorlardı ki?
Niye bu acıyı bize yaşatıyorlardı? Biz ne yapmıştık sanki? Alp’e baktığımda bütün kasları kas katı kesilmişti ve yumruğunu sıkıyordu. Bu sırada Halil Albay’ın sesi titredi. Bakışlarını masaya indirip, derin bir nefes verdi ve tekrar bize baktı.

“Kafasını çevirip kan kustuğunda, “Salih’in emanetleri de sana emanet bundan sonra. Söz ver, deli Halil’im. İyi bak onlara...” dedi ve gözleri yavaşça kapandı. Fatih şehit oldu... Bir ben kaldım. Salih’in Fatih’e vasiyeti bana emanet edilmişti. Ağırlığı büyüktü, ama elimden geleni yaptım. Devamını biliyorsunuz ama o gün Fatih, Giray hakkında tek kelime etmedi.”

Albay konuşmasının bitmesiyle derin bir nefes verdi. Verdiği nefesle de odaya ağır bir
sessizlik oturduğunda; sözlerim, oluşan sessizliği dağıttı.

“Etti,” dedim anında. O an düşüncelerim geçmişe dalarken, dudaklarım sadece geçmişin izlerini konuştu.

“Ben duydum. 'Benim de sözüm olsun, oğlumu da yetiştireceğim. Onu da asker yapacağım! Biz üçümüz nasıl deliysek, onların üçü bizden de deli olacak!' Demişti. Hatırlıyorum. Bahsettiği şeyde babamın bana anlattığı üç deli kandan geliyor, yani sizden.”

“Doğru Aslıhan kızım. Dedi, ama sonra tek kelime etmedi. Giray’ı bana, bize söylemedi...”

“Belki de oralarda bizim bile bilmediğimiz bir şey vardır. Belki de her şeyi, Giray biliyordur.”

Albay sözlerimin üzerine hafifçe tebessüm etti. Masanın diğer ucundan ayrıldı, yanımıza
geldi ve yaklaşıp, Alp ile benim omzumu hafifçe sıktı. Bu defa sinirini bir kenara bırakıp, içten bir şekilde gülümsedi.

“Nasıl da benziyorsunuz, Salih’e.”

Albay’ın söyledikleriyle hiçbir şey diyemedik ama tebessüm ettik. Albay ise o an sadece
gururla bize bakmayı sürdürdü...

Az önce hatırladıklarımla geçmiş, Alp ile bana bir şeyler daha kazandırmıştı şimdi.

Geçmişin üç deli kan diye bahsettiği kahramanlar, bugünün bizleriydik aslında.
Bizler geçmişin emanetleriydik...

🌼

“Hazır mısınız asker!”

Sert bakışlarımla teçhizat odasındaki Kızıl Gök ve Gölge timine baktım. Bizimkiler, üzerindeki askeri üniformalarla o kadar iyi gözüküyorlardı ki. Hepsinin tebessümlü yüzünde; yuvasına, alıştığı yere dönmenin ayrı bir havası vardı. Yolun sonunda her birimiz için ölüm de olsa, bu timle her yola girmeye hazırdım.

Dik duruşlarından taviz vermeden karşımda heybetleri nam salıyordu. Hepsi de jilet gibi
olmuştu valla. Tam düğün alayı gibiydik. Savaş Türk’ün düğünüdür derlerdi. Doğruymuş.

“Her yerde ve her anda, her daim hazırız evelallah komutanım," diyerek elini göğsüne koyup, yavaşça başını eğen İlhan’a bakarken tebessümle dudağımın kenarı kıvrıldı.

Sonra bizimkilere baktım ve dayanamayarak, “Jiletiz valla,” dedim.

“Hangi marka komutanım, ucuza gitmeyelim şimdi?” diyerek ortamın içine iğrenç mizahıyla bodoslama dalan Eray’a bakarken kaşlarımı çattım ve ellerimi belime koydum.

“Bana bak Eray! Ucuz mucuz dinlemem elime aldığım ilk jiletle senin o güzelim saçlarını keser, seni de kel oğlana çeviririm!”

Eray, sözlerimin üzerine tırsmış gibi birkaç adım geriye gidip, Gökay’ın yanına geçti. Başını Gökay’a eğdiğinde ise kafasını kaşıyarak anlamaz tavrıyla sordu.

“Gökay, komutanımı bir an annem gibi hissettim. Normal mi gardaşım?”

Gökay, kısaca bana baktıktan sonra koluna girmiş, ona bakan Eray’a ben nerden düştüm buraya der gibi bir bakış attı.

“Sende annenin sözünü dinle Eray’ım... Aman komutanımızın.”

Gökay söylediği şeyi düzelttiği an Eray’ın omzuna bir tane çaktı.

“Senin yüzünden neler diyorum ben. İyice saçmaladım.”

“Ben mi dedirttim Gökay’ım? O senin kendi hür, özgür bir birey olarak vermiş olduğun bir karardı. Faturasını lütfen bu gariban gardaşına kesme lütfen?”

“Allah aşkına ne saçmalıyorsun Eray?”

“Kim ne diyor? Ben mi?”

Kafamı hafifçe iki yana salladım. Bizimkiler cidden kafayı yemişlerdi. Bu sırada bakışlarım kızlara kaydı. Tavrım hoşlarına gitmiş olmalı ki hepsi ayrı bir edayla gülüyorlardı.

Sonra Mercan hafif gülerek, “Anne terliği de geliyor bakın!” dedi.

“O da gelecek ama anne değil. Bizimkisi bir üst versiyon. Komutan cezası. Yer misiniz?”

Bunun üzerine hepsi birden gülümsemesini kesti. En son önüme döndüğümde İlhan, “Mihri hastaneden çıktı komutanım. Evde şimdi. Haber verin demiştiniz,” dedi.

“İyi bakalım. Gelince gidelim yanına.”

İlhan kafasını olumlu anlamla sallayıp, gülümsediğinde Dora, “Hep birlikte mi gideceğiz komutanım?” diye sordu.

“Gerekirse, evet.”

“O da çok sevinir komutanım... Mihri yani.”

İlhan’a bakıp gülümsedim.

“Nereye gidiyormuşuz bakalım?”

Kafamı gelen sese çevirdiğimde, açılan kapıdan içeriye Giray girdi. Yüzü bu sefer soğuk değil aksine seni içine çeken bir sıcaklıktaydı ve gülümsüyordu.

“Mihri’ye,” dedim.

Giray’ın dudağı hafifçe kıvrıldığında, bakışlarını kaçırdı.

“Bakalım artık... Kim nereye gidiyor göreceğiz.”

Bir saniye. Giray az önce gülerek bakışlarını mı kaçırmıştı? Bu ne demekti şimdi? Ben hiçbir şey anlamadım bu işten. Ben hâlâ Giray’a bakarken o umursamazca eski ciddiliğine geri bürünüp bizimkilere baktı.

“Hazır mısınız?”

Onlar konuşmadan ben atladım hemen. Bu sefer bilerek adıyla değil de rütbesiyle hitap
ettim ona.

“Hazırlar Yüzbaşım! Fişek gibiler fişek.”

Giray, anlamışçasına kafasını aşağı yukarı sallayıp bizimkilere baktı. Ona böyle seslenmem normaldi ama insan en azından bir merak eder be adam. Bu ne vurdumduymazlıktır?

Ben hala ona bakarken Giray, birden kaşlarını çatıp tekrar bana ve time baktı.

“Mirza nerede?”

Sorusuyla timi gösterip, tam burada diyecekken bizimkilerin arasında Mirza’nın olmadığını fark ettim.

Bu sırada Serdar, “Komutanım o erkenden hazırlandı. En son gördüğümde de yemekhaneye doğru gidiyordu,” dedi.

Giray kafasını ya sabır der gibi sol tarafına çevirdi. Sonra tekrar bize baktı.

“Yine ne işler karıştırıyor bu?”

Cenk, “Yemekhaneye gidiyorsa kesin yine yemek sevdasına düşmüştür komutanım. Merak etmeyin şimdi tüner hemen,” dedi dalgaya vuran bir halde.

Giray, elini ensesine bastırdı ve “Ben hepiniz burada, eksiksiz bir şekilde hazır olacaksınız
demedim mi Serdar?” diye sordu.

“Dediniz komutanım.”

“Ee niye benim sözüm dinlenmiyor lan o zaman?”

Giray iki elini de ensesine atıp, ufladığında açık kapının ardında Mirza’nın bana bakıp otuz iki diş gülen suratını gördüm. Ardından başımı Giray’a çevirdim.

“Kaçak asker, emniyetimize teslim oldu Yüzbaşım.”

Giray sözlerimin üzerine bana anlamsız bakışlar atarken, gözlerimle arkasındaki Mirza’yı işaret ettim. Başını yavaşça arkaya çevirdi ve otuz iki diş sırıtan Mirza’yı bir de kendi gözleriyle gördü. Tabi bu gülüş kısa sürdü ve Giray’ın bakışlarıyla son buldu.

Giray, Mirza’nın omzundan tutup içeriye çekti hemen.

“Geç lan içeriye!”

Mirza sırtına yüklendiği ağır askeri çantasıyla birlikte bizimkilerin yanındaki yerini aldığında, Giray kapıyı kapattı.

“Son kontrolleri yapın, sonra çıkıyoruz. Anlaşıldı mı?”

Hep birlikte bağırdık.

“Anlaşıldı!”

Tim son hazırlıkları yürütürken ben dolabıma yöneldim. Aslında hazırdım. O an sadece
içimden nasıl geliyorsa öyle davrandım. Dolabımı açtım ve içinden babamın fotoğrafını çıkardım. Sağ elim nazikçe fotoğraf karesindeki saçlarına, gülüşüne ve benim gibi yemyeşil gözlerine dokundu. Ardından kendisine ufacık bir öpücük bıraktım ve fısıldadım:

“Kızın operasyon yolcusu kahramanım. Allah’a emanetsin.”

Fotoğrafı yerine geri bıraktım ve dolaptaki bayrağı çıkarttım. Kokusunu içime çektim, öptüm ve gururla kaldırıp, gururlandıracağım al sancağa baktım. Babamın dediği kadar vardı: Uğruna ölünesi ve yaşanası tek şeydi bu vatan.

Bayrağı aldığım yere geri koyup arkamı döndüm ve bizimkilere baktım. Giray da dahil, hepsi işini bitirmiş bana bakıyorlardı; yüzlerinde ise duygusal bir tebessüm vardı.

Giray, kısık bakışlarının arasından hafifçe tebessüm ederken, “Yüzbaşım, hazır mısınız?” diye sordu.

Bakışlarımı tamamıyla onun bakışlarına sabitlediğimde, tebessümle dudağımın kenarı kıvrıldı.

“Hazırım, Yüzbaşım!”

~

Adımlarımız, toprağın arasına karışmış karıncaların yürüyüşünü andırıyordu. Yavaş, temkinli ve sessizdi. Attığımız her adım ise, sisli havanın grisinde toz olup bütün dağa taşa karışıyordu.

Kızıl Gök ve Gölge timi bizi takip ederken biz, Giray ile en ön safhada karanlığın en ücra köşelerinin arasından bir gölge gibi geçiyorduk. Günün ilk ışıklarıyla beraber, buradaki yerimizi çoktan almıştık. Şimdi ise gölge suretlerin en sert yüzleriydik.

Depo, sınırda olduğu için bulunduğumuz alana çok fazla ışık vurmuyordu. Yolumuzu ise sadece kara Gök'ün içinde parıldayan, Hilal’in ışığı aydınlatıyordu.

İlerlemeye devam ederken, Giray bir anda durdu ve elini durmamız için havaya kaldırdı.
Parmaklarını yavaşça avucuna gömüp, yumruk yaptığında sessizce, “Bugün buradayız,” dedi. Giray’dan onayı alıp, elimle time toplan işareti yaptım. Bizimkiler de yanımıza geldiğinde bulunduğumuz kayanın ardına yerleştik.

Duyduğum baykuş ve kuş sesleri, karnımdan gelen açlık hissini örtmeye yetmiyordu. Ama
alışkındım. Bundan daha fazla aç kaldığımız günler olmuştu.

Belli bir süre ayakta etrafı gözlemledikten sonran bizimkiler ile birlikte yere oturup, kayaya sırtımızı yasladık.

Mirza karın guruldama seslerimi duymuş olmalı ki, “Komutanım aç mısınız?” diye bir soru yöneltti.

Cevap olarak başımı iki yana salladım.

“İyiyim böyle.”

Yine de burada ne yiyeceğimizi merak ederek sordum.

“Burada yiyecek bir şey mi var ki Mirza?”

Hafifçe güldü.

“Olmaz mı komutanım. Hem de benim gibi bir aşçı dururken. Ayıp ediyorsunuz.”

Sırtındaki çantayı dizlerinin üzerine koyup içinden bir şeyler çıkartmak için uğraştı. Mirza bize vereceği şeyle uğraşırken, Eray alaylı bir tonda hemen Mirza’ya sataştı. Kimseyle uğraşmazsa uyuyamayacaktı valla bu çocuk.

“Oo... Bizim aşçı Mirza’ya bakın be. Of of bizim göbüş için ne yükleri sırtlanıyor ha!”

Mirza, “Tabi oğlum. Kıymetimi bilin,” dediğinde elini çantasının içinden çıkartıp bize, birer ev yapımı sandviç uzattı. Sandviçlerden birini alan Serdar, Mirza’nın omzuna bir tane geçirdi.

“Aferin len! Bazen işe yarıyorsun.”

Mirza yan yan gülüp, Giray ile bana da sandviç uzattı. Elinden aldım ve “Sen mi yaptın bunları?” diye sordum.

“Ayıp ediyorsunuz komutanım. Hiç sormamış sayın lütfen.”

“Öyle olsun bakalım,” dediğimde açlığıma daha fazla dayanamayarak sandviçi açıp yemeye başladım. Kurt gibi acıkmıştım valla. Ağzım doluyken göz ucuyla Giray’a baktım. Sakince sandviçini yiyordu. Böyle anlarda, bazı şeyleri kendime bile açıklayamayacak kadar garip hissediyordum. Hoş adamdı aslında. Saçları, siyah renkte ve hafif dalgalı, gözleri de koyu kahvenin en samimi tonuydu. Bir de bakışları aynı benim gibi, bana benziyor...

Ben iyice Giray’a sabitlenmişken birden bana baktı ve gözlerimiz kesişti. Kendimi hemen geri çektiğim gibi, bir anda yediğim şey boğazımda kalmış gibi öksürmeye başladım. Anında kolumdan tuttu ve beni kendine doğru çekti. Kalbim, bir an istemsizce teklemeye başladı. Giray, bana endişeyle bakarken diğer eliyle de su matarasını uzatıyordu. Kalbim, kafayı yemişti sanırım. Bu nasıl atmadır oğlum! Yüreğime mi indireceksiniz siz benim?

Uzattığı matarayı geri çevirmeden hemen elinden aldım ve içmeye başladım. Ellerim
titriyordu.

“Çok mu acıktın bu kadar?”

Giray’ın sorusuyla gözlerim fal taşı gibi açıldığında, ağzımdaki suyu bir anda önümdeki Gökay’ın yüzüne püskürttüm. Gökay donuk bir surat ifadesiyle iki elini yüzüne götürüp, yüzünü sildi.

“Elhamdülillah, bugün de yıkandık.”

“Ben... çok özür dilerim. Bir anda oldu, Gökay.”

Bana samimi bir tonda, boş boş bakarken, “Hiç sorun değil komutanım. Toza belenmiş
suratımı temizlediğiniz için asıl ben teşekkür ederim,” dedi. Bu sırada yanındaki Eray ona bir mendil uzattı.

“Al Gökay’ım.”

“Sağ olasın Eray’ım.”

Giray’ın bakışları hâlâ üzerimdeyken, “Yok! Birden boğazıma takıldı sadece,” dedim.

“Anladım. Yine de dikkatli ol!”

Gözümü kırptım ve olumlu anlamda başımı salladım.

Yemeğimiz bittiğinde, herkes ayrı köşelerde nöbet başına geçmişti. Bulunduğum kayanın
ardından karşımdaki depoyu, elimdeki dürbünle pür dikkat izliyordum. Büyük karşılaşma sabaha karşı yapılacaktı. Büyük zevk azizim, büyük zevk...

Apdo denen şerefsiz deponun dışında sigarasını tüttürüyordu. Tahir denen pislikte yanında çay içiyordu. Ben o çay bardağının camlarını senin boğazına sokmaz mıyım ulan! Sadece sabredin ve sabahı bekleyin...

Güneşin kavurucu sıcağı etrafı yakmaya başladığında, biz de sizin kellelerinizi leş edeceğiz. Bekleyin...

Yanıma yaklaşan ayak seslerini, gittikçe yükselen dal çıtırtılarından anladığımda silahımı aynı hizada hemen sesin geldiği yöne doğru çevirdim.

Sesin sahibi Giray’dı. Ellerini havaya kaldırmış bana bakıyordu. Silahı indirip, önüme döndüm. Giray da yanıma gelip benimle depoyu gözetlemeye başladı.

“Öğrenmişsin,” diye mırıldandı.

Ben de konuyu ne zaman açacak diyordum. Tam isabet, Yüzbaşı Giray. Başımı ona doğru
çevirmedim. Sadece göz ucuyla baktım ve tekrar önümdeki hedefe odaklandım.

“Öğrendim.”

Yorgun bir nefes verdiğinde kayanın arkasında ters döndü ve sırtını yasladı.

“Şimdi sırası, Aslıhan.”

Bu sefer başımı tamamen ona çevirdiğimde, eliyle yanına oturmamı işaret etti. İnadı
sevmediğim kadar bir konunun uzamasından da pek hoşlanmazdım. Dediğini yapıp, silahımı bir kenara bıraktım ve yanına oturdum.

“Dinliyorum.” Sesim donuk çıkmıştı.

“Her şey doğru... Ben geçmişindeki o çocuğum. Seni hatırlıyorum.”

Hafifçe başımı kaldırıp, Giray’a baktım. Düşünceli ve dalgın görünüyordu.

“Bunu bildiğin halde sakladın ama.”

Başını eğerek cevapladı.

“Biliyorum... Benim hatam.”

Kafasını geri kaldırdı ve omuzlarını düşürüp sordu.

“Üç deli kanın hikayesini hâlâ hatırlıyor musun?”

Bakışlarımı önüme çevirip cevapladım sorusunu.

“Unutmadım.”

Unutamadım... Hikâye değil de resmen kahramanlık destanıydı... O an oluşan sessizliğin arasında, geçmişten bir ses çalındı kulağıma.

“Kınalı kuzum benim.”

Babamın yüzü neşeyle gülüyordu. Ellerimin arasındaki kına kokusunu içine çekip, avuçlarımı öpüyordu.

Annemin, ellerime ilk defa kına çaldığı gündü. Babam o gün bana, ilk defa böyle seslendi ve bir daha da başka bir şekilde seslenmedi...

Yanında, Halil Albay ve Fatih amca vardı. Benim yanımda da Alp. Bir de Fatih amcanın
elinden tutan küçük bir erkek çocuğu. Artık biliyorum kim olduğunu, Giray’dı o. Bana bakıyor ve tatlı tatlı gülüyordu. Bende ona... Belli bir süre sonra da yanına gidip kınalı ellerimi Giray’a gösterdim. Ellerimi nazikçe kavrayıp kınalı elimin ortasına bir tane limonlu şeker bıraktı. O zamanlar en sevdiğim şekerdi bana verdiği. Çok mutlu olmuştum. Hemen yanağına ufak bir
öpücük bıraktım. Giray bunu beklemediği için yüzü kızarsa da bana gülümsemişti. Bende ona bozuk olan Türkçemle cevap verdim.

“Teşekküy edeyim.”

“Rica ederim, orman gözlü kız.”

Giray da o zamanlar beni ne ara görse hep böyle seslenirdi. ‘Orman gözlü kız.’ Sevmiştim.

Babam bizim bu durumumuzu hemen fark etmişti tabi. Giray o an babamın bakışlarına
yakalanınca ellerimi hemen bırakıp babasının arkasına sığınmıştı.

“Yine başardın Salih! Korkutma diyorum çocuğumu.”

Fatih amca, babama hafif sinirli bir halde kızdığında, babam da aynı sinirli ifadesiyle cevap verdi.

“Senin oğlan da bizimkine göz koymasın o zaman, Fatih’im.”

Babam ve Fatih amca birbirlerine sataşırken, Giray bana bakıyordu. Göz kırptı ve gülümsedi. Bende kıkırdamıştım hemen. Babama döndüm ve tatlı bir edayla, “Ben Giyayla evlencem,” dedim.
Babamın duyduklarıyla gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Hemen beni kucağına almıştı sonra.

“Ben kimselere veremem seni. Deme öyle şeyler.”

Babama bakarken kollarımı kavuşturup ‘hıh’ yapmış ve küsmüş gibi davranmıştım. Fatih
amca ve Halil Albay da gülmüştü bu duruma.

Bizim asıl hikayemiz işte o gün yazılmıştı. Hep birlikte aynı evin içinde gülerken birden
babamın, Halil ve Fatih amcanın telefonu aynı anda çalmaya başladı. Hepimizin yüreği
korkuyla atmaya başladığı an üçü de ayaklanıp, hemen çalan telefonlarını cevapladı.

Arayan kişi, Albay Murattı. Görev çıkmıştı üçüne. Aynı yere... Aceleyle hazırlanıp çıktılar.
Sonradan öğrenmiştim. Büyük bir patlama olmuş o gün. Yaralılar, ölüler ve kayıplar varmış. Saldırmışlar Mehmetçiklerimizin üzerine. Hiçbir sebep yokken yakmışlar binlerce ailenin yüreğini. Ağlatmışlar, ruhu masumları. Kaçırmışlar, onlarca gelecek vadeden çocuğu...

Yardımlarına bizimkiler ve şehadet yoldaşları yetişmiş. Direği yıkılmış, canından can gitmiş
kim varsa hepsinin yarasına merhem olmuşlar. Kurtarmışlar onlarca çocuğu, tek bir eksik vermeden hem de. Ağlayan insanların akıttığı tek damla yaşı ve bu uğurda akan tek damla kanı yerde bırakmamaya söz vermişler. Deli olmuşlar bu sevdanın yoluna.

Orada el ele verip söz vermişler.

“Ey uğruna öldüğümüz, bu güzelim vatanımın Üç Deli Kanı! Canımız, kanımız feda olsun ulan!”

Her aklıma geldiğinde tüylerim diken oluyordu. Soğuk vurmuş gibi ürperiyordu tenim. Giray’a baktım.

“Şeker güzeldi,” dedim.

“Beğenmene sevindim.”

Dudağının kenarı kıvrıldı. Elini cebine atıp bir şey aldı ve bana uzattı. Limonlu şekerdi. Aynı
şekeri tekrar görmek, içimi ısıtmıştı. Giray’a bakıp, gülümsedim.

“Teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Orman gözlü kız.”

O an sözleriyle, küçük Aslıhan’ın kalbi tekrar yeşerdi. Çiçek açtı yüreği. Ve sonsuz bir kapının aralanması gibi, akıttı durmadan içindeki sevgi selini...

Şekeri elinden aldım ve açıp ağzıma attım. Suratım bir anda limonun ekşisiyle buruştu.
Suratımın aldığı şekle gülen Giray’a ters bakışlarımla cevap verdim.

“Anca gül zaten.”

“Tatlı şeyler yapıyor böyle,” dedi hafifçe gülerken.

Şimdi bana mı demişti bunu yoksa yediğim limonlu şekere mi? Anlamadığım için bu konunun üstünde çok durmadım. Giray hâlâ bana bakmaya devam edince de göz ucuyla ona bakarken, kaşlarımı çattım.

“Önünüze dönün, Yüzbaşım!”

Giray gülmeye devam ederken bir anda yerden kalkıp eski yerime geri kuruldum. Gözetleme işini ne kadar sevsem de beklemekten de bir o kadar nefret ediyordum. Başımı havaya kaldırdığımda yavaştan aydınlanmaya başlayan gökyüzünün koyu mavi ışıkları beni tekrar
gülümsetti. Giray da yanıma geçtiğinde dürbününe sarılıp depoya baktı.

“Ne durumdalar?”

“Zıkkımlandılar, şimdi de zıbarıyorlardır herhalde.”

Bana bakıp kafasını geri önüne çevirdi.

“Gerginliğini bir kenara bırak! Bize güç lazım.”

Gergindim ama bunu davranışlarıma yansıtacak kadar aptal da değildim. Güldüm.

“Aptal değilim, Yüzbaşım. Beni kimseyle karıştırmayın lütfen!”

“Aptal olmadığını biliyorum. Yine de kendine çok güvenip ters takla yeme!”

“Merak etmeyin. Ben ne yaptığımın gayet farkındayım.”

Başını hafifçe salladı ve sakin bir tonda mırıldandı.

“Küçük Aslıhan hâlâ içinde bir yerlerde, onu saklamaya çalışma.”

İçimi görmesi canımı yakıyordu... Kendime bile söylemekten kaçtığım gerçekler, bazen sarsıcı bir tokat, bazense can yakıcı bir neşter gibi tenime korkusuzca işliyordu. Biliyordu, ama bilmeseydi. Keşke öğrenmeseydi.

“Ne yaparsam yapayım saklayamıyorum ki. Benimle yaşamaya devam ediyor,” dedim çaresiz çıkan sesimle.

Bakışlarımı, ellerimi yasladığım kayaya indirdim. Aldığım nefesle, sesim titredi.

“Korkmaya başlıyorum.”

Elini koluma yasladığında başımı ondan tarafa çevirdim.

“Korkarsan sırtını bana yasla. Ben hep arkanda olacağım.”

O anda bir umudun dallarına tutunmuş gibi yürekten inandım Giray’a. Gülümsemesi öyle
sıcaktı ki soğukluktan, buza dönüşen kalbimi ısıtmıştı hemen. Ben izin vermiştim... Kaderin
kırmızı ipleri, bizim parmaklarımıza da dolanmıştı artık.

“Komutanım. Depo dışında hareketlenme var!”

Arkamızdan seslenen Gizem’e dönmeden, dürbünümü alıp depoya baktım. Hazırlık
yapıyorlardı. Hayalleri büyük bir patlamaya sebep olmak ve her şeyi altüst etmekti. Ama
dediğim gibi sadece hayal!

Arkamı dönmeden, yüksek bir tınıyla bağırdım.

“Hazırlanın! Büyük film vizyona girmek üzere.”

Giray, verdiğim cevaba sinsice gülerken ayaklandı ve time döndü.

“Filmin galasına biletler benden. Haydi göreyim sizi!” dedi.

Tim hep birlikte bağırdı.

“Emredersiniz!”

Aynı saniyede ayaklandık. Ben elimdeki dürbünden gözetlemeye devam ederken İlhan, “Bulunduğumuz bölge, depoya yaklaşık üç kilometre uzaklıkta. Yani depoya varmamız için yarım saatlik bir yol yürümemiz gerekiyor, komutanım,” dedi.

Yerden çantamı ve silahımı alıp hareketlendim. Bu sırada Giray da silahını eline alırken, cevap verdi.

“Şimdi çıkarsak tam zamanında depoya ulaşırız. Vakit sınırlı, acele etmeliyiz. Haydi
aslanlarım, tabanlara kuvvet!”

Hava, mavinin en açık tonuna büründüğünde, adımlarımız toprağın ahengini bozarcasına birbirine karışıyordu. Havanın en masum, en naif rüzgârı bile, estikçe bir fırtına etkisi oluşturuyordu sanki.

Çalıların hışırtılarının arasından, ardımızda en ufak bir ses zerresi bile bırakmadan geçtik.
Hissedilen tek ses, havadaki kargaların bir nevi bizi temsil eden asil ve hırçın sesiydi.

Gölge suretlerdik biz. Zaman kavramını yitirir, duygularla bağ kurar, yanlışı keser atar ve aslına sahip çıkardık. Bizler bu yolun, deli mi deli yolcularıydık. Bizler, gölge suretlerin en sert yüzleriydik.

Taşlarla dolu sınırda, yumuşak ama sağlam adımlarla ilerliyorduk. Depoya yaklaştığımızda Giray, eliyle üç bölgeye dağılmamızı işaret etti. Mercan, Cenk, Gizem ve Gökay deponun etrafını, İlhan, Zeren, Mirza, Eray ve Dora içini sarmak için hareketlendiğinde ben, Ayça, Serdar ve Giray da en dibe, yani asıl hedefe odaklanacaktık.

Deponun yanına ulaştığımızda Giray, baskın bir tonda kısık ama kulak kesercesine bağırdı.

“Dağılın!”

Emir netti... Ben de bir o kadar nettim. Aynı hizada deponun etrafını bir zincir gibi
sardığımızda pisliklerin, yabani ortamlarındaki hallerini son kez doyasıya seyrettim. Deponun dışında toplanmış, silahlanmışlardı. Hepsinde alışık olduğumuz, siyah tozlu şalvarlar ve yüzlerinde ise puşiler vardı. Kamyonetlerin etrafına dizilmiş, gelecek olan emri bekliyorlardı. Birazdan hepsi tek tek kurşunların arasında boğulacaklardı halbuki. Türk milleti ve askeri,
kendi canından olanlara zarar verenlere acımazlardı. Acımazdık...

Giray’a baktığımda o da bana bakıyordu. Sinsice gülümsedik ve başımızı hafifçe eğip, anında silahlarımızı siper aldık. O an kulaklığımdan sinyalini aldığım Alp, “Ateşle!” diye baskın bir tonda seslendiğine, bütün gücümle bağırdım.

“Tim... Ateş, serbest!”

Kurşunlarımız, deponun önündeki dizili oyuncaklara isabet ettiğinde, bir bir yere yığıldılar. Mermiler havada uçuştuğunda, her atışta indiriyorduk soysuzları. İçlerinde, iyice
hareketlenmişlerdi. Kaçmaya yeltenene de tek mermi yetiyordu. Kesiyordu hemen pis
nefesini. Tabi kaçmayıp karşılık verenlerde vardı.

Yükselen silah sesleriyle asıl konuklarımız, Abdo ve Tahir de dışarıdaki yerini almıştı.
Sinirlenmişti itler.

“Aslıhan, Tahir sende. Abdo bende.”

Giray’a baktığımda dudağımın kenarı sinsice kıvrıldı.

“Zevkle Yüzbaşım, büyük bir zevkle.”

Kalbim bu sefer fena atıyordu. Ateşin koru yakıyordu ciğerlerimi...

Giray, yavaştan ayaklandığında bağırdı.

“Tim... Dalmak serbest, boğulmaktan korkan bizden değildir!”

Dalmak fena değilmiş dedim kendi kendime...

Giray tamamen ayağa kalktığında, “koru beni, Kara Kuzu,” dedi. Cevap vermeden başımı hafifçe salladım. Güvendi ve hızla deponun arkasına doğru koştu. Kurt, güvendeydi. Ardından ben, Serdar ve Ayça ayaklandık. Üçgen pozisyonu aldığımızda adımlarımız durmazken, silahlarımız da susmadı. Deponun arkasındaki yerimizi kolay bir şekilde aldığımızda Giray’ı başımla onaylayıp arka kapıdan içeri daldım. Arkamdan da beni, Giray takip etti. Ayça ve Serdar, şimdilik arka kapıdan müdahale edeceklerdi.

Ben sağa döndüğüm an, Giray sola döndü. Şu an aramızda büyük bir uyum vardı. Sevmiştim ben bu işi. İleri doğru hareket ettiğimde büyük bidonlarda saklanan tüplerin arasından geçtim. Buradalardı. Kulaklığımdaki Alp’e fısıldadım.

“Kaç kişiler?”

“Yirmiden fazla.”

“Güzel.”

Bu sefer de kulaklığımdan Giray’a seslendim. Sesim gülümseyen tonda çıkmıştı.

“Yirmiden fazlalar, Yüzbaşım.”

Ben Giray’ın cevap vermesini beklerken kulak uğuldatan birkaç el silah sesi yükseldi. Silahımı her ihtimale karşı, iyice doğrulttum ve tekrar seslendim.

“Yüzbaşım?”

Kulaklığımda Giray’ın gülme sesini duyunca rahatlamıştım. Kimseye bir şey olsun
istemiyordum.

“Yanılıyorsunuz, Yüzbaşım. Yarısı bitti bile.”

Giray cevabımı beklerken ona cevap vermedim. Önümdeki karanlığın içine doğru hareket ederken hızla geçen teröriste ateş ettim. Mermi boynuna denk gelmişti. Damarlarım kasılırken karanlığın arasına iyice karışmış ve ortada kaybolmuştum. Hızlı hareketlerle etrafıma daireler çizerken duyduğum seslere odaklandım.

“Balık gel, oltama düş. Aferin sana! Akıllı olduğun kadar salakmışsın da.”

Kafamı sesin geldiği yöne çevirdiğimde karanlığın içinden yükselen adım sesleri iyice
yaklaşmıştı. Karanlığın içinden bana yaklaşan, bir kadındı. Yüzü tamamen görünür hale geldiğinde anladım. Arjindi. En psikopat teröristlerden biri olur kendisi. Yaptığı silah ve patlayıcı kaçakçılığında üstüne yoktur.

Adım sesleri, tam karşıma geçtiği sırada sustu. Dudağını büzüp, başını sol omzuna yatırdı.

“Kıyamam ben sana. Dilin mi tutuldu senin?”

Kendisiyle ilk karşılaşmamızdı. Beni tanımıyor olmasına çok üzüldüm, görüyor musun? Sinirlenmek mi? Aksine keyiflenmiştim. Şimdiye kadar fazlasıyla sıkıcıydı bile.

Arjin’e yavaş adımlarla yaklaştım ve kulağına eğilip fısıldadım.

“Beni tanımıyorsan bu benim değil senin kaybın olur.”

Cümlem bittiğinde silahımın kabzasını kasıklarının üstüne sert bir şekilde geçirdim. Bunu beklemediği için acıyla birkaç adım geri gitti. Üzülmüş gibi baktım.

“Ay acıttım mı? Ama uyarmıştım seni. Beni tanımıyorsun diye!”

Cümlemi tamamladığımda güldüm. Bana kaşlarını çatarak baktığında, cebinden bıçak çıkardı. Bıçağı bana doğru doğrulttuğunda hızla üzerime geldi. Bıçağı tutan elinin altından eğilip geçerken, bıçağı aldım. Geri doğrulduğumda, sırtına bir tane daha geçirdim ve elimdeki bıçağı uzağa fırlattım. Öksürdü bu sefer. Bakışları tekrar beni bulduğunda, ağzından akan kanı koluna sürttü.

“Sende beni tanımıyorsun o zaman.”

Yanılıyordu. Ben asla hazırlıksız çıkmazdım. Bakışlarım Arjin’in üzerindeyken yüzümü
buruşturdum.

Olduğu yerden hareketlenip yan taraftaki tahta sandalyenin üzerine çıktı ve üzerime
atlamaya çalıştı. Son anda olduğum yerden ayrıldım. Arjin yere düştüğünde, tahta sandalyeyi elime aldığım gibi Arjin’in kafasına geçirdim. Bu beni baya rahatlatmıştı.

Yerde yarı baygın düşen Arjin’nin yanına eğilip üzülmüş gibi pis suratına baktım. Acıyla başını tuttuğunda yavaşça gözlerini araladı ve dişlerini sıkarak bana baktı. Ardından elini boğazıma geçirdiği gibi beni yere yatırdı ve üzerime çıktı. Dokuz canlı bir mikroptu sanırım. Tam dişime göreydi ama.

Arjin, boğazımı bütün kuvvetiyle sıkarken ben sadece güldüm.

“Ellerimin arasında gebereceksin!”

Gülmem bir an kesildi. Tehdit ediyordu bide, hem de ölümle! Oysa bizim zaten en büyük
hayalimiz vatan uğrunda şehit olmaktı. Beni, bizi bunlarla mı korkutacaklardı? Gerçekten
komikti.

Boğazımı kavrayan kolları kuvvetlice tuttuğumda, altta kalan dizimi arkadan Arjin’e geçirdim. Sert bir şekilde hızla yana döndüm. Şimdi o altta ben üstteydim.

“Ölüm bizim için şereftir. Sizin içinse tir tir titrediğiniz bir korku!”

Deli gibi gülmeye başladığında kafasına geçirdim ve bu sefer gerçekten bayılttım. Sesi başımı ağrıtmaya başlamıştı. Üzerinden yavaşça kalktığımda karanlığın arasından gelen bir pisliği fark ettim. Yerdeki silahımı aldığım gibi ateş ettim. O öldü ama arkasından birkaç tanesi daha geldi.

Bulunduğum yerden, içerde bulunan ufak deponun arkasına sığındım ve gelenlere ateş
ettim. Arjin’i ortada bırakmıştım. Kahretsin! Onu kimse fark etmeden almalıydım. Hazır
avcının ağına dolanmıştı bırakmazdım. Bu taraf biraz daha karanlık olduğu için pek belli olmuyordu ama yine de dikkatli davranarak yerde yatan, Arjin’in yanına yaklaştım. Ayak bileklerinden kavradığım gibi az önceki deponun arkasına çekiyordum ki bir an karanlığın arasında adım yankılandı.

“Aslıhan, dikkat et!”

Sesin geldiği tarafa doğru baktığımda Giray, birden beni geriye çekti. Ateş edilen tek bir
kurşunun keskin sesi, Giray’ın omuzuna isabet edip omzunu sıyırdığında vücudunda tok bir ses yankılandı. Aldığı darbeyi umursamadı ve bizi hemen deponun arkasına çekti.

Omzundan akan kanı far ettiğimde bakışlarımı sinirle Giray’a çevirdim.

“Giray, sen ne yaptın?”

Omzunun acısıyla yüzünü buruşturduğunda, bana endişeyle baktı.

“Asıl sen ne yapıyorsun, Aslıhan! Canın bu kadar mı değersiz senin için?”

Aklımı kaçıracaktım. Bu durumda bile beni mi düşünüyordu? Endişeli bakışlarım onun
üzerinde gezinmeye devam ettiğinde, elimi omzuna attım ve yaklaşıp, yarasına baktım.

“Niye benim için kendi canını hiçe sayıyorsun, Giray?”

Endişeyle karışık siniriyle kaşlarını çattı ve gözlerimin içine baktı.

“Ne yapmamı bekliyordun ki? Bir kere... Kurda, Kuzuyu emanet ettiler.”

Gözlerinin içine baktığımda başka bir şey sezdim onda. Daha derin duygular...
Bu defa karşılık vermek yerine sustum. Ben susunca benim yerime o cevap verdi.

“Şimdi değil elbet ama konuşacağız bunu seninle,” dediğinde onu bakışlarımla onayladım.

Tam bu sırada Giray’ın arkasında kafasını uzatan pisliğin alnına elimdeki silahı doğrultup, acımadan ateş ettim ve beynini dağıttım.

Giray bakışlarını arkasında yere yığılan teröriste çevirdiğinde kısa süre bakıp tekrar bana doğru döndü.

“Çıkalım!”

Başımı onaylarcasına salladım. Ancak hareket etmeden önce kulaklığımdan bizimkilere seslendim.

“Tim, durum nedir?”

Kulaklığımdan yükselen ses Ayça’dan gelmişti.

“Kusursuz bir temizlik yapıldı komutanım. Ancak bir sorunumuz var.”

Benden önce Giray atıldı.

“Ne sorunu?”

“Abdo ve Tahir denen adamlar içerde bir yerlerde.”

Giray’ın bakışları yavaşça beni bulduğunda, onu sakince onayladım. Deponun içinde
yankılanan, hissiz ve korkak adımları ikimizde hissetmiştik o an. Giray kulaklığını
susturduğunda, silahını yavrusu gibi kucaklayıp sahiplendi hemen. Aynı zamanda bende silahımı etrafa doğrulttum.

Giray ile birbirimize bakarken, elini havaya kaldırdı ve üçten geriye doğru saymaya başladı.

“Üç... İki... Bir...”

Başımı yavaşça eğip emri aldım ve sol tarafımdaki aradan çıktım. Sağ taraftan da Giray çıktığında, karşımızdaki Abdo ve Tahir şerefsizine silahlarımızı doğrultup, aynı anda güldük.

Giray, bir elini silahın kabzasından ayırdığında beni gösterdi.

“Tanıtayım. Eceliniz...”

Sonra elini kendisine çevirdi.

“Ve Azrail'iniz.”

Nasıl da keyif alıyordum şu durumdan var ya. Abdo ve Tahir geri adım atmak yerine bize gülerek baktılar.

“Bende derdim ne zaman karşılaşacaz diye. Sizi öyle çok özlemişez ki Azrail Bey.”

Abdo sözlerinin üzerine yanındaki Tahir’e imayla karışık gülerken, baktı.

“Özlemişez demi Tahir?”

“Özlemişez ağbey.”

Giray’ın içinde filizlenen saldırıyı öyle iyi hissediyordum ki aynı his benim kanımı da
hareketlendiriyordu. Giray başını iki omzuna doğru yatırıp, çıtlattı.

“Ben sizi hiç özlemedim. Onu ne yapacağız?”

Abdo, aptalca güldü. Ardından cebinden bir kumanda çıkardı. Görünüşte küçük bir eşya gibi dursa da bir sürü insanın ölüm fermanıydı aslında. Hafif duruyordu... ama taşıdığı yükün ağırlığını şimdiden, omuzlarımda hissedebiliyordum.

“Ben özletirim kendimi. Bilirsin Asker! İyi bilirsin...”

Cümlesini sonlandırdığında elindeki kumandayı çevirip bize doğrulttu.

“Beş dakika! Bana yalvarıp diz çökmeniz için sadece beş dakikanız var. Yoksa bu depo da
dahil civardaki diğer depolarda büyük bir enkaza dönüşür. Karar sizin...”

Giray, gözlerini birbirine kenetlediğinde başını sinirle sol tarafına çevirdi. Durum böyleyken önlem her zaman şarttı. Elimi saçımı düzeltiyormuşum gibi yaptım ve kulaklığı aktif duruma getirdim. Ardından hafifçe kulaklığın ardındaki Alp’e fısıldadım.

“Patlayıcı! Bizimkiler.”

Alp, anladığını belirten mırıltılar çıkardığında önümdeki pisliklere bakıp daha fazla
gülümsedim. Önlem hazırdı. Bizimkiler birazdan deponun içini sarmaya başlarlardı.
Giray da duymuştu dediklerimi. Başını yavaşça bana çevirdiğinde dudağı sola doğru kıvrıldı.

“Bu da ikinci sürprizimiz. İlki baya güzeldi, ondan esinlendik.”

Giray’ın ve benim suratım, duyduklarımızla kasıldığında Abdo’ya baktık. Şerefsizler, büyük bir keyifle sırıtıyordu. Canlarına öyle susuyorlardı ki... Ölümleri Giray’ın damarları çıkana kadar sıktığı ellerinden olacaktı. Giray’ın boynundaki sertleşen damarları bile kendini belli etmişti. Abdo, fazla zorlarsa kimse tutamazdı. Aziz, onun bu yolculuğa çıktığı ilk yoldaşıydı. Aziz şehit olmuştu... Bir başkasına kimsenin yüreği dayanmazdı. Bizde izin vermezdik zaten!

“Dediklerimi çabuk unutuyorsun, Abdo! Birdi, devamı sizin için asla!”

Giray hiddetle bağırdığında, tenime keskin bir ayaz nüfus etmişti. İrkildim. Bu defa Tahir
konuşmaya başladı.

“Vazgeç bu sevdadan asker! Senin sonun da diğerleriyle aynı. Bu laflarının ne sana ne de bize bir faydası yok!”

Bunu elleri titreyen adam mı diyordu? Gülümsedim. Nasıl da korkuyordu soysuz it.

“Bakıyorum da sana bir faydası olmuş, Tahir. Tir tir titriyorsun.”

Sözlerimle, Abdo ve Giray’ın bakışları aynı anda Tahir’e döndüğünde Tahir, titreyen elini
arkasına sakladı. Bu biraz geç olmuştu. Çoktan fark edilmişti bile. Abdo, Tahir’e sinirle bakarken mesajı vermişe benziyordu ki Tahir bir daha konuşmamak üzere sustu.

Abdo tekrar bize döndüğünde, kumanda tutan elini tekrar havaya kaldırdı.

“Bu kadar tantana yeter! Ölüm mü, yıkım mı?”

Bu sırada Giray ile bakışlarımız Abdo’nun arkasındaki deponun boş kısmına kaydığında, karanlığın içinde ellerindeki fenerlerle ufak sinyaller veren bizimkileri fark ettik. Fena geliyorduk. Tim, bizden bir işaret bekliyordu. Bakışlarımı Giray’a çevirdiğimde, aynı anda hem Abdo’nun sorusunu cevapladık hem de bizimkilere işaret verdik.

“Sizin için, acılı bir ölüm!”

Abdo ve Tahir ne olduğunu anlamaya kalkmadan arkalarından bizimkiler geldi. Etrafımızı bariyer gibi sardıklarında, silahımı Dora’nın kucağına attım. Silahı havada yakalayıp gülümsedi.

Bu sırada Abdo etrafında onlara silah doğrultan, askerlere baktı. Keyfi baya kaçmıştı. Burnundan öfke solurken, dili de sinirini ve içindeki pisliği çirkince kustu.

“Geberin lan!”

Eli kumandaya gittiğinde, tekrar bağırdı.

“Sakın yaklaşmayın!”

Abdo’nun yapacağı küçük de olsa bir hatayı kaldıramazdım. Mirza ve Serdar’a bakarken
gözlerimle müdahale etmelerini işaret ettim. Hemen anlayıp harekete geçtiler. Ama Abdo
zor birisiydi. Kimse yaklaşmasın diye durmadan etrafında daireler çiziyordu. Eli de düğmenin üstündeydi. Büyük bir yıkım için sadece ufak bir dokunuş istiyordu ama buna müsaade edemezdik.

“Bırak lan onu!”

Giray, koyulaşan gözleriyle baktığında, Abdo’ya birkaç adım yaklaştı. Aynı anda bende hareketlendim ama Giray, bakışlarıyla beni durdurdu.

Bunu beklemediğim için sarsılmıştım. Yine de bozuntuya vermedim ve geri planda durup olacakları seyrettim.

“Tek kurtuluş yolunuz bu lan! Yiyorsa al.”

Abdo’nun aptal sözleriyle, Giray’ın damarları biraz daha belirginleştiğinde, başını sinirle iki yana çevirdi ve elindeki silahı biraz uzağa, yere fırlattı.

“Canına mı susadın lan sen!”

Giray, biraz daha yaklaştığında eli havadayken titredi. Bu sırada Abdo, kumandaya elini daha çok bastırdı. Daha fazlası olmadan, tekrar işaret ettim bizimkilere. Abdo, Giray’a odaklanmışken en iyi fırsat buydu. Mirza arkadan sinsice yaklaşıp Abdo’nun elinden kumandayı zor da olsa çekip aldığında, Giray, Abdo’nun yakasına yapıştı.

“Sonun yakındır, Abdo!”

Giray’ın sert sesiyle gözlerim geçmişe daldı. Aynı sözleri, o gün bizi kaçıran terörist babama söylemişti. Bir anlığına ruhum daraldı ve ağırlaştı ama çabuk toparladım. Hataya yer olmayacaktı bugün!

Şerefsizler, bu sefer hazırlıksızlardı ve baya dikkatsiz yakalanmışlardı. Serdar ve İlhan da
Tahir’in iki koluna yapıştığında, Ayça ve Zeren, ayıkmaya başlayan Arjin’i tuttu. Bakışlarım Arjin’e kaydığında öfke dolu bakışları üzerimdeydi. Bunun üzerine adımlarımı ona yönlendirdim. Yanına yaklaştığımda yüzüne doğru eğildim.

“Günaydın prenses... ama hiç gün aymasın sana! Ölümün de sonun da yakın artık. Eceline bir merhaba de!”

Sözlerim bittiğinde cebimden çıkardığım, silahımın kabzasını kafasına indirdim. İçimi
kaplayan ferahlık beni gülümsettiğinde kulaklığımdan yükselen Alp’in sesi içimi ısıttı.

“İyi iş çıkardın, kardeşim.”

Gözlerimi kapattım o an. Babam gözümün önüne geldi. Askeri üniforması üstündeydi ve gülümsüyordu. Bana doğru yaklaştığında, cebindeki papatyaları fark ettim. Hepsini bana uzattı. Sonra Türk bayrağı bıraktı omzuma ama sesini çıkarmadan öylece baktı...
Gördüklerimle gözlerimi araladığımda, dudaklarım değil de yüreğim konuştu bu sefer.

“Unutmadım baba! Unutturmayacağım. Vazgeçmeden, emanetine sahip çıkacağım!”