UMUT KIRINTILARI kitap kapağı

19. bölüm / 19

UMUT KIRINTILARI

18. BÖLÜM: İLK MÜHÜR

Vaveyla Yazarı: Zeynep Baran

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: 18. BÖLÜM: İLK MÜHÜR

"Ve sen ömrümün açan en güzel çiçeğisin, gül kızı."

ꨄ

İlahi Bakış Açısı

Gökyüzünde güneş ışıltısını karanlık ardından bırakıp aya teslim ederken, yeryüzünde Evrim Miran'ın kolunda bir şekilde düğün alanına doğru ilerliyordu. Alkurt'un kolunda zarif bir edayla düğün alanına giriş yaptıklarında, arkalarından da Dönence geliyordu. Giriş kapısında Defne'nin en büyük oğlu Karan'ı gördüklerinde onunla selamlaşmışlardı.

"Evrim ablaa!" Uzakta yürüyen Beliz onları gördüğünde koşarak yanlarına gelmişti. Hızını kesmeden Evrim'in boynuna atladığında Evrim boş bulunarak sendeledi. İkisi beraber düşecekleri esnada Miran anlık bir refleksle Evrim'in belinden tutunca onları düşmekten kurtarmıştı.

Beliz, Evrim'den ayrılırken mahcubiyet içinde yanakları kızarmıştı. "Ay özür dilerim iyi misin abla?"

Evrim onun yanağından bir makas aldıktan sonra gülümsedi. "Sorun yok gülüm."

Beliz gülüp Miran'a da sarılırken Evrim'in gözleri etrafı tarıyordu. Herkes tatlı bir telaş içerisindeydi. Gelin ve damatta henüz ortalıklarda görünmüyordu. "Defne anne nerede?" diye sordu gözleri hala etrafta dolanırken. "Kağan babayı da göremedim. Girişte Karan abiler vardı."

Beliz aklına bir şey gelmiş gibi gülmeye başladı. "Daha demin, şu an adını bile hatırlamadığım akraba tanışmalarından kaçtım." Gözleri kalabalığa dönüp hızlıca insanları taradı. En sonunda göz bebekleri Defne ve Kağan'ı bulduğunda işaret parmağını o tarafa doğrulttu. "Bak oradalar abla."

İşaret edilen yere döndüklerinde onları görmüşlerdi. Evrim başıyla onu onayladıktan sonra Defne'lerin yanına doğru yönelmişti. Miran'ın içinde ise garip bir duygu vardı. Birazdan Evrim'in öz olmayan anne ve babasıyla tanışacaktı. Yani bir bakımdan artık onun da kayınvalidesi ve kayınpederi oluyordu.

Dönence geçip boş bulduğu bir masaya yerleşirken bu sefer giriş kapısından tim görünmüştü. Hepsi arabalarından inip düğün alanına giriş yaptığında Beliz'in gözleri onları buldu. Onların yanına gittiğinde, "Taylan abii!" diye çoşkuyla bağırarak en önde duran Taylan'a sarılmıştı.

Beliz geri çekilirken Taylan'ın gözleri kısa bir an Altay'a değdi. "Altay komutanımın gelini ne yapıyorsun bakayım?" Israrla Tuna'nın Altay'ın oğlu olmasını ihtimalini savunuyor ve bundan asla vazgeçmiyordu. Beliz ise Tuna'nın sevgilisiydi. Eğer Altay biraz daha evlenip çocuğunun adını da Tuna koymazsa onun turşusunu kurmaktan korkuyordu. Başka Tuna'ları tutmak yerine artık onun Tuna'sını tutmalıydı.

Beliz bıkkın bakışlarını öne sürdü. "Abi Tuna Altay abinin oğlu değil, kabul et artık."

Taylan'ın kaşları ışık hızıyla çatılırken, "Altay komutanımın oğlu olma olasılığı yarbayımın oğlu olduğu olasılığından daha fazla gerçek geliyor kulağıma," diyerek tehditkarca bakışlarını kıza çevirdi. "Tamam mı?"

Kutay onu onaylayarak başını salladı. "Bende hala onun Hakan Yarbay'ın oğlu olmasını atlatamadım."

Beliz onlara güldükten sonra tüm timle selamlaşma faslını bitirmişti. Tam yanlarından ayrılıyordu ki Ertuğrul'un kolunu omuzuna atmasıyla duraksadı. Diğerleri giderken durup ona baktıklarında normal görünmeye çalışarak, "Fıstık nasılsın bugün?" diye sordu.

Kız anlamsız bakışlarla ona bakarken Ertuğrul diğerlerinin uzaklaştıklarından emin olduktan sonra kulağına eğildi. "Derya geldi mi, gördün mü?" Bu soruyu neden soruyordu kendisi de bilmiyordu ama içinden gelen anlık bir dürtü onu bu soruyu sormaya itmişti.

Beliz kendisine yöneltilen soruyla boş bulunarak koca bir kahkaha attığında Ertuğrul'un kınayıcı bakışları onu bulmuştu. "Burada bir birey olarak sana bir sormuşum." Cık cıklayarak kafasını salladı. "Bana reva gördüğün tepkiye bak."

Zor bela gülmesini bastırdıktan sonra sır verir gibi kafasını biraz daha ona yaklaştırdı. "Derya abla Deniz yengemin yanında gelin odasındaydı. Birazdan çıkarlar."

Başıyla onaylayıp tam arkasını dönmüştü ki aklında beliren ihtimalle adımları geri yere çakıldı. "Bak bu ikimizin arasında tamam mı? Bu bir sır."

"Tamam bu bir sır." Serçe parmağını ona doğru uzattığında Ertuğrul da aynı şekilde parmağını uzattı. Parmakları birbirlerine dolarken antlaşma da imzalanmıştı. Eğer onu sorduğu o doktorun kulağına giderse kırk yıl çenesinden kurtulamazdı.

Kolunu tekrar Beliz'in omuzuna attıktan sonra beraber timin olduğu masaya ilerlediler. İlerleyen dakikalarda gelin ve damat orta alana çıkmışlardı. Tüm çiftler dans etmeye kalkarken timin etrafındaki herkes bir bir azalıyordu.

Her kalkan kişiyle kendi yalnızlıklarına lanetler yağdırırken karşı masadan Volkan da kalkınca Taylan'ın gözleri büyümüştü. "Eee oğlum yuh ama artık sende mi?"

Bunun üzerine Tamer onun bu durumuna bir kahkaha patlattı. Volkan'ın peşinden kalkan Çağatay'ı gözleriyle işaret ettiğinde, "Bunlar beraber dans edecekler," dedi alaylı bir sesle. "Gittiğimiz hiçbir düğünü aksatmadan dans ederler."

"Vah vah," dedi Barbaros, sesi onların durumuna acır gibiydi. "Onların hali bizden de vahim." Aklına bir ihtimal gelince sırıtarak Devran'a döndü. "Komutanım bizde mi dans etsek?"

Devran kaşlarını çatarak kafasına bir şaplak patlattığında sanki dans etmeyi istemediğini belli etmeye çalışmıştı. "Ettireceğim ben sana dans şimdi," dedi dişlerinin arasından.

Ertuğrul herkesin bu halinden fırsat bilerek parmak ucunda attığı adımlarla masadan kalktı. Milim milim yürürken biraz uzaklaşınca koşar adım arka tarafa uçmuştu. Bir noktaya vardığında yerinde dikilerek bakışlarını etrafta gezdirdi.

Ortada oynayan çocuklar? Hayır, aradığı şey bu değildi. Dans eden Volkan ve Çağatay? Hayır, aradığı bu da değildi. Misafirlere sipariş götüren garsonlar? Hayır! Aradığı bu da değildi! Köşedeki çimenlerin üzerine çocuğunun çişini yaptıran kadın? Bir dakika... Başını sertçe iki yana salladı. Bu hiç değil!

Son olarak başını yan tarafa çevirmişti ki gördüğü kişiyle birlikte dudakları zaferle yana kıvrıldı. Doktor Derya Yıldız? Evet, aradığı şey kesinlikle buydu. Saçına ve üzerine hızlı bir çekidüzen verdikten sonra uçarcasına onun yanında bitmişti.

"Doktor Hanım?"

Kadın, "Ertuğrul," diye çıkan mırıldanışının ardından boğazını temizledi. "Yani Bey, Ertuğrul Bey."

Ertuğrul'un gözleri kadının elbisesini bulduğunda içinde anlam veremediği bir şeyler oluyordu. Ne yani beğenmişti bu elbiseyi öyle değil mi? Kalbi onun aksine güm güm atarken gözlerini karşısındaki bu güzel hanımefendiye sabitledi.

Derya ise aradan geçen birkaç saniyelik sessizliğin ardından neden boş boş bakıştıklarını hala anlamamıştı. "Siz neden gelmiştiniz yanıma?"

Bu soru beklemediği bir yerden geldiği için birkaç saniye, "Eee," diyerek bakışlarını onun dışında her yerde gezdirdi. En sonunda aklına gelen şeyle beraber, "Dikişler!" diye haykırmıştı anın verdiği heyecanla. "Geçen attığınız dikişler yamuk olmuş biraz." Sustuktan sonra söylediği saçmalığı fark edip dilini ısırdı. Söylenecek şey miydi şimdi bu?

Derya önce birkaç kez gözlerini kırpıştırdıktan sonra şen bir kahkaha attı. "Şu, yaraya ilk başta bakmamı istemediğiniz dikişler mi?" Karşındaki adamın bu halinden fazlasıyla zevk almaya başlamıştı.

Ertuğtul, her geçen saniye daha fazla rezil olduğunu fark ederken kaşlarını kaldırıp zorla tebessüm etmeye çalıştı. "Hıhım," dedi neden böyle bir bahane bulduğunu sorgularken. "Onlar."

"Eee ne yapayım ben onlara-" dediği esnada birden sözünü kesti. "Bir şey yapmayın." Başını hızlıca iki yana salladı. "Ben öyle... haberiniz olsun diye söyledim."

Derya'nın kaşları alayla havalandı. "Yamuk olduklarından mı?"

Ertuğrul çaresizlik içinde başını sallarken Derya o an bambaşka bir şeyi fark etmişti. "Gri," dediğinde Ertuğrul anlamsızca kaşlarını çattı. "Efendim?"

"Sizde gri giymişsiniz." Bunun üzerine Ertuğrul başını bir kendi üzerindekilere bir de Derya'nın üzerindekilere çevirdi. İkisinin üzerinde de gri vardı. Onun elbisesi griyken kendinin de takım elbisesi griydi. Anlık boş bulunarak, "Size daha çok yakışmış," dediğinde tekrar dilini ısırdı. Dur artık.

Derya kızararak gülerken, "Teşekkür ederim," dedi kibar bir sesle. Duydukları hoşuna gitmeye başlamıştı. Karşısındaki adam garip garip davransa da bu halleri ona fazlasıyla keyif vermişti. "Siz iyi misiniz?"

Ertuğrul elini ensesine atarak kaşıdı. "Bilmem, iyi miyim?"

"Bende onu soruyorum, iyi misiniz?"

"Bende size soruyorum, iyi miyim?"

Derya tam tekrar bir şey demek için dudaklarını aralamıştı ki uzakta ona seslenen başka birini gördü. Ona yöneldiği esnada son kez Ertuğrul'a döndü. "Ben gideyim."

"Bence de siz gidi-" diyordu ki son anda kendini frenledi. "Görüşürüz Doktor Hanım." Derya onun yanından uzaklaşırken kızgınlıkla kendine bir tokat attı. "Ne yapıyorsun oğlum sen? Rezil ettin kıza kendini." Onun karşısında eli ayağına dolaşıp saçmalayıp durmuştu.

"Komutanım!" Arkasından şen şakrak bir ses duyduğunda boşluğuna gelerek yüreğine inmişti. Sabırla arkasını döndüğünde Burak otuz iki diş ona sırıtıyordu. "Siz de az değilsiniz he."

Ertuğrul sertçe gözlerini yumduğunda az önceki olanları görmemiş olması için içinden dualar ediyordu. Yoksa timin dilinden ölse kurtulamazdı. "Ne var, Burak? Ne istiyorsun?"

Burak tek gözünü kapatıp başını yan yan sallarken galiba dayak istiyordu. "Alttan alttan işi götürüyorsunuz." Sahne tekrar aklında canlandığında bir tarafından bir kahkaha patlatmıştı. "Ama flört becerileriniz gözlerimi yaşarttı. Bence bu konuda Barbaros komutanıma bir danışın derim."

"Lan!" Ayağını yere vurduğunda başka biri gördü mü diye etrafı kontrol etti. "Dayak becerilerimi de senin üzerinde denememi ister misin? Ayrıca beni mi takip ettin sen?"

Burak gururla başını salladı. "Girişte Derya'nın nerede olduğunu sorduğunuzu biliyorum."

Bu duruma bir anlam veremediğinde tekrar bir düşündü. "Duyman imkansızdı." Acaba Beliz mi söyledi diye aklından geçirirken Burak'ın yüzünde vatan gülüşü belirmişti. "Dudağınızı okudum komutanım."

Ertuğrul gözlerini yumup derin bir nefes aldıktan sonra elini başına attı. Şakaklarını ovuştururken, "Burak," diye mırıldandı. "Beş saniyen var oğlum."

"Neden komutanım?"

Ertuğrul tam elini havaya kaldırarak onun üzerine atılmıştı ki Burak son anda kaçarak paçayı kurtarmıştı. Hızlıca düğün alanında koşarken eğer timden birine bu olay hakkında tek bir laf ederse işte o zaman kendi için endişelenmesi gerekiyordu.

Diğer tarafta Evrim ve Miran, Defne'lerin yanına gelmişlerdi. Defne'nin yeşil hareleri Evrim'i görür görmez büyük bir özlemle ışıldarken onu hemen kollarının arasına almıştı. "Hoş geldin güzel kızım." Defne'nin eşi Kağan ise Miran'a dik bakışlarla bakıyordu.

Baştan ayağa onu süzerken tahminen Evrim'i ne kadar mutlu edebilir diye kafasında tartmakla meşguldü. Evrim, Defne'nin kolları arasındayken diğer elinin parmakları hala Miran'ın parmaklarının arasına geçmiş bir şekilde duruyordu. Bu anda bile birbirlerinin ellerini bırakmamışlardı.

Kağan bunu gördüğünde içindeki koruma duygusunun yanında dudağında küçük bir tebessüm belirmişti. Miran elini öpmek için öne doğru uzandığında gülümseyerek elini uzattı. Miran elini öptükten sonra ise birden kendine çekerek erkeklere has bir şekilde ona sarıldı. Sertçe sırtına vururken şimdiden kayınpeder ruhuna girmişti bile.

Defne Evrim'den ayrıldıktan sonra gözlerini onu elbisesini bulmuştu. Yüzünde gururlu bir tebessüm belirdiğinde öz olmayan bu kızının güzelliği karşısında ona hayran bir şekilde bakıyordu. En sonunda yeşilleri onun mavilerinde durduğunda elinden tuttuğunda kendi etrafında bir tur döndürdü. "Kızım çok güzel olmuşsun." Eliyle hafifçe yanağını okşadı. "Bayıldım sana."

Evrim başını hafifçe sağ omuzuna doğru yatırdı. "Teşekkür ederim." Defne gözlerini ondan çekip karşısındaki damada çevirdi. Siyah takım elbisesinin içinde çok şık duran bu adam bu sefer kibar bir şekilde onun eline doğru uzanmıştı. Ancak Defne buna izin vermeyip kollarını açtığında o da Miran'a sarılmıştı.

Evrim her iki tarafa da birbirini gösterirken, "Size bahsettiğim erkek arkadaşım Miran," dedi. Ardından ise ona döndü. "Bunlar da yine sana bahsettiğim Defne anne ve Kağan baba." Güldü. "Yarından sonra beni onlardan isteyeceksin."

Miran saygılı bir şekilde başını eğdi. "Memnun oldum efendim." Evrim'in tek kaşı havalandığında gülmemek için boğazını temizledi. Onların karşısında Miran'ın süt dökmüş kedi gibi davranması hoşuna gitmişti.

Defne'nin az önce çağırdığı Zehra ve Yeşim Hanım bu esnada onların yanlarına gelmişti. Zehra ve Yeşim Hanım, Kağan'ın ortak olduğu Alaca Holding'in kurucuları, yani Melih Alaca ve Murat Alaca'nın eşleriydi. Hazır Evrim'de buradayken Defne onlarla tanıştırmak istemişti.

Defne onlara dönerek gülümsedi. "Hanımlar işte size söz ettiğim biricik kızım Evrim."

İlk söz giren Yeşim olmuştu. "Demek o meşhur Evrim sensin." Zehra'nın gözleri Evrim'in üzerinde dolaşırken beğeni doluydu. "Defne'nin dediği kadar güzelmişsin."

Yeşim anında onu onayladı. "Zehra haklı. Defne sürekli bize fotoğraflarını gösterip senden bahsediyordu. Canlı görmek fotoğraflardan çok daha güzel."

"Öyledir," diyen Miran kafasını çevirdiğinde bir çift Kağan'ın gözleriyle karşılaşmıştı.

Yeni tanıştığı bu insanlardan aldığı ani iltifat karşısında Evrim fazlasıyla mest olmuştu. "Teşekkürler," dedi karşısındaki bu kadınlara fazlasıyla nazik bir ses tonuyla. "O sizlerin göz güzelliği." Hayatta en sevdiği sayılı şeylerden biri de hemcinslerine iltifat edip, onlardan iltifat almaktı. Onu bunun kadar fazla mutlu edebilecek başka bir şey yoktu.

Kadın, kadının yurduydu.

Miran da daha sonrasında yanlarına gelen Melih Alaca ve Murat Alaca'yla tokalaşıyordu. Erkeklerin genel özelliği olarak iki dakikada ayak üstünde işler hakkında konuşmaya başlamışlardı.

Öylece ayakta geçen sohbetin ardından Alaca ailesi yanlarından gitmişlerdi. Defne'lerle birkaç genel şeylerden daha konuşulmasının ardından aklına bir şey gelerek birden durdu. "Eee kızım isteme, nişan, düğün için," birkaç saniye bekledi. "Hadi düğüne daha zaman var da diğerleri için alışveriş yaptın mı kuzum?"

Evrim bu soruyu zaten bekliyormuş gibi kafasını salladı. "Yani aslında kızlarla gitmiştik bir iki bir şey almak için ama bir işim çıkınca aldıklarımızın yeterli olduğunu düşünerek geri döndük." Dunkel'ın aniden gelmesi karşısında bu sıkıcı alışverişle uğraşmayıp kendi işlerini halletmeye gitmişti.

Defne'nin tek kaşı şüpheyle havalandığında, "Birkaç bir şey?" diye sordu. Evrim'i birazcık tanıyorsa o birkaç bir şeyin aslında hiçbir şey olmadığını tahmin edebiliyordu.

Evrim yan yan Miran'ın arkasına geçerken, "Şeeyy..." diye ağzının içinde gevelendi. "Aslında senin kastettiklerinden hiçbir şey almadık, Defne anneciğim." Evrim Defne'ye her anne dediğinde Miran'ın içinde tarifsiz bir boşluk oluşuyordu. Karşısındaki bu kadının hayatta hiçbir zaman bir annesi olmamıştı. En kötüsü de annesi, baba dediği adam tarafından öldürülmüştü. Şimdi birine anne diyebilmenin ona iyi geldiğini düşünüyordu.

Kadın dehşete kapılarak Evrim'e döndü. "Ne demek hiçbir şey almadık kızım? İki gün sonra beni değil seni istemeye gelecekler." Fenalık geçiriyor gibi eliyle kendine yelpaze yaptı. "Ne bu rahatlık?" Alışveriş ve hazırlık konusunda çok hassas olduğunu Evrim bildiği için gülmüştü.

Kağan da eşinin bu hallerine alışkın olduğu için gülerek onun omuzunu sıvazladı. "Hayatım sakin ol, hallederiz." Rahatlatmak istercesine göz kırptı. "Hem o kadar kişiyiz illa hallolur."

Defne üzerindeki elleri savuşturarak, "Kağan dur," dedi panikle. Gözleri tekrar Evrim'i buldu. "Kızım nasıl yetişecek o kadar şey? Bir de yoğunum diyorsunuz, meslekleriniz mağlum hayatım. Sence de fazla rahat değil misin?"

Evrim tam bir şey demek için dudaklarını araladığı esnada Defne onu susturdu. "Şimdi şöyle yapacağız." Durumu en hızlı ve kısa yoldan halletmeye çalışacaktı. "Annem, sen şimdi bu gece eve git ve dinlen. Yarın aldığın ne varsa," gözleri kısıldığında imayla konuştu. "Tabii bir şey aldıysan, onları al gel. Sonra da kızları da alıp alışverişe gidelim ve senin şu isteme eksiklerini kapatalım."

Defne birkaç bir şey daha söyledi. Eğer dediği her şeyi uygulayabilirse isteme eksikleri kapanırdı. Bu kızın neden sürekli kendi başına buyruk davrandığını anlamıyordu. Son olarak gözleri kararsız bir şekilde tekrar onu bulduğunda yavaşça dudaklarını araladı. "Sende yarın alışverişten sonra akşama bizde kalırsın. Olur mu?" Kararsız kalmasının nedeni Evrim onlarda sadece birkaç kere kalmıştı. Onlarda da Defne'nin yoğun ısrarları sonucunda ikna olmuştu.

Bu sefer direkt olarak, "Tamam," demesiyle şaşırmıştı. "Yarın sizde kalırım." Zaten bir sonraki gün Miran'lar oraya gelecekleri için iki iki iş olmasın olarak düşünmüştü.

Tam diğerlerinin yanına gidecekleri esnada Defne aklına gelenlerle onları durdurdu. Bakışları Evrim'i bulduğunda, "Kızım bize geleceksin ya," dedi gülümseyerek. "Küçüklük fotoğrafın varsa getirir misin, kaldığın akşam biraz oturur bakarız."

Evrim sertçe yutkunduğunda bunun gerçekten olup olmadığını düşündü. İlk defa biri ondan küçüklüğüne dair bir şey istemişti. Kalbindeki yalnızlık dağı yavaş yavaş yıkılırken burnunun direği sızlamıştı. Birkaç saniye süren sessizlikten sonra kendini toparlayarak, "Olur," dedi. "Birkaç tane vardı bulursam getiririm." Onlar da küçüklüğünde Ayda'nın çektiği fotoğraflardı. Bebekliğine dair hiçbir şey yoktu.

Bunun üzerine Defne gülümseyerek başını salladı. Ardından Kağan'la beraber misafirle ilgilenmeye gittiklerinde Miran, Evrim'in bu halini fark etmişti. Her zerresini aklına kazımışken ondaki anlık küçücük bir duygu değişimini fark edebiliyordu.

Morali yerine gelsin diye tuttuğu elinden onu kendine doğru çekti. Evrim tam gelip onun tam önünde durduğunda boştaki elini de beline sarmıştı. Burnuna kokusu dolarken, "Annene küçüklük fotoğrafını veriyorsun," diye fısıldadı. Birleşen ellerini çözerek elini gül yüzlüsünün yüzüne çıkarttı. Önüne gelen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, "Bence bana da verebilirsin," dedi kısık bir tınıyla. "Küçük Evrim'i görmek benimde hakkım değil mi?"

Elini onun ensesine koyduktan sonra oradaki kısa saçları parmak uçlarında hissediyordu. Alnını Miran'ın göğüsüne yaslarken o, gözlerini kapatarak kokusunu ciğerlerine çekmişti. Gülün hafif tatlılığı, taze bir bahar sabahı gibi içini ısıtıyordu. Bu koku, onu hem sakinleştiriyor hem de kalbinin ritmini hızlandırıyordu.

Evrim'in kokusu onun huzur yuvasıydı.

Miran'ın göğüsüne kafası yaslıyken, "Hımm... öyle miymiş?" diye mırıldandı huzurun verdiği mıyışmayla. O ise Miran'ın kokusunu yoğun bir şekilde içinde hissediyordu. Burnuna dolan bir koku tüm dikkatini dağıtmıştı. Islak yaprakların ferahlığı, toprak gibi derin ve çamın hafif canlı tınısı… Bu koku Miran'dan geliyordu. Sanki doğa ona yapışmış, onun etrafında bir alan yaratmıştı.

Göğüsüne kafasını dayamış kadına Miran aşık gözlerle bakarken aynı şekilde, "Hıhım," dedi onu taklit ederek. "Öyle."

"Düğündeyiz, Miran," dedi birden gülmeye başlayarak.

Onun birden kıkırdamaya başlamasıyla Miran çenesini tutup yüzünü yüzüne çevirdi. "Neden gülüyorsun sen bakayım?" Evrim başını yana eğdiğinde ise fazla mutlu görünüyordu. Az önceki fotoğraf istemenin üzerine sevdiği adamdan da aynı teklifi almıştı. "Şu an düğündeyken ben nereden bulayım fotoğrafı?"

Miran başını geriye atarak kısa bir kahkaha attı. Gülüşü bittiğinde ciddi olmaya çalışarak tek kaşını havalandırdı. "Bak bak hallere bakın?" Tek gözünü kırptı. "Savcı Hanım bizimle dalga geçiyor." Burnuna hafif bir fiske vurduğunda, "Siz hayırdır sayın savcım?" dedi muzırca.

Evrim'in bakışları Miran'ın yüzünde dolanırken başka bir şeyi fark etmişti. Karşısındaki adam ona bakarken soluksuz bir şekilde onu izliyordu. Kalbinin ritmi elinde olmadan artarken titrek bir sesle, "Nefes al, Miran," diye fısıldadı.

Bir saniye beklemeden cevap gelmişti. "Sen aldıkça."

Biraz ilerdikten sonra birden birleşen ellerinin üzerinde başka bir el hissetmişlerdi. İkisi de anlık bir refleksle arkalarını döndüklerinde bunun Giray olduğunu gördüler. Giray hiç onların bakmasını umursamadan ikisinin elini tuttu ve yavaşça birbirinden ayırdı. Rahatından ödün vermeyerek ortalarına geçti ve ikisinin de koluna girdi.

Ona anlamsız bakışlar atan ikiliye döndüğünde, "Ne?" diye sordu. "Neden böyle bakıyorsunuz?" Miran'ın tek kaşı havalanırken dudağının bir kenarı usulca kıvrıldı. Mavileriyle koluna girmiş Giray'ı işaret ederken, "Sence de orada senin yerine Evrim'in olması gerekmiyor mu?" diye sordu.

Giray başını eğip onun gösterdiği yere baktı. "He," dedi umursamazca. "Onu diyorsun." Miran bunun üzerine başını salladığında ise gram onu takmamıştı. "İki saattir uzaktan sizi izliyorum kardeşlik. Bu kadar samimiyet yeter." Siyah irislerini Evrim'e çevirdi. "Kardeşimi özledim."

Miran ağzının içinde homurdanırken bazen Giray'ı anlayamıyordu. Onay verdiğini söyleyip sonra birden bozuntuluk yapabiliyordu. Ama aslında Giray'ın niyeti farklıydı. Buraya onların aralarına girmek için değil, Miran'a başka bir şey demek için gelmişti.

Beraber yürümeye başladıklarında başını Miran'a doğru yaklaştırdı. Bunun üzerine Evrim'in gözleri onları bulduğunda Giray, onun kulağına bir şey söylemişti. Miran'ın dudak kenarında küçük bir gülüş çatlağı oluştuktan sonra Giray geri çekildi. İkisi göz göze geldiklerinde o bakışta binbir tane cümle geçmişti.

"Siz hayırdır benim yanımda kulaktan kulağa?" Evrim Giray'ın kolundan kurtularak tek kaşını yukarı kaldırdı. Hesap soran bakışları ikisi üzerinde gidip gelirken bu ikisinin bir şey sakladıkları belliydi. Giray'ın söylediği şey ne ise onun duymasını istememişti.

Miran onun yanına yaklaşarak elini sırtına koydu. Hafifçe onu bir yöne yöneltirken, "Sen diğerlerinin yanına geç gülüm," dedi. "Biz hemen geliyoruz." Evrim tabii ki onların bu şüpheci tavırları üzerine milim kıpırdamadı. "Bende sizinle geliyorum."

Giray anında, "Hayır," dediğinde ses tonu itiraz istemediğini belli ediyordu. Şu anda Alkurt'la bir işi vardı. Ama Evrim'in tehlikeye atlamasını istemiyordu. Bundan dolayı o da yanına geldi. "Güneş'im," dediğinde Evrim bu ses tonunu tanıyordu. Giray ne zaman bu ses tonuyla konuşsa onu ikna etmek asla mümkün olmazdı.

Omuzlarını huysuzca kaldırıp indirdi. "Offf," diye sitemle homurdandıktan sonra arkasını dönüp diğerlerinin olduğu masaya doğru yürümeye başladı. Arada arkasına baktığında onların hala orada dikildiklerini görüyordu. Anlaşılan o masaya gidene kadar hiçbir yere ayrılmayacaklardı.

Evrim masaya geldiğinde ise burada çok ayrı bir sohbet vardı. Birkaç masa birleştirilmiş ve kocaman bir ortam yaratılmıştı. Evrim de kendine bir sandalye çektikten sonra Tamer ve Volkan'ın arasına oturmuştu. Kurulan masada Şafak, Dönence, Sümeyye'ler ve az önce tanıştığı, Defne'lerin ortağı olan Alaca ailesinin çocukları ve onların arkadaşları vardı.

Evrim de yanlarına oturduğunda Taylan'ın hararetli bir şekilde bir şeyler anlattığını fark etti. "Bakın şimdi," dedi, yüzünde yine o kendine güvenen ama birazdan bozulacak olan ifade yerini almışken. "Bir gece operasyondayız, hava buz, görüş sıfır, herkes sus pus…"

Kutay hemen dirseğini masaya koyup çenesini eline dayadı. "Ne oldu komutanım?"

Taylan ona ters ters baktı. "Lan oğlum, dinle."

Devran başını yana eğerek hafifçe sırıttı. "Devam et bakalım, bu sefer ne çıktı karşına?"

Taylan dramatik bir şekilde nefes aldı. Konuşmasına bir türlü müsaade etmiyorlardı. "Bir ses geldi ama öyle böyle değil, bildiğin sürünme sesi. Ben dedim kesin biri yaklaşıyor." Masadakilerin bir kısmı gerçekten dinliyormuş gibi öne eğilmişti. "Silahı kaldırdım, hedef aldım, tam tetiğe basacağım…"

"Dur tahmin edeyim," dedi yan masadan Yavuz gülerek. "Kedi."

Taylan dişlerini sıkmıştı. "Bu kadar mı belli lan?" Masada bir anda kahkaha patladığında Tamer dizine vuruyordu. "Oğlum sizin tim hayvanat bahçesiyle savaşıyor resmen." Daha deminden beri anlattıkları tüm askerlik anıları hayvanlarla ilgiliydi.

"Lan bu sefer kedi değil," diye savundu kendini Taylan, gururunu kurtarmaya çalışır gibi. "Tilkiydi."

"Fark etti çok," diye mırıldandı Çağatay.

Barbaros araya girerek sözü aldı. "Siz bırakın bunu, asıl benim başıma geleni dinleyin." Sandalyede biraz dikleşmişti. "Nöbetteyim, sabaha karşı, gözlerim kapanıyor kapanacak. Bir baktım ileride bir şey hareket ediyor."

"Bu sefer deve çıkmasın," dedi Tuna gülerek.

Barbaros ona bakıp hafifçe sırıttı. "Yok, bu sefer daha iyi." Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. "Tam yaklaşacağım, arkamdan biri Barbaros diye fısıldadı."

Alaca'ların kızı Bade istemsizce ürpermişti. "Korkunç."

"Ben de aynısını düşündüm," dedi Barbaros. "Döndüm kimse yok." Masada birkaç kişi gerçekten sessizleşmişti, ama Devran gözlerini kısmış bekliyordu.

"Sonra ne oldu?" diye sordu Şimal merakla.

Barbaros dudak kenarını kıvırdı. "Meğer bizim timin yeni gelen çaylağı arkamda saklanmış, beni korkutmaya çalışıyormuş." Bir saniyelik duraksamanın ardından kahkaha bu sefer daha sert patlamıştı.

Bir ara gülüşlerin arasından Kutay kesik kesik nefesler alarak etrafına bakınmaya başladı. "Burak ve Ertuğrul komutanım nerede?" demişti ki ileriden gelen ikili gözüne çarptı.

Bu sefer Devran da etrafına bakındı. "Giray Komutan ve Miran Komutan da yok," dediğinde gözler beni bulmuştu. "İşleri varmış," diye homurdandım istemsizce. Beni çağırmamışlardı köpekler.

Burak ve Ertuğrul masaya gelip oturduğunda Burak, az önce yaşanan olaylar karşısında hala otuz iki sırıtıyordu. Evet, elbette Ertuğrul timin ortasında makara edecekti. Burak'ın salak salak sırıttığını gören Tolga yumruğunu sertçe onun omzuna geçirdi. "Hayırdır lan, niye mal mal sırıtıyorsun?"

Burak dedikoducu teyzeler gibi masadaki atıştırmalıkları önce önüne çekti. Ardından masadaki tüm kalabalığa bir göz gezdirdikten sonra gerim gerim gerilmişti. "Büyük dedikodu var."

Ertuğrul başına gelecekleri önceden sezmiş gibi, "Burak!" dedi dişlerinin arasından. "Seni çerez diye yerim oğlum."

Burak ufak bir tırssa da yapacağı şeyden asla vazgeçmeyecekti. Tek gözünü kırparak Ertuğrul'a bir öpücük yolladıktan sonra tekrar diğerlerine döndü. "Bizim Ertuğrul Komutan," dedi ağır ağır. Kafasını masaya doğru eğdiğinde refleksle birkaç kişi daha eğmişti. "Yanmış anacığım yanmış."

Kutay malı anlamayarak hayretler içinde sordu. "Neresi yanmış?"

Taylan bezgin bezgin Kutay'a gerçekten mi bakışları yolladıktan sonra birden kahkaha attı. Burak tam devamını söylemeye hazırlanıyordu ki en başından beri sessizliğini koruyan Altay söze girmişti. "Önce ben tahmin yürütmek istiyorum." Bunun üzerine masadaki birkaç kişi Sümeyye'yle göz göze gelmişti.

Aklına doğru kişi gelenler onun ablası olduğundan dolayı Sümeyye'ye bakıyordu. Masadaki gözlerin Sümeyye'ye dönmesi üzerine yanındaki Atlas yerinde dikleşmişti. Oturduğu sandalyede yayılmışken elini Sümeyye'nin omzuna attı. "Kimmiş?" dedi anlamamış gibi. Atlas'ın kıskançlığını fark eden kızlar gülmeye başladığında Tuna da Atlas'a imalı bakışlar atıyordu.

Masadaki dönen olaylardan habersiz Alaca çocukları birbirleri arasında bakışıyorlardı. "Eee çatlatmayın insanı," dedi Yade sitem içinde. "Kim bu yengemiz?"

Evrim aklına gelen kişiyle Volkan'ın kulağına doğru eğilmişti. Küçük bir fısıldaşmanın ardından tekrar masaya döndüler. Burak herkesin kendince bir tahmini olduğunu görünce tam bombayı patlatmaya hazırlanıyordu ki Kutay, "Derya Doktor!" diye bağırmıştı.

Burak bombayı kendi patlatamamanın siniriyle Kutay'ın kafasına bir tane çaktı. "Ben söyleyecektim!"

Masadan aynı anda bir ooo sesi yükselmeye başladığında Ertuğrul kravatını çıkartmış ve masada bulduğu boş bir tabakla kendine yelpaze yapıyordu. "Lan oğlum yok öyle bir şey, saçmalamayın."

Sümeyye gülerek öne doğru eğildi. "Valla abi ben senin ablama olan bakışlarından sonra başka dediğine inanmam." Beliz ise elini başına atmış az önce aramızda kalsın dedikleri şeyi nasıl bir anda herkesin öğrendiğini sorguluyordu.

"Yakışır kardeşime," dedi Taylan mutlu mutlu. Ardından aklına gelen olayla gülüşü yüzüne çakılmıştı. "Baba yengem savcının evlilik teklifi kutlamasında doktorun bana bakmamasından anlamalıydım zaten," diye homurdandı. Kendi yarasına bakılırken Derya bir anda Ertuğrul'a uçmuştu.

"Komutanım aşktan yandığın için kendine yelpaze yaptıysan ben serinletirim seni." Burak gülmeye başladığında Ertuğrul da içinden sabırlar çekmeye başlamıştı. Göstereceğim sana bakışlarını atarken bu sefer söze Altay girdi. "Ben sana diyeyim koçum bir daha ölsen kurtulamazsın bunların dilinden."

"Biliyorum komutanım," dedi çaresizlik içinde.

O esnada Sümeyye'nin gözüne tam karşısında oturan Poyraz'ın bileği çarpmıştı. Poyraz elini masanın kenarına dayadığı için bileğindeki zincir bileklik gözüküyordu. Siyaha yakın bir lacivert tonu olduğu için Sümeyye neşeyle öne atıldı. "Poziii abiiii," dedi hayranlıkla. "Bilekliğin çok güzeeel!"

Masada kısa bir an sessizlik yaşandı.

Bir saniye.

İki saniye.

İlk patlayan Evrim ve Tamer olmuştu. "Pozi mi?" Volkan dudaklarını birbirine bastırmış, gülmemek için kendini tutarken, Çağatay direkt kafasını eğmişti.

Masada şen bir kahkaha koptuğunda Tamer sandalyesinde doğrulup ellerini masaya koydu. "Arkadaşlar," dedi ciddi bir tonla. "Yeni bir isim doğdu."

Poyraz sert bakışlarını Tamer'e çevirdiğinde, "Hayır doğmadı," dedi dişlerinin arasından.

"Doğdu," dedi Tamer aynı netlikle. "Pozi." Kutay kahkaha atarken Tolga masaya vuruyordu. "Pozi abi!"

"Kesinlikle cuk oturdu," dedi Evrim kahkahasının arasından. Bade gözlerinden yaş silerken, Bence çok tatlı," dedi alayla.

Poyraz gözlerini devirmişti. "Kimse bir daha o ismi kullanmayacak."

Tamer eğilip ona doğru yaklaştı. "Pozi… sakin ol."

"Bak yemin ederim-" diye başladı Poyraz ama devam edemedi çünkü gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Çağatay başını kaldırıp ekledi. "Ringde Pozi diye bağırırlar artık."

Volkan da katıldı. "Rakip psikolojik olarak çöker."

"Susun lan!" dedi Poyraz ama sesinde bile gülüş vardı. Sümeyye ise başını Yağmur'un omzuna gömmüştü. "Sorry abi," dedi gülüşlerinin arasından boğuk bir sesle.

Tamer hemen döndü. "Hayır hayır, sen bir efsane yarattın."

Bunun üzerine Sümeyye başını kaldırdığında acaba Poyraz kızacak mı diye tetikteydi. Ama Poyraz da sonunda ortama ısınmaya başladığı için gülmemeye çalışıyordu. Bileğini Sümeyye'ye doğru uzattı. "Al çıkart senin olsun."

Sümeyye'nin gözlerinde minik yıldızlar belirirken hayretler içinde bir bilekliğe bir de Poyraz'a bakıyordu. "Gerçekten mi?"

"Al abim," dedi Poyraz ve ardından gülmemek için direnerek ekledi. "Pozi abisi." Sümeyye gülerek bilekliği çıkarttıktan sonra kendi bileğine taktı. Bilekliğin lacivert olması onun için en güzel ayrıntıydı çünkü kendi inanılmaz bir lacivert aşığıydı. Bilekliği taktıktan sonra ise tüm dünyalar onun olmuşcasına sırıtıyordu.

Diğer yönde Miran ve Giray düğün alanından çıktıklarında plan netti. "Gecemize biraz şen katalım bakalım." Alkurt buz gibi bir sesle konuştuğunda Giray güldü. "Sayemde." Ona dönüp göz kırptı. "Bir ara teşekkür edersin, Gökmen Kurt." Operasyon ve karargah dışlarında aralarındaki üst-alt ilişkisi kalkıyordu. Bunu onlar yapmamıştı, kendiliğinden gelişen bir şeydi.

Ona yan bir bakış attığında Giray'ın bahsettiği binanın arka tarafına gelmişlerdi. "Burası." Duvarın arkasına sindiklerinde gecenin keskin soğuğu net bir şekilde hissediliyordu. Sokağın içinde yoğun bir sessizlik hakimken onlar da ses çıkartmıyorlardı. Karşılarındaki adamlara bakarken onları en sessiz şekilde avlayacaklardı.

Örgüt asla durmuyordu. Durmak da istemiyordu. Bu düğün onlar için bir fırsattı çünkü hem timin ve Evrim'in geldiği bir düğündü, hemde düğün eşittir çocuklar demekti. Yeni kurbanlar için en uygun an bu düğündü onlar için. Bundan dolayı arka sokaklara sinmiş ve en doğru zamanı bekliyorlardı. Ancak Giray dışarı hava almaya çıktığında onları fark etmişti. Kendi başına hepsini halledebilirdi ama bu riski almadı. Ortamda çocuklar ve kadınlar vardı. Risk alınacak bir an değildi.

Diğerlerine değil direkt Alkurt'a gitti. Çünkü diğerleri kalabalık bir masada oturuyorlardı, onlara sessizce gidip durumu çıtlatamazdı. Ama Alkurt'un yanında sadece Evrim vardı. O kız tabii ki onları dinlemeyecekti ama o da dövüşte bir usta olduğu için daha çok onlara yardım etmiş olurdu. Şimdilik daha peşlerinden gelmemişti.

Örgütün adamları gürültü olmadan bu işi sessizce halledecekleri için hepsi bir bahçe duvarının arkasına sinmişti. Bir silahlı çatışmada bu düğün salonunda avlanabilirlerdi. Bundan dolayı sessizce girip çocukları alacaklardı. Tabii buna fırsat bulurlarsa.

İkisi beraber hızlıca gördükleri yerleri taradılar. Toplam on iki kişi saymışlardı. Giray'ın gözleri parıldarken omuzunun üzerinden Miran'a döndü. "Altı altı bölüşürüz."

Miran hızlıca başıyla onu onayladıktan sonra işaret parmağını salladı. "Bir hakkımı bile alırsan darılırım." Giray gülerek elini uzattı. "Başarılar kardeşlik." Miran uzatılan ele karşılık o da elini uzattı. Birbirlerinin elini sıkı sıkı tutarken tıpkı hastane bahçesinde dedikleri gibi tek yumruk olmuşlardı. Miran güldüğünde gözlerinden tehlikeli bir parıltı geçmişti. "Afiyet olsun kardeşim."

Önce binanın ardından o çıkmıştı. Karanlığın içinde bir hayalet gibi ilerlerken soluk alma sesi bile duyulmuyordu. Hızlı ve sessiz adımlarla diğer binanın arkasına vardığında bu tarafa bakan sokak lambası yoktu. Etraf zifiri karanlıktı ama bu onun için bir fırsattı. Bir kurt için avını en sessiz ve beklemediği anda avlamak kadar zevkli bir şey yoktu.

Ardından Giray burnunu çekerek üzerine gelen tozu temizledi. Emin adımlarla orada bekledikten bir süre sonra önünde durduğu binanın ön cephesine gitti. Güçlü bir sıçrayışta bahçe duvarına atladığında bahçenin içine girmişti. Evlerin bazıları terk edilmiş veya boştu. Bazıları ise yaşam olan evlerdi.

Alkurt binanın etrafında dolandığında gördüğü avla beraber adımları yavaşladı. Olabilecek en yavaş ama en hızlı şekilde arkadan yaklaşıp elini dudaklarının üzerine kapattığında adam çırpınmaya başlamıştı. Diğer kolunu adamın boynuna doladıktan sonra onu olduğu noktadan geriye çekti. Yere çöküp adamı dizlerinin üzerine yatırdığında adam can havliyle çırpınmaya devam ediyordu. Kolunu boğazına daha çok bastırırken ağzını da bağırmaması için sıkı sıkı tutuyordu. Adam biraz daha çırpındıktan bir süre sonra çırpınışlar durmuştu. Alkurt yavaşça onu yere bıraktığında gözleri etrafı taradı. Diğeri de biraz ilerideydi.

Giray bahçede ilerlerken siyah irisleri tetikteydi. Adamı görür görmez üzerine atlayacaktı. Bağırmayacağını bilse adamı dövmek istiyordu. Düğünde o kadar sıkılmıştı ki uyuşan parmak uçlarını sıkıp geri açtı. Nihayet görüş açısına adam girdiğinde dudakları zevkle kıvrıldı. "Ulan şimdi yemedim mi ben seni?" Hepsi farklı noktalarda beklediği için parça parça gözüküyordu şerefsizler. Aralarındaki haberleşmeyi telsiz aracılığıyla sağlıyorlardı.

Adama sinsice yaklaştığı esnada gözüne başka bir şey ilişmişti. Adamın yanında siyah bir elektrik bandı duruyordu. Gözleri ışıldadığında işte şimdi gerçekten eğlenceli olacak diye düşündü. "Bu bandı kaçırdığınız çocukların ağızlarına mı yapıştıracaktınız lan it!"

Arkasından duyduğu beklenmedik sesle adam paniklediği esnada arkadan yediği şiddetli bir tekmeyle çamurun üzerine düşmüştü. Giray hızlıca bandı aldıktan sonra bir parça koparttı. Yere attığı adamın yanına gidip yakasını sertçe tuttu. Kafasını hafifçe kaldırdığında bandı onun ağzına yapıştırmıştı. Keyfi yeni yeni yerine gelirken sırıttı. Şimdi bu herif bağıramayacağı için tadını çıkarta çıkarta onu dövebilirdi.

Bir iki adım geri çekildiğinde elini kaldırarak adama gelmesini işaret etti. Adam hızlıca kalkıp yumruğunu onun yüzüne savurduğunda usta bir refleksle onu geri savurmuştu. "İçinde kalmasın diye vurmana izin verebilirdim ama üzgünüm..." Sahte bir mahcupla kafasını yana eğdi. "Kardeşimin istemesi var." Alayla güldü. "Yüzüme yara almamam lazım."

Adam tekrar ileri bir hamle yaptığında Giray yine bezgince yumruktan kurtuldu. "Fazla sıkıcısın. Seninle eğlenmek için ağzını kapattım." Ani bir hareketle öne atıldığında yumruğunu adamın yüzüne patlattı. "Eğer böyle yapacaksan söyle seni geçip diğer arkadaşlarında eğlenelim."

Karşısındaki zavallı geri geri giderken yüzüne patlayan yumruktan dolayı dudağı patlamıştı. Sinir küpüne dönerken karşısında gevşekçe sırıtan adamın yüzünü dağıtmak istiyordu. Gözlerine kin akın ederken çevik bir hareketle yumruğunu Giray'ın karın boşluğuna geçirdi.

Bu sefer sendeleyen Giray'ken bu fazlasıyla hoşuna gitmişti. Anlaşılan karşısındaki adam oyuna yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Yüzünün yakınından geçen hızlı bir darbeden son anda kurtulduğunda başını yana eğerek esnetti. Sonunda eğlenecek bir şeyler bulmuştu.

İleri atılıp etrafında çevik bir hareketle döndükten sonra dirseğini adamın burnuna gömdü. Adamın burnundan fışkıran kanlar ise üzerine gelmesin diye hafif yana kaymıştı. Vücudunda depolanan adrenalin yavaş yavaş artmaya başladığında hiç beklemeden tekmesini adamın baldırına geçirdi.

Adam tek ayağının üzerinde diz çökerken daha son hamlesini yapmamıştı. Giray elini saçlarından geçirdiği esnada hızlı bir boşluktan yararlanıp arka cebinden bıçağını çıkarttı. Silahı çıkartsa ucunda susturucu yoktu, tüm herkes etrafına toplanırdı.

Giray son anda kendisine savrulan bıçağı fark etse de omuz hizasına gelen darbeden kurtulamamıştı. Bıçak oraya küçük bir çizik attığında hızlı bir hareketle adamın eline tekmesini attı. Bıçak uzağa savrulurken, "Ağız tadıyla bir dayak da yemiyorsunuz," diye homurdandı. "Sizin ben olmayan gururunuzu."

Adam tekrar ileri atıldığında artık sıkılmaya başladığı için ustaca bir hareketle o anlamadan adamın arkasına geçmişti. "Gittiğin yere arkadaşlarını da göndereceğim," dedi adamın kulağına doğru. "Yalnız kalacağım diye üzülme sakın." Ardından adamın boynunu çevirdiğinde duyduğu bir kıt sesinden sonra adamı bıraktı. O yere düşerken elektrik bandını kaptığı gibi bahçenin ilerisine doğru gitmeye devam ediyordu.

Alkurt ona ani müdahale eden adamın yüzüne sertçe yumruğunu geçirdiğinde adam bir iki adım gerilemişti. Başını yana eğerek avın tekrar ona saldırmasını bekledi. Adam olduğu yerde soluklandıktan sonra tekrar karşı atağa geçti. Alkurt'un yüzüne bir yumruk savurduğunda bileğinden yakalanmıştı. Kurt av istiyordu.

Alkurt adamı bileğinden tutarak geriye kırdı. Sessizliği acı dolu bir inilti yarmıştı. Avucunun içindeki bileği hala tutarken karın boşluğuna dizini geçirdi. Adam iki büklüm öne eğildiğinde Alkurt onun kafasından tuttu. Kafasını çevirip kırılma sesini duyduktan sonra adamı yere fırlattı. Onların olduğu bir yerden gerçekten çocuk kaçırabileceklerini mi düşünmüşlerdi? Mavileri etrafı taradığında şimdilik gözüne ilişen bir şey yoktu. Toplamda dört tane adamı indirmişti.

Binanın yan cephesine doğru ilerlerken boğazını sıkan kravatını sertçe çözdü. Gömleğinin ilk üç düğmesini açtıktan sonra yan cepheye gelmişti. Hızlıca etrafa bakındığında burada da kimse yoktu. "Ulan Giray kendininkilerle yetinmeyip benimkileri de aldın di mi lan?" Homurdanarak biraz daha ilerledi fakat burada da kimse yoktu.

Giray etrafında dönerek adamın kafasına tekmesini geçirdiğinde karşısındaki kişi tanınmaz hale gelmişti. On dakikadır adama tekme attığı için yüzü gözü yarılmıştı. Yüzünden aşağıya süzülen kanlar adamın boynuna doğru gidiyordu. Ardından gözleri kapandığı için yanına gidip nabzını kontrol etti. Bu da ölmüştü. "Kaldı iki." Dört adamı da doya doya dövdüğü için şu anlık onun keyfine diyecek yoktu. Ancak diğerlerine bakındığında kimsenin olmadığını gördü. "Nerede lan benim kalan adamlarım?" Derin bir nefes aldığında onaylamazca başını salladı. "Ulan, Miran." O da onun aldığını düşünüyordu.

Bir süre sonra ikisi de ayrıldıkları noktaya geri dönmüştü. Alkurt'un kravatı boynunun iki tarafında duruyordu. Giray'da ise sadece siyah bir gömlek olduğu için rahattı. Kravatlar pek onun tarzı değildi. Birbirlerinin görüş açısına girdiklerinde ikisinin de kaşları çatıldı. "Lan hani altıya altı bölüşecektik ne diye oyunbozanlık yapıyorsun kardeşim?"

Alkurt'un tek kaşı havalandığında, "Bana numara çekme," dedi buna adı gibi emin bir şekilde. "Kalan iki payımı senin aldığını biliyorum."

"Oyunculuk oscarlık ama başarısız. Bir dahaki operasyonda alırım senden."

Alkurt'un içine bir kurt düşmüştü. "Seninkileri ben almadım." Sesi düşünceliyken susup etrafı dinledi. Gelen ses ya da başka bir şey yoktu. Belki de uyanıp kaçmışlardı. "Anlaşılan sende almadın."

Giray'da bir an için duraksadı. Gerçekten kaçmış olabilirledi ya da ellerindeki fırsatı daha fazla kaçırmadan içeri sızmışlardı. Alkurt'un da aklına aynı ihtimal gelmiş olacak ki ikisinin gözleri buluştu. Daha fazla vakit kaybetmeden tam geri dönmek için hareketlenmişlerdi ki karşılarında başka birinin olduğunu gördüler.

Kadının gözleri düz bakarken dudakları alaycıydı. Yavaş adımlarla onların yanına geldiğinde elbisenin ucu yere sürtüyordu çünkü topuklularını çıkartmıştı. Dudaklarını yavaşça araladığında, "Eşit bölüştük," dedi zevkle. "Siz dört, dört indirdiniz. İkinizden de iki tanesini araklayarak bende kendime dört pay çıkarttım."

Lafa önce giren Miran olmuştu. "Sana bizi beklemeni söylemiştim." Hesap sorarcasına konuştuğunda Evrim omuzlarını kaldırıp indirdi. "Ama diğer yanın da yanınıza geleceğimi deli gibi biliyordu." Onun yanında fısıltılı bir şekilde konuştuklarında elbette bir şey olduğunu sezmişti. Onlar düğün alanından çıkana kadar beklemişti ardından ise peşlerine takılmıştı. Geldiğinde sokaklar fazla karanlıktı ama bu daha çok hoşuna gitmişti. Çünkü karanlık onun içindeki en ışıklı odaydı.

Giray onun üzerindeki elbiseyi işaret etti. "Bu işi üzerindekiyle yapmak seni zorlamadı mı?" Elbisenin etek kısmı dar olduğu için bir rakiple fiziksel temas esnasında onu zorlardı. En azından Giray öyle düşünmüştü. Mavileriyle gülerek elindeki topukluların topuğunu işaret etti. "Bu gibi durumlar için biz kadınların silahı çoktur." O sivri topuklularla adamları indirmek elbette çok eğlenceli olmuştu.

Miran'ın gözleri harlanırken dudağının kenarında bir gülüş çatlağı oluştu. Bu kadına yeterince ölüp bitmiyormuş gibi bu halleri ayrı bir hoşuna gidiyordu. Evrim çıplak ayak onların tamamen yanına geldiğinde yol boyu ayaklarına hep bir şeyler batmıştı. Ama bunlar onu durdurmaya engel değildi. Bu tarz küçük şeylerin onu alıkoymasına izin vermezdi.

Elini kaldırıp topuklularını yere bıraktığında tok diye bir ses çıkmıştı. Hiçbir şey olmamış gibi onları geri ayağına giydikten sonra bakışlarını ikiliye döndürdü. "Neyi bekliyorsunuz daha? Adamları imha ettiğimize göre artık düğün eğlencesine geri dönebiliriz." Giray bir soluk verdiğinde az önceki yaşananların tekrardan daha eğlenceli olduğunu düşündü.

ꨄ

Evrim

Aynanın karşısına geçip yüzüme kayan bandanayı biraz geri çektim. Ellerime ve yüzüme güzelce su çarptıktan sonra önüme gelen saçlarımın bir kısmını daha bandananın içine sokuşturdum. Ellerimi havluya silip koridorda çıktığımda Miran elinde çerez tabaklarıyla içeri gidiyordu.

Beni gördüğünde adımları durdu. "Evrim," dedi şok dolu bir sesle. "Ne bu halin?" Bana inanamayan gözlerle bakıyordu.

Başımı önüme eğerek üzerimdekilere baktım. "Ne varmış halimde?" Ben bir şey göremiyordum.

Gözlerini ayaklarıma çevirdiğinde bir feryat çıktı dudaklarından. "Abi çorabına varana kadar bir de."

Gözlerimi kısarak ona döndüğümde hesap sorarcasına ellerimi belime koydum. "Beşiktaşlı çoraplarımın sana ne gibi bir sakıncası var yüzbaşı?"

"Her konuda olduğu gibi bu konuda da zıtsın di mi bana?"

Önüme yine gelen siyah beyaz bandanamı tekrar düzelttim. Ellerimi kartal pençesi yaparak yüzüne doğru eğildiğimde kaşları alayla havalandı. "İstediğin kadar havalan." Başını dikleştirerek gururla göğüsünü kabarttı. "Bu akşamki maç bizim." Arkasını dönüp salona geçtiği esnada bir kahkaha attım. Bu akşam Beşiktaş ve Trabzonspor maçı vardı.

"O kadar da emin olma." Peşinden giderek koltukların birine kendimi attım. Karşımızdaki dev televizyonda maça kalan süre belirmişti. Öne doğru eğilerek kollarımı serbestçe dizime bıraktım. "Beşiktaşlı doğdum beşikten ezele," diye marştan bir alıntı yaptığımda gözlerini kısmış bana anlamsız bakışlar atıyordu.

"Buradan bakınca hiç maç izleyen bir tipe benzemiyorsun." Gözlerimi gözlerine sabitlediğim esnada formamdaki Beşiktaş armasını yüzüme yaklaştırarak öptüm. "Maçtan sonra fikirlerini tekrar alırım."

Bana garip bir yaratıkmışım gibi tuhaf bakışlar atarken Beşiktaşlı olmamı pek sindirememiş gibiydi. "Yalnız atladığın bir konu var savcı hanım." Önüme doğru eğilerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Ben daha hazır değilim." Kısık bir tınıyla konuştuktan sonra yanağımdan bir makas alarak doğruldu.

Salondan dışarı çıkarken arkasından boş boş bakıyordum. Eğilip avucuma birkaç tane çerez alarak ağzıma attım. Kıtırtı sesi kulaklarıma ulaşırken saate bir kere daha baktım. Maçın başlamasına on dakika kalmıştı.

Çınar'ın düğününden çıktıktan sonra Miran'ın evine gelmiştik. Miran zaten bu gece için maçı izleyecekti. Koyu bir fanatik olduğu buradan bile solunuyordu. Ama benim ona eşlik edeceğimi tahmin etmemişti. Hemde karşısına Beşiktaşlı olarak dikilmemi beklemiyor olacak ki afallamıştı.

Aradan geçen birkaç dakikanın ardından salonun eşiğinde Miran belirmişti. Üzerinde bir Trabzonspor forması, başında bandanası ve boynunda da bir atkı vardı. Ağır adımlarla ve süzülerek yanıma gelip tam karşıma oturdu.

Dilimi cık cıklayarak damağıma vururken, "On dokuzumun yanına sıfır üç olsan ölürdün di mi?" diye söylenmiştim. Üzerimde kendi ismimin yazılı olduğu bir forma vardı ve üzerindeki numara ise on dokuzdu.

Gözlerinden bariz bir kararlılık ve netlik taşarken, "Asıl," dedi tok bir sesle. "Trabzonsporlu olmasam ölürdüm."

Oturduğum koltukta geri yaslanarak rahat bir duruş sergiledim. "Ben desem siyah sen demiyorsun beyaz yüzbaşı." Dudağımı büktüm. "Sen bilirsin. Bu maçı biz alacağız."

Birden doğrulup ayaklanırken, "Gel lan," dedi. "İddiaya girelim seninle."

Bende gaza gelip ayaklanırken, "Kabul lan," dedim hemen.

Serçe parmağını bana doğru uzattı. "Ben kazanırsam sana bir sürprizim olacak."

Serçe parmağımı uzatıp onunkini kavradım. "Eyvallah." Parmağını tutup sallarken, "Ben kazanırsam," diye mırıldandım. "Bana bir kilo biber alacaksın." Başını geriye atıp kocaman bir kahkaha patlattığında bu durumdan fazlasıyla zevk alıyor gibiydi.

Bu haline bakıp dudaklarımı içe doğru bükerken, "Ayıp ayıp," dedim kınarcasına. "Ne var? Niye dalga geçiyorsun?" Parmaklarımız hala aşağı yukarı sallanmaya devam ediyordu.

Bir süre sonra gülüşü kesildiğinde muzır bakışları kızgın yüz hatlarımda gezindi. "Bir şey yok minik kartal." Gülmemek için yoğun bir çaba verirken dudaklarını birbirine bastırdı. "Sıkıntı değil, alırız biberini." Biber yemeyi seviyordum.

Sert bakışlarımı ona kenetleyip serçe parmağım arasındaki parmağını biraz daha sıktım. Aynı şekilde onun da meydan okuyan bakışları gözlerimdeyken bir an için koluma kaymıştı. Mavilerinin kolumda durmasıyla, "Vaaayyytttt!" dedi abartılı bir ses tonuyla. "Savcı Hanım siz nesiniz ya böyle? Halterci falan mı?"

Kafamı onun baktığı yöne çevirerek baktığımda elimi sıkmamla kolumda ortaya çıkan bicepslerimi gördüm. Bu sefer kahkaha atma sırası bendeyken bu esnada parmağımı bırakmıştı. "Lazım oluyor, Miran Bey." Tek kaşım havalandığında yüzüme ciddi bir ifade yerleştirdim. "Bizde boş adam değiliz neticede."

Kafasını ağır ağır aşağı yukarı sallarken ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Hizmetinize hazırım sultanım." Başını yalancı bir mahcupla önüne eğdi. "Ne olur beni bağışlayın."

"Hıımm," diye mırıldandım ve bulunduğum yere çökerek bağdaş kurdum. "Bunu ben ve bicepslerim bir düşüneceğiz."

Tekrar bir gülüş koyuverdiğinde o da gelip tam önüme bağdaş kurdu. "Sen ve bicepslerin ha? Yerim ula seni." Uzanıp hafifçe burnumu sıktı. "Göster ha bakayım o bicepsleri bana da tekrar."

Bunun üzerine çok ciddi bir iş yapıyormuşum gibi formanın kısa kolunu omuzuma kadar çektim. Kolumu Miran'a doğru uzatarak yumruğumu sıktığımda, şişen bicepsimi gözlerinin önüne sererek çenemi dikleştirdim. "Görüyorsun di mi?"

Alt dudağını bükerek yüzüne şoke olmuş bir tepki yerleştirdi. Parmak ucuyla uzanıp yavaşça bicepsime dokunduğunda yalancı bir inlemeyle parmağını hemen geri çekti. "Ouuvvv," dedi parmağına üflerken. "Yandı." Bana yan gözle bir bakış attıktan sonra dudakları kıvrıldı. "Alev ediyorsun çünkü gül güzeli!"

Ani iltifatı karşısında kıkırdadıktan sonra gözlerimle onun kolunu işaret ettim. "Eee senin marifetlerini de görelim bakalım komutan bey."

Sözlerim üzerine dünden razıymış gibi başını eğerek, "Hay hay savcı hanım," dedi. Kolunu önümüze getirdiğinde daha sıkmadan bile kasları buradan belli oluyordu. Elini yumruk yapar yapmaz bir yumrukta kolunda oluşmuştu. Onun kolunun yanında benim minik bicepslerim kurdun yanında kedi gibi duruyordu.

Buna rağmen yüzüne üzgün bir ifade kondurdu. "Sizin yanınızda benimki tığ gibi sayın savcım," dediğinde adeta anırarak bir kahkaha patlamıştım. Yanımda hulk gibi duruyordu. Hatta gibisi bile fazlaydı.

Başımı öne eğerek dizlerine dayadığımda gülüşümü bastırmak için yaptığım bir hareketti bu. Kafam ona yaslıyken gülüşlerimin devam ettiği esnada elini saçlarımın üzerine koydu. Parmakları saçlarımın arasına daldığında dokunuşu fazla hassastı.

Bir süre elini saçımda gezdirdiğinde gülüşlerim de durulmuştu. Kıkırtım yerini huzura bırakırken kafamı yavaşça kaldırdım. Bana aşık aşık bakan mavilerine her seferinde ayrı bir şekilde eriyordum.

Elimi dizine koyarak yavaşça yüzüne doğru eğilip yanağına bir öpücük kondurdum. Geri çekildiğim esnada bu küçük jestim onu fazlasıyla mest etmiş gibiydi.

Kalkmaya yeltendiğim esnada birden beni belimden yakaladı. Zorlanmadan beni kendine doğru yaklaştırdığında, "Öyle bir dünya yok," diye fısıldadı. "Hem öpüp hem kaçamazsın. Ne yapayım şimdi seni ben?"

Saçımdan bir tutam alıp parmağına doladığı esnada kapının çalan ziliyle beraber sinirle ağzının içinde homurandı. Oturduğum yerden hızlıca kalkıp kapıya koştuğumda gelenin kim olduğunu biliyordum.

Hızlıca kapıyı açtığımda ellerinde poşetlerle bir adet Taylan karşımda duruyordu. Beraber maç izlemek için bizzat ben çağırmıştım. Ayakkabılarını çıkartıp hızlıca içeri girerken, "Yengem savcı," dedi nefes nefese. "Maç başlamadı di mi daha, geç kalmadım."

İçeri girmesinin ardından kapıyı kapattığımda Miran'da salondan çıkmıştı. "Başlamak üzere, son saniyeleri." Taylan kenarıda bulduğu terlikleri ayağına geçirip poşetleri elime tutuşturdu. "Bunlar ne?"

Üzerindeki paltosunu da çıkartıp asarken Beşiktaşlı forması ortaya çıkmıştı. "Ee çerezlik bir şeyler aldım yengem savcı." Birden alayla dudakları kıvrıldı. "Gerçi bu akşam menüde hamsi var ama," dediğinde bir kahkaha attım.

Kapıya dayanan Miran bize umutsuz bakışlar atıyordu. Taylan'ın üzerindeki formayı görünce, "Oha oğlum," dedi çaresizce. "Sen de mi?" Benim çağırdığımı tahmin ettiği için bu durumu sorgulamamıştı.

Taylan elini göğüsüne vurup, "Evelallah komutanım," dedi gururla. "Çok şükür."

İçeriden spiker sesleri gelmeye başladığında aralarından geçerek içeri uçtum. Kanepenin en ortasındaki yerimi aldığımda Taylan gelip yanıma oturdu. Miran'da geçip karşımıza oturduğunda gözleri şimdiden televizyona kilitlenmişti.

Poşetleri önümüzdeki masanın üzerine yığdıktan sonra tabaklara dökmeye başladım. Arada ise gözlerim televizyona kayıyordu. Çerezleri koyup bir tabağıda Miran'a uzattığım esnada maç başlamıştı.

Miran tabaktan bir avuç alıp ağzına atmıştı ki, bizim takımdan ilk gol gelince çerez genzine gidince öksürmeye başladı. Gol sevinciyle kanepenin üzerinde dikilirken, "Yürüüüü be kartalııımmm!" diye bağırdığım esnada Taylan'da, "Alev alev çarşı, hepinize karşı usta," demişti.

Miran boğazını temizlemek için çayından bir yudum aldıktan sonra sinirle bize döndü. "Hemen uçmayın, maç daha yeni başladı."

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsümün içinden çıkıp televizyonun önüne düşecek gibiydi. Miran ise sadece dilini yanağının içine bastırdı. Gözlerini ekrandan ayırmadan başını hafifçe iki yana salladı. "Daha çok erken," dedi sakin ama altında sertlik barındıran bir sesle. "Bu maç böyle bitmez."

Gözlerimi kısıp ona baktığımda, "Umarım bitmez," dedim meydan okur gibi. "Daha fark atacağız." Bana sinirle göz devirdikten sonra ağzının içinde bir şeyler homurdanarak önüne döndü.

Dakikalar ilerledikçe Trabzonspor oyunun kontrolünü eline almaya başlamıştı. Paslar sıklaşmış, baskı artmıştı. Miran'ın duruşu da artık değişmişti. Öne doğru eğilmiş, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Sağ eliyle farkında olmadan dizini ritmik şekilde vuruyordu.

Bir pozisyonda Trabzonsporlu oyuncu yerde kalınca Miran bir anda ayağa kalkarak, "Faul bu! Kör müsün sen!" diye bağırdı televizyona doğru.

Hakem oyunu devam ettirdiği esnada kollarımı göğüsümde bağladım. "Temiz müdahale." Bana yan gözle bir bakış attığında, "Temiz mi?" diye sordu hayretle.

"Temiz."

Sinirle nefesini koyuverirken, "Ben çıksam daha iyi oynarım," dediğinde Taylan güldü. "Önce kondisyon kazan komutanım." Miran cevap vermedi. Gözleri hala ekrandayken sonunda beklediği şey olmuştu. Trabzonspor'un hızlı gelişen atağında top ceza sahası dışından sert bir vuruşla ağlara gitti. İlk golü attıklarında salon bir anda sessizleşti.

Miran yavaşça arkasına yaslandığında dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Hiçbir şey söylemedi ama yüzündeki o ifade her şeyi söylüyordu. "Daha bitmedi demiştim."

Taylan sinirle saçını karıştırarak, "Ya tutamaz mıydı onu kaleci!" dediğinde dişlerimi sıktım. "Şans golü."

Ama içimde huzursuzluk büyüyordu. Dakikalar sonra hakem bu sefer Beşiktaşlı bir oyuncuya sarı kart gösterdiğinde birden ayağa fırladım. "Ne!" Televizyona doğru bir adım attığım esnada, "Topa dokundu adam! Bu neyin kartı!" diye söyleniyordum ki Miran kollarını göğsünde birleştirdi. "Doğru karar."

Ona döndüm. "Dalga mı geçiyorsun?" dediğimde alayla kaşını kaldırdı. "Net kart."

Taylan araya girdiğinde, "Hakem karadenizli usta," diyerek bunu kabullenemediğini belirtti. Miran kısa bir kahkaha attığında sanki o cümlenin üzerine gibi Trabzonspor ikinci golü atmıştı. Top ağlara girdiği anda Miran ayağa kalktı.

Bu sefer zıplayan oydu ama abartmamıştı. Sevincinden sonra bana döndüğünde o bakışta yoğun bir zafer solumuştum. Dudakları büyük bir hazla yana kıvrıldığında ikimize birden baktı. "Şimdi," dedi sakin bir sesle. "Gerçek başladı."

Kapının zili ortamda yankılanmaya başladığında ses, salonun içindeki gerilimi bölmüştü. Oturduğum yerden kalkıp hızlıca kapıya doğru koştum. Bu sefer gelen kimdi ama ben çağırmamıştım. Kapıyı açtığımda karşımda nefes nefese duran Zeynep vardı. Elinde Trabzonspor forması tutuyordu, saçları rüzgardan dağılmıştı. Tabii ya, gelen müstakbel görümcemdi.

Tam, "Hoş ge-" diyeceğim esnada heyecanla içeri daldı. "Abim nerede?" Oflayarak kapıyı geri kapattığımda Zeynep hızlıca salona gitti. Peşinden bende gittiğimde Miran onu gördüğü için yüzündeki sertlik erimişti.

Nefes nefese, "Çok geç kalmadım di mi?" derken hızlıca formayı kafasından geçirdi. Miran'ın yanına oturduğunda artık Miran o cephede yalnız değildi.

Miran yanına oturan kardeşini kolunun altına alıp saçlarını karıştırdı. "Biraz daha geç kalsaydın zafer sevincini kaçıracaktın ama abisinin kahküllüsü."

Gelip tekrar yerime oturduktan sonra soğuyan çayımdan bir yudum alıp tekrar ekrana döndüm. Dakikalar ilermeye başladığında kalbim her saniye biraz daha ağırlaşıyordu. Her hücum esnasında farkında olmadan dikleşirken diğerleri de benden farksız değillerdi.

Sonra bizim takım birden atağa çıktı. Top ceza sahasına girdiğinde Taylan'ın kolunu sıkarken nefesimi tuttum. Karambol. Şut ve, "GOOLLL!" diye ayağa fırladığım esnada kanepenin üzerine çıkıp Taylan'la hoplamaya başlamıştık. Aynı anda, "Siyah! Beyaz!" diye sevinçle haykırırken şimdi skor tablosu eşitlenmişti.

Miran'ın çenesi kilitlendiğinde Zeynep'e delicesine gözlerle bize bakıyordu. Gözlerini o zafer kırıldığında Miran gözlerini yumup derin bir nefes verdikten sonra tekrar açtı. Sakinliğini korumaya çalışırken yine de fazla sakin görünüyordu. "Son sözü biz söyleriz," dedi hala emin bir ses tonuyla.

Dakika 89.

Spikerin sesi gerilmişti. "Maçın son dakikaları…" Hepimiz aynı gerginliği solurken ya biri son dakika bu eşitliği bozacaktı ya da eşit bitecekti. Miran yumruğunu ısırıken, Zeynep'te dizlerinin üzerinde dikilmişti. Taylan ellerini kafasına atıp nefesini tutmuşken ben elimle formamın armasını tutuyordum.

Tam o esnada Beşiktaş son bir atak başlattı. Top kanattan içeri kesildiğinde zaman yavaşlamıştı. Herkes sustuktan sonra o son vuruş geldi. Top ağlara girdi.

Bu sefer gerçekten kopmuştum. Tekrar kanepenin üzerine çıktığımda Taylan'da dikilmişti. Kollarımızı birbirimizin omuzuna atarak zıplamaya başladığımızda dudaklarımızdan, "LAY LAY LAY LAY LAY LAY LAAAYYY! O BEŞİKKTAAAŞŞ!" nidaları dökülüyordu.

Miranspor tribününde ise çıt çıkmıyordu. İkisi de sinirli bakışlarla bize öldürücü bakışlar atarken Zeynep bir yandan itiraz ediyordu. "Nereye bakıyorsun oğlum sen öyle!" Miran ise hareket dahi etmeden durup bizi izliyordu. Gözlerini yavaşça bana çıkarttığında bakışları sakindi. Ama içinde bir yıkım olduğunu görebiliyordum.

Ve dudaklarının kenarı hafifçe yana kıvrıldığında, "Son dakika…" diye mırıldandı. Sonra gözlerimin içine bakarak ekledi. "Senin takım inatçıymış."

Televizyondan gelen son düdük sesi salonun içine yayıldığında zaman gerçekten bir anlığına durmuştu. Spikerin sesi uzaktan geliyormuş gibiydi. "Ve maç sona eriyor… Beşiktaş son dakika golüyle kazanıyor…" Ama ben spikeri duymuyordum. Sadece kalbimin sesini duyuyordum. Göğsümün içinden kaburgalarıma vuran, hızlı, canlı, zafer sarhoşu bir ritimdi bu.

Kanepenin üzerinde yarı ayakta, yarı dengemi bulmaya çalışırken gözlerim istemsizce tekrar Miran'a kaydı, hala oturuyordu. Dirsekleri dizlerinin üzerindeydi. Elleri birbirine kenetlenmişti. Başını hafifçe öne eğmişti ama gözleri yukarıdaydı, bana bakıyordu.

O bakışta öfke yoktu, kızgınlık yoktu. Sadece kabulleniş vardı ve de gurur. Sanki kaybettiği şey maç değildi de, zaten kazanamayacağını bildiği bir savaşı sonuna kadar onuruyla sürdürmüş bir komutan gibiydi.

Yavaşça kanepeden indim. Ayaklarım halının üzerine sessizce bastığında Taylan hala bağırıyordu. Zeynep ise itiraz etmeye devam ediyordu. Televizyonda tekrar görüntüleri dönüyordu.

Birkaç adımda Miran'ın yanına varıp önünde durdum. Başını biraz daha kaldırdığında artık tamamen bana bakıyordu. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Dudaklarımı bastırdım. Gülümsememi tutmaya çalışıyordum ama başaramıyordum.

Bunu fark ederek kaşının biri hafifçe kalktı. "Çok mutlusun."

Başımı hafifçe yana eğerek, "İddiamı kazandım," dedim. Bunun üzerine derin bir iç çekerek ayağa kalktığında aramızdaki mesafe tamamen yok oldu. Göğsü neredeyse bana değiyordu. Onun sıcaklığı tenime ulaşırken kalbim bu sefer bambaşka bir sebepten hızlandı.

Elini yavaşça kaldırdığında bir an ne yapacağını anlayamadım. Sonra parmakları formama dokundu, Beşiktaş armasının olduğu yere. Başparmağı kumaşın üzerinde gezindiğinde, "Demek kazandın," diye mırıldandı.

Nefesini çok yakınımda hissederken, "İddiayı hatırlıyorsun di mi?" dedim fısıltıyla. Bu sefer geniş bir gülümsemeyle parmakları kolumdan kayıp bileğime indi. Nazikçe tuttuğunda, "Unutmadım," dedi. O biberimi bana almalıydı. Unutsa da hatırlatırdım.

Sonra biraz daha eğildi. Sesi kulağımın hemen yanında, neredeyse bir nefes kadar yakındı. "Ben sözümü tutarım, savcı hanım." Kalbim duracak gibi olduğunda gözlerimi yavaşça yumdum. Miran'ın her sözü kalbime adeta ilmek ilmek işleniyordu.

Birden arka tarafımızdan gelen müzik girişi sesiyle ortamın tüm romantikliği bozulmuştu. Yumduğum gözlerimi açıp başımı arkaya çevirdiğimde ise Taylan elinde kocaman bir hoparlörle kapının girişine dikilmişti.

Biz henüz tepki veremeden Zeyno'mun ağzından, "Yuh Taylan abi," ifadesi dökülmüştü. Bence de yuh Taylan.

"Oğlum bu ne?" Miran önümden çekilerek birkaç adımda Taylan'ın yanına vardı. "Hangi ara getirdin sen bunu?"

Taylan bizi hiç umursamadan hoparlörü masanın tepesine koydu. Elleriyle bedenindeki hareketlere ritim tuttururken kendini şarkının ritmine teslim etmiş gibiydi. Hayretler içinde gülerken, "Lan ortak," diye seslendim. Yan bir bakışla bana döndüğümde elimi salladım. "Hayırdır?"

"Çalın vurun oynayın burası düğün yeridir!" Coşkuyla şarkıyı tekrar ettikten sonra kafasını da sallamaya başladı. "Kutlama yapıyorum yengem savcı! Maç bizim!"

Gülmeye devam ettiğim sırada, "İyi de," dedim kafa karışıklığıyla. "Neden marş yerine atabarı açtın?"

Uzanıp kolundan tutarak yanına çektiği esnada, "Onları maç sırasında söyledik," dedi. "Hem içimden bunu söylemek geldi."

Ona ayak uydurarak yanına gittim. Kolunu omuzuma attığında aynı şekilde bende onun omuzuna atmıştım. Taylan şarkıyı en başa aldığında giriş kısmının müziğiyle zıplamaya başlamıştık.

"Bahçası var! Bağı var!" İlk söz kısmı geldiğinde boşta kalan ellerimizle bozkurt yapıp sallamaya başlamıştık. Konu maç değildi, Taylan'la her an eğlenecek bir şeyler bulabiliyorduk.

Zeynep kendini hala sinirli tutmaya çalışırken bu onun için çok zordu. Gülmek için direnen dudaklarını zorla tutuyordu. Miran ise tek kaşı havalanmış ve bir eli belinde hesap soran teyzeler gibi salonun ortasında dikiliyordu. "Evimin ortasında neden zıplıyorsunuz?"

Karşılık olarak, "Ayvası var! Narı var!" diye bağırdığımızda Miran öyle mi dercesine bir bakış atarken Zeynep artık dayanamayarak yanımıza geldi. Diğer kolumun altına onu aldığımda bizimle beraber o da zıplamaya başlamıştı. "Gel aşkım bu abine uyma sen."

Eliyle bozkurt yaparken içtenlikle güldü. "Bu durumda sana yenge mi demem gerekiyor?"

"Atamızdan yadigar bizde atabarı var!" Taylan gram ara vermeden boğazı yırtılırcasına bağırırken sanki yıllardır bu anı bekliyor gibiydi. Zeynep'e tekrar döndüğümde alt dudağımı büktüm. "Yarından sonra sözümüz var Zeynoli. Sence bu durumda dememen mi gerekiyor?"

Kendini tutamayıp bir kahkaha bastığında başını aşağı yukarı salladı. "Zeynoli? Sevdim. Ama ben yine de yenge demeyeceğim. Onun yerine Evo demeyi tercih ediyorum." Bu kızı fazlasıyla sevmiştim.

Gülerek önüme döndüğümde Miran koltuğa yerleşmişti. Gram rahatını bozmadan bacağını diğerinin üzerine atarak eline bir kase çerez aldı. Biz böyle deli gibi zıplarken bu durum fazlasıyla ona seyir zevki veriyordu.

"Uzun uzun kamışlar! Ucunu budamışlar!" Şarkıya üçümüz beraber eşlik ederken kafamdaki bandanam yere düştüğü için her zıplayışta saçlarım önüme düşüyordu. Zeynep'in de saçları dağıldığı için saçlarımız birbirine karışırken gözlerim bir saniye olsun Miran'dan ayrılmıyordu.

Gözlerimi mavilerine dikerek, "Benim ela gözlümü gurbete yollamışlar!" diye bağırdığında başını öne eğerek güldü. "Çatlak."

Zıplamaktan kalbim ağzıma gelmişken nefes nefese kalmıştık. Şarkının son kısımları çalıyordu ama başımı aşağı yukarı sallayarak eğlenmeye devam ediyordum.

"İster al ister alma alnına yazılmışım!" Bu kısmı söylerken hafif omuz sarstığımda çenesi seğirerek başını hafifçe yana yatırdı. Kirpiklerinin altındaki mavileri her zerreme kurban gibi bakarken bir süre öylece durmuştu.

Derimin altı ısındığında yutkunarak boğazımı ıslattım. "Bura baba evidir! Tahtaları kevidir!" Taylan'ın iri cüssesiyle zaman geçtikçe zıplamak daha zor oluyordu.

"Çalın vurun oynayın burası düğün yeridir!" Son sözü söyleyerek şarkı bittiğinde kendimi birden kanepenin üzerine attım. Patates çuvalı gibi oraya yığıldığımda Taylan enerjisi atamıyor olacak ki tekrar hoparlöre yöneldi.

Zeyno da kolumun üzerine düştüğünde göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu. Elini göğüsünün üzerine koyup nefesini düzenlemeye çalışırken, "Yorulduk Evo," dedi nefeslerinin arasından.

Alnıma yapışan saçı geri çektiğimde, "Yorulduk Zeyno," diye karşılık verdim. Yorulmuştuk.

Miran bulunduğu yerden kalkmadı. Ama gözlerini üzerimden de çekilmedi. Elindeki çerez kasesini yavaşça masaya bıraktı. Sanki ani bir hareket yaparsa bu an bozulacakmış gibiydi. Dirseklerini dizlerine dayayıp bana doğru hafifçe eğildi. Saçlarım hala alnıma yapışıktı. Nefesim hâlâ düzensizdi. "Bitirdin mi enerjini?" dedi kısık bir tınıyla. Sesi alçaktı. Yumuşaktı. Ve sadece bana aitti.

Başımı nazlı bir edayla aşağı yukarı salladığımda Zeynep kolumun üzerine uzanmış Taylan ise başka bir şarkıya geçmişti. O esnada Miran'ın oturduğu koltukta çalan telefonum ortamın sesine karışmıştı. Miran telefonu bana uzatmak için oraya döndüğünde arayan kişiyle beraber duraksadı.

Kaşları hafifçe çatılırken bedeninin kasıldığını fark edebiliyordum. Gözleri kısa bir an beni bulup tekrar telefona döndü. "Kimmiş arayan?" Bunun üzerine telefonu eline alıp yavaşça bana doğru çevirdi. Ekranda gördüğüm Berke Karaca ismiyle sıkıntıyla soludum. Bu adamdan bir türlü kurtulamamıştım.

Zeynep'e dönüp başımla telefonu işaret ettim. "Zeyno uzansana." Telefona daha yakın olduğu için Miran'ın elinden alıp bana verdi. Telefon çalmaya yakınken açıp kulağıma dayadım. "Dinliyorum, Berke?"

Miran oturduğu koltuktan kalkıp yanımda bittiğinde karşı taraftan ilk başta Berke'nin nefes sesini işittim. "Evrim Hanım neredesiniz?"

Miran başımda zebani gibi dikilirken telefondaki konuşmaları duymaya çalışıyordu. Bunun üzerine kolumda onu iterek telefonun hoparlörünü açtım. Zeynep bir el hareketiyle Taylan'a müziği kapattırmıştı.

"Bu akşam sana gerek yok," dememle Miran derin bir soluk alarak telefona uzanmıştı ki elimle onu durdurdum. "Erkek arkadaşımın evindeyim zaten."

Berke adliyenin önünde benim korumam olduğunu ve onu da başıma başsavcının musallat ettiğini söyleyince ona inanmamıştım. Lakin başsavcı daha sonra beni arayıp neden korumayı geri postaladığımı sorup beni haşlayınca olaylar netleşmişti. Ona bir koruma istemediğimi söylediğimde ise itiraz istemeyerek bunu bana zorla kabul ettirmişti. O gün bu gündür Berke ne zaman işini yapmak istese onu bir şekilde postalıyordum. Şimdi de o anlardan biriydi.

"Düğünün ardından oraya geçerken keşke bir haber verseydiniz," dediğinde Miran hırsla Taylan'a döndü. "Ne diyor lan bu it?"

Taylan anlamsızca omuz silkti. "Valla bende anlamadım komutanım." Gözleri bir anda ışıldadığında hevesle Miran'a döndü. "Arayayım timi, hep beraber dalalım mı komutanım?"

Onlara göz devirerek, "Zaten birazdan eve geçeceğim, sağ ol yinede," diye mırıldandım.

Berke canına susamış gibi, "Evrim Hanım bu saatte eve tek başınıza gitmeyin başınıza bir iş gelebilir," diye soludu.

Miran'ı tutmak her saniye için zorlaşırken elimle ona dönüp bir saniye işareti yaptım. "Sağ ol, Berke ama beni eve sevgilim bırakacak."

"Savcı Hanım yanlış anlamazsanız dışarısı tehlikeli olabilir. Bu durumda yanınızda bir koruma olması daha iyi." Miran, "Başlatmayın ula tehlikesine!" diyerek telefona yönelmişti ki elimle omuzuna bastırarak onu geri savurdum.

Berke'nin sözlerine güldüm. "O bir yüzbaşı, Berke. Yani beni bir korumadan daha iyi koruyabilir." Miran'ın gözlerinin içine bakarak söylediğim sözlerle gözlerindeki öfke bulutu hafifçe dağılmaya başlamıştı.

Berke bozularak, "Sizin dediğiniz gibi olsun. İyi geceler sayın savcım," diyerek telefonu kapatınca önümdeki masanın üzerine bıraktım. Telefonu masaya bıraktığım anda odanın içindeki hava değişmişti.

Taylan ve Zeynep sessizleşmişti. Biraz önce salonu dolduran kahkahalar yerini bekleyen bir sessizliğe bırakmıştı. Ama ben onların hiçbirini duymuyordum. Çünkü Miran bana bakıyordu. Hatta hepsinin gözleri bende olunca, "Ben artık kalkayım," diyerek birden telefonumu alıp oturduğum yerden fırlayarak kapıya yöneldim.

Ardımdan Miran'ın hareketlenince, "Gel buraya kaçma," diyen gülüşünü duymuştum. Dış kapının yanına varınca ceketimi omuzlarıma atıyordum ki bana yetişerek kolunu kapıya dayadı. Beni kendi ve dış kapı arasında bırakmıştı. "Demek erkek arkadaşın ha, savcı hanım?"

Kalbim istemsizce hızlandığında nefesim göğüsüme sıkışmıştı. Alçak sesi içimde yankılandığında kendimi ceketin içine gömmek istedim. Kısık bakan gözlerinden kurtulmanın başka yolu yoktu.

Bu cümleyi söylerken ne dalga geçmişti, ne kızmıştı. Sadece sormuştu. Cevabımı duymak isteyen bir adam gibi. Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. Başımı çok hafif yukarı kaldırdığımda, "Rahatsız mı oldun, yüzbaşı?" dedim aynı sakinlikle.

Sıcaklığı yüzüme değerken, "Rahatsız olmak için geç kaldım sanırım," dedi. Sesi daha da düşüktü şimdi. Parmakları çok hafifçe yanağıma değdiğinde baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinden geçti. "Bunu bir daha söyle," diye fısıldadı.

Kaşlarım hafifçe çatıldığında başımı yana eğdim. "Neyi?"

Gözleri gözlerimin içine sabitlendi. "Az önce telefonda söylediğini." Kalbim göğsüme sertçe vurduğunda nefesimi tuttum. Yanağıma toplanan yoğun alevle beraber başımı önüme eğerek kolunun altından çıkmıştım.

Önünden kaçmamla arkasını dönerek bana dönünce hızlıca dış kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Ciğerlerime bir nefes çekip düğünde giydiğim topuklularımı ayağıma geçirirken boğazımı öksürükle temizledim. "Düğünde giydiğim elbise burada kalsın." Arkamda dikilip kıs kıs güldüğünü biliyordum.

Topuklumu giyip merdivene yöneldiğimde gülerek evin kapısını çekti ve peşime takıldı. "Yavaş in düşeceksin."

Dışarı çıktığımda gecenin serinliği yüzüme vururken arabanın yanına varmıştım. Kapısına doğru ilerlerken Miran birden ardımdan gelip kolumdan tuttu. Tuttuğu kolumdan beni hızlıca kendine çevirdiğinde göğüsüne çarpmıştım. "Nereye kaçıyorsun?" dedi tek kaşını kaldırarak. "Ayrıca kimdi o adam?"

Başımı kaldırıp onunla aynı hizaya getirirken, "Korumam," diye mırıldandım.

"Senin benden başka koruman mı var savcı hanım?"

Kolumu ondan kurtararak araba kapısının yanına ilerledim. "Orada bunun cevabını verdiğimi düşünüyorum." Kapıya doğru birkaç saniye baktım. Sonra tekrar yavaşça arkamı döndüm. Miran hâlâ sokağın ortasında duruyordu. Kolları göğsünde bağlıydı. Başı hafif öne eğikti. Saçlarının bir kısmı alnına düşmüştü. Az önceki kaosun içindeki adam gitmişti. Yerine benim Miran'ım kalmıştı.

Yavaşça ona doğru yürüdüm. Topuk seslerim sessizliğin içinde net duyuluyordu. "Maçı kaybettin, yüzbaşı," diye fısıldadım.

Dudağının kenarı çok hafif kıvrıldı. "Evet." Sesinde kırgınlık yoktu. Sadece kabulleniş vardı.

"Üzgün müsün?"

Başını iki yana salladı. "Hayır." Bir saniye durdu. Gözleri gözlerimde dolaştı. "Çünkü sen kazandın." Bir adım bana doğru yaklaşarak önüme gelen saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Bu gece…" dedi sessizce. Bir an durdu. Sanki doğru kelimeyi arıyordu. "Güzeldin."

Gözlerimi kaçırmadım. "Bu gece mi?"

Başını hafifçe yana eğdi. "Her gece güzelsin." Sessizlik tekrar aramıza yerleşti. Ama bu sefer huzurluydu. Elim farkında olmadan göğsüne geldi. Kalbi avucumun altında güçlü atıyordu. Başımı yavaşça göğsüne yasladım. Hiç itiraz etmeden kolları tereddütsüzce belime dolandı. Beni kendine çektiğinde yanağımı göğsüne bastırdım. Kalp atışlarını dinledim. O an… Dünya gerçekten durmuş gibi hissettiriyordu.

Nefesi saçlarımın üzerinde gezindi. "Evrim…" Adımı söyleyiş şekli bile farklıydı. Daha derin, daha kendine ait. Bunun üzerine kokusunun verdiği yarım uyuşuklukla, "Hı?" diye mırıldandım.

Derin bir iç çekişle kokumu ciğerlerine hapsetti. "Sen benim göğe bakan limanımsın, Gökyüzü'm." Bunun için binlerce kez şükrediyor gibiydi. "Hep kal olur mu?"

Başımı yasladığım yerden yavaşça kaldırdım. Onun deniz mavilerinde kaybolurken gözlerim titriyordu. Elimi kaldırıp işaret parmağıyla kalbine dokundum. "Burası benim evim, Gökmen." Dudaklarımda içten bir tebessüm belirdi. "İnsan evini terk eder mi?"

İki elini belime sabitlerken, "Etmez di mi?" dedi hafif bir muzırlıkla. "Etmez," diyerek güldüğümde başımı tekrar göğüsüne dayadım. Orada duyduğum kalp atışları bana bir ömür yeterdi. Onu benden almamaları için her şeyinden vazgeçerdim. Orası benim huzur bulduğum evimde. Yorulduğumda dinlendiğim limanımdı. Miran'ımdı. Gökmen'imdi. Alkurt'umdu. Her şeyimdi...

ꨄ

El frenini ani bir şekilde çekip arabayı durdurduğumda başımı görkemli konağa çevirdim. Göz alıcı güzelliğinin yanında kocaman ve ferah gözüküyordu. Önüme gelen saçlarımı geriye attıktan sonra emniyet kemerimi çıkartıp arabadan indim. Arabanın bagajından poşetleri de aldıktan sonra konağa doğru yürümeye başlamıştım.

Kapının eşiğine geldiğimde daha kapıyı çalmadan evin hizmetçisi güler yüzüyle kapıyı açtı. "Hoş geldiniz, Evrim Hanım." Tebessüm edip baş selamı verdikten sonra elimdeki alışveriş poşetlerini ona uzattım. "Defne Hanımlar içerideler." Ayakkabılarımı çıkartmadan direkt eve öylece girdiğimde adımlarım ortadaki geniş salona doğru yöneldi.

Dün gece Miran beni eve bıraktıktan sonra çok yorgun olduğum için hemen uyuyakalmıştım. Bugün ise Defne annelerin konağına gelmiştim çünkü dediğim gibi isteme burada yapılacaktı. Yarın akşam Miran'lar beni istemeye geleceği için burayı ona göre hazırlayacaktık. Bundan dolayı bu gece burada kalacaktım.

Salona attığım ilk adımda evin o tanıdık kokusu ciğerlerime doldu. Temizlik, taze çiçekler ve yılların duvarlara sinmiş o ağır ama huzur veren kokusu… Burası sadece bir konak değildi. Burası bir ailenin kalbiydi. Ve yarın ben bu ailenin kalbinden istenecektim.

Ortadaki büyük salona doğru yürürken topuk seslerim mermer zeminde yankılanıyordu. Her adımım, içimdeki heyecanın ritmini ele veriyor gibiydi. Kalbim garip bir şekilde hızlı atıyordu. Korkudan değil ama tamamen huzurdan da değildi. Bu, insanın hayatının yön değiştirdiğini hissettiği anlarda gelen o tanıdık sarsıntıydı.

Başımı kaldırdığımda Defne anneyi gördüm. Büyük pencerenin önünde duruyordu. Elinde taze kesilmiş beyaz güller vardı. Parmakları güllerin saplarını düzenlerken bir an durdu. Sanki içgüdüsel olarak geldiğimi hissetmiş gibi başını kaldırdı.

Göz göze geldiğimizde yüzünde o ifade belirdi. Yumuşak, derin ve anlayan. Dudakları yavaşça kıvrıldı. O gülümseme yıllar önce Ankara'da, üniversitenin kalabalık ve yabancı koridorlarında ilk kez gördüğüm gülümsemeydi. O zamanlar kimse değildim, kimsesizdim. Ama o bana öyle bakmamıştı.

"Gelmiş benim kızım," dedi şimdi aynı sıcaklıkla. Bu kelimeyi her söylediğinde içimde bir şey hâlâ yerinden oynuyordu. Ben onun kızı olarak doğmamıştım. Ama o beni kızı olarak seçmişti.

Yanına yürüyüp karşısında durduğumda gözleri yüzümde dolaştı. Her zamanki gibi iyi olup olmadığımı tek bakışta anlamaya çalışıyordu. Defne anne elindeki gülleri masaya bıraktı. Bana doğru yürürken adımları sakindi. Karşımda durduğunda yüzümü uzun uzun inceledi. Sanki sadece dışımı değil, içimi de görüyordu. Elini kaldırıp yanağıma nazikçe dokundu. "Yorgunsun." Bu bir soru değildi. Bir tespitti.

Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştuğunda, "Biraz," diye mırıldandım.

Başını hafifçe salladı. Parmakları yanağımdan saçlarıma kaydı. "Ama gözlerin…" dedi sessizce. "Hiç bu kadar huzurlu görünmemişti." Kalbim bir an tekledi. Çünkü haklıydı. Dün gece Miran'ın kollarında bulduğum o huzur hâlâ içimdeydi. Sanki göğsümün içinde sıcak bir ışık yanıyordu ve hiç sönmüyordu.

Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Hatırlıyor musun," dedi yumuşak bir sesle. "İlk kez bu eve geldiğin günü?" Boğazım düğümlendi. Hatırlıyordum. Kapının eşiğinde durmuş, içeri girip girmemekte tereddüt etmiştim. Çünkü kimsenin evine ait olmayı bilmiyordum.

"Kapıda öylece durmuş, bana rahatsız etmek istemem demiştin," diye devam etti. Gözlerim yandı. "Ben de sana ne demiştim?" Dudaklarım aralandığında cevabı fısıldadım. "Burası rahatsız edeceğin bir yer değil… gelebileceğin bir yer." Defne annenin gözleri parladığında, "Çünkü o gün," dedi sessizce, "Sen sadece misafir olarak gelmedin." Elini kalbimin üzerine koydu. "Hayatıma girdin." Nefesim titredi. "Ve bir daha hiç çıkmadın kızım."

Artık dayanamayarak ona sarıldım. Bu sarılış bir çocuğun annesine sarılışı değildi. Bu sarılış kendi annesini seçmiş bir kızın sarılışıydı. Kolları hemen bana dolandığında şefkatle saçlarımı okşadı. "Yarın seni isteyecekler," dedi sessizce. Kalbim hızlandı. "Ve ben…" Bir an durduğunda sesi derinleşti. "Seni kendi kızım gibi vereceğim." Gözlerim kapandı. Çünkü bu cümle, hayatım boyunca eksik kalan bir parçayı tamamlıyordu.

"Hop hop kıskanmaya başlıyorum ama." Beliz'in sesi kulaklarımızı doldurduğunda gülerek Defne'den ayrıldım. Yanaklarımı ıslatan yaşları elimin tersiyle silerken, "Çatla," dedim kıkırdayarak.

Beliz yanıma gelip bana sarılırken, "Zaten Evrim ablam elimden gidiyor diye çatlıyorum," dedi muzırca. "O bana yetiyor merak etmeyin." Kollarımın arasına girdiğinde sıkıca onu sararak başına bir buse kondurdum.

Geri çekildiği esnada onun da gözleri dolmuş olacak ki birden gizlemek için hemen sildi. Dudaklarına içten bir tebessüm kondururken, "Zaten," dedi zevkle. "Yarınki gecede o timin hepsinden para kopartmazsam bana da Beliz demesinler."

Az önceki duygusallığın üzerine başımı geriye atarak koca bir kahkaha attım. "Hepsini soyup soğana çevir aşkım."

"O iş bende ablacığım."

Defne anne ikimizin haline gülerken birden aklına bir şey gelmiş olacak ki etrafına bakındı. "Getirdiğin poşetler nerede?" Sorusunun üzerine burnumu çekerek üst katı işaret ettim. "Meltem teyze onları yukarıdaki, bana hazırlattığın odaya çıkardı." Meltem teyze evin hizmetçisiydi ama ben burayı bildim bileli buradaydı ve çok şefkat ve sevgi dolu bir insandı. Bundan dolayı onu çok seviyordum.
Defne anne koluma hafifçe dokunarak beni odaya yönlendirdiğinde merdivenleri ağır ağır çıktık. Beliz arkamızdan hâlâ bir şeyler söyleniyordu ama ben artık o anın içinde yumuşamıştım. Az önce salondaki kahkahalar ve gözyaşları yerini daha sakin, daha derin bir havaya bırakmıştı.

Kapıyı kapattığımızda odanın içindeki loşluk dikkatimi çekti. Perdeler yarı açıktı. Gün ışığı zemine uzun bir şerit halinde düşüyordu. Yatak özenle hazırlanmış, komodinin üzerine küçük bir çiçek yerleştirilmişti. Bu oda misafir odası gibi değil, gerçekten birine aitmiş gibi duruyordu.

Defne anne yatağın kenarına oturdu. Ben de karşısındaki berjerin koluna iliştim. Bir süre konuşmadan sadece baktı. O bakış yıllardır beni tanıyan, güçlü olduğumu bilen ama içimdeki kırılgan tarafı da saklamama izin vermeyen bir bakıştı.

"Evrim," dedi sonunda, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. "Hayat insanın önüne her zaman adil şeyler koymaz. Sen bunu çok erken yaşta öğrendin." Annemi hiç hatırlamıyordum, benim için sadece bir fotoğraftan ibaretti. Baba dediğim adam ise örgütün lideri ve annemin katiliydi. Hayatın adaletsizliğini çok erken yaşta tatmıştım. Boğazımda hafif bir düğüm oluştu ama sustum.

"Ben senin hayatına mucize olmak için girmedim," diye devam etti. "Sadece kapıyı açık bıraktım. İçeri girmek senin cesaretindi." Gözlerim doldu çünkü haklıydı. O eve ilk geldiğim gün hâlâ aklımdaydı. Eşiğin üzerinde durmuş, içeri adım atarsam alışacağımı ve sonra kaybedeceğimi düşünmüştüm. O gün korkmuştum.

"Sen benim kanımdan değilsin," dedi sakin ama net bir sesle. "Ama sen benim seçimimsin kuzum." Yanına geçtiğimde uzanıp kucağında duran ellerini tuttum. "Ben de seni seçtim," dedim yavaşça. "Birine hiç anne dememiş biri için, bambaşka birine anne diyebilmeyi seçmek kolay değildi."

Onunda gözleri dolduğunda yaşlara direndi. Başını eğip elimi sıktığında bir süre sessizce birbirimize baktık. O sessizlik ağır değildi. Aksine yerini bulmuş bir şey gibiydi. Sonra birden toparlanarak gülümsedi. Sanki duygusal sınırı bilinçli olarak çizmişti. "Peki," dedi derin bir nefes alarak. "Getirdiklerine bakalım."

Bunun üzerine onu onaylayarak camın önündeki küçük koltuğa doğru yöneldim. Koltuğun üzerindeki poşetleri yatağın üzerine boşalttığımda şık bir elbise, zarif bir topuklu ve de küçük bir çanta yatağın üzerine düşmüştü. Evet, Pınar ve Nefes'le alışverişte aldıklarımız bunlardan ibaretti. Onların aldıkları da kendilerine göre giyeceklerdi.

Defne anne aldıklarıma tek tek baktı. Kumaşı eline aldı, ayakkabıyı çevirdi, çantanın fermuarını açıp kapattı. Sonra başını çok yavaş bir şekilde çevirip yeşil harelerini bana diktiğinde masumca sırıttım. "Defne anneciğim, bir şey mi oldu?"

"Evrim." Bu sefer sesi tehlikeli derecede sakindi. "Yarın senin istemen var."

Gözlerimi kırpıştırırken, "Evet," dedim safça.

Ses tonu değişip ürpertici bir hal aldı. "Ve sen sadece bunları mı aldın?"

Onun aldıklarımı çok beğendiğini düşünerek, "Bence gayet zarif," dedim hafifte savunmaya geçerek. "Abartıya gerek yok." Beyaz elbiseyi elime alarak sanki inadına gider gibi yüzüne doğru tuttum. "Nasıl? Çok güzel di mi?"

Derin bir nefes aldı. "Zariflik başka, eksiklik başka kızım." Kaşlarım havalandığında kafasındaki listeyi sıralamaya başladı. "Saçın? Takın? Ev içi kombinin? Kahve sunumun? Yarın bu eve bir asker ailesi gelecek, sen sade bir dışarı kombinle mi karşılayacaksın?"

İçimde nükseden kahkayı zor bela bastırdığımda, "Asker ailesi değil Defne anne, Miran geliyor," dedim. Miran'ın ailesinin yanına gittiğimizde istemeye gelmeyi reddetmişlerdi.

Bunun üzerine, "Tam da bu yüzden," dedi ciddi ciddi. "Anlattığın üzerine konuşuyorum ki o oğlan sana yanık. Ona yakışır hazırlanacaksın." Yalan yok gerçekten yanıktı.

Bunun üzerine hareketlenip çantamı koluma takmıştım ki, "Bu arada," diyerek beni durdurdu. "Bu dini nikah mevzusunu da aradan çıkartalım. Onu ne zaman yapmayı düşünüyorsunuz?" Sıçmışko.

Dönence'nin bu durumdan yeni haberi olduğu gibi Defne annede o nikahın zaten kıyıldığını bilmiyordu. Ağzımın içinde bir şeyler gevelemeye başladığımda bir elini beline koydu. "Dök o ağzındaki baklayı dök," dedi yarı ciddi yarı gülerek.

Parmağımı bir tutam saçıma dolarken dudağımı büktüm. "Şey... Biz onu sanki kıymış olabiliriz." Odanın içindeki hava birkaç saniyeliğine tamamen değiştiğinde Defne annenin bir kaşı yavaş bir edayla havalandı. "Ne demek sanki kıymış olabiliriz?"

"Karadeniz'e giderken," dedim mümkün olduğunca normal bir tonla. "Sade bir şekilde. Sessiz sedasız."

"Evrim!" dedi dişlerinin arasından. "Şimdi seçtim meçtim demeyeceğim yiyeceksin anne terliğini!" Elini ağıt yakar gibi başına attı. "Bana söylemeden mi yaptınız bunu?"

"Anlıktı," dedim hemen savunur gibi. "Planlı değildi. Birden oluverdi."

Koluma ufak bir cimdik attığında inledim. "Ah!" Başını iki yana salladı. "Gerçekten beni bazen fazlasıyla delirtiyorsun."

Adımlarım geri geri kapıya doğru giderken, "Teslim oluyorum," diyerek ellerimi kaldırdım. "Kızma, zaten resmi olanı herkesle olacak. Bunu biz aramızda yaptık." Eğilip ayağındaki ayakkabıya yöneldi. "Ha bir de onu da kendi aranızda yapsaydınız?"

Ayakkabıyı görünce gözlerim kocaman açılırken, "Defne anne," dedim oldukça ince bir tonla. "Terliğe güncelleme geldi de benim haberim yok herhalde. Ayakkabı nedir?" Tam bir şey daha diyecek oldu ki elimi kaldırıp onu susturdum. "Hadi alışverişe gidelim hemen." Güldüm. "Çok eksiğimiz var, çooook!"

Dişlerinin arasından, "Evrim!" diye soluduğunda uçarcasına odadan çıktım. Koridorda ilerleyip merdivene yönelirken gözlerim Beliz'in kapısını buldu. İçeriden kahkaha sesleri geldiğinde Sümeyye'lerin de burada olduğunu anlaşılıyordu. Gülerek, "Kızlar!" diye seslendim. "Alışverişe gidiyoruuzz!"

ꨄ

İlahi Bakış Açısı

Alkurt elindeki siyah havluyu başına atıp kurularken gözleri yatağın üzerinde duran siyah-beyaz bandanayı buldu. Dudağının bir kenarı usulca geriye kayarken yatağın yanına gelip bandanayı eline almıştı. Havluyu yatağın ucuna koyduktan sonra bandanayı burnuna yaklaştırarak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Bu bandana dün geceden kalmaydı. Evrim şampiyon sevinci yaşarken yere düşürmüş ve apar topar gidince unutmuştu. O deli kız utandığı için evden uçarak çıkmıştı.

Evrim'in yoğun kokusu ciğerlerine işlerken elinden gelse o kokuyu oraya hapsetmek istiyordu. Gözlerini kapatıp kokunun ruhuna işlemesine izin verdi. Uzun bir iç çekişten sonra bandanayı burnundan çekerek bileğine bağladı. Nabzı atan yerin üzerine bandanayı sıkıca bağladığında birden kapının zili çalmaya başlamıştı.

Yerinden hızlıca kalkıp kapıya gittiğinde delikten bakmadan kapıyı açmıştı. Kapının önünde gördüğü kalabalıkla tek kaşı havalanırken en öndeki Altay sözü ele aldı. Şafak, tüm kadro kapının önünde duruyordu. "Komutanım? Rahatsız etmediğimizi düşünmekteyim." Miran'ın bu sefer iki kaşı birden havalandı. "Rahatsız ettiniz." Sabahki yoğun içtimadan sonra burada ne işleri olduğunu sorguluyordu.

"Hayat memat meselesi diyoruz komutanım," dedi Taylan alelacele.

Alkurt'un kaşları çatıldığında her birinin yüzüne tek tek baktı. Bir eli kapıya dayalıyken diğerini de kapıya dayadı. "Adam akıllı anlatın oğlum şunu. Ne hayat mematı?"

Giray neden burada olduğunu sorgulayan bir bakışla bıkkınlıkla soludu. "Damat alışverişi yapacaklarmış." Siyah hareleriyle onu gösterdi. "Seni almaya geldiler komutanım." Kendi Güneş'in yanında olması gerekirken bu kaçıklar yüzünden şu anda damat tarafının kapısının önünde dikiliyordu.

Bunun üzerine Miran durumu anlayarak koca bir kahkaha attı. Gözleri alayla Giray'a bakarken yine de cevabı ondan duymak istiyordu. "Sen neden buradasın peki?"

Giray'dan önce Kutay atılıp en arkadan diğerlerini iterek öne geldi. "Biz göndermedik komutanım." Ardından boğaz patlatarak bir kahkaha koyuverdiğinde Giray'ın uyarıcı siyahlarıyla göz göze gelmişti. "Pardon komutanım."

Devran ve Barbaros en arkada çok yorulmuş olacaklar ki merdivenlere çökerlerken, Burak ve Tolga'da merdiven demirlerine dayanmıştı. Ertuğrul'un sıcaktan şakaklarında ter damlacıkları birikmişken, Burak'ın kucağında ise koca bir sürahi ayran vardı.

Giray kendisine gelen mesaj sesiyle telefonuna baktığında, mesajın Güneş'ten geldiğini görmüştü. Gelen sesli mesajı oynattığında, Miran'da burada olduğu için sesi fulledi. "Abi ben Defne anneye geçtim ama o benim alışverişimi yetersiz bulduğu için," arkadan birkaç tane gülme kıkırtısı geldi. Evrim onları susturduktan sonra gülmemeye gayret ederek konuşmaya devam etti. "Eğer işlerini hallettiysen sen de gel abi. Hem Defne anneyle tanışırsınız."

Evrim, Defne'yle üniversiteye gittiği yıllarda tanıştığı için o dönemlerde Dönence'yle haberleri kopmuştu. Bundan dolayı Defne ve eşi Kağan'la tanışmıyorlardı. Sadece Evrim sürekli bahsettiği için iki tarafta birbirinden ismen haberdardı.

Sesli mesaj bittiğinde Giray'ın elinden telefon birden gitti. Taylan hızlı bir refleksle telefonu kaptığında video çekmek için kamerayı açmıştı. Giray öfkeyle ona döndüğünde ise Miran'ın yanına kaçtı. "Miran komutanın himayesinde olduğum için şu anda dokunulmazlık hakkım var komutanım."

Miran ise Taylan'a bir cevap vermeden önce mavilerini Giray'a dikti, onay bekliyordu. Giray sıkıntılı bir nefes verip ardından başıyla onay verince Miran'ın bakışları tekrar Taylan'ı buldu. "Gökmen kurt tarafından korunuyorsun," dedi muzırca. "Yap ne yapacaksan."

Taylan kapının eşiğinde durarak kamerasını açtığı telefonu havaya kaldırdı. Ön kamera açıktı ve telefonun tutulduğu yerden tüm Şafak kadraja giriyordu. Taylan videoyu başlattığında, "Şafak'ın ilk yengesi," dedi dudakları kıvrılarak. Evrim, Şafak kurulduktan sonra aldıkları ilk yengeleriydi. Onun dışında hepsi onu seviyor ve saygı duyuyorlardı. Bu süreçte Evrim kendini onlara fazlasıyla sevdirdiği için komutanlarının ve ilk yengelerinin düğünü çok güzel olsun, her şey kusursuz olsun istiyorlardı. Bundan dolayı alışveriş yapmak için Miran'ı almaya gelmişlerdi.

Taylan el sallayarak arkasındakileri işaret etti. "Biz şu anda komutanımın kapısının önündeyiz," dedi. Devran çöktüğü yerden kalkarak Giray'ı gösterdi. "Giray komutanı soracak olursan ise sevgili hanım ağa," yaptıkları çiğ köfte gününden sonra Devran ona böyle hitap etmeye başlamıştı. "Biz onu esir aldık," dedi Barbaros devamında.

Altay güldü. "Giray'ı bizzat tutup göndermediler. Hala esir." Ertuğrul yaslandığı duvardan sırtını ayırdıktan sonra Giray'a bakarak o da güldü. "Yengem zaten abi senin abi, biz sadece bugünlüğüne onu senden ödünç aldık. Öyle düşün."

Bu sefer de Tolga, Burak'ın kucağındaki ayran dolu sürahiyi işaret etti. "Bu sefer elimizde kayısı hoşafı bulunmuyor yenge," dediğinde tüm tim koca bir kahkaha atmıştı. Evrim'in testiyle ayran istemesini unutmamışlardı. Burak, "Bir sürahi ve ayran, bir de kayısı hoşafı ile testi ikilisi oluyor. Henüz senin testi ve ayran bir araya gelemedi yenge," dedi kucağındaki sürahiyi işaret ederek. "Ayrıca tüm yol bunu ben taşıdım." Homurdanarak Kutay'a döndü. "Sıra sende lan."

Kutay göz devirerek sürahiyi kucakladıktan sonra o da homurdanarak kameraya döndü. "Görüyorsun di mi yenge neler çekiyorum." Ardından Taylan kamerayı tamamen Miran'a çevirdi. "Komutanım siz hiçbir şey söylemediniz."

Miran'ın kafasından türlü türlü cümleler geçerken dudaklarını araladı. "Koruması," dedi sadece. "Yoksa beni arayabilir." Diğerleri anlamsız bakışlar atarken Taylan durumu bildiği için alttan alttan gülerek tekrar kameraya döndü. Son sözlerini de söyledikten sonra videoyu kapatıp Evrim'e göndermişti. Ardından telefonu tekrar Giray'a uzattı.

Hep beraber çıkıp alışveriş mağazalarının olduğu bölgeye vardıklarında aralarına Zeynep'te katılmıştı. Timdeki hiçbiri alışveriş konusunda gram bir şey bilmediği için bir kadına ihtiyaç duymuşlardı. Ancak bu sefer farklılık olarak gelin bohçası ve damat bohçası karşı taraf tarafından hazırlanmayacaktı. Gelin bohçasını kız tarafı, damat bohçasını erkek tarafı hazırlayacaktı. İki tarafında gerçek ailesi yanında olmadığı için böyle bir kararı orta yol bulmuşlardı.

Yine bir mağazaya girdiklerinde Zeynep abisi için tıraş seti bakıyordu ki Taylan son beş mağazadır yaptığı gibi tekrar öne atıldı. "Bak Miran komutanıma bu yakışır kardeşim." Zeynep'in elindeki tıraş setini alıp rafa bıraktıktan sonra başka bir set aldı. "Bunu diyorum."

Zeynep gözlerini yoğun bir şekilde devirdikten sonra sıkıntıyla ofladı. "Ya madem her şeyi Taylan abi seçecek, neden beni çağırdınız?" Her şeye sürekli karışıp duruyordu. Kahve bakışları yoğun bir sitem taşırken Altay bunu fark ederek gülmeye başladı. Bu sefer Zeynep öfkeli bakışlarını ona çıkartmıştı. "Altay abi," derken burnundan soluyordu. Başıyla Taylan'ı işaret etti. "Ona bir şey der misin?"

Altay teslim olur gibi ellerini kaldırdığında bu sefer Barbaros başka bir seti tutup gelmişti. "Bence bu olsun."

Zeynep bu sefer hızlıca Miran'ın yanında bitmişti. "Abim bir şey der misin şunlara?" Miran geldiklerinden beri elini ceplerine sokmuş ve rahatını gram bozmadan olanları izliyordu. Sanki onun bohçası için uğraşılmıyor gibi asla umurunda değil. "Kızı dinleyin," dedi Zeynep'in yoğun bakışları üzerine.

Zeynep elini abinin yüzüne attığında elinin tersini onun yüzüne sürtmüştü. "Abim her gün tıraş oluyor Barbocuğum," dedi Barbaros'a doğru. "Elinde tuttuğun en adi marka."

Yoğun bir çekişmenin ardından o mağazadan da çıktıktan sonra ellerinde alışveriş poşetleri birikmeye başlamıştı. Zeynep en önde giderken hangi mağazaya gireceğini düşünüyordu. Arkasında tim vardı ama en arkaya Tolga, Burak ve Kutay'ı atmışlardı. Tüm çantaları timin en küçükleri oldukları için onlara taşıtıyorlardı. Homurdana homurdana elindeki çantalara bakarlarken kimse onları takmıyordu.

Zeynep pijama takımları olan bir mağazaya ışık hızında giriş yaptığında arkasında bir ordu dolusu adam da peşinden girdi. İçerideki görevli kadın baskın atar gibi giren kişileri görünce bir an irkilmişti. Ardından Zeynep'in yüzündeki gülümsemeyi görünce o da karşılık verdi. "Hoş geldiniz nasıl yardımcı olabilirim?"

Zeynep arkasını dönüp abisini işaret edecekti ki timin yine bir taraflara dağıldığını gördü. Bezgin bakışlarıyla abisinin nerede olduğunu tararken onun dışarıda kaldığını görmüştü. Elleri hala cebindeydi ve dışarıda bekleyerek başka mağazalara göz ucuyla bakıyordu. Oflaya puflaya ayaklarını yere vura vura mağazanın dışına çıktı. "Abi ne yapıyorsun?"

Başka dükkanlarda gezinen kafası Zeynep'i bulunca geniş bir şekilde sırıttı. "Alıp çıkmanızı bekliyorum." Zeynep eliyle şakağını ovaladıktan sonra onları dinleyip buraya geldiğine lanetler yağdırıyordu. Abisinin kolunu tuttuğu gibi peşinden içeri sürüklerken söyleniyordu. "Sanki ben evleneceğim," dedi dişlerinin arasından. Mağazanın içine girdiklerinde tehditkar bir şekilde abisine döndü. "Valla seni Evo'ma şikayet ederim bak."

Miran birden irkildiğinde bu ihtimali bir gözden geçirdi. Evrim'in yüz ifadesi aklına geldiğinde yutkunarak kafasını iki yana sallamıştı. "En sevdiğim kardeşim," diyerek Zeynep'i kolunun altına çekmişti. "Neden bu kadar sinirlisin, gel bakalım şu pijamalara."

Beraber ilerlemeye başladıklarında Zeynep gülmede başlamıştı. "Uydurma senin başka kardeşin yok zaten." Miran göz ucuyla ona döndüğünde aklını az önceki cümle tırmalıyordu. "Yok Evrim falan di mi? Söyleme bak sakın."

Bunun üzerine kardeşi umursamaz gibi durarak omuz silkmişti. "Düşünmem lazım." Gözleri biraz ileride boş boş gezinen Giray'ı buldu. "Neden onun abisini alıkoydunuz peki?"

Miran koca bir kahkaha patlattığında ileriden Taylan elinde yine bir şeylerle geliyordu. "Diğerlerinin işi."

Taylan yanlarında bittiğinde peşinde Devran ve Kutay da vardı. Gülmemek için yanaklarını dişlerlerken Taylan elindeki pişama takımını havaya kaldırdı. Miran'ın içine kadar sokarken, "Komutanım," dedi yarım ağız. "Tam sizlik bu."

Miran burnunun dibine kadar giren pijama takımına baktığında kırmızı kalpli bir takım olduğunu gördü. Takımın askısından tuttuğu gibi Devran'ın yüzüne fırlatırken, "Lan!" dedi sinirle. "Dalga mı geçiyorsunuz siz benimle?"

Biraz ileriden bu sefer Ertuğrul görünmüştü. Sallana sallana gelirken onun da elinde civcivli terlikler vardı. Yüzünde alaycı bir sırıtış kol gezerken o da diğerlerinin yanına geldi. Miran onun da ne yapacağını çaresizlik içinde beklerken Ertuğrul terlikleri yere koydu. Ayakkabısını çıkartıp onları giydikten sonra tek ayağını kaldırıp sallamaya başlamıştı.

Zeynep dayanamayarak bir kahkaha attığında Miran'ın tek gözü seğiriyordu. "Ertuğrul," dedi adını zikrederek. "Ne yapıyorsun oğlum?"

Ertuğrul ela hareleri ona çevirdiğinde gülüyordu. "Komutanım ayakta nasıl duruyor görün diye size mankenlik yapıyorum."

Ertuğrul'un tek ayağını kaldırıp civcivli terliği sallamasıyla mağazanın ortasında birkaç saniyelik bir sessizlik oluşmuştu. Zeynep'in kahkahası yankılanırken, diğerleri de kendini tutamayıp gülmeye başlamıştı.

Miran ise olduğu yerde dikiliyor, gözleri sırayla hepsinin yüzünde geziniyordu. Sanki karşısında bir tim değil de akıl sağlığı yerinde olmayan bir grup insan vardı. Şakağındaki damar hafifçe atarken derin bir nefes aldı. "Lan oğlum ben evleneceğim. Neden beni ciddiye almıyorsunuz?"

Zeynep eliyle ağzını kapatarak yan gözle diğerlerine dönmüştü. "Böyle dediğine bakmayın az önce aylak aylak dışarıda dolaşıyordu."

Diğerleri tekrar gülmemek için yanaklarını dişlerken Miran'ın sert bakışları Zeynep'i bulmuştu. "Bir şey yok abiciğim," dedi otuz iki diş sırıtırken. "Devam et sen."

Miran'ın gözleri tekrar civcivli terlikte durunca daha fazla sinirlenmemek için bakışlarını oradan çekti. "Lan siz beni civcivli terlik defilesine çıkarıyorsunuz." Yavaşça eğilerek Ertuğrul'un çıkarttığı o civcivli terliklerden birini aldı. Herkesin gözü onun üzerindeyken terliği elinde çevirip inceledi. Sonra başını kaldırdığında mavileri tek tek hepsinin üzerinde gezinmişti.

Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldığında terliği tekrar elinde tarttı.
Sonra hiç beklenmedik bir şekilde terliği Taylan'a doğru fırlatmıştı. "Akşam eğitiminde ilk koşuya sen başlıyorsun." Taylan refleksle eğildiğinde terlik arkasındaki Devran'a çarpmıştı. "Ve…" diye devam ederek ceketini düzeltti. "Koşarken bunu giyeceksin."

Devran kafasına gelen terliğin acısını umursamadan birden kahkaha atmıştı. Kutay ve Ertuğrul da kahkaha atarken Taylan inanamayan bir gözle komutanına bakıyordu. "Civcivli terliği alan o," diyerek Ertuğrul'a döndü. "Neden bana ceza kesiyorsun komutanım?"

Miran'ın mavileri Ertuğrul da durduğunda bu sefer çevik bir hareketle Taylan'ın elinden pijama takımını aldığı gibi ona fırlatmıştı. "Sen de koşuya bu takımla katılacaksın." Ertuğrul'un gülüşü boğazında kaldığında öksürmeye başladı. "K-komutanım." Tükürüğü nefes borusuna kaçmıştı.

Taylan gerim gerim gerilirken elini onun omzuna attı. "Kader ortağıyız kardeşim sıkma canını." Kendi dememiş gibi ona destek olunca Ertuğrul göz kırpıştırarak ona döndü. "Lan senin ayağında olacak sadece." Elini başına attığında neredeyse patates bağlayacak kıvama gelmişti. "Ben kalpli bir pijama giyeceğim!"

Taylan kendini tutamayarak bir kahkaha patlattığında Kutay bir adım öne çıktı. Gözleri Miran'ı bulduğunda, "Komutanım," dedi hevesle. "Ben de o an için kameraman olabilir miyim?"

Miran dilini damağına vururken Devran da Kutay'ın ensesine vurmuştu. "Lan salak hep beraber koşacağız ya hani." Kutay hee anlamında başını salladıktan sonra kendine de bir ceza gelmesin diye Devran'ın arkasına kaçmıştı.

Şimdi keyfi yerine gelen Miran olduğu için yüzünde geniş bir sırıtış vardı. Onunla kafa geçen ikiliye döndüğünde işaret parmağını onlara doğru tuttu. "Hediye almaya bu kadar hevesliyseniz koşuda birbirinizin aldığı şeyi giyeceksiniz." Taylan'a döndü. "Sen civcivli terliği." Daha sonra bakışları Ertuğrul'u buldu. "Sen de kalpli takımı."

Ertuğrul'un yüzü ağlamaklı bir ifade aldığında, "Komutanım," diye homurdandı. "Küfür etseydiniz daha iyiydi sanki."

Taylan ise ağzının içinde mırıldanıyordu. "Oğlum biraz daha konuşursan daha beteri olacak sus."

ꨄ

Evrim

Alışveriş merkezinin kalabalığı başımı hafifçe uğultulu bir boşluğa sürüklerken elimdeki poşetleri bir kenara bırakıp yeni baktığım ürünü tekrar elime aldım. Gözlerim kumaşın üzerinde gezinirken istemsizce arkamı döndüm. "Defne anne." derken sesimde hafif bir heyecan vardı. "Buna baksana, sence bu olur mu?"

Defne anne yanımda durup elindeki ürünü askıya bırakırken bana doğru döndü. Gözleri önce elimde tuttuğum şeye, sonra yüzüme kaydı. Dudaklarının kenarı yumuşak bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Çok zarif," dedi başını hafifçe eğerek. "Ama senin zevkin daha iyi, başka şeylere de bakmalısın."

Başımla onu onayladığımda yan taraftan Beliz'in sesi duyulmuştu. "Evrim ablaaa! Şu dantelli şeylere de bak!"

Başımı çevirip ona baktığımda elinde tuttuğu şeyi havaya kaldırmıştı. Yanında Tuna ve Şimal kahkaha atarken Yağmur da, "Onu Miran abi görmesin," diye dalga geçiyordu. Sümeyye ise ciddi ciddi inceleyip, "Bence alınabilir," dediğinde bu sefer bende bir kahkaha attım. Başak'ta elindeki ürünü rafa koyarken gülüyordu. Başak, Defne annenin yeğeniydi. Hemen hemen benimle yaşıt olduğu ve evli olduğu için alışverişte onun da yanımızda olmasının iyi olacağını düşünmüştük.

Tekrar Defne anneye döndüğümde ellerim başka bir rafta durdu. Gördüğüm fincan takımıyla dudaklarım kıvrılırken seti inlemeye başladım. Defne annenin de yeşil hareleri sette oyalanırken, "Beğendin mi?" diye mırıldandı. Elimde bir kahve fincanı takımı vardı. Üzerindeki gold halkların içindeki pembe çiçekler fincana çok güzel bir estetik katmıştı.

Başımı salladığımda gülümsedi. "O zaman alıyoruz." Kaç saate yakındır alışveriş yapıyorduk bilmiyorum ama bir sürü şeyler almıştık. Kollarımız çantalarla dolmaya başlamıştı ama bu bizi durdurmuyordu. Defne anne düğünümüzün en güzeli olmasını istiyordu.

İleride gördüğüm beyaz güllerle beraber adeta koşarak oraya varmıştım. Sahte gül demetini elime aldığımda kıkırdayarak arkamı döndüm. Kucağıma sıkı sıkı sarmıştım beyaz gülleri. "Nasıııl?" dedim coşkuyla. "Yakıştı mı?"

Sümeyye en önce gülmeye başladığında arka cebinden hemen telefonunu çıkartmıştı. "Kareyi bozmayalım lütfen savcı hanım." Bunun üzerine başımı yana eğerek beyaz güle yaklaştırmıştım. Yüzümde bir gülüş belirdiğinde gülün rengi üzerimdeki elbiseyle de uyumluydu. Sümeyye yüzünde ona çok yakışan tebessümüyle birkaç fotomu çektikten sonra, "Tamamdır," dedi gülerek. "Sana da atıyorum abla."

Yağmur elini Şimal'in omzuna koyduğunda yüzünde yarım bir gülüşle bana bakıyordu. "Onun gül aşkına yetişemiyorum," dediğinde Şimal de gülerek onu onayladı.

İlerleyen dakikalarda gördüğüm her şeyi Defne anneye göstermeye devam ediyordum. Hoşuma giden ya da gitmeyen her şeyi ona gösterirken bu esnada yine birçok alışveriş merkezine de gitmiştik. Yine bir mağazada gördüğüm parfümü bileğime sıkıp kokladıktan sonra ona döndüm.

Bileğimi ona da koklaması için uzatmıştım. "Anne şunu bir koklar mısın?" Bir an fark etmeden dudağımdan kaçan kelimeyle duraksadım. Kalbim kafesinde bir kuş gibi göğüsümü tekmelerken yüzümdeki gülüş solmuştu. Anne... Herkesin alışarak söylediği o sözcüğe ben çok yabancıydım.

Gözlerimi kırpıştırırken nihayet kendime geldiğimde, "Çok afedersin-" demiştim ki birden beni susturdu. "Sorun değil," dedi hemen aceleyle. "Hoşuma gitti." Ses tonu o kadar sıcak ve naifti ki onun bana verilmiş bir ödül olabileceğini düşünüyordum.

Ne diyeceğimi bilemeden sadece başımı sallayabildim. İçimde bir şeyler uzun zamandır dokunulmayan bir yer ilk defa bu kadar açık hissettiriyordu kendini. Beliz'in neşeli sesi o an tekrar araya girdiğinde, "Duygusallığınız bittiyse ben battaniyeye geçiyorum!" diye bağırmıştı. Beş metre öteden yürüyüp var gücüyle haykırdığı için mağazadaki birkaç kişi bize dönmüştü.

Birkaç mağaza sonra en son geldiğimiz alışveriş merkezinin çıkış kapısının önünde beklerken elimdeki tek poşeti iki parmağımla tutuyor, diğer elimle telefonumla oynuyormuş gibi yaparak aslında az sonra yaşanacak kaosu bekliyordum. Yanımda Beliz, Başak ve diğerleri sinsice sırıtıyor, sanki birazdan yapılacak şey dünyanın en masum planıymış gibi davranıyorlardı.

Birkaç saniye sonra kurbanlarımız uzaktan görünmüştü. Volkan önden yürüyordu, elleri cebinde, rahat tavırlarıyla hâlâ başına geleceklerden habersizdi. Hemen arkasında Çağatay vardı. Etrafı süzerken, niye çağırıldık acaba bakışıyla şüphelenmeye başlamıştı. Tamer ise en arkada geliyordu ve daha bizi görmeden bile huzursuz görünüyordu. Sanki içgüdüsel olarak başına kötü bir şey geleceğini anlamış gibiydi.

Bizi gördükleri anda üçü de durdu. Gözleri önce yüzlerimizde, sonra elimizdeki poşetlerde gezindi. Sonra tekrar yüzlerimize döndü. En önce Volkan, "Yok," dedi direkt selam falan vermeden. "Ben yokum."

Gitmeye doğru yeltendiği esnada Beliz hızlıca önünü kesti. "Giriş var çıkış yok."

Bu sefer Çağatay olayı çakmış olacak ki kenarıdan tüymeye kalkışıyordu ki onun da kolunu Sümeyye tutmuştu. "Hoş geldin abi." Eliyle poşetlerin yığılı olduğu tarafı gösterdi. "Şöyle alalım seni."

Tamer ise direkt olarak bana bakıyordu. Yüzünde bezgin bir ifade varken bu alışveriş olayının nasıl başlarına patladığını düşünüyordu. Yüzünde hayatı sorgulayan bir bakış kol gezerken, "Güneş'im," dedi çaresizlik içinde. "Bunlar ne abim?"

Başımı yana eğerek yüzüme en sevimli gülüşümü yerleştirdim. "Alışveriş poşeti sevgili abiciğim." Sadece işim düştüğünde onlara abi dediğim için yüzündeki yılmış ifade buradan bile görünüyordu. Bir saniye sustu. Sonra derin bir nefes aldı. Sonra tekrar bana baktı. "Bunu görüyorum zaten," dedi dişlerinin arasından. "Kör değilim." O an Beliz hiç vakit kaybetmeden elindeki iki dolu poşeti Tamer'in kollarına bıraktı.

"Bu ne?" dedi bu sefer daha sert bir tonla. Başak gülerek araya girerken bir poşet daha sıkıştırdı. "Daha başlangıç."

Fırsatçı Çağatay yine yırtmaya yelteniyordu ki bu sefer Tuna kolunu tutmuştu. "Nereye abi?" Gözleri çaresizlik içinde askılığa dönmüş Tamer'i buldu. Daha sonra kendi sonunun da aynı olacağını düşünmek endişesiyle, "Benim işim çıktı," dedi alelacele.

"Yalan söyleme," dedi Yağmur direkt. "İşini falan yok."

Volkan ise normal yollarla bizi ikna edemeyeceğini anlayınca kendini acındırarak dudaklarını bükmüştü. "Bakın bu hukuken yanlış." Dedikleriyle bir kahkaha attıktan sonra elimdeki poşeti boynuna astım. "Hukukla ilgili kısmı ben hallederim."

Üçü de çaresizlik içinde boyun eğdiğinde poşetler yağmur gibi üzerlerine yağmaya başlamıştı. Gerçekten yağmaya başladı. Sümeyye bir tane, Yağmur iki tane, Beliz üç tane, Başak bir tane daha… derken birkaç saniye içinde üç adamın kolları doldu, omuzları doldu, hatta bir noktada Çağatay'ın da boynuna bir poşet asmıştım.

Tamer artık hareket edemiyordu. Kolları iki yana açık, elinde en az altı poşet, yüzünde inanılmaz bir ifade vardı. "Ben nefes alamıyorum," dediğinde bu fırsatı kaçırmayarak kolunu cımırdım. Ani bir şekilde inlediğinde, "Ne yapıyorsun Güneş ya!" demişti ki, "Karının yanına gitsen nefes alırsın köpek," dediğimde susmuştu.

Yürümeye başladığımızda Volkan da üzerindeki poşetleri saymaya başlamıştı. En sonunda hepsine göz gezdirdikten sonra gözlerini belerterek bize döndü. "Ben neden bu kadar taşıyorum?" Söylediklerine göz devirdim. Okulda öğretmen başka öğrenciye aferin dedi diye kıskanıp mızmızlanan çocuklar gibiydi.

Aklımda beliren soruyla arkamdaki üçlüye dönmüştüm. "Poyraz nerede?"

Çağatay inleyerek yere düşen kolunu tekrar yukarı çekti. "İşi varmış paşamın." Devamında ise Tamer araya girdi. "Giray'ın yanına gidecekmiş. Niye gideceğini bilmiyorum." Tekrar önüme döndüm. Zaten Şafak'ta Giray abiciğimi esir almıştı. Gelin tarafını erkek tarafına alıp zorla alışveriş yaptırıyorlardı can parçama. Giray abim karşı cephede kalmıştı.

ꨄ

Yaşadığımız yorucu günün ardından eve döndüğümüzde ayaklarımız yürümekten şişmişti. Alışveriş poşetlerinin hepsini Dönence'ye kitlediğimiz için biz biraz olsun rahattık. Ama onların hepten pestili çıkmıştı. Mağaza mağaza dolaşıp söz için ve düğün için eksik olan her şeyi almıştık, sadece birkaç bir şey kalmıştı. Gelinlik ve damatlık tarzı şeyler düğüne yakın alınacaktı. Volkan'larla eve geri geldiğimizde Defne anne Poyraz ve Giray'ı da çağırmamızı söylemişti.

Çünkü onlar birbiriyle tanışmıyorlardı. Beraber bir akşam yemeği iki tarafın tanışmasını sağlar diye düşünmüştü. Poyraz ve Giray yemeğe geldiğinde sofrada yoğun bir muhabbet oluşmuştu. Bu kadar çabuk ısınmalarını açıkçası ben de beklemiyordum iş konusundan başlayıp ardından maç konusuna geçtiklerinde zaten erkekler birbirlerine alışıp tanışıyorlardı. Onlarınki de böyle başlamıştı şimdi herkes yemeğini yerken sıra tatlılara geldiğinde sofrada yine bir sessizlik oluşmuştu.

Kağan baba tatlısını beklerken geriye yaslanıp bakışlarını tekrar bizimkilere döndürdü. "Eee," dedi uzatarak. "Giray'ın asker olduğunu bizim damattan dolayı zaten biliyoruz." Miran'dan damat diye bahsederken gözünde sinirli bir ifade geçmişti.

Bu esnada Karan Giray'ın dik oturuşuna değinerek, "Zaten belli," diye atıldı. "Duruşundan anlaşılıyor," diyerek Giray'a göz kırpmıştı. "Peki siz gençler?" dedi Kağan baba diğerlerine doğru merakla. "Siz ne ile uğraşıyorsunuz?" Bunun üzerine hafifçe güldüm çünkü hepsinin işleri farklı farklıydı.

En önce Volkan kendinden emin bir şekilde geriye yaslandığında, "Şirketin ceosuyum," dedi. Sözleriyle dudaklarım kenarı kıvrılmıştı. Volkan'ın yönetici olduğunu bilmek bana garip bir gurur veriyordu.

"Şirket mi?" diye sordu Aren kaşlarını kaldırarak. Çağatay araya girerek, "YD Holding," dedi kendinden has bir şekilde. Şunların havalara bakın hele.

Ardından Efkan başına hafifçe eğmişti. "YD Holding..." diye mırıldandı kendi kendine. "Açılımı ne peki?"

Tamer'in dudak kenarı kıvırıldığında bana dönerek göz kırpmıştı. "Yengeç Dönencesi," demesiyle tekrar gülümsedim. Şirketlerinin adını bizim grubumuzun adı yapmışlardı. Küçük dönence şu an büyük bir holdinge dönüşmüştü. Bunu ilk öğrendiğimde mutluluktan ağladığım için üç gün benimle dalga geçmişlerdi.

Bir anlık sessizlikten sonra Atlas'ın kaşları çatılmıştı. "Neden ismi bu peki?" diye sordu. Volkan geriye yaslanarak açıklama yaparken şirketin lideri olmaktan büyük bir haz duyuyor gibi görünüyordu. "Çünkü sınırları seviyoruz ama aynı zamanda o sınırı zorlamayı da," dedi havalı olduğunu düşünerek. Pis kısa. Gerçi artık kısa da değildi yarım altınım benim. Şirket kurdum, holdingim oldu diye gelip bana artistlenip duruyordu. Şirketin adı Yengeç Dönencesi olduğu için sövemiyordum da.

Çok çaresizim.

Karan yönünü Tamer'e çevirdiğinde, "Sen ne yapıyorsun?" diye sordu.

Tamer omzunu hafifçe sildikten sonra göğsünü kabartmıştı. "Kripto stratejistim." Evet ilk duyduğumda ben de bir an Tamer bunu nereden buldu diye sorgulamıştım.

"Yani?" diye sordu Çınar.

"Paranın nereden gelip nereye gideceğine karar veriyorum." Ardından Aren'in erkeksi gülüşü ortamı doldurmuştu. "Yani parayı sen yönetiyorsun?" Tamer başını sallayarak ona onayladı. "Özetle evet."

"Tehlikeli adamsın," dedi bu sefer Efkan alaylı bir şekilde. Tamer gür bir kahkaha attıktan sonra, "Alıştık," dedi bir ağır abi edasıyla. Ama görünenin arkasındaki cıvıklıklarını masadaki diğerleri bilmiyordu. Şu an bu triplere girmesine ayrı bir dalga geçecektim onunla eve gidince.

Tamer'in gözleri Çağatay'ı buldu. "İşin asıl kısmı onda," dedi topu ona atarak. Çağatay gülerek başını sallamıştı. "Şirketin güvenlik kısmından ben sorumluyum."

Defne anne yüzünde bir gülümseme ile bizi izledikten sonra Poyraz'ın daha henüz bir şey demediğini fark etti. Ona döndüğünde, "Peki sen?" dedi bu sefer Poyraz'a doğru. Poyraz kısa bir an sustuktan sonra düz bir sesle cevap vermişti. "Boksörüm." İşte onlar geri döndükten sonra şaşırdığım şeylerden biri de bu olmuştu. Aslında şaşırmamam gerekiyordu. Poyraz küçükken de çok kavgacı bir insandı ama büyüyüp hayallerini gerçekleştirmek için boksör olacağını düşünmemiştim. Bir gün maçını izlemeye beni götürmesi için ondan söz almıştım.

Masada küçük bir sessizlik olduğunda Beliz'in gözleri büyümüştü. Sessizliğini bozarak, "Ciddi misin?" dedi hayret içinde.

"Evet." Çağatay hemen araya girip elini Poyraz'ın omzuna attı. Biri övünecekse orada tabii ki de Çağatay belirirdi. "Ve bayağı iyi yapıyor," dedi oğlu üniversite kazanmış bir baba edasıyla. Volkan da başını sallayarak onlara katılmıştı. "Ringdeyken kimse karşısında durmak istemez." Gerçekten bir gün gidip onun maçını izlemeyi çok istiyordum.

Karan gülerek başını salladı. "Demek ki kavga çıkarsa arkamız sağlam."

Poyraz'ın bunun üzerine dudak kenarı hafifçe kıvrılmıştı. "Çıkmasın," dedi ciddi bir tonla.

Beni ise sadece olanları izliyordum. İki farklı dünya... bir tarafta Defne anne, çocukları, sıcaklık ve kahkaha varken diğer tarafta dönencem alışık olduğum o sertlik güven, çocukluğum vardı. Ve ben ikisinin tam ortasındaydım

Masadaki sohbet yavaş yavaş daha da ısınmaya başladığında herkes birbirine alışmaya başlamıştı. Tabaklar yarılanmış çatal bıçak seslerinin arasına kahkahalar karışmıştı. Tam o sırada Kağan baba sandalyesinde biraz öne doğru eğilip bakışlarını bana çevirdi. "Evrim kızım," dedi yumuşak ama meraklı bir edayla. "Siz nasıl tanıştınız?"

Sorusu masanın ortasına bırakılan bir taş gibi herkesin dikkatini bir anda toplarken çatalımı tabağın kenarına bıraktım. Birkaç saniye ne diyeceğimi toparlamaya çalıştıktan sonra duraksadım. Çünkü bu sadece tanışma değildi. Benim hayatımın en kırılgan yerlerinden birine dokunuluyordu. Dunkel'ın ortaya çıkmasından biraz zaman sonra tanışmıştım Dönence'yle.

Gözlerim istemsizce önümdeki boşluğa kaydı. "Ben," diye başladım yavaşça. "Yetimhaneden çıktıktan sonra Ayda diye birinin yanında kalmıştım." Ayda'yı anımsamamla sesim fark etmeden alçalmıştı. Yakında evleniyordum. Ne çok isterdim onun da düğünümde olmasını.

"Beni o zamanlar o büyütüp yetiştirmişti. Böyle bir genç kız olmamı sağlayandaki en büyük etken Ayda." Şu anki yaptığım ve yapabildiğim bir çok şeyi Ayda'ma borçluydum. Masada hafif bir sessizlik oluştu. Defne annenin bakışlarının üzerimde yumuşadığını hissedebiliyordum ama gözlerimi kaldırmadım. "Sonra," dedim nefesimi toplayarak. "Okulda tanıştım bunlarla."

Başımı hafifçe kaldırıp Dönence'ye baktığımda hepsi bana bakıyordu. O eski günlerin izleri sanki bir anda hepimizin gözünde canlanmıştı. Dudaklarımın kenara istemsizce kıvrıldığında, "İlk başta hiç anlaşamıyorduk," demiştim ki sözüm biter bitmez Tamer, "Yalan söyleme!" diye araya girdi anında. "Hiç anlaşamıyorduk değil sen bize hayatı zindan ediyordun."

Masaya hafif bir gülüş yayıldığında kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Ben mi ediyordum?" dedim hayretler içinde.

"Evet," dedi hiç düşünmeden. "Sınıfa ilk geldiğinde herkese yukarıdan bakıyordun."

"Çünkü siz aşağıdaydınız," dedim sakince. Sürekli sinirlerimi bozup yeni gelen kız diye benimle dalga geçmeselerdi ben de onları yukarıdan bakmazdım. Çağatay kahkaha patlattığında sanki bir şey yakalamış gibi masadaki herkese döndü. "İşte aynı bu tavırla davranıyordu bize."

Bunun üzerine Giray bir açığımı yakalamış gibi başının iki yana salladı. "Yok yok, asıl mesele o da değil." Hepimiz ona döndüğümüzde siyah hareleri doğrudan bana bakıyordu. "Bunların ihtiyacı büyüktü."

Kaşlarımı çattım. "Ne demek o?" Giray rahatça arkasına yaslandığında kendinden hiç ödün vermiyordu. "Demek şu ki..." Diğerlerine dönerek beni işaret etmişti. "Bu kız harçlığı bittiği anda soluğu benim yanımda alıyordu."

Masadaki gözler beni bulduğunda, "Yalan!" dedim anında.

"Hiçte yalan değil," dedi Giray gayet sakin. "Gelip Giray abi çok acil diye başlıyordu, sonra olayın harçlık meselesine bağlanacağını ben daha cümlesinin ortasını anlıyordum zaten." Beliz kahkaha atarken ben gözlerimi devirdim. "Abartıyorsun."

"Hiç abartmıyorum," dedi bu sefer daha net. "Bir gün değil, iki gün değil. Rutin haline getirmişti."

Battıkça battığım için savunmaya geçerek ona doğru eğildim. "Çünkü sen veriyordun."

Omuz silkti. "Ben de safım zaten." Masadaki gülüşler biraz daha arttığında okların bana döndüğünü artık hissedebiliyordum. Anlaşılan bu gecenin kurbanı bendim

"Harçlık ne ki?" dedi bu sefer Tamer başını eğerek. "Bu benim beslenmemi yiyordu." Ne diye bir ses duyulduğunda bu sanki birden fazla kişiden gelmişti. Başımı hafifçe yerden kaldırdığımda tüm gözlerin yine bende olduğunu gördüm. Sıkıntı ile oflayarak Tamer'e de göz devirdiğimde, "Evet," dedi parmağıyla beni işaret ederek. "Annemin koyduğu sandviçler, meyveler ne varsa gözümün önünde kayboluyordu."

Gözlerimi büyüttüğümde hayretler içinde ona bakıyordum. "Senin haberin vardı bütün bunlardan!"

"Yoktu!" diye çıkıştı. "Ben teneffüste çantamı açıyorum, bir bakıyorum içi boş."

Çağatay da dayanamayarak araya girdi. "Çünkü o sırada bu çoktan yemiş oluyordu."

"Yaaa," dediğimde artık sinirlenmeye başlıyordum ama gülmemek içinde kendimi zor tutuyordum. "Abartıyorsunuz."

"Abartmıyoruz," dedi Volkan bu sefer sakince. "Bu daha hafif hali." Başımı ona çevirdiğimde sende mi der gibi bakıyordum. Yok artık.

Omzunu silkti. "Ben sadece gerçekleri söylüyorum." Sonra hafifçe öne eğilerek, "Okuldaki tüm dedikoduları ilk bana getiriyordu," dedi zevk içinde.

Kaşlarım havalandığında bu sefer sinirle ona döndüm. "Çünkü sen seviyordun."

"Seviyordun evet," dedi hiç utanmadan. "Ama bu seviyenin üstündeydi." Masada tekrar gülüşler yükseldiğinde, "Durun dedi Çağatay bir anda. "Asıl olayları anlatmadık." Gözlerimi kısarak ona döndükten sonra elimi başımı attım. "Ne anlatacaksınız daha?" Resmen içindekileri dökmek için bu yemeği beklemişlerdi. Sırıttı. Gözlerinde şeytani bir parıltı belirmişti. "Ben çantama bir şey koyduğumda..." dedi ağır ağır. "O şey artık benim olmuyordu."

"Ya Dönence sabrımı zorlamayın," dedim dişlerimin arasından.

"Elini sokuyordu direkt," diye devam etti keyifle. "İzin falan yok, sormak yok. Direkt bu benim modunda." Tuna kahkaha atarken Şimal masaya vurmuştu. "Evrim abla sen nasıl bir şeysin ya?"

"Ben gayet normalim," dedim ciddi bir ifadeyle. Poyraz ise o ana kadar sessizce izliyordu. Sonunda başını kaldırdığında asıl hedefi vurmamış gibiydi. "Normal değildi," dedi tek cümleyle. Yine herkes sustuktan sonra ona döndüm. Kaşım havalandığında, "Sen de konuş bakalım," dedim çaresizlik içinde. Dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. "Başını sürekli belaya sokuyordu."

Bir an durduktan sonra ekledi. "Sonra da gelip Poyraz abi diye yardım istiyordu." Masada bu sefer daha büyük bir kahkaha kopmuştu. "Normal bir zamanda çağırsa yardıma gidecektim ama Poyraz abi dediğinde daha çok gaza gelip ikna olduğum için sınıfta dövmedik çocuk bıraktırmamıştı." Poyraz, ben, Volkan, Çağatay ve Tamer biz aynı yaşta olduğumuz için beşimiz aynı sınıftaydık. Giray ise bizden üç yaş büyük olduğu için o genelde üst sınıflarda oluyordu. Ama teneffüslerde hep beraber onun sınıfına baskın atardık.

"Çünkü sen çözüyordun," dedim bu sefer savunmaya geçerek. Kim bana sataşsa Poyraz onu dövdüğü için bana laf atmaktan çekiniyorlardı.

"Çözüyordum," dedi sakin bir şekilde. "Ama sebebi de sendin zaten." Artık ben de kendimi tutamayıp gülmeye başlamıştım. Gerçekten onlara birazcık çektirmiş olmam gerekiyordu. "Tamam," dedim ellerimi kaldırarak. "Hepiniz birleşmişsiniz bana karşı."

"Biz gerçekleri söylüyoruz," dedi tekrar Tamer.

"Gerçekler biraz fazla abartılmış," diye mırıldandım. "Ayrıca hepiniz gayette halinizden memnunuz. Siz de gelip benim çantamdaki biberleri otluyordunuz. Ben ona bir şey diyor muydum?"

Giray anında hayretler içinde bana döndü. "Yanıma gelip hepsini bana şikayet ettikten sonra da beni gidip onlara şikayet ederken hiçbir şey yapmamış oluyordun, evet." Ardından başını hafif eğdiğinde gözlerinin ardındaki muziplik kaybolmuştu. Giray başını hafifçe eğdi. "Ne olursa olsun…" dedi bu sefer daha ciddi bir tonla. "O zaman da… şimdi de…" Gözleri benimkilerle buluştu. "Bizim için çok değerli." Masadaki gülüşler bir anda yumuşadığında, "Parlayan güneşimiz," diye ekledi Volkan.

Kalbim bir an sıkıştığında gözlerimi kaçırmak istedim ama kaçıramadım. Onlar benim beraber büyüdüğüm, çocukluğumdu. Yuvamdı. Evimdi. Kardeşlerim, abilerimdi. Şu anda söyledikleri tüm bu şeyler şaka değildi. Gerçekten bunların hepsi yaşanmıştı. Ama biz birbirimize böyle tutunup sevmiştik.

Derin bir nefes aldım ve fark ettim ben onların beslenmesini yemiş olabilirdim, harçlıklarını almış olabilirdim, çantalarını karıştırmış olabilirim ama onlar da benim hayatımın en eksik yerlerini doldurmuştu.

Belki de biz hiçbir zaman düzgün bir aile olmadık… ama eksik yerlerimizi birbirimizle tamamlamayı çok iyi öğrendik.

ꨄ

Aynanın karşısına geçtiğimde Yağmur elindeki allık fırçasını son bir kez elmacık kemiklerimin üzerinde gezdirdi. Şimal ve Başak saçımdaki incileri yine son kez düzeltirken, Sümeyye ve Beliz ise her anın fotoğraflarını çekiyorlardı.

Yağmur allık fırçasını yüzümden çektikten sonra geri çekilip geri çekilip yaptığı makyaja hayran bakışlar atarken yüzünde gururlu bir gülüş vardı. Yağmur bu konularda çok iyi olduğu için başka birine ihtiyaç duymamıştık.

"Yalnız bir şey diyeyim mi?" dedi Sümeyye. "Fena oldu." Parmak uçlarını öptükten sonra elini beğenmiş bir edayla salladı. "Dehşet oldun Evrim abla."

"Enişte bey kapı önüne bayılmasa bari." Beliz telefonunu kenarı bırakarak yanıma geldi. Elimden tutup makyaj masasının önünden beri kaldırdıktan sonra kendi etrafımda döndürdü. Döndükçe pudra pembe elbisem havalanıp dalgalanıyordu. Nefes alışlarım sıklaşırken zaman artık daraldığı için içim içime sığmıyordu.

Üzerimdeki isteme elbisem pudra pembesi tonunda, yumuşak ve ışığı hafifçe yansıtan saten görünümlü bir kumaştan yapılmıştı. Omuz kısmında, elbisenin üzerine yerleştirilmiş şeffaf tül bir detay vardı. Bu tül, omuzlardan çapraz şekilde geçiyor ve üzerinde küçük çiçek süslemeleri bulunuyordu. Zaten elbisede beni en çok kendine çeken detay da bu olmuştu. Diz altına kadar uzanan eteği yürürken akacakmış gibi duran, hacimli ama ağır görünmeyen bir yapısı vardı.

Saçımı ise önlerden bukleler bırakarak bir kısmını saçımın altında birleştirmiştik. Bu saçımla taç yapmış bir görüntü sunuyordu. Arkada kalan kısmı ise geniş dalgalarla şekillendirmiştik. Saçımın içinde ise eşit aralıklarla yerleştirilmiş küçük inci aksesuarlar vardı. Bu inciler, saçın içinde yıldız gibi parlıyor ve çok romantik, özel bir hava katmıştı.

Etrafımda döndüğüm esnada kıkırtılarım sessiz odanın duvarlarına çarpıyordu. Tıpkı kalbimin şu anda göğüs kafesimi delercesine çarpması gibi. Beliz'de gülerek geri çekildiğinde kendimi tekrar sandalyenin üzerine bıraktım. Nefes nefese soluklanırken gözlerim birden aynadaki yansımama takılmıştı.

Aynadaki kıza baktım.

Uzun bir süre sadece baktım. Çünkü o kız yetimhanenin soğuk duvarları arasında büyüyen kız değildi artık. O kız istenen bir kadındı. Bugün onu istemeye geleceklerdi. Bugün onun günüydü. O soğuk duvarların arasında üşüdüğü gecelerin karşılığı alacaktı. Kalbini ısıtan o adam onun yorgunluklarını da silip götürecekti.

Ben hazırlanmam tamamlandığı için kızlar kendilerine son dokunuşları yapıyorlardı. Bu esnada kapı tıklatıldı. "Gel," diye seslenmemle kapı aralandığında gelenlerin Defne anne ve Kağan baba olduğunu gördüm. Defne anne tıpkı gözleri gibi yeşil bir elbise giymişken, Kağan babanın üzerinde de takım elbisesi duruyordu.

Benimle son bir kez konuşmak için odaya geldikleri için kızlar müsadere isteyerek odadan çıkmışlardı. Herkes çıktıktan sonra odada onlarla baş başa kaldığımızda Kağan babanın ağzından, "Kızım..." diye bir fısıltı döküldü.

Gözlerimin ardı yanmaya başladığı esnada onlara güçlükle direndim. Yapmak için saatlerce uğraştığımız makyajımı akıtmaya hiç niyetim yoktu. Onlar geçip yavaşça yatağın ucuna oturduklarında beni de ortalarına çağırdılar. Yanlarına gidip oturduğumda ise bir elimi Kağan baba tutmuştu, diğerini de Defne anne.

İçimi bir ürperti kapladı. Yıllar önceki küçük Evrim'e böyle bir sahne gösterseler kahkahalarla gülerdi herhalde. Yalnızca bir Ada'sı olan ve o elinden alınınca ağlarken başını yaslayacak bir omuz bile olmayan Evrim'den, ailesi ve sevdikleri yanında olup hep beraber sevdiği adamın onu istemeye gelmesini bekledikleri Evrim'e.

Kağan baba derin bir nefes aldı. "Kızım... Güzel kızım benim... Son bir şey sormak istiyorum sana." Kahve gözlerinin ardında benim için endişelendiğine dair parıltılar vardı. Onlar daha önce kendi öz evlatlarından hiç kız vermemişlerdi. Bir Karan, bir de Çınar evlenmişti. Bir kız verme ilkini bende yaşıyorlardı. Hemde öz kızları olmadığım halde.

Başımı aşağı yukarı salladım. "Seni dinliyorum."

Doğru kelimeleri seçmeye özen gösterirken, "Eminsin di mi?" diye mırıldandı. "Evlilik içine girdiğinde saklı bir kutu gibidir kuzum. Doğru anahtarı bulamazsan üşürsün. Bu komutan seni mutlu edebilecek mi?" Onun bana varlığı yeterdi.

"Beni fazlasıyla mutlu ediyor," dedim içimden anlık gelen bir gülüşle. Elimle gülüşümü gösterirken, "Şu anki gülüşümün sebebi bile o," dedim mutlulukla.

"Seviyorsun yani?" dedi Defne anne muzırca.

"Çoook."

Bir süre geçtiğinde Kağan babanın parmakları hâlâ elimi sıkıca tutuyordu. Defne annenin başı omzuma yaslanmış, nefesi sakinleşmişti. Odadaki hava ağır ama huzurluydu. Sanki zaman gerçekten yavaşlamış gibiydi. Odadaki sessizlik bizim en içten konuşmamızdı.

Tam o anda dışarıdan gelen ani bir korna sesi havayı yararak odanın içine doldu. Ardından bir tane daha ve sonra bir tane daha. Sesler sıradan değildi. Uzun, kendinden emin ve meydan okuyan bir tondaydı. Konağın geniş avlusunda yankılanıp duvarlara çarpıyor, oradan tekrar yukarı tırmanıyordu.

Kağan baba başını kaldırdı. Kaşlarının arasındaki çizgi bir anlığına belirginleşti. Sonra o çizgi yerini yavaş yavaş tanıdık bir gülümsemeye bıraktı. Başını hafifçe yana eğerek, "Geldi seninkiler," dedi. Miran gelmişti.

Kalbim bir anda göğsüme sertçe çarptı. Tam o sırada kapı hızlı ama kontrollü bir şekilde tıklatıldı. Hepimiz kapıya döndük. "Gel," dedi Defne anne.

Kapı aralandığında Meltem teyzenin heyecanlı yüzü göründü. Yanakları hafif kızarmıştı, nefesi bile hızlanmış gibiydi. "Evrim Hanım…" dedi, sesi fısıltı ile heyecan arasında sıkışmıştı. "Geldiler."

Bu tek kelime odanın içindeki her şeyi değiştirdiğinde nefesim heyecandan yarım kalmıştı. Boğazımda yoğun bir sıkışma meydana gelirken Defne anne hemen ayağa kalktı. Kağan baba da kalktığı esnada ben birkaç saniye yerimden kıpırdayamadım. Çünkü dışarıdan gelen korna sesleri kesilmemişti. Aksine fazlasıyla artmıştı.

Ve ardından lastiklerin mermer zeminde kayarken çıkardığı o keskin, yakıcı ses duyuldu. Kağan baba balkona doğru yönelirken, "Gel," dedi elini uzatarak. Sanki vücudum ondan bağımsız hareket eder gibi ayağa kalktım. Elimi onun eline bıraktığımda üçümüz birlikte balkon kapısına yürümüştük.

Kağan baba cam kapıyı açtığında dışarıdan gelen serin hava yüzüme çarptı. Cam kapı açıldığı anda dışarıdaki sesler bir anda büyüdü. Motorların homurtusu, lastiklerin çığlığı ve kısa kısa çalan kornalar avlunun içinde yankılanıyordu. Balkona adım attığım anda gördüm. İki siyah araç konağın geniş avlusunda karşılıklı duruyordu.

Motorları hala çalışıyordu. Egzozdan çıkan duman serin havaya karışıyor, ince bir sis gibi zemine yayılıyordu. Bir an hiçbiri hareket etmedi. Sanki birbirlerine meydan okuyorlardı. Sonra sağdaki araç aniden ileri fırladı. Gazın köklenme sesi avluyu doldurdu. Aracın arkası anında savruldu. Lastikler mermer zeminin üzerinde kayarken çıkan o tiz sürtünme sesi kalbimin ritmini bozdu.

Araç kusursuz bir yay çizerek dönmeye başladı. Direksiyonun başındaki adam milimetrik hareketlerle aracı kontrol ediyordu. Barbaros'tu. Direksiyonu çevirirken yüzünde o kendine has, rahat sırıtış vardı. Sanki yaptığı şey zor değildi. Sanki bu onun için nefes almak kadar doğaldı. Bu konuda bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum.

Araç kendi etrafında dönerken duman yükseldi. Ama o anda diğer araç hareket etmişti. Miran'ın aracı. Önce ağır olan hareketi sonra birden hızlandı. Gaz sesi Barbaros'un aracının sesine karıştı. Miran aracı düz sürmemişti. Doğrudan onun çizdiği dairenin içine girdi. Ve sonra direksiyonu sertçe kırdı. Sesleri duyan diğerleri de konağın diğer camlarına çıkmışlardı.

Araç bir anda yan döndüğünde arka lastikler zemine tutunmayı bırakmıştı. Ve Miran'ın arabası Barbaros'un arabasının etrafında dönmeye başladı. İki araç birbirine çarpmadan, birbirinin alanını milimlerle hesaplayarak dönüyordu. Biri hızlandığında diğeri yavaşlıyor, biri dar açı çizdiğinde diğeri genişliyordu. Motor sesleri göğsümün içinde yankılanırken kalbim o ritme uyum sağlamaya başlamıştı.

Miran'ın elleri direksiyonun üzerindeydi. Omuzları sakindi. Vücudunda tek bir gereksiz hareket yoktu. Kontrol tamamen ondaydı. Araç onun bir uzvu gibiydi. Direksiyonu tek eliyle ustaca çevirirken, diğer eliyle açık camdan bana göz kırparak selam verdi. Karnımdan nükseden bir ısı tüm vücudumu kaplıyordu.

Sonra birden gazı köklediği için motor aniden kükremişti. Araç sert bir açıyla savruldu. Lastikler adeta çığlık atıyor gibiydi. Araç kendi etrafında tam tur döndüğünde duman bizim hizamıza yükselmeye devam ediyordu. Ve o dönüşün ortasında Miran başını kaldırdığında beni görmüştü. O an direksiyon hâlâ dönüyordu. Araç hâlâ kayıyordu. Ama onun gözleri sabitti, bendeydi.

Kalbim göğsüme sığmamaya başladı. Barbaros son bir manevrayla aracı Miran'ın arabasının yanına getirdi. İkisi birlikte paralel şekilde kaydılar. Lastikler son kez zemini yırttı. Ardından ikisi de aynı anda fren yaptığında ses, avlunun içinde yankılanmıştı. Araçlar kusursuz bir hizayla konağın girişine bakacak şekilde durmuştu.

Yan tarafımda duran Kağan babanın, "Şovcu herif," diye söylendiğini işittim. Motorların sesi yavaş yavaş kesildiğinde avlunun üzerinde tuhaf bir boşluk oluştu. Az önce göğsü titreten o kükreme gitmiş, geriye yalnızca sıcak motorların metal tıkırtıları kalmıştı. Egzozdan çıkan ince duman havada süzülüyor, mermer zeminin üzerinde hâlâ lastik izleri duruyordu. Ve o izlerin ortasında onlar vardı.

Miran arabasının kapısını tamamen açtı. Ayağını yere bastığında ayakkabısının yere teması bile sanki bir ritim içindeydi. Ardından doğruldu. Takım elbisesi üzerine kusursuz oturmuştu. Siyah kumaş omuzlarını daha geniş, duruşunu daha ağır gösteriyordu. Boynundaki kravat kusursuz bir şekilde bağlanmıştı. Ama onu asıl ağır yapan kıyafetleri değildi, bakışlarıydı.

Arka koltuktan çikolata ve gül buketini aldıktan sonra kapıyı sakince kapattı. Her hareketiyle kalp ritmimi yüksek dozda artırırken bunun farkında olduğunu sanmıyordum. Barbaros da kendi aracından indi. Kapıyı kapatırken yüzünde hâlâ o asi sırıtış vardı. Ardından diğer kapılar açılmaya başladı.

Şafak timi birer birer araçlardan indiğinde Altay önce çıktı. Ama bir tuhaflık vardı. Altay arabasından indikten sonra arka kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında arabadan Miran'ın anne ve babasının indiğini görünce neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Bu nasıl olmuştu?

Trabzon'da sen benim oğlum değilsin nidalarından sonra buraya gelmesini bir gram beklemiyordum. Kadın hiçbir şey olmamış gibi üzerini düzelttikten sonra gidip kocasının koluna girdi. Miran'a döndüğümde ise yürürken yaralı bakışları kısa bir an onlara değmişti. Sonrasında kendini toparlayarak önüne döndükten sonra her zamanki ciddi duruşuyla etrafı süzdü. Yaptığı görev refleksiyle her an bir tehlike olabileceğine dair tetikteydi.

Taylan indiğinde başını kaldırıp konağa baktı, ardından hafifçe ıslık çaldı. Hayranlığını saklamaya çalışmıyordu bile. Kutay arabadan iner inmez ceketini düzeltti. Tolga omzunu esnetirken yan koltuktan da Burak inmişti. Devran inerken esnediğinde sanki uykusunu alamamış gibiydi ama sonra hızla toparlandı. Ertuğrul son araçtan inenlerden biriydi. Arabadan çıktıktan sonra doğrudan Miran'ın yanına geçti.

Ama hiçbiri konuşmadı çünkü bu an komutanlarınındı. Hepsi farkında olmadan yarım adım gerisinde duruyordu, merkez oydu. Miran başını tekrar balkona kaldırdığında mavilerimiz yine buluştu. Bu sefer aramızda ne cam vardı, ne mesafe, ne insanlar. Sadece o bakış vardı benim için şu an. Kalbim öyle sert attı ki elimin balkon demirine sıkıca tutunduğunu çok sonradan fark ettim.

Aşağıda duruyordu. Dimdik ve kararlıydı bu duruş. Sanki dünyada var olan tek hedefi buydu, bendim. O birkaç saniyenin ardından bakışlarını çekerek konağa doğru yürümeye başladı. Annesi, babası ve Zeynep biraz arka ve yan tarafında, ama uzakta yürüyorlardı. Nasıl oldu da geldiler hala bilmiyordum ama her ne olursa olsun bu Miran'ı mutlu etmiş gibiydi.

Tim arkasından gelmeye başladı ama kimse onunla aynı hizaya gelmedi. Hepsi yarım adım gerideydi. Bu bilinçsiz bir saygıydı. Çünkü bu bir görev değildi.
Bu bir adamın sevdiği kadına yürüyüşüydü. Miran'ın bana gelişiydi.

Kağan baba yan tarafımda homurdanmaya devam ederken Defne anne elimi tutmuştu. Elinin sıcaklığını avucumun içinde hissederken bu bana huzurlu bir güven veriyordu. Böyle bir günümde yalnız olmadığımı hissettiriyordu hepsi. "Şuna bak hele, Defne," dedi Kağan baba göz devirerek. "Gelişe bak artistin." Şimdiden kız babası havalarına girmişti.

Ama ben hiçbirini tam olarak hissedemiyordum. Çünkü Miran merdivenlerin başına ulaşmıştı. Durdu. Başını bir kez daha kaldırdı ve gözlerini benden ayırmadan ceketinin önünü düzeltti. Tenimin ürperdiğini hissediyordum. Derin bir nefes aldıktan başını sessiz bir saygıyla hafifçe eğdi. Ama o hareketin içinde bin cümle vardı.

Miran

Derin bir nefes alarak bir ayağımı merdiven basamağına atmıştım ki Taylan birden önüme geçerek beni durdurdu. "Komutanım bence şöyle bir müzikle giriş yapalım gelin evine."

Kaşlarım yukarı havalandığında Taylan'ın yüzünde geniş bir sırıtış vardı. "Oğlum yaptık ya şov. Daha ne kadar yapacağız?" Onu geçip kapıya doğru ilerlediğim esnada tekrar önüme geçti. "Komutanım çok güzel olur. Patlatalım bir türkü." İçimden geçen tek şey kapıyı çalıp onu görmekti.

"Lan göreve mi gidiyoruz? Saçmalamayın. Çekil önümden." Tam tekrar hareketlenecektim ki bu sefer Taylan'ın yandaşı Kutay dibimizde bitmişti. "Komutanım harbiden bir kere kız istiyoruz zaten." Taylan'a yan bir bakış attı. "Taylan komutanım bence de biz operasyonda mıyız?" Heyecanlı siyahları tekrar bana çevirdi. "Bence erik dalı olsun." Sabır.

Sabır sınırım yavaş yavaş aşılmaya başlandığı için, "Beyler," dedim dişlerimin arasından. "Önümden çekilirseniz içeri gireceğim. Kız beni bekliyor." Artık daha fazla beklemeden Evrim'i istemek istiyordum. Ama bu iki hergele buna engel oluyorlardı.

Her şeye bir fikri olan Barbaros sadece kafasını sallamakla yetindi. "Haklılar." Ertuğrul ise yaslandığı duvardan bedenini ayırıp üzerindeki ceketini düzeltti. "Asıl Ankara'nın bağları açalım."

Onlara şaşkınlıkla bakan Taylan ise, "Oğlum!" dedi birden. "Saçmalamayın." Taylan'ın bu çıkışı üzerine şaşırırken övgü dolu bir edayla onu onayladım. "İlk defa Taylan'a katılıyorum."

Taylan hayretler içinde bana döndü. "Komutanım ayıp oluyor. Hangi kötü fikrimizi gördün?" Gülerek başımı salladığımda heyecanla herkesin ortasına geçti. "Bence..." dedi yavaşça ses tonu artarken. "Böyle bir ortama Gündoğdu marşıyla girilir be."

Hep beraber gülmeye başladıklarında sinir dolu bakışlarım bile sabır çekmeye başlamıştı. "Dalga mı geçiyorsunuz oğlum siz?" Gül buketini tuttuğum elimin işaret parmağını sallamaya başladığımda çıkışım tehditkardı. "Biraz daha gevezelik ederseniz yarın sabahki içtima sadece bir içtima olmaz."

Her biri anında hazır ola geçtiğinde dudaklarım memnuniyetle yana kıvrıldı. "Güzel şimdi adam gibi durun. Kız istemeye gidiyoruz."

Tam önüme döndüğüm esnada birden beyaz kapı açılmıştı. Kapı aralandıkça kapının ardındaki cennetime daha çok yaklaşıyordum. Başımı kaldırmıştım ki birden onu gördüm. Kapının kolunu tutmuş gülerken kısılan gözleriyle bana bakıyordu. Her bir zerresine hayranlıkla bakarken güzelliği karşısında nutkum tutulmuştu.

"Hoş geldiniz," dedi o kadifemsi sesiyle. Kapının önünde donup kalmışken sonsuza kadar ona bu şekilde bakabilirdim. Dudağımın kenarı yavaşça kıvrıla kıvrıla kocaman bir tebessüme dönüştüğünde bu gülüşümün tek sebebi bu gül kızıydı.

Omuzumda bir el hissettiğimde başımı sallayarak kendime gelmiştim. Babamın eli omuzumu sıkıca kavradıktan sonra elini geri çekti. Akşam üzeri evden çıkacağımız esnada kapıda anne ve babam belirmişti. Birden gelmeleri beni dumura uğratırken galiba bunun sebebi de Evrim'di. Karadeniz'de onlara olan konuşması anlaşılan onları buraya gelmeye zorlamıştı. Annem hala soğuk davranıyordu ama buna rağmen gelmeyi kabul etmesi içimde bir şeyleri tekrar uyandırmıştı.

Yıllar önce içimdeki çürümeye terk edilen evlat olma duygusunu.

Evrim'in yanında dikilen Giray yalancı bir öksürükle boğazını temizlediğinde artık içeri girmem gerektiğini fark etmiştim. O ana kadar girişte dikilmiş bir şekilde Evrim'e bakıyordum. Evin içerisine ilk adımı attığımda kapıda bekleyenler hoş geldinleri söylemekle meşguldü.

Kimseye bakmadan Evrim'in karşısında dikildiğimde elimdeki gül buketini ona uzattım. "Senden bir parça getirdim sana gül kızı." Söylediklerim hoşuna gitmiş olacak ki, "Yüzbaşı şaşırtmıyor," diyerek güllere uzandı. Tam buketi kavramıştı ki fark ettiği şeylerle elleri hareketsiz kalmıştı.

Bir süre bakışları güller ve benim aramda gidip geldikten sonra yutkundu. Ardından bakışlarını tekrar bana çıkarttığında mavilerinin ardı ıslaktı. "Dikenleri alınmış bir gül..." diye mırıldandığında onu mest etmişim gibi bakıyordu.

Evrim'in güllere karşı çok ayrı bir hassasiyeti vardı. Güllü her şeye bayılıyor ve bunlar onu çok mutlu ediyordu. Tıpkı kendi de bir gül olduğu gibi. Gülün dikenlerinin alınması da onun için çok farklı bir anlamdaydı. Onunla ilgili her şey ezberimde olduğu için bunun da anlamını biliyordum. Dikenleri parmaklarına batıp kanamasın diye dikensiz olması onun için çok başka bir mevzuydu.

Her zerresine öldüğüm yüzü mutlulukla dolarken tam sarılmak için bir hamle yapmıştı ki, iki aile arasında olduğumuzu fark ederek kendini son anda frenledi. Elimdeki çikolatayı da Evrim'in yanında dikilen Beliz'e uzattım.

İki aile birbirleriyle sarılıp merhabalaştıktan sonra salona geçmiştik. Konağın kendisi büyük olduğu gibi salonu da geniş ve ferahtı. İki tarafta salona geçtikten sonra ise ortama derin bir sessizlik çöktü. Herkes oturduğu yerden birbirine kaçamak bakışlar atıyordu. Baktığı kişi ona bakarsa hemen gözlerini kaçırıyor, yakalanırsa ise dudaklara yalancı bir tebessüm konuyordu.

Evrim'e döndüm. O ise canı sıkılmaya başladığı için ona evlenme teklifi ettiğim yüzüğü parmağında çevirip duruyordu. Defne Hanım bir muhabbet açma çabasına girerek, son on beş dakikadır yaptığı gibi, "Eee daha nasılsınız?" diye sordu.

Annem ise geldiğimizden beri evi taradığı küçümseyici bakışlarını ona çevirdi. "İyi olmaya çalışıyoruz," derken sesi samimiyetten fazlasıyla uzaktı. Bunun üzerine babam genzini temizleyerek durumu toparlamaya çalışmıştı. "İyidir sizleri sormalı?"

Kağan Bey başını hafifçe eğdi. "Sağ olun."

Boğazıma dar gelen kravatımı gevşetip bakışlarımı tam karşıya çevirdim. Çevirmemle sekiz çift bakışla karşılaşmam bir olmuştu. Evrim'in abileri adı altındaki bu elemanlar kilitlenmiş bir şekilde gözlerini asla benden ayırmıyorlardı. Deli manyağın eşeledikçe bir yerlerden abisi çıkıyordu.

Salona bir kez daha göz gezdirdim. Sağdaki L koltuğun tamamı Evrim'in abileri tarafından işgal edilmişti. Dönence ortada, iki kolunu iki yana yaymış bir şekilde sağında Çağatay, solunda Tamer. Volkan ve Poyraz kenarlara konuşlanmıştı. Defne Hanım'ın oğulları Aren, Efkan, Karan ve Çınar da boşluk bırakmamıştı.

Tam karşılarındaki L koltukta ise benim taraf konuşlanmıştı. Tim, annem, babam ve kız kardeşim Zeynep. Barbaros rahat görünüyordu ama gözleri uyanıktı. Ertuğrul'un çenesi hafif kasılıydı. Annem her zamanki mesafesinde, babam ise ağır bir sessizliğin içindeydi.

Evrim ve ben tekli koltuklardaydık. Aramızda birkaç adım vardı ama nefesini duyabilecek kadar yakındım. Evrim'in hemen diğer tarafında ise de Giray vardı. Sırtı dik, bakışları sakindi. Onun bakışı diğerleri gibi meydan okumuyordu. Daha çok tartıyordu. Bir eli Evrim'in dizinin üzerindeydi ve ara ara ona dönerek yüzündeki mutluluğu izliyordu. Gerçek anlamda abi-kardeş gibilerdi. Karşımdaki sekiz kişi ve de Giray olmak üzere toplamda bu oda içinde Evrim'in abisi rolünde dokuz kişi vardı.

İki L koltuğun tam ortasındaki kanepede ise Defne Hanım ve Kağan Bey oturuyordu. Kutay ise ona yer kalmadığı için yere çökmüştü. L koltukların arkasındaki geniş masada ise evin ikizleri Beliz ve Atlas ile arkadaşları oturuyordu.

Masa kurulmuştu ve tam o sırada Taylan yerinden kalkarak, "Ben kız tarafıyım," dedi ciddiyetle.

Başımı ona çevirdim. "Ne ara?"

"Komutanım," dedi gururla. "Ben de Evrim'in abisiyim sayılırım." Ve gidip abilerin yanına oturduğunda o cepheden mutlusu yoktu. Kendilerine artı bir kişi daha eklenmişti. Yanımdan ise Evrim'in kıkırtısı duyuldu. Dişlerimi sıkarken, "Yarın sabah koşu iki katı," dedim sakince. Gülümsedi ama yerinden kıpırdamamıştı.

Ayak üzeri satmıştı bizi.

Salon bir anda daha da sessizleştiğinde babam gözlerini yere indirmişti. Annemin çenesi daha da dikleşirken Evrim'in parmağı yüzüğün üzerinde durdu. Kağan Bey devam ediyordu. "Bir de kızın varmıştı." Bu cümledeki geçmiş zaman eki kor gibi göğüsüme düştüğünde başımı salladım. "Başın sağ olsun oğlum." Minik meleğime yakışmayan tek şey bu ithamdı. Kollarımdaki yanmış bedeni bir an olsun gözümün önünden gitmiyordu.

Hafifçe başımı eğdikten sonra sözü tekrar ele aldı. "Herkesin geçmişi olur. Bizim için mesele bu değil. Ama şunu bilmek isterim... O evlilikten sonra hâlâ aynı yere bakıyor musun? Yoksa gerçekten kızımıza mı bakıyorsun?"

Bunun üzerine salonun içindeki tüm bakışlar bana döndüğünde bir an için nefesimi içimde tuttum. Sonra Evrim'e döndüğümde onun gözleri sakindi, kaçmıyordu. Sadece mavilerinde bir sıkıntı bulutu duruyordu. "Evlilik yaptım," dedim düz bir sesle. "Doğru." Bir saniye durdum. "Sevdiğimi sandım. Yanıldım." Kimse konuşmuyordu.

"O evlilikte eksik olan şey sadakat değildi. Saygı değildi. Çaba da değildi." Gözlerim Evrim'den ayrılmıyordu. "Eksik olan şey kalpti. İnsan birine alışabilir, hayat kurabilir, aynı evi paylaşabilir," dedim. "Ama kalbini paylaşamıyorsa o evlilik sadece imzadan ibaret olur."

Evrim'in gözlerinin ardındaki sıkıntı gitmeye başlamıştı. "O evlilik bittiğinde geriye kırgınlık kaldı, güvensizlik kaldı." Sesim alçaldığında, "Ama ben bir daha evlenmem demedim. Bir daha sevmem de demedim," dedim net bir ses tonuyla.

Kağan Bey dikkatle beni dinlerken, "Sonra Evrim çıktı karşıma," diye mırıldandım. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. "Onu ilk gördüğümde güzel dedim. İkinci gördüğümde güçlü dedim. Üçüncüde… onsuz yapamayacağımı anladım." Daha o poligondayken kalbimde bir şeyleri kıpırdatmayı başarmıştı.

"Ben onun yanında eksik hissetmiyorum, tam hissediyorum." Bir adım öne eğildim. "Geçmişime dönüp bakmıyorum artık. Çünkü önümde duruyor." Gözlerini gözlerimden bir an olsun çekmezken nefesini tutmuştu. "Ben kızınıza alışmak için değil, ömrümü onunla geçirmek için geldim."

Sözlerim bittiğinde salonun ortasına ağır bir sessizlik çökmüştü. Bakışlarım bir an için Evrim'in yanında oturan Giray'a gittiğinde başını minnetle eğmişti. Bu süreçte ikimizin aşkına en büyük şahit olan kişi Giray'dı. Bundan dolayı bu sözlerimin boş olmadığını en iyi o biliyordu.

Sonra arkalardan bir öksürük sesi geldiğinde bu Taylan'dan başkası değildi. "Abi ben ikna oldum," dedi bir şeyleri yumuşatmaya çalışarak. Ama kimsenin bakışı hafiflememişti. Kağan Bey bir süre sustuktan sonra başını hafifçe eğdi. "Güzel konuştun ama biz sözden çok davranışa bakarız."

"Bakabilirsiniz," dedim. "Çünkü ben onu sözle değil, davranışla seveceğim." Son kelime dudaklarımdan dökülürken gözlerim ondan ayrılmadı. Bir an için salondaki herkes silindiğinde sadece o vardı. Bakışlarım yumuşadığında sesim bu kez daha alçak ama daha sahipleniciydi. "Ve sen…" dedim, gözlerimin içine bakmasını bekleyerek. "Ömrümün açan en güzel çiçeğisin, gül kızı." Salonun ortasına bırakılmış bir itiraf gibiydi bu.

Evrim

O an herkes susmuştu ama benim içimde bir şey konuşuyordu. "Ve sen ömrümün açan en güzel çiçeğisin, gül kızı." Kalbim göğsüme sığmadı bir an için. Yüzüme bakıyordu. Öyle bir bakıyordu ki, o salondaki kalabalığın içinde sadece ben vardım sanki. O an ayakta olsaydım dizlerimin bağı çözülürdü. Ama oturuyordum. Dik, omuzlarım geride.

Çenemi düşürmedim çünkü herkes bize bakıyordu. Abiler, ailesi, benim ailem. Gözlerimin dolmasına izin veremezdim. Yutkunarak derin bir nefes aldım. Oysa içimde bir şey kırılıp yeniden kuruluyordu. Bir insanın herkesin önünde bu kadar açık konuşması… Bu kadar net seçmesi… Bu kadar korkusuz sevmesi… Beni dağıtıyordu.

Parmaklarımı birbirine kenetledim, titremesinler diye. Ona bakıp gülümsedim. Sadece ona ait olan o küçük gülüşü. "Gökmen," dedim, sesimin titrememesine dikkat ederek ama gerisi gelmemişti.

Salonda hafif bir kıpırtı oldu. Ama kimse benim boğazımda düğümlenen şeyi bilmiyordu. O an sarılmak istedim. Sarılarak boynuna yüzümü saklamak istedim. Bu kalabalığın ortasında değil de, sadece ikimizin olduğu bir yerde o cümleyi tekrar duymak istiyordum.

Aradan geçen kısa bir muhabbetten sonra salonda uzun bir yemek sofrası kurulmuştu. Bu hem bir tanışma yemeğiydi hemde devamında isteme olacaktı. Ortadaki büyük masaya benim ailem ve Miran'ın ailesi geçmişti. Birkaç kişi yandaki küçük masaya, çocuklar ve tim ise koltuklara geçmişti.

Bizim olduğumuz sofrada yine büyük bir sessizlik hakimdi. Henüz aileler yeni yeni tanıştığı için kimse kimseyle konuşmaya tenezzül dahi etmiyordu. Masadaki gerginliği salondaki diğer konuşmalar bastırıyordu.

Zeynep'in bakışları bir an için tam karşısında oturan Poyraz'a kaymıştı. Sandalyeye yayılmış, kolunu arkasına atmış, fazla rahat oturuyordu. Sanki burası onun alanıymış gibiydi. Zeynep birkaç saniye ona baktıktan sonra kabaca göz devirmişti ki Poyraz'ın yeşilleri onu buldu. "Bakmayı bitirdiysen tabağına dönebilirsin."

Zeynep'in kaşları havalandığında ağzının içinde bir şeyler homurdanıyordu. "Sandığın gibi sana bakmıyorum. Karşımda çamış gibi yayılmışken gözlerimi tavana mı dikeyim?" Poyraz'ın dudak kenarı kıvrıldığında, Zeynep'in yanında oturan Altay gülerek başını öne eğmişti.

Poyraz sanki ona inat yapar gibi kolunu Karan'ın sandalyesinin arkasına attı. "Ne oldu prenses, sinirlendirdi mi bu seni?" Zeynep'in ona bakan delici bakışlarının aksine Poyraz bu durumdan fazla zevk alıyor gibiydi.

"Hiçbir şeyi ciddiye almamak yorucu olmalı?" Sandığının aksine Poyraz ciddiyetin içine doğmuş biriydi.

Ama Poyraz buna gram takılmadan oturduğu yere biraz daha yayıldı. "Sen de her şeyi fazla ciddiye alıyorsun gibi?"

Zeynep dişlerini sıktığında öne eğilerek bakışlarını onda sabitledi. "En azından sorumluluk sahibiyim." Bunun üzerine karşısındaki adamı kışkırtmayı başarmıştı. "Ben değilim yani?"

"Davranışların pek öyle demiyor."

Poyraz bu sefer tamamen ona döndüğünde bakışları keskinleşmişti. "Beni birkaç kere görüp karakter analizi mi çıkardın?"

Zeynep de geri adım atmayarak elindeki çatal bıçağı bırakıp ona doğru eğildi. "Yeterliydi."

Kısa süren bir sessizliğin ardından Poyraz başını hafifçe yana eğdi. "Sen hep böyle misin?" Sorusu üzerine Zeynep'in kahveleri tekrar onun üzerinde gezindi. Bakışları fazla soğuk ve mesafeliydi. "Nasıl?"

"Birkaç kez gördüğün insana bu kadar sivri?" Bu soruyu ciddi bir şekilde soruyor gibiydi ama yine de bunu sorarken rahat tavrından ödün vermedi.

"Birkaç kez gördüğüm insanlar genelde böyle olmayı hak ediyor." Poyraz'ı bir kaşık suda boğmak ister gibi ona ölümcül bakışlar atıyordu. En başından beri birbirlerini hiç hazetmiyorlardı.

Poyraz tabağından bir et parçası alıp ağzına attıktan sonra tekrar geriye yaslandı. "Sana bir tavsiye..." Sır verir gibi ses tonu kısık bir tınıya indiğinde, "Beni tanımadan hüküm verme," dedi.

Zeynep'in dudaklarından alaycı bir gülüş kaçtığında, "O zaman sen de kendini tanınacak biri gibi göstermeyi dene," diyerek ona olan tepkisini belli etmişti.

Poyraz da ondan aşağı kalmayarak güldü. "Belki de bunu istemiyorumdur," dediğinde Zeynep tekrardan göz devirdi. "Ne tuhaf ki bende istemiyorum."

Masanın bizim olduğumuz tarafında ise hala bir sessizlik sürüyordu. Diğer taraflardaki sohbetin aksine bizim tarafta çatal bıçak sesleri daha yoğundu. Bakışlarım yavaşça Giray'ın tabağına kaydı. Kızartılmış yeşil biberleri hala yememişti. Yavaşça ona doğru sokulup, "Abi biberlerini yiyecek misin?" diye fısıldadım.

Giray elindeki çatalı bıraktıktan sonra lokmasını bitirmek için eliyle ağzını kapattı. Çünkü gülmeye başlamıştı. Kedinin ciğere baktığı gibi tabağındaki biberlere baktığımı görünce başımı eğerek alayla bana bakmaya başlamıştı. "Canım da istemedi değil aslında."

Birkaç saniye gözlerimi kırpıştırarak ona baktıktan sonra, "Tüh," diyerek önüme döndüm. Oysaki tatları çok güzeldi. Çatalımla tabağımdaki yemekle bir süre oynadıktan sonra ağzıma attım. Bir iki çiğneyişten sonra yüzümü buruşturduğumda Miran'ın o erkeksi sesini duymuştum. Başımı kaldırıp baktığımda alayla beni izliyordu.

Yavaşça su bardağına uzanıp bir yudum aldıktan sonra bana bakan Miran ve Giray'a döndüm. İkisi de bu hallerimi keyifle izliyordu. "Ben az önce bozuk bir şey mi yedim?" Ayrıca bu mantar çok kötü kokuyordu.

Giray hafifçe güldüğünde gözleri kısılmıştı. "Trüf o."

"Öyle mi?" diyerek kaşlarım havalandı. "Ben küçükken yanlışlıkla yediğim küflü peynire benzettim." Başımı hafifçe yana eğdiğimde gözlerimi tabaktaki mantardan ayırmamıştım. "Bu kendi isteğiyle mi böyle kokuyor, yoksa biri bana bunu intikam için mi yaptı?"

Giray kısa bir kahkaha attıktan sonra başlar bir an için ona dönmüştü. "Ver bana başımın belası." Bunu söylerken hiç şikayetçi gibi durmuyordu. Ardından tabağıma uzanarak mantarı kendi tabağına aldı. Hemen ardından ise de biberleri benim tabağıma koymasıyla sevimlice tebessüm ettim. "En sevdiğim abim," dediğimde masadaki Poyraz'ın bakışları kısa bir an bana değmişti.

"Gelin kız biraz seçici galiba." Karşıdan gelen bir sesle gözlerimi çevirdiğimde Miran'ın annesi Şerife Hanım'ın bana baktığını görmüştüm. Ellerini masanın üzerinde birleştirmiş ve ela gözleri fazlasıyla düz bakıyordu.

Tam dudaklarımı aralamıştım ki benden önce yanımda oturan Defne anne söze girdi. "Sizde tabağınızdaki trüf mantarına henüz dokunmamışsınız." Bunları söylerken iğneleyici ifadesini gizleme gereksinimi duymamıştı.

Bunun üzerine önüne gelen hafif kahveye çalan sarı saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. "Damak zevkiniz bize pek hitap etmiyor gibi, Defne Hanım."

"Bilakis," diyerek dudağına yalancı bir tebessüm kondurdu Defne anne. "Bunları pek sevmem. Bizzat sizin için yaptırdım." Başımı ufakcık Giray'a yanaştırdığımda o da yemeği bırakmış onları dinliyordu. "Dünür savaşı mı diyorsun?"

Kafasını sallayıp o da bana doğru eğildi. Alt dudağını dışa doğru bükerken gülüyordu. "Hemde ne fena."

"Sizin işler ne durumda Dursun Bey?" Kağan baba elindeki çatalı bırakarak peçetesine yöneldi. Bıçağın altından peçeteyi alıp kibarca ağzını sildikten sonra ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Gömleğinin manşetlerini geriye katladığı için pahalı kol saati gözler önüne çıkmıştı.

Miran'ın babası da elindeki su bardağını bırakarak tebessüm etti. "Gayet yolunda her şey." Şerife Hanım'a göre bu adam daha olgun birine benziyordu ama Miran'ın da anlattığı gibi karısının sözü üzerine söz söyleyemiyordu. Her daim kendini geri çekerek olanlara hiç karışmadığını anlatmıştı Miran.

"Ne iş yapıyordunuz bu arada?" Kağan babanın yöneltmiş olduğu yeni soruyla yerinde daha da dikleşti. Konu işlere geldiğinde bu konuda söz sahibi gibi duruyordu. Tıpkı Miran gibi sarı saçları ve mavi gözleri vardı. Aile hem renkli saç, hemde renkli gözlüyken Zeynep kahve saçlı ve kahve gözlüydü. Sanki tüm aileye inat gibi onlardan gelen hiçbir geni almamıştı.

"Denizcilik."

Kağan baba geriye yaslandı. "Balıkçılık gibi mi?"

İşini gerçekten seven bir edayla Dursun Bey'in yüzünde bir mutluluk vardı. İşlerinden bahsetmek bile onu mutlu ediyor gibi bir haldeydi. "Daha çok kargo gemilerle limandan konteyner alım satım işleri." Dursun Bey'in sözleri üzerine gözlerim direkt olarak Miran'ı bulunca onaylar gibi başını salladı. Limanları mı vardı?

Durumlarının fazlasıyla iyi olduğunu biliyordum ama bir limanları olduğunu Miran'la hiç konuşmamıştık. Ailesiyle bile doğru düzgün görüşmek istemezken Karadeniz'e gittiğimizde bana hiç bu durumdan bahsetmemişti. Yıllardır onlarla görüşmediği gibi işlerle de pek ilgilenmiyor gibiydi. Hatta iki kardeş de öylelerdi. Miran askerdi, Zeynep ise mühendis. Ailelerinin kurduğu bir şeyi kendilerine istemedikleri için ikisi de kendi mesleğini edinmiş olmalıydı.

Fark ettiğim şeyle dudaklarım farkında olmadan yana kıvrıldı. Miran'ın bana sürekli limanım demesinin sebebi bu olmalıydı. Liman kelimesi onun için çocukluktan gelen bir şeydi. Ve şimdi gerçek limanını bulduğu için arada bana böyle hitap ediyordu. Bu esnada servisi yenileyen Meltem teyzenin önüme koyduğu tabakla gözlerimi kocaman açtım. Istakoz muydu o?

Tabağımdaki yaratığa tuhaf gözlerle bakarken birkaç saniye gözlerimi kırpıştırdım. Ardından ise çaresiz bakışlarımı Defne anneye çevirdiğimde o hala Şerife Hanım'a bakıyordu. Sırf ona inat böyle yemekler yaptırdığını biliyordum. Bu iki kadının savaşları arasında olan bize olmuştu. Keşke ona Miran'ın annesini anlatırken o kadar kötü anlatmasaydım. Galiba bu gidişle aç kalacağız.

Bu sefer fısıldayarak baktığım kişi Miran'dı. "Bu canlıyken daha mı mutluydu sence?"

Kaşları hafifçe çatıldığında ne demek istediğimi anlamamıştı. "Ne alaka?" Mavilerimi tekrar tabağa çevirdikten sonra minik yuvarlak gözlerle karşılaşmıştım. Elime aldığım çatalla ıstakozun kabuğuna bir iki kere tıkladıktan sonra Miran'a tekrar döndüm. "Bilmiyorum, bana biraz kırgın gibi bakıyor."

Giray kıs kıs gülerken Miran eline çenesini dayamıştı. "Sence sen hayvana öyle baktığın için kırılmış olabilir mi?" Tekrar eğilip baktım. Her an canlanıp bana doğru gelecek gibi olunca kibar bir şekilde ve usulca tabağı Miran'a doğru itmiştim. "Al sen ye. Aranızda duygusal bir bağ kuruldu gibi hissediyorum."

Çatalıyla ıstakozu kendi tabağına alırken gözleri kısıldı. "Az önce havyar yiyordun." Yutkundum. Evet, öyle bir şey olmuştu. "Onun gözleri yoktu."

Defne anne nereden çıkarıp da masanın üzerine koyduğunu bilmediğim aynasının önüne eğilerek rujunu çıkarttı. Yemeğini bitirdiği için rujunu yenilemek istemişti ama bana daha çok bunu Şerife Hanım'ı kışkırtmak için yaptı gibi geliyordu. Dudaklarımdan bir gülüş kaçtı. Sevmediği bir insanla sonuna kadar uğraşmaya bayılıyordu.

Rujunu tazeledikten sonra Alaca yazısı baskılı ruju masanın üzerine bıraktı. Güzelce dudaklarına emdirirken sonunda karşısındaki kadının gözleri onu bulmuştu. Gözleri Defne anne ve ruj arasında gidip geldikten sonra dudağının kenarında küçümseyici bir gülüş belirdi. "Bu şirket iflas etti diye biliyorum ben." Neyi yarıştırıyorlardı bilmiyorum ama ikisi de her fırsatta birbirleriyle uğraşıyordu.

Defne anneden, "Hah," diye bir ses çıktıktan sonra saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. "İflas mı etmiş?" Bu soruyu en az onun kadar alaylı bir sesle sormuştu. "Benim neden bundan haberim yok?"

Şerife Hanım direterek onu süzdü. "Evet, hatta şirketin sahibi Murat Alaca varını yoğunu kaybettiği için yıllardır gitmediği annesinin köyüne dönmüş." Tek kaşı usulca havalandı. "Şimdi böyle bir şirketin ürünü sizde eskiden kalmış olmalı." Bahsettikleri Murat Alaca, Çınar'ın düğününde tanıştığımız adam olmalıydı.

Bu esnada koltukların olduğu tarafta oturan Taylan bizim masaya doğru gelmeye başladı. Öncesinde orada timle ve çocuklarla bir şeyler konuşmuş ve anladığım kadarıyla buraya kim gelecek kurası çekmişlerdi. Neden böyle bir kura çektiler bilmiyorum ama anlaşılan talih kuşu yine bizim Taylan'ın kafasına konmuştu.

Yavaş adımlarla gelerek Defne anne ve benim aramdan masaya doğru uzandı. Güya tuza doğru uzanıyordu ama bakışları yan yan masada didişen iki kadına kayıyordu. Diğer masadan buraya muhbir olarak gönderilmiş olmalıydı. Burada neler dönüyor öğrenmek için Taylan'ı dinlemeye göndermişlerdi.

Defne anne ellerini masanın üzerine koyarak birbirine kenetlemişti. "Böyle olayları takip etmenizi anlıyorum, Şerife Hanımcığım. Ama sanırım pek anladığınız söylenemez." Kağan babaya dönerek ona bir baş hareketi yaptı. "Murat Alaca eşimin bizzat ortağı. Ve ben ortağımızın düşüşte ya da yerlerde olduğunu bilmiyorum." Sanki üzülmüş gibi hüzünle dudaklarını büzdü. "Oysaki daha iki gün önce oğlumun düğününde karşılaşmıştık." Şerife Hanım bozulan yüzünü gizlemeden önüne dönmüştü.

Taylan'dan bir ıslık yükseldiğinde gözler bir anda ona döndü. Kendini ifşa etmemek için, "Pardon," diyerek sonunda tuzluğu eline almıştı. Daha deminden beri eli tuzluğun kenarında duruyordu. Olayı dinleyeceğim diye bir türlü alamamıştı.

Miran'ın şüpheci bakışları onun üzerindeyken kısa bir an salonun koltuk tarafına döndü. Hepsi arada dönüp bu tarafa bakıyorlardı. Miran bakışlarını tekrar Taylan'a çevirdiğinde rahatla geriye yaslandı. "Taylan orada tuz vardı sanki koçum."

Taylan tam masadan uzaklaşmak için hareketlenmişti ki Miran'ın sözüyle tekrar durdu. Elini ensesine attıktan sonra birkaç adımda Miran'ın yanında bitmişti. "Komutanım öyle de Ermiş tutturdu illa o tuzu istiyorum diye." Sır verir gibi ses desibelini düşürdü. "Şimdi yazık çocuğa az önce yere attık bir de. Bende gelip bunu alayım dedim." Kaşlarım hayretle havalanırken güldüm. İki dakika içinde tüm suçu Ermiş'in üzerine atmıştı.

Kısa bir muhabbet ve yine bir didişmenin ardından sofradan kalkılmıştı. Herkes tekrar yerlerine geçerken ben ve birkaç kişi mutfağa geçmiştik. İstemenin asıl kısmı şimdi başlıyordu, kahveler yapılacaktı. Diğer herkesin kahvesini yapmıştık bir tek damat kahvesi kalmıştı. Tam onun kahvesine başladığım sırada da mutfağa Tamer ve Çağatay girdi.

"Siz ne arıyorsunuz burada?" Sorduğum soruyla Tamer'in kaşları ayıp etmişim gibi havalandı. "Aşk olsun, Güneş. Biz gelinin arkadaşları değil miyiz?"

"İyi de Tamer abi o dediğin gelinin kız arkadaşları oluyordu sanki." Beliz'in gülerek söylediklerine bu sefer Çağatay dönmüştü. "Canım ha kız ha erkek, ne fark eder? Gelinin arkadaşı sonuçta."

Tamer de bunun üzerine gururla göğsünü kabarttı. "Çağataycığıma katılıyorum ayrıca neden cinsiyet ayrımı yapıyorsunuz?"

Bunun üzerine de Çağatay onu onayladı. "Yani bizde boş adam değiliz. Abileriyiz diyoruz."

Ardından ben tekrar kahve makinesine döndüğümde ikisi de tezgahın dibinde belirdiler. Çağatay boş fincanı eline alırken, Tamer de gidip karabiber alınca duraksadım. Kahveye karabiber mi atacaklardı? "Bir saniye," dedim anlık bir duraksamayla. "Ne yapıyorsunuz siz?"

Tamer kapağı açıp karabiberden dolu dolu bir kaşık aldığında sırıttı. "Adaleti sağlıyoruz."

"Kahveye karabiber koyarak mı?"

Çağatay'ın jest ve mimiklerini bana bu durumu anlatmak için turbo hıza gelirken, "Bak Güneş'ciğim," dedi sabır çekerek. "Bu işin bir matematiği var."

Tek kaşım havalandığında istemsizce gülmeye başladım. "İsteme kahvesinin mi?"

Tamer yine yanlış bir şey demişim gibi alınganlık yaparak omuz silkti. "Sen bilmezsin bunları. Sen tuz atacaksın bizde karabiberle denge sağlayacağız."

Gözlerimde hınzır parıltılar belirdiğinde kahve makinesini bırakarak yönümü tamamen Tamer'e döndüm. Bir elim belime dayanmışken diğer elimi onun omzuna koymuştum. "Nefes'te mi sana böyle yaptı? Buradan mı biliyorsun sende?"

Karısının adını duymasıyla eli kaşıkla beraber hareketsiz kaldı ve gözlerini karşıya sabitlemişti. Bir süre boyunca gözlerini bile kırpmadan sessiz kaldıktan sonra, "Hayır," dedi yavaşça. Başka da bir şey demedi. Tamer'in Nefes's karşı olan bu tutumunu anlayamıyordum. Kıza hiç alan açmıyordu.

O sırada ben daha ne olduğunu anlamadan Çağatay, Tamer'in elinden kaşığı kaparak kahvenin içine attı. Gözlerim fal taşı gibi açılırken onun yüzümde zafer parıltıları vardı. "Bağırsak testi de yapalım enişteye."

Arkadan Sümeyye, "Miran abiye yazık olacak," dediğini duyduğumda çaresizce başımı salladım. "Fena."

Son olarak Miran'ın kahvesi de bittiğinde hepsini tepsiye koymuştuk. Diğerlerinin kahvesini Başak ve Beliz götürürken benim tepsimde yalnızca Miran'a hazırladığımız kahve vardı. Salona girdiğimde tüm gözler benim üzerimde toplanmıştı. Kimseye bakmadan doğruca Miran'ın karşısına dikildiğimde gözleri yüzüme çıktı. "Kendim için endişelenmeli miyim?"

Peşimden gelerek Tamer ve Çağatay ikilisi keyifle yerlerine oturup yayıldılar. Gülmemek için kendimle yoğun bir savaş verirken başımı olumsuz anlamda salladım. "Damat kahvesi işte."

Tepsiyi alıp bu sefer eski yerime değil de Tamer'lerin yanına oturmuştum. Onların yanına oturduğunda solumda Tamer, sağımda Volkan vardı. Diğerleri de onların yanındaydı. Miran fincana garip bakışlar atarken Tamer ve Çağatay yanımda bilimsel deney izliyormuş gibi bekliyordu.

Volkan önümde duran saçı nazikçe okşayıp arkama atınca ona döndüm. Göz kırparak güldüğünde kahveyi işaret etti. "Ne haltlar yediniz yine?"

Çağatay ceketinin önünü düzeltip bir abi edasına büründü. "Güneş'i üzerse neler olabileceğinin ön izlemesini koyduk kahvenin içine." Tamer de devamında güldü. "Özellikle boğazı ve bağırsaklarının."

Onlara göz devirerek tekrar Volkan'a döndüm. Saat takılı olan kolunu omzuma atmıştı. "Birazdan görürsün." Volkan'ın diğer tarafında oturan Poyraz'ın ise dudak kenarında bir gülüş belirmişti. Miran'ın içtiği kahvede başka bir şey olduğunu anlayınca keyfi yerine gelmişti. Miran'ı gram hazetmiyordu.

Miran fincanı dudaklarına yaklaştırdıktan sonra hafifçe koklamıştı. Kahvenin kokusu burnuna ulaşır ulaşmaz gözleri kısa bir an bizim olduğumuz tarafa döndü. Bu sefer gözleri sadece bende değil buradaki tüm tayfada gezindi. Kanepenin diğer tarafında da Defne annenin oğulları oturuyordu.

Kahveden bir yudum aldığında gözlerimi kısmış en ufak bir mimik değişimi bekliyordum. Ama yerinde taş gibi dururken hiçbir tepki göstermemişti. Sadece kahveyi yutmaya çalışırken kısa bir an gözlerini yumdu. Ardından ise tekrar büyük bir yudum aldığında şaşkınlıkla onu izliyordum.

Tamer öfkeyle dirseğini Çağatay'ın karın boşluğuna geçirdi. "Ulan Çağatay adamın dayanıklı olduğu detayını neden es geçiyorsun?" Bu esnada Miran aldığı ikinci yudumu da yutmuştu. İşin garip yanı hemen yanında duran suya da hiç uzanmıyordu.

Çağatay bize doğru dönerek önümüze doğru eğildi. Eliyle ağzını kapatırken, "Şimdi boğazından duman çıkarsa şaşırmayın," diye fısıldadı.

Miran tam üçüncü yudumu alacakken birden durdu. Kaşlarının arasındaki kavis hafifçe belirginleşirken, "Evrim," diye mırıldandı.

Kulağımdaki tepsiyi daha da kucağıma sabitlerken, "Hı?" diye mırıldadım.

"Sen bu kahvenin içine ne koydun?" Tamer o sırada kendi kahvesinden bir yudum aldığı için genzine kaçmıl olmali ki öksürmye başladı. Çağatay şeytan taşlıyormuş gibi elini var gücüyle onun sırtına geçirirken hafifçe gülümsedim. "Sevgi koydum."

Başını ağır ağır salladıktan sonra tekrar önüne döndü. Kahveyi tek dikişte bitirdikten sonra aniden sert gelmiş olmalı ki başını iki yana salladı. Kendini toparladıktan sonra fincanı yanındaki sehpaya bırakarak öne doğru eğildi. Kollarını dizlerine serbestçe yasladığında hafifçe dudakları aralandı. "Senin sevgini tatmak da zormuş be savcı hanım."

Sözleri kulaklarımda yankılandığında göz kırpıp tekrar geri yaslandı. Babasına bir baş hareketi yaptığında Dursun Bey kahvesini bırakarak öksürükle boğazını temizledi. Yerinde dikleşip kendisine çekidüzen verdikten sonra Kağan babaya döndü. "Kağan Bey," dedi oldukça olgun bir ses tonuyla. "Gelelim sebebi ziyaretimize."

Artık zamanı gelmişti.

Kağan baba hafifçe başını sallayarak eliyle onu işaret etti. "Buyurun lütfen." Bunun üzerine Dursun Bey'in gözleri Miran ve benim aramda dolaştı. Salondaki uğultu yavaş yavaş yerini ağır bir sessizliğe bırakırken kalbimin atışını ilk kez bu kadar net duyuyordum. Az önceki kahkahalar, atışmalar, o tuzlu kahvenin yarattığı küçük kaos hepsi bir anda geri çekilmişti sanki. Şimdi herkes yerinde, herkes suskun, herkesin bakışı aynı noktadaydı. Bizde. Daha doğrusu bende ve onda.

Parmaklarımı dizlerimin üzerinde birbirine kenetlediğimi fark ettiğimde ne kadar gergin olduğumu anladım. Oysa ben gergin biri değildim. Sorgu odasında insanların en karanlık yüzleriyle karşılaşan bendim. Soğukkanlı kalmayı bilen, duygularını kontrol etmeyi öğrenmiş biriydim. Ama bubambaşkaydı çünkü burada karşımda bir suçlu yoktu. Karşımda kalbimi emanet ettiğim adam vardı.

Gözlerim farkında olmadan Miran'ı bulduğunda o çoktan bana bakıyordu.
Öyle bir bakıyordu ki sanki bu kalabalığın içinde sadece ikimiz vardık. Sanki birazdan kurulacak cümleler, alınacak kararlar ve verilecek sözler sadece bizim aramızda geçecekmiş gibi. Gözlerindeki o derinlik içimdeki tüm karmaşayı bir anda susturuyordu. Burada olduğunu ve asla geri adım atmayacağını çok net hissettiriyordu. O bakışlarda kendime yer buluyordum.

Dursun Bey'in sesi duyulduğunda başımı hafifçe ona çevirdim ama zihnim hâlâ Miran'ın gözlerinde kalmıştı. "Kağan Bey," dediğinde sesindeki o ağırlık salonun duvarlarına çarpıp geri dönüyor gibiydi. "Allah"ın emri, Peygamber'in kavliyle…" diye devam ettiğinde içimde bir şey titremişti. Bu cümleyi kaç kere duymuştum bilmiyorum ama ilk kez bu kadar içime işliyordu. Çünkü ilk kez bu cümlede benim adım geçecekti. İlk kez bu cümle benim hayatımı ikiye bölecekti. "Oğlum Miran için kızınız Evrim'i istiyoruz."

O an zaman benim için gerçekten durduğunda nefesim yarım kalmıştı. Gözlerim istemsizce kapandı ve tekrar açıldığında içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim. Sanki yıllardır tek başıma yürüdüğüm bir yola artık biri daha dahil oluyordu. Sanki omuzlarımdaki yük hafifliyor ama kalbimdeki ağırlık artıyordu. Çünkü bu sadece bir isteme değildi. Bir hayatı iki kişi yaşamaya razı olmaktı.

Başımı yavaşça Miran'a çevirdiğimde gözlerini bir an bile benden ayırmadığını fark ettim. Dudakları hafif aralıktı ama konuşmuyordu. Konuşmasına gerek de yoktu zaten. Okyanus mavisi gözleri her şeyi söylüyordu. Beni seçtiğini her zerresiyle kalbime işliyordu.

Kağan baba derin bir nefes aldığında gözlerimi ona çevirdim. Yüzü ciddi, bakışları ise ölçer gibiydi. Bu anın ağırlığını en çok o ve Dönence taşıyordu belki de. Birinin hayatını başka birine teslim etmek, hele ki benim gibi birini. Ben kolay biri değildim. Yaralarımla, öfkelerimle, geçmişimle gelen biriydim. Ama buna rağmen Miran beni istiyordu. Hiçbir şeyi eksiltmeden ve hiçbir şeyden korkmadan beni istemeye gelmişti.

Kağan babanın bakışları bir an bana, sonra Miran'a kaydı. Sanki içinden geçenleri tartıyor, tarttıkça bir karara varıyordu. Salonun içindeki herkes nefesini tutmuş gibiydi. Bir tek kalbimin sesi vardı kulaklarımda. Kağan baba son olarak abim gibi gördüğüm insanlara döndü. Poyraz, Volkan, Çağatay, Tamer, Giray... Bakışları hiçbirini atlamadan her birinin gözlerinde gezinmişti. Sanki birinde aksi bir şey görse vazgeçecek gibi duruyordu.

Miran'ın bazen hiç hazetmeseler bile benim mutluluğumu kendi fikirlerinden önce tutuyorlardı. Yarı gözleriyle de yarı da hafifçe başını eğerek hepsi onay vermişti. Son olarak ise ekibin en büyüğü olan Giray sözü ele aldı. "İstiyor musun abim?" Gözlerinde beni her şeyden korumak isteyen bir ifade vardı. Bir kalkan olup benim arkasına alacak gibi bir edayla duruyordu.

Gözlerim hafifçe buğulandığında başımı salladım. "İstiyorum abim." Bunun üzerine dudağının kenarında ufak bir kıvrılma meydana geldi. Siyah hareleriyle küçük kardeşine kıyamayan bir şekilde bakıyordu. Giray'la bu kadar iyi anlaşmamızın nedeni belki de ikimizinde kimsesiz olmasıydı. İkimiz de yetimhane çocuklarıydık. Aynı acıyı farklı duvarlar ardından tatmıştık.

Benden onay aldığında Kağan babaya dönerek o da onay verdiğini belirtti. Bunun üzerine Kağan baba tekrar Dursun Bey'e dönmüştü. "Evrim'in de rızası olduğuna göre..." Rızam… Bu bir kelimeydi sadece ama içinde koca bir hayat vardı. Geçmişim vardı. Korkularım vardı. Dunkel vardı… karanlığım vardı. Ama aynı zamanda Miran da vardı.

Başımı yavaşça ona çevirdim. Göz göze geldiğimiz o an her şey sustu. Hiçbir şey yoktu, sadece biz vardık. Ve o bakışta bir ömür vardı. Dudaklarım titremesin diye içten içe kendimi sıkarken başımı çok hafif eğdim. Ama bu küçük hareket bile içimde koca bir kapıyı açmıştı.

Benim de istememin üzerine Miran'ın bakışlarının değiştiğini gördüm. O sert, kontrolünü kaybetmeyen adamın gözlerinde bir yumuşama olmuştu. Sanki içinden bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldı. Dudaklarının kenarında beliren o küçük gülüş sadece bana aitti.

Kağan baba başını yavaşça salladıktan sonra dudaklarını araladı. "Biz de kızımızı Miran'a uygun gördük." Kalbimin pompaladığı kan kulaklarımı bile yakmaya başlamıştı. Salondan bir uğultu yükseldiğinde konuşmalar başlamıştı. Kulaklarım herkese kapanmşken yalnızca Gökmen'ime açıktı.

Şimdiden sonra o benimdi, ben ise onun...

Ve en garip olanı hiç bu kadar doğru hissettirmemişti. Parmağımdaki evlilik teklifi ettiği yüzüğe dokunduğumda soğuk metalin altında kalbimin sıcaklığını hissettim. Gözlerimizin bağı bir an olsun kopmazken o bakışlarda söylenmemiş ama hissedilmiş bir söz vardı. Ne olursa olsun birbirimizi bırakmayacaktık.

Bu birbirimize attığımız ilk mühürdü.

Gece bittiğinde Miran'ları geçirmek için ailenin bir kısmı kapıya çıkmıştı. Kağan baba ve Dursun Bey kapının önünde sohbet ederlerken Miran'ın annesi arabaya geçip oturmuştu. Defne anne de içeri geri girmişti. Timden birkaç kişi gitmişti, kalanlar ise de arabanın önünde sohbet ediyorlardı. Biz ise Miran'la beraber onun arabasına doğru yürüyorduk.

Ellerimi göğüsümde birleştirerek kendime sardım. Miran bunu gördüğünde yine beklemeden ceketini çıkartmıştı. "Sen üşüdün," dedi bir tespitte bulunmuş gibi. Ekim ayının gece soğuğu her bir yanı sarıyordu. Bugün beş ekimdi. Miran'la birbirimize mühürlendiğimiz gündü.

Bir şey demek için dudaklarımı aralamıştım ki anlık yakınlaşmasıyla duraksadım. Tam karşımda dikildiğinde ıslak yapraklarının ferahlığını andıran kokusunu yoğun bir şekilde solumuştum. Ceketi yavaşça omuzlarıma bırakırken dudaklarıma da küçük bir öpücük bırakınca kıkırdadım.

Geri çekilip göz kırparken ceketini işaret etti. "Omuzlarına koydum ama giy onu." Dediğini yaparak ceketini giydiğimde içinde küçücük kalmıştım. Başımı ceketten kaldırıp tekrar ona çevirdiğimde yüzünde yarım bir gülüşle bana bakıyordu. Ellerini cebine sokmuş bir şekilde yürürken fazla keyifli görünüyordu.

Birden durarak yönünü tekrar bana çevirdi. Her hareketini ağır bir şekilde yaparken ellerini belimin iki yanına koymuştu. "Benim kıyafetlerimi giymek sana fazla yakılıyor gül kızı." Kulağımın kenarında kısık bir tınıyla konuştuğunda başımı gülerek omzuma doğru eğdim. Aşık gözlerle ona bakarken, "Bahçemdeki gülleri uyandırdığından haberin var mı senin?" diye sordum mutlulukla. Bu sorudan çok bir itiraftı.

Zafer onunmuş gibi göğüsünü kabarttığında gözlerim belimde duran bileğine kaymıştı. Gördüğüm şeyle kaşlarım hafifçe çatılırken mavilerim tekrar onu bulup mavilerinde gezindi. "Bu benim değil mi?"

"Artık benim." Sahiplenici bir ses tonuyla konuştuğunda kahkaha attım. Maç gecesi başıma bağlı olan bandana şimdi onun bileğinde bağlıydı. "Nabzımın üzerinde duracak." Sözleri yanaklarımın alevini tekrar harekete geçirdiğinde içimde tarifsiz bir mutluluk ama adını koyamadığım bir acı vardı. Yeni kazanmış bu mutluluğumu kaybetmekten ölesiye korkuyordum.

Aklıma gecenin başında içeride konuşulan konu geldiğinde, "Miran," diye mırıldandım düşünceli bir sesle.

Her zamanki gibi aynı cevapla karşılamıştı beni. "Söyle gülüm."

"İçeride Rüya'dan bahsettin ya hani?" Bakışlarım durgunlaştığı için eski ciddiyetine geri dönüp beni dinlemeye başladı. Eski karısından bahsederken ve benden bahsederken gözleri arasındaki farkı net bir şekilde görmüştüm. "Gerçekten neden bitti onunla?" Miran'la birbirimiz dışında geçmişteki ilişkilerimizi hiç oturup konuşmamıştık. Ben daha önce böyle bir yaşamamıştım. Buna yanaşmamıştım. Üniversite dönemlerinde sınıfta bana aşık bir çocuk vardı. Ama ben hukuk bölümünde çok yoğun olduğum için onu reddetmiştim. O ise başka bölümde olduğu için rahattı.

Miran'ın ise daha önce bir evliliği olduğunu biliyordum. Ve o evliliğinden doğan kızı Deniz vardı. Ama çocuk olduğu halde evliliğin neden bittiğini hakkında bir fikrim yoktu. Miran bir eliyle önüme gelen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Seninle bir gün oturup bunu detaylıca konuşuruz." Başını eğerek iyice gözlerime baktı. "Tamam mı kumralım?"

Söylediği sözcük yüzümde küçük bir gülüş bıraktıktan sonra genişledi. "Kumralım mı?"

Yanağımdan bir makas aldıktan sonra beni kolunun altına çekti. "Değil misin?" Bana gerçekten bebek gibi hissettiriyordu. Tek eliyle bedenimi sarmışken diğer eliyle de tekrar elimi tuttu. "Ben seni ihtimaller arasından seçmedim ki güzelim." Elimi bırakarak çenemi kavradı. Hafifçe kaldırıp başımı kendisine çevirdiğinde her hareketi içimi titretiyordu. "Koşulsuz seçeneksiz sendin benim için."

Miran Gökmen Alkurt... Bir gün onun koşulsuz seçtiği tek kişi olmak aklımın ucundan bile geçmezdi.

Artık gitmesi gerektiği için benden ayrılarak arabasının şoför koltuğu tarafına ilerledi. Son kez ona el salladıktan sonra arabasına binmişti. O gidene kadar arkasından baktıktan sonra tekrar konağa döndüm. Kapıdan içeri girdiğimde Tamer salonda telefonla konuşuyordu. Yüz ifadesi neredeyse delirecek gibiydi.

Yanına yaklaştığımda, "Ne oldu, Nefes?" diyen endişeli sesini duymuştum. Boynundaki kravat ona dar geliyormuş gibi sinirle çözdü. Eline aldığı kravatı sıkı sıkı tutarken, "Neden ağlıyorsun, sakince anlat bana," dedi çaresizce.

Karşı taraftan gelen cevap üzerine bir saniye bile beklemeden kapıya doğru yöneldi. "Hemen geliyorum." Hızlı bir şekilde paltosunu alıp çıktığında arkasından boş gözlerle bakıyordum. Kapının dibinde olduğum halde beni bile görmeyecek kadar onu endişelendirecek bir şey olmuş olmalıydı. Nefes neden ağlıyordu bilmiyorum ama Tamer'i sıkıntıdan delirtecek kıvama getiren şey bu olmuş olmalıydı.

ꨄ

İlahi Bakış Açısı

Gece iyice yeryüzüne hükmetmeye başlamıştı. Gece bilmem saat kaçtı. Herkes uyurken birilerinin onları rahat ettirmesi gerekiyordu. Uykularında huzur bulsunlar diye uyumayanlar vardı. Sevdikleriyle dolu dolu zaman geçirmeleri için, sevdiklerinden uzaklaşanlar vardı. Başkaları yaşasın diye... ölenler vardı.

Şafak Timi, askeriyenin önünde tek bir çizgi gibi dimdik duruyordu. Emir gelmişti. Operasyon vardı. Gecenin bu saati onlar için önemsizdi. Onlar için zaman kavramı silinmişti. Saatin kaç olduğu fark etmezdi. Komutanları karşılarında, geceden daha sert bir ifadeyle duruyordu. Hepsi tam teçhizat buradaydı.

Miran Gökmen Alkurt. Namı değer Gökmen Kurt! İlk operasyonda iletişim kesildiğinde haritaya bakmadan yön tayin etti. Timi sisin içinden tek kayıp vermeden çıkardı. O günden sonra kimse ona Miran demedi.

Altay Yaman. Namı değer Lodos! Deniz operasyonunda fırtına çıkınca herkes geri çekilmeyi düşünürken, dalgayı arkasına alıp sızma planını değiştirdi. Sessiz geldi, sert esti.

Giray Soylu. Namı değer Kasırga! Üç kişilik pusuyu tek başına dağıttı. Kimse nasıl hareket ettiğini tam göremedi, sadece yerde kalanları gördüler.

Devran Akan. Namı değer Tetik! Bir çatışmada silahı tutukluk yaptığında iki saniyede söküp taktı ve ateşe devam etti. O gün "Devran" sustu, "Tetik" konuştu.

Ertuğrul Çevik. Namı değer Gözcü! Kırk sekiz saat kıpırdamadan bekledi. Rüzgâr değiştiğinde nefesini rüzgârla senkronlayıp atış yaptı. Hedef düştü, o hâlâ görünmedi.

Taylan Kartal. Namı değer Panzer! Sırtından yaralanmasına rağmen mevziyi terk etmedi. Dayanamaz denilen baskıyı tek başına tuttu. O gün anladılar: bu adam yıkılmaz.

Barbaros Gölge. Namı değer Karaltı! Gece görüşün bile zorlandığı bir karanlıkta düşman kampının ortasına kadar ilerledi. Sabah olduğunda görev bitmişti, kimse geldiğini görmemişti.

Burak Dinçel. Namı değer Pompacı! Geri sayım 10'dayken herkes siper aldı. O ise kabloların arasına eğilip, "bir saniye" dedi. 1'de bomba sustu.

Tolga Banazlı. Namı değer Derman! Çatışma sonrası titreyen elleri önce yaraları sardı, sonra sazın tellerine dokundu. O gece timi ilk kez derin nefes alabildi.

Kutay Ermiş. Namı değer Kıvılcım! En gençti, en önde atlayandı. Bir operasyonda plan dışı bir hamleyle çıkış yolunu açtı. "Delilik" dediler, komutanı "cesaret" dedi.

Gökmen Kurt elini arkasında birleştirmiş, hepsinin karşısında dimdik duruyordu. "Biz!" dedi gür bir sesle. "Gecenin en karanlık anında doğan şafağın askerleriyiz!"

Her biri çelikten birer zırh gibi hareket etmeden duruyorlardı. 'Hazır ol'a geçmiş bu dokuz kişi komutanlarının intikam yeminini dimdik dinliyorlardı. "Gölgede yürür, sessizlikte konuşur, gerekirse adımızı bile bırakırız!"

"Vatan söz konusuysa, nefesimizi yarım bırakır, kalbimizi siper ederiz!" Mavileri timinin üzerinde gezinirken, bu operasyondan da alınları ak bir şekilde döneceklerini biliyordu. "Düşerse birimiz, on olur kalkarız. Susarsa birimiz, diğeri onun yerine konuşur."

"Bizim için geri adım yoktur. Bizim için imkânsız yoktur. Gökyüzü şahidimiz, toprak kefenimiz, Şafak kaderimizdir." Her ne pahasına olursa olsun o adaya gidecek ve ortaklığın olmasına engel olacaklardı.

Son kısmı hep beraber yeri inletircesine haykırdılar. "Ant içeriz ki; Birbirimizi yarı yolda bırakmayacağız. Sırtımızı yalnızca birbirimize döneceğiz. Ve adımız fısıldandığında karanlık bile yerini bize bırakacak. Şafak Timi için.
Vatan için. Son nefese kadar."

Motor sesleri geceyi yararak yükseldi. Hepsi birer birer gelen askeri araçlara atladıktan sonra, askeri jeepler nizamiye kapısından art arda çıktı. Farlar karanlığı ikiye bölerken asfalt, lastiklerin altında sert bir kararlılıkla uzanıyordu. Şehir uyuyordu. Sokak lambaları titrek bir sarılıkla yanarken kimse bu sessiz konvoyun nereye gittiğini bilmiyordu. Bilmesi gerekenler zaten bilmiyormuş gibi davranıyordu.

Gökmen Kurt en öndeki araçtaydı. Yüzü camdan yansıyan karanlığa dönüktü. Gözleri yolun ötesini görüyordu. Asfalta değil, hedefine kilitlenmişti. Yanında oturan Lodos sessizdi. Ama o sessizlik sıradan değildi. Deniz öncesi durgunluk gibiydi.

Arka araçlarda tim üyeleri sarsıntıyla birlikte hafifçe sallanıyor, kimse konuşmuyordu. Bu bir gerginlik değildi. Bu, alışılmış bir hazırlıktı. Kasırga eldivenlerini sıkılaştırdı. Tetik şarjörünü bir kez daha kontrol etti. Gözcü gözlerini kapamış, nefesini ölçüyordu. Panzer başını koltuğa yaslamıştı ama uyumuyordu. Karaltı zaten karanlığın bir parçası gibiydi. Pompacı dudak kenarında yarım bir tebessümle içinden geri sayımlar yapıyordu.

Derman sessizce dua eder gibi parmaklarını birbirine kenetlemişti. Kıvılcım camdan dışarı bakıyor, gecenin içinden geçmenin verdiği heyecanı bastırmaya çalışıyordu. Konvoy kıyıya yakın ıssız bir noktada durdu. Motorlar sustuğunda gece tekrar hükmünü ilan etti.

Uzaktan dalga sesi geliyordu. Gökmen Kurt araçtan indi, ardından ise Lodos. İki komutan göz göze geldi. Kelimeye gerek yoktu, plan netti. Bundan sonrası denizindi.

Gökmen Kurt timine döndü. "Buradan sonra sessizlik." Lodos bir adım öne çıktı. Ses tonu sakin ama kesindi. "Akıntı kuzeybatıdan. Yirmi dakika sonra yön değiştirecek. Dip akıntısını kullanacağız. Yüzeyden değil, tabandan ilerleyeceğiz." Bu artık onun alanıydı. O denizlerin içine doğmuştu.

Gökmen Kurt başıyla onayladı. Komuta ikiye bölünmemişti, güç paylaşılmıştı. Tim hızlıca teçhizat değiştirdi. Karanlık kıyıda siyah dalgıç kıyafetleri gecenin bir uzantısı gibi üzerlerine oturdu. Silahlar su geçirmez muhafazalara alındı. Birer birer suya girdiler. Deniz ilk temasta soğuktu. Ama onlar için bu bir engel değildi, sadece başka bir zemin türüydü.

Lodos en öne geçtiğinde Gökmen Kurt onun hemen arkasındaydı. Işık yoktu. Sadece ayın kırık yansıması ve suyun altında ilerleyen on kararlı gölge vardı.
Nefesler regülatörlerden ölçülü çıkıyor, kabarcıklar yüzeye sessizce yükseliyordu.

Dip akıntısı yön değiştirdiğinde Lodos el işareti verdi. Formasyon kaymadan dönüldü. Kıvılcım bir anlık hızlanacak gibi olduğunda Panzer omzuna hafifçe dokundu. İçinden bir sabır çektiğinde Kıvılcım'ın tez canlılığını zaptetmeye çalışıyordu.

Karaltı arka güvenliği almıştı. Gözcü suyun altında bile çevreyi tarıyordu. Tetik ekipmanına hâkimdi. Pompacı patlayıcı çantasını sabit tutuyordu. Derman nabızları gözle görür gibi izliyordu.

On gölge...

Adanın silueti suyun altından karanlık bir duvar gibi yükselmeye başladığında Gökmen Kurt'un bakışları sertleşti. Hedef artık uzakta değildi. Şafak Timi, gecenin içinden değil… Denizin kalbinden geliyordu.

Deniz, yüzeyde sakin görünüyordu. Ama dipte başka bir düzen vardı. Lodos akıntının yön değiştirdiğini hissettiği an elini kaldırdığında formasyon yavaşladı.
Tam o sırada Gözcü'nün bakışları suyun içinde belli belirsiz titreşen bir gölgeye takıldı. Bu doğal bir kaya çıkıntısı değildi. Işık yoktu ama metalin suyu kesme biçimi farklıydı.

El işareti.

Dur.

On gölge, bir anda denizin içinde dondu. Sessizlik daha da ağırlaşmıştı. Lodos birkaç metre yaklaştı. Parmak uçlarıyla suyu yararak ilerledi. Küçük, kubbe şeklinde bir cisim. Yosunla kaplanmış ama yapay olduğu belliydi. Bir kabarcık yükseldi.

Akustik sensör.

Dip titreşimini algılıyor. Büyük ihtimalle yüzey hareketini değil, su altı basınç değişimini ölçüyordu. Gökmen Kurt yanına geldiğinde anında göz göze geldiler. Bu planın içinde yoktu.

Kıvılcım refleksle belindeki bıçağa davrandığında Panzer sabır çekerek elini omzuna koydu. Biraz daha tez canlılık yaparsa operasyon falan demeyecek kafasına çakacaktı.

Pompacı yavaşça öne süzülüp çantayı açtı. Metalik parçalar suyun içinde sessizce hareket etti. Ama sorun şuydu, bu bir tetikleyici değil, bir bildiriciydi. Patlatılacak bir şey değil, alarm veren bir göz.

Gözcü iki parmağını gösterdi. Muhtemelen çevrede ikinci bir sensör daha vardı. Lodos akıntıyı hissetti. Eğer dip akıntısını doğru kullanırlarsa sensörün algılama eşiğini aşmadan geçebilirlerdi. Ama hata payı yoktu.

Gökmen Kurt karar anını uzatmadı. El işareti. Formasyon daralacak. Mesafe açılacak. Ağırlık dağıtılacak. On kişi, tek bir organizma gibi hareket etmeye başladı. Pompacı sensörün yanına küçük bir cihaz yerleştirmişti. Devreyi kesmedi. Sadece sensöre giden mikro titreşimleri maskeleyecek bir sinyal yayıcı bıraktı.

Tetik zaman tuttu. Derman herkesin nefes ritmini kontrol ediyordu. Kasırga suyun içinde bile nefesini sabitlemişti. Karaltı arka güvenliği bırakmadı. Lodos en önde, milim milim ilerlediği esnada akıntı yön değiştirdi. Tam o an sensörün üzerindeki küçük kırmızı led bir anlığına titreşti.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra söndü. Gökmen Kurt'un gözleri karanlıkta sabit kaldı. Geçmişlerdi ama bu bir şey gösteriyordu. Ada savunmasız değildi ve onları bekleyen şey sadece insan da değildi. Uzakta, deniz tabanından yükselen koyu siluet artık daha netti. Şafak Timi engeli aşmıştı. Ama ada onların geldiğini neredeyse hissetmişti.

Sensörün yanındaki kırmızı ışık sönmüştü. Ama o ışık, tek başına değildi. Denizin dibine gömülmüş o küçük kubbe, daha büyük bir ağın sadece ilk halkasıydı. Görünmeyen bir örümcek ağı gibi, adanın etrafına yayılmış bir savunma sistemi vardı. Lodos ilerlerken bir şeyi fark etti. Akıntının yönü doğal değildi. Suyun altında hafif bir titreşim vardı. Ritmik. Mekanik.

Gözcü başını hafifçe çevirdi. Uzaktaki karanlıkta, neredeyse seçilemeyecek kadar zayıf bir parazit titreşimi gördü. Bu, sabit sensör değil, tarama yapan bir sistemdi. Deniz tabanına yerleştirilmiş mikro sonar ağları, belirli aralıklarla titreşim yayıyor, geri dönen yankıyı ölçüyordu.

Pompacı'nın bıraktığı maskeleme cihazı ilk halkayı susturmuştu. Ama ağın geri kalanı hâlâ aktifti. Gökmen Kurt dur işareti verdiğinde on gölge yeniden sabitlendi. Lodos hızla hesap yaptı. Eğer sonar darbesi tekrar gelirse, geri dönen dalga ekipmanın metal yoğunluğunu yakalayabilirdi.

Kasırga'nın omzu hafifçe gerildi. Kıvılcım'ın kalbi hızlandı ama nefesi kontrollüydü. Panzer sabitti. Tetik tetikteydi. Derinden bir titreşim geldi. Sonar darbesi. Su, bir anlığına görünmeyen bir halka gibi genişlediğinde Lodos el işareti verdi.

Dip temas.

Hepsi aynı anda deniz tabanına iyice yaklaştı. Vücutlarını olabildiğince düzleştirip kumla bütünleştiler. Karaltı zaten karanlığın parçasıydı. Gözcü gözlerini kapadı, çünkü bazen görmek yerine hissetmek gerekirdi. Dalga üzerlerinden geçti.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç…

Gökmen Kurt gözlerini açtı. Şimdilik yakalanmamışlardı. Ama sistem döngüsel çalışıyordu. Her doksan saniyede bir tarama yapıyordu. Bu demekti ki ya döngüler arasındaki boşlukları kusursuz kullanacaklardı… Ya da bir noktada ağın tamamı aktive olacaktı.

Lodos Gökmen Kurt'a baktı. Bu artık sadece sızma değil, matematikti. Gökmen Kurt kararını vermişti.

El işareti.

Zigzag ilerleme.

Metalik ekipman minimum temas.

Zamanlama Lodos'ta.

Komuta ikiye bölünmemişti ama artık iki beyin aynı hızda çalışıyordu. Uzakta adanın altındaki kayalık tünel silueti belirdi. Giriş oradaydı.

Deniz bu saatte sessizdi ama huzurlu değildi. Ay ışığı suyun üzerine dökülmüş solgun bir metal tabaka gibi parlıyordu. Yüzey sakin görünse de derinlerde akıntı sertti. Karanlık, insanı yutmaya hazır bir boşluk gibi uzanıyordu. Şafak Timi kıyıya son elli metre kala hız kesti.

Lodos öndeydi. Bileğine sabitlenmiş mini sonar okuyucusuna baktı. Ekrandaki dar mavi çizgi belli aralıklarla titreşiyor, kıyıya gömülü sensörün tarama açısını gösteriyordu. Tarama ritmi düzenliydi. Mekanik, soğuk ve affetmez.

Gökmen Kurt birkaç metre gerideydi. Maskesinin ardından kıyıyı izliyor, sadece dalgaların kırıldığı kayalıkları değil, karanlığın içinde saklanabilecek her ihtimali hesaplıyordu. Elini kaldırdı.

Bekle.

Sensör ışığı suyun altında silik bir kırmızı nabız gibi döndü. Işık sağa kaydı, sonra sola. Bir saniyelik boşluktan sonra Lodos iki parmağını ileri uzattı. Tetik su altı kesiciyi çıkardı. İnce çelik ağ, neredeyse görünmez bir perde gibi kıyının birkaç metre açığını kapatıyordu. Kesici sessizdi. Metal lifler milim milim ayrıldı.

Karaltı ilk geçen olmuştu. Gözcü ise hemen arkasından. Kıvılcım'ın nefesi bir an hızlandı ama Panzer omzuna dokunduğunda ritim geri gelmişti. Gökmen Kurt en son geçti. Arkasından ağın iki ucu tekrar birbirine bırakıldı. Sanki hiç kimse oradan geçmemiş gibi.

Su yüzeyine çıktıklarında ada artık karşılarındaydı. Karanlığın içinde, iç kesimlerde birkaç sabit beyaz ışık yanıyordu. Rastgele değil. Planlı ve düzenli bir ışıktı. Lodos kayalığa tutunup yukarı çıktığında el işareti verdi.

Temiz.

Birer birer karaya çıktılar. Islak eldivenler kayalara sürtündükten sonra silahlar kontrol edildi. Susturucular yerine oturdu ama kimse konuşmuyordu. Gökmen Kurt diz çöküp adanın içini izledi. Bu operasyon sadece bir baskın değildi. Dosyalarda gördükleri şey, burada yapılacak takasın sıradan bir silah anlaşması olmadığını söylüyordu.

Diğer tarafta adanın merkezine kurulan geçici tesis, dışarıdan bakıldığında kaba ve geçici görünüyordu. Ancak içine girildiğinde her şeyin hesaplanmış olduğu anlaşılıyordu. Projektörler belirli açılara yerleştirilmişti. Kör noktalar özellikle oluşturulmuş, giriş hattı daraltılmıştı. Platformun etrafındaki kum torbaları bile rastgele dizilmemişti.

Siyah takım elbiseli adam masanın başında duruyordu. Yüzünde rahat ama temkinli bir ifade vardı. Önündeki çelik kasanın içinden çıkarılan veri modülü avucunda duruyordu. Yanında duran teknik sorumlu dizüstü bilgisayarı açtı. Ekran karanlıktan mavi bir arayüze geçti. Başlık tek kelimeydi.

YANKI PROTOKOLÜ

Altında satırlar akıyordu.
Parti-17 transfer onayı: aktif.
Lojistik rota: ada çıkışı 03.40.
Profil güncellemesi: tamamlandı.
Eski bağ parametreleri: pasif.
Yeni sadakat ataması: aktif.
Adaptasyon seviyesi: yüksek.

Şafak'ın elindeki dosyalarda da aynen bunlar yazıyordu. Şifrelenmiş dosyaların bir kısmı açılmıştı ancak hala şifresi kırılamamış dosyalar da mevcuttu.

Takım elbiseli adam başını hafif yana eğdi. "Yankı sevkiyatı hazır mı?"

"Parti-17 transfer için beklemede."

"Yaş ortalaması?"

Teknik sorumlu tereddüt etmeden cevap verdi. "Düşük. Bu da adaptasyonu kolaylaştırıyor. Fiziksel direnç yüksek. Psikolojik şekillendirilebilirlik maksimum. Bu yaş grubunda geri dönüş oranı yok denecek kadar az."

Takım elbiseli adam dudak büktü. "Bağ kalıntısı?"

"Silindi."

Adamın yüzünde hafif bir memnuniyet belirdi. "Alıcı taraf memnun kalacak."

Platformun birkaç metre gerisinde, siyah brandayla örtülmüş üç konteyner duruyordu. Üzerlerinde yalnızca küçük birer seri numarası vardı. Takım elbiseli adam konteynerlere baktı. "Stabil mi?"

Yanındaki görevli tabletine göz attı. "Sedasyon seviyeleri dengede. Uyanma riski yok."

"Güzel. Karşı taraf teslim aldıktan sonra komut seti aktif edilecek."

"Yeni parametreler yüklü. Eski veriler pasif."

Adam başını salladı. "Alıcı ülke, adaptasyon süresini minimum istiyor. İlk görevleri erken verilecek."

Tablet ekranında kısa bir satır kaydı.
Parti-17 / Transfer durumu: Hazır

Konteynerlerden birinin içinden metalin çok hafif bir sürtünme sesi geldiğinde görevli dönüp baktı. "Refleks."

Takım elbiseli adam umursamamıştı. "Önemli değil. Yeni ortamda zaten yeniden kalibre edilecekler."

Bir başka görevli yaklaşıp sessizce konuştu. "Karşı ülke temsilcisi denize girdi. On dakikaya buradalar."

Takım elbiseli adam platforma doğru yürüdü. Kıyıya paralel kurulan metal iskele ay ışığını yansıtıyordu. Çelik kasalar hazırdı. Silahlı adamlar yerlerini almıştı. Çatı hattında iki keskin nişancı gölgelerin içine gömülmüştü. Bu sadece bir takas değildi. Bu bir başlangıçtı. Ve kimse izlendiklerini bilmiyordu. Adam kendinden emin bir şekilde gülümsedi. "Yeni dönem başlıyor."

Bu esnada Şafak hazırlıklarını tamamlamak üzeredeydi. Gözcü dürbünü indirdi. "Çatı hattı iki kişi. Platform çevresi beş. İç bölgede hareket var ama net değil."

Panzer ağır makineli tüfeği alçak bir kayanın arkasına yerleştirmişti. Namlu platformu tam karşıdan görecek açıdaydı. Nefesi sakindi. Parmakları tetikte ama aceleci değildi. Karaltı çoktan sağ flanka kaymıştı. Tetik sol taraftaki jeneratörü işaret etti. Işık kaynağı oydu. Ada karanlığa gömülürse, üstünlük anında değişirdi.

Lodos, Gökmen Kurt'un yanına çöktü. "Hazır."

Gökmen Kurt platforma baktı, transfer başlamıştı. Takım elbiseli adam çipi karşı tarafa uzatıyordu. Teknedeki siluet elini kaldırmıştı. Herkesin dikkati masadaydı. Güven duygusu havaya sinmişti. Kimse ölümün birkaç metre ötede beklediğini bilmiyordu.

Gökmen Kurt'un içi buz gibiydi. Görev başındayken çelik bir zırh giyip bambaşka birine dönüşüyordu. Bu sadece bir operasyon değildi. Dosyalardaki satırlar aklından geçti. Parti-17. Bağ parametreleri. Sadakat ataması. Bu gece bir şeyi durduramazlarsa, yarın çok geç olacaktı. Kulaklığa tek bir cümle fısıldadı. "Şafak vakti."

Tetik'in susturuculu atışı önce ışığı vurduğunda jeneratör kıvılcım saçtı. Projektörler birer birer söndüğünde ada bir anda karanlığa gömüldü. Sadece ay ışığı ve panik kaldı. Gözcü'nün attığı ikinci atış ise çatı hattındaki nişancıyı indirdi. Adam platformun kenarından aşağı yuvarlandı.

"Temas! Temas!" Bağırışlar, çarpan sandalyeler ve metalin üzerine düşen mermilerin sesi birbirine karışmıştı. Kasırga gölge gibi ilerledi. Bir adamın silahını daha kaldırmasına fırsat vermeden yere serdi. Lodos sağ hattı süpürürken, Gözcü kaçmaya çalışan bir silueti omzundan vurmuştu.

Panzer'in makineli tüfeği konuştuğunda metal platform titredi. Kıvılcımlar havaya saçıldığında çelik kasalardan biri devrilmişti. Veri modülü yere düştü ve kayarak platformun kenarına çarptı. Takım elbiseli adam geri çekilirken bağırdı. "Koruyun veriyi!"

Gökmen Kurt karanlığın içinden çıktı. Silahı sabitti. Adımları sakindi. "Silahları bırakın!"

Cevap yine kurşundu. Bir patlama oldu. Sis bombasından çıkan gri duman hızla yayıldı. Görüş mesafesi düştüğünde siluetler belirsizleşmişti. Bağırışlar yankılanırken kulaklıklarda sadece nefesler ve kısa, keskin raporlar vardı.

"Sol temiz."

"Sağ hatta iki hareket."

"Platform kontrol altında değil!"

Gökmen Kurt sisin içine doğru ilerlerken her adımı kontrollüydü. Her gölge potansiyel tehditti. Ve o an şunu anlamıştı ki bu ada sadece bir takas noktası değildi. Bu, savaşın ilanıydı.

Sis adanın üzerine ağır bir örtü gibi çöktü. Projektörlerin sönmesiyle karanlık her şeyi eşitlemişti. Kim dost kim düşman, birkaç metre öteden ayırt edilemez hâle gelmişti. Sadece silah alevleri anlık parlamalar yaratıyor, o kısa ışıkta yüzler görünüp tekrar kayboluyordu.

Panzer mevzi değiştirdiğinde makineli tüfeğin namlusu platformun sol hattını taradı. Metalin üzerine çarpan mermiler kıvılcım yağdırmıştı. Bir adam korkuyla geriye savrulduğunda diğeri kasaların arkasına siper aldı.

"Sol hat baskı altında!" Lodos'un sesi sakindi ama hızlıydı.

Gözcü çatı hattına yeniden baktı. "İkinci nişancı yer değiştirdi. Saat üç yönü!"

Tetik sisin içinden ilerleyen gölgeyi seçtiğinde tetiğe bastı. Susturucunun boğuk sesi sisin içinde kaybolmuştu. Gölge düştü ama hemen arkasından başka bir siluet belirmişti. AGT tarafı sandıkları kadar hazırlıksız değildi.

Platformun arkasındaki kum torbalarının arasından çapraz ateş başladı. Mermiler kayalara çarparken parçalar yüzlere sıçrıyordu. Kıvılcım refleksle yere kapandığında Panzer bir adım öne çıkarak önüne geçti. Ateşi üstüne çekmişti.

Gökmen Kurt sisin içinde yön değiştirdi. Dumanın hareketinden rüzgârı hesapladıktan sonra çapraz ateşin kaynağını kestirdi. İki kısa atış. Ses kesildi ama çatışma bitmiyordu.

Platformun arkasından bir kapak açıldı. Yer altına inen dar bir merdiven vardı. İki silahlı adam yukarı çıktı. Üzerlerindeki ekipman diğerlerinden farklıydı. Daha düzenli, daha profesyoneldi.

Kasırga, "Takviye var," diye fısıldadı.

Bu sıradan bir ticaret güvenliği değildi. Ada bir üs gibiydi. Panzer makineli tüfeği tekrar konuşturdu. Ancak bu kez karşılık gecikmemişti. Ağır bir silah sesi yankılandı. Panzer'in bulunduğu kayanın kenarı parçalandığında taşlar savrulmuştu.

Gözcü bağırdı. "Sağ üstte ağır silah!"

Lodos mevzi değiştirirken mermiler tam arkasındaki zemini deldi. Kum havaya kalktığında sis daha da yoğunlaşmıştı. Barut kokusu tuzlu havaya karıştığında Gökmen Kurt ilerlemeyi kesmedi. Platforma yaklaşmak zorundaydılar. Veri modülü hâlâ yerdeydi. Bu operasyonun sebebi oydu.

Bir anlık açıklıkta platformun kenarına ulaştı. Çelik kasanın devrilmiş kapağının arkasına siper aldı. Elini uzatıp veri modülünü kavradı. Küçük, sıradan görünen bir parçaydı. Ama içindekiler bir ülkenin kaderini değiştirebilirdi.

Tam o sırada silah sesi kesildimişti. Bir anda AGT tarafının ateşi bir komutla durmuş gibiydi. Şafak'ın kulaklıklarında sadece nefesler ve uzak dalga sesi kaldı.
Sis hâlâ dağılmamıştı ama bir düzen oluşmuştu. Kaos yerini bekleyişe bıraktı.

Gökmen Kurt yavaşça doğrulduğunda silahı hazırdı. Sis perdesinin içinden tek bir siluet belirdi. Yavaş adımlarla yürüyordu. Ne acele vardı ne de panik. Elindeki silah aşağıdaydı ama tetikteydi. Üzerindeki kıyafet diğerlerinden farklıydı. Daha sade, daha işlevsel.

Karaltı nişan aldı. "Vurayım mı?"

Gökmen Kurt gözünü kırpmadan baktı. Siluet sisin daha açık bir noktasına geldiğinde yüzü seçildi. Genç bir kadındı. Soğukkanlı ve yüzünde korku yoktu. Kaosun ortasında sanki kontrol ondaydı.

Kasırga'nın sesi bu kez alışıldık sakinliğinde değildi. "Komutanım bu…" diye fısıldadı.

Hepsi nefesini tuttuğunda Gökmen Kurt'un gözleri kadına kilitlendi. Kadın başını hafifçe yana eğerek Şafak Timi'ni tek tek süzdü. Bakışı bir an Gökmen Kurt'ta durduğunda gram duygu yoktu. Sadece değerlendirme.

Kulaklığındaki mikrofona dokundu ve tek kelime söyledi. "Protokol."

Aynı anda adanın iç kesimlerinden yeniden silah sesleri yükseldi. AGT geri çekilmiyordu aksine savunma düzenine geçiyordu. Ve o kadın artık geri dönmüyordu. Sis dağılırken yüzü tamamen ortaya çıkmıştı.

Gökmen Kurt'un mavileri donuk bir şekilde, "Begüm?" diye mırıldandığında kadın silahını hafifçe kaldırarak Gökmen Kurt'un gözlerinin içine baktı. "Geç kaldınız," dedi. Ve o anda adanın içinden ikinci bir siren sesi yükseldi.

-BÖLÜM SONU-

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.