18. bölüm / 19
UMUT KIRINTILARI17. BÖLÜM: ARADAKİ GÖLGE
Bölümler 19Şu an: 17. BÖLÜM: ARADAKİ GÖLGE
- 1 Giriş846 kelime
- 2 1. BÖLÜM: YANAN YETİMHANE7.433 kelime
- 3 2. BÖLÜM: GEÇMİŞİNDEKİ İZ6.727 kelime
- 4 3. BÖLÜM: TEK HAYALİ ASKER OLMAKTI5.076 kelime
- 5 4. BÖLÜM: YIKILMAZ EKİP5.355 kelime
- 6 5. BÖLÜM: BALO7.642 kelime
- 7 6. BÖLÜM: YÜZLEŞME3.990 kelime
- 8 7. BÖLÜM: BİR KÜÇÜK UMUT KIRINTISI4.454 kelime
- 9 8. BÖLÜM: GÖKMEN5.546 kelime
- 10 9. BÖLÜM: ŞAFAK İLK ŞEHİDİNİ VERMİŞTİ6.779 kelime
- 11 10. BÖLÜM: YA ÖLECEĞİM YA DA SONSUZA KADAR SENİNLEYİM5.318 kelime
- 12 11. BÖLÜM: YENİ ASKER5.099 kelime
- 13 12. BÖLÜM: GÖĞÜSÜNDE ÖLMEK İSTİYORUM5.672 kelime
- 14 13. BÖLÜM: MAVİ GİBİ6.478 kelime
- 15 14. BÖLÜM: SEN ALDIKÇA6.989 kelime
- 16 15. BÖLÜM: GÜL KIZI10.020 kelime
- 17 16. BÖLÜM: YEŞİLE DÜŞEN MAVİ19.328 kelime
- 18 17. BÖLÜM: ARADAKİ GÖLGE7.585 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 18. BÖLÜM: İLK MÜHÜR25.512 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Aşkın mührünü bozan tek şey, belki de küçük bir kan damlası olacaktı."
⚖️
Karadeniz'de olan sayılı günlerimiz hızlı bir şekilde geçmişti. O sahil kenarındaki olaydan ertesi gün Ankara'ya geri dönmüştük. Çünkü her ne kadar şu an dava elimde olmasa da ben bir savcıydım ve bakmam gereken dosyalar vardı. Miran'da aynı şekilde askerdi ve bir örgüt için işler bu kadar karışmışken, Karadeniz'de daha fazla kalamazdık. Yarbay gitmemize göz yummuş olabilirdi ama daha fazla kalırsak onun yönünden de sıkıntı çıkabilirdi.
Dönüşte Samsun'da durarak orada menemen ısmarlamıştı Miran bana. O menemenin tadı hala damağımdaydı çünkü damağımda bıraktığı tat çok ayrı bir lezzetti. Döndükten sonra ilk işim Dönence'nin yanına uğramak olmuştu. Gittiğimde Giray'da oraya olduğu için onlara olan özlemimi gidermiştim. Karadeniz'e gitmeden önce Miran'la ani bir şekilde dini nikah kıydığımızı öğrendiklerinde bir sinir sonra sakinleştirme seansı yaşasak da oturup güzelce sohbet etmiştik.
Onlara Miran'ın beni ailesinin yanına götürdüğünü ve beni istemekten söz ettiğini bahsetmiştim. Tabii ailesi ne kadar Miran'ı desteklemese de dönüş yolunda bu konuyu konuşmuştuk. Miran artık yüzüğü takmamız gerektiğini söyleyince ben de kabul etmiştim. Bu duruma Poyraz ve Çağatay ne kadar burun kıvırsa da diğerleri onaylamıştı. Özellikle Giray bu duruma beklediğimden daha sıcak bakmıştı. İki gün sonra istememiz olacaktı.
Ama bir aile büyüğü olarak Giray olmayacaktı. Bir anne ve babam olmadığı için Miran beni istemeye geldiğinde Giray'lara değil, Defne annelere gidecekti. Defne anne, bir dönem beraber görev yaptığım Avukat Efkan Taşkın'ın annesiydi. O zamanlar üniversite yıllarımdı, Ayda'da yanımda değildi ve bu süreçte bana ailecek çok destek olmuşlardı. Defne anne onu bir anne olarak görmemi ve neye ihtiyacım olursa gelmemi söylemişti. Aynı şekilde eşi Kağan baba da bana çok kol kanat germişti. Onların hakkını ödeyemezdim. Bundan dolayı Volkan, Tamer, Çağatay, Poyraz, Giray ve ben. Hep beraber onların evine gidecektik, isteme orada olacaktı.
Şu anda Nefes ve Pınar Eda'yla beraber isteme için alışverişe çıkmıştık. Kollarımız alışveriş poşetleriyle dolmuşken bir yandan onlara Karadeniz'de yaşadıklarımızı anlatıyordum. Arada ise Nefes iç çekerek kendinin de Tamer'le böyle geziler yaşamak istediğini söylüyordu. Düğünden sonra herkes evine dağıldığında Tamer'de Dönence'yle hep beraber yaşadıkları eve dönmüştü. Nefes bir arkadaşıyla beraber başka bir evde kalıyordu. Aileler çiftin evli olduğunu ve evlerinde huzurlu bir hayat yaşadığını düşünürken onlar aynı evde bile değildi.
Diğer taraftan Eda hapishaneden kaçırılan mahkumun peşindeydi. O gece ışıklar belli bir süreliğine Dunkel tarafından kesildiği için kameralardaki o siyah kıyafetlinin kim olduğunu çözemiyorlardı. Hala iz peşindeydi ama bunu bulması imkansıza yakındı. Biz istemediğimiz sürece Dunkel'ın varlığı yayılamazdı.
Önünden geçtiğimiz mağaza vitrinindeki elbise gözüme çarptığında adımlarım kendiliğinden durmuştu. Vitrine doğru birkaç adım atıp elbiseye yakından bakmaya başladım. Eda baktığım elbiseyi gördüğünde gülerek Nefes'e döndü. "Şaşırtmıyor." Baktığım elbise kırmızı güllerle dolu bir yaz elbisesiydi.
İçeri hızlıca girip elbiseyi mankenin üzerinden görevliye çıkarttırdıktan sonra giyinme kabinine geçtim. Üzerimdeki gömleğin düğmelerini çözdüğüm esnada ellerim düğmenin üzerinde hareketsiz kalmıştı.
Başımın uğuldamaya başladığını hissettiğimde elbise elimden düşmüştü. Bir yerlere tutunmaya ihtiyacı hissederken karnımda başlayan bir saplantı boğazıma kadar çıkıyordu. Karanlık tüm vücudumu ele geçirirken boğazım hançerleniyor gibi hissediyordum.
Göz bebeklerim geriye doğru kayarken terleyen ve uyuşan avuç içlerimi duvara bastırdım. Başımın içinde yüksek bir uğultu ve baskı vardı. Nefesim daralırken kafamın içindeki uğultu git gide daha da artıyordu Saç diplerim karıncalanmaya başladığında tırnaklarımı kafama geçirdim, Dunkel geliyordu.
Bir süre soluklarımın tekrar düzene girmesini bekledikten sonra içimdeki intikam ateşi tekrar kozlarını paylaşıyordu. Eğdiğim başımı kaldırarak karşımdaki aynaya çevirdim. Gördüğüm kişiyle gözlerimde parıltılar belirirken dudağımın bir kenarı yukarı kıvrıldı. "Arayı fazla açtık güzelim."
Önüme gelen saçlarımı keyifle parmaklarımın arasından geçirerek geriye attıktan sonra yere düşen elbiseyi aldım. Üzerindeki güllere baktığımda ise ben Evrim'in gördüğü gibi güllerden çok onların kırmızılığa takılmıştım.
Hepsi kana bulanacaktı.
Giyinme kabininden çıktığımda Nefes ve Eda oradaki koltuklara oturmuş beni bekliyorlardı. Onlar elbiseyle çıkmamı beklerken girdiğim gibi çıkınca hafif şaşkınlık belirmişti yüzlerinde. Gözleri beni bulduğunda önce Nefes konuştu. "Eee elbise?"
Sözlerine kulak asmayarak yanlarından geçtikten sonra elbiseyi herhangi bir elbisenin önüne astım. "Küçük geldi." Mavilerim tekrar güllerin üzerinde durdu. "Ayrıca kırmızının tonu fazla soluk."
Ayaklandıklarını görünce adımlarımı kapıya çevirdim. İşlerime devam etmek için önce onları yanımdan göndermem gerekiyordu. Caddeye çıktığımızda ellerimizdeki alışveriş poşetlerine bakarken, "Sizce de bu kadar yetmedi mi bugün?" diyerek sesime yalancı bir yorgunluk yerleştirdim. "Bunların hepsinin söz için yeteceğini düşünüyorum." Evrim'in Miran'a aşık olması işlerimi hiç kolaylaştırmıyordu. Durup dururken şimdi bir de düğün çıkarmışlardı.
Pınar'da benimle aynı şeyi düşünüyor olacak ki onaylayan mırıltılar çıkardı. "Fazlaca yorulduk zaten." Bileğini çevirerek saate baktığında gördüğü saat hoşuna gitmemişti. "Hem benim karakola gitmem gerekiyor artık. Yakup Asalan ile ilgili hala bir şey bulamadık." Karanlık bakışlarım direkt olarak Pınar Eda'yı bulmuştu.
"Kameralarda eminim kaçıranın arkadan görünümü vardır." O adamı karakoldan kaçırdığımdan beri hiçbir iz bulamıyorlardı. Şimdilik. Ben istemediğim sürece tek bir iz bile bulamazlardı. İstediğim anda ise hepsi önlerine serilirdi.
Sıkıntıyla soludu. "Kameralarda sadece siyah bir siluet var. Mahkumu birinin kaçırdığını biliyoruz ama kim olduğu hakkında elimizde en ufak bir şey yok. Bunun planlı yapıldığı bariz ortada. Örgüt yaptı demek fazlaca mantıksız olur çünkü sıradan bir adamı için bu riski göze almaz."
"Şüphelendiğin biri var mı?" Ela hareleri beni bulduğunda birkaç saniye yüzümde oyalandı. "Davanın senden alındığını biliyorum, Evrim. Beni sorguya mı çekiyorsun?"
Dudaklarımın arasından sahte bir kıkırtı koyuverdikten sonra Nefes'le aralarına girerek ikisinin de koluna girdim. Cadde boyunca yürümeye başladığımızda, "İki arkadaş gibi dertleşiyoruz," diyerek bana biraz daha ayrıntı vermesi için zemin hazırlıyordum.
Evrim'in hayatını kurtardığı için Evrim alışverişe bu komiseri de çağırmıştı. Nefes'te evde daraldığı için onuda alıp alışverişe getirmişti. Pınar ve Nefes'i de bu esnada tanıştırmıştı ama şu anda iyi anlaşıyorlardı.
Samimi gülüşüme o da karşılık vererek, "Kanıtım siyah bir hayaletten ibaret. Ne yüz var, ne iz," diyerek mırıldandı. "Güvenlik görevlilerinin verdiği ifade aynı. Elektrikler kesildiği için dışarıdan müdahale olduğu belli. Zaten şahıs sadece karakolun karşısındaki dükkanın kamerasına yansımış."
"Profesyonel biri olduğunu mu düşünüyorsun?"
Başını hafif yana çevirerek gözleri tekrar bana değdi. "Sıradan bir adam da olabilir. Şahsi husumetlisi." Sıradan bir adam… Keşke herkes bu kadar emin olsaydı.
Mağazaların merkezine geldiğimizde adımlarım kendiliğinden durdu. Mavilerimle etrafı taradığımda henüz gelen giden yoktu. Nefes ve Pınar'ın kollarından çıkarak birkaç adım ilerledim. Etrafa ve insanlara göz gezdirip yanlarına geri dönerken Nefes bana tuhaf bakışlar atıyordu. "Evrim, sen iyi misin?"
Gözlerimi fönlü sarı saçlarında gezdirirken sırıttım. "Hiç olmadığım kadar." Derin bir nefes alarak saçımı kulağımın ardına sıkıştırdıktan sonra, "Örgüt etrafımızda olabilir kızlar. Kendi mi yaptı bilmiyorum ama adamı kaçırıldı," diyerek bakışlarımı Pınar Eda'nın elalarına sabitledim.
Burada oyunculuğum devreye girecekti. İnandırıcı olmam gerekiyordu. "Adam senin karakolundan kaçırıldı, Eda. Sence bu durumda örgüt seni rahat bırakır mı?" Örgüt elbette bu işin arkasında benim yani Dunkel'ın olduğunu biliyordu. Ama bu karanlığın Evrim'in bedeninde olduğunu bilmedikleri için Dunkel'ın kim olduğunu da bilmiyorlardı. Ama Pınar Eda'nın şimdilik okları kendi üzerinde hissetmesi işime gelirdi.
Pınar söylediklerim üzerine birkaç saniye duraksadıktan sonra yavaşça dudakları aralandı. "Dava hala sendeymiş gibi konuşuyorsun."
Gözlerimin ardından kurnazlıklar geçerken tehlikeli gülüş dudaklarıma kondu. "Olacak."
Telefonumun melodisi ortamın gergin sessizliğini yararken arka cebimden çıkartarak aramayı yanıtladım. "Dinliyorum?"
"Güneş konum attığın yerde misiniz?"
"Merkeze doğru gel abi, oradayız." Aramayı sonlandırdıktan sonra kızlara döndüm. "Giray bizi almaya geliyor." Girdiğim giyinme kabininde Giray'a gelip bizi alması için konum atmıştım. Gelip bedene hükmettiğim esnada saçma sapan bir söz için sokak sokak gezip alışveriş yapmayacaktım. Bunun içinde önce yanımdaki kızlardan kurtulmam gerekiyordu.
Giray gelip onları aldığı esnada ben aradan sıyrılacaktım. Çünkü esir aldığım adam evimde duruyordu ve ben onu daha tam manasıyla konuşturamamıştım. Pınar, adamların kendine yöneleceğini düşündüğü için etrafta onu izleyen adamları tutuklattırırken bu boşluk bana biraz daha zaman kazandıracaktı. İşin sonunda adamı öldürecektim ama cinayetten önce onunla biraz daha işim vardı.
Pınar'ı izleyen adamlar ise babasının onun için tuttuğu korumalardı. Onun bundan haberi yoktu ama karakolundan adam kaçıracağım komiseri elbette araştırmıştım. Melih diye bir adamla nişanlıydı ve peşindeki korumalar da Melih ve Pınar'ın babasının beraber tuttuğu korumalardı. Pınar'ın bundan haberi olmadığı için onları tespit ettiğinde örgütün adamı olduğunu düşünecekti.
Caddenin ilerisinden bize doğru gelen Giray'ın siyah BMW'si görüş açımıza girdiğinde Nefes'in yüzünün asıldığını fark ettim. Bizi almaya Tamer'i çağırmamı beklediğini görebiliyordum ama Dönence'yle benim işim vardı.
Giray gelip önümüze arabayı park ettikten sonra inip yanımıza geldi. Ellerimizdeki poşetleri alıp arabanın bagajına koyarken yüzünde gizlemediği bir sıkıntı vardı. Benim elimdeki poşetlere uzandığında onu durdurdum. "Sorun nedir?"
Başını kaldırıp yüzüme baktığında bir şey söylemek için dudaklarını araladı, ama ardından sustu. Yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirirken elini uzatıp yanağıma koydu. "Bir şey yok, Güneş'im." İçimi rahatlatmak ister gibi, "Sadece kardeşini evlendiren çaresiz bir abiyim," dediğinde güldüm. İnandırıcı olmaya çalışmıştı ama sorunun başka bir şey olduğunun farkındaydım.
Şimdilik kurcalamayarak buna inandığımı zannetmesi için yanağıma dayalı eline, başımı çevirerek dudaklarımı bastırdım. "Aynı zamanda abisine düşkün bir kardeşten bahsediyoruz abiciğim."
Dunkel için kendi dışında ölümüne önemsediği tek şey Yengeç Dönencesi'ydi. Onun haricinde herkesi yakıp yıkmaya hazır bir bomba gibiydim. Genelde Evrim'in sevdiği insanları haz etmezdim. Ama bedene benim hükmettiğim zamanlarda Evrim'in sevdiklerine onları seviyormuş rolünü sürdürürdüm. Bir çeşit Evrim'in arkasındaki karanlıktım ve Evrim'in başının belaya girmemesi için bedende benim olduğum zamanlar dışarıya karşı Evrim rolümü sürdürürdüm.
Ama Dönence öyle değildi. Çünkü onları ölümüne bende seviyordum. Onun için seviyormuş rolü yapmama gerek yoktu. Çocukluğumdan beri yanımda olup beni koruyan insanlara vefasızlık etmezdim. Onlar çocuklukta bedenin bende olduğu zamanlarda bile farkında olmadan yanımda olmuşlardı. Bu durumda Ayda anlaşılmasın diye beni hemen onların yanından uzaklaştırıyordu. Ama onların yanında olduğum zamanlar bir krize girdiğimi düşünerek bana destek oluyorlardı.
O zamanlar hiçbiri Dunkel'ı bilmiyorlardı tabii. Şimdi ise Giray hariç Dönence'nin kalan üyeleri biliyordu. Giray'a bilmemesinin sebebi onu korumaya çalışmamdı. Çünkü hem bu duruma karşı çıkar, hemde ileride Dunkel'ı herkesin öğrendiği zaman başı belaya girebilirdi. Giray bir askerdi ve bu durumda askerliği de yapabilirdi.
Benim inandığımı düşünerek bir nefes verdikten sonra eğilip alnımı öptü. "O kardeşin düşkünlüğüne ölürüm ben abim." Geri çekilip elimden poşetleri aldığı esnada, "Sen onları senin eve götür abi," dedim. "Ben daha sonra senden alırım."
Poşetleri bagaja koyduğu esnada bana döndü. "Sen gelmiyor musun?"
"Adliyeye uğramam gerekiyor," dediğimde Pınar ve Nefes'te bana dönmüştü. "Şu anda davam başka bir savcının elinde, onu kurtamam gerekiyor arkadaşlar." Ardından sahte bir gülüş koyuverdiğimde diğerleri ikna olmuşlardı ama Giray bagajı kapatarak yanıma geldi.
Gözlerimin ardını görmek istiyormuş gibi mavilerime bakarken, "Davayı almaya fazla kararlı gibisin," diye mırıldandı. "Gözlerindeki ifade..." Kaşları hafif çatıldığında bir şeyleri hatırlamaya çalışıyor gibiydi. "Bir yerlerden tanıdık geliyor, Güneş." Küçükken kriz geçirdiğim anlarda da gözlerimde aynı bakış olduğundan bu gözünden kaçmamıştı.
Ellerini tutarak, "Gözlerimdeki ifade benim her zamanki hırslı halim abi," diye fısıldadım. "Endişelenmeni gerektirecek bir şey yok."
Ellerini tutmamla zihninde geçmişten bir sahne canlanmış olacak ki, "Bir krizin eşiğinde olmadığı söyle bana," dedi yalvaran ve kederli bir sesle. O anlar hepimiz için çok zordu ve bunun tekrarlanmasını asla istemiyordu.
Başımı eğerek gözlerime masum bir ifade takındım. "Hadi ama abi, bir şeyim yok." Öne doğru eğilerek başımı göğüsüne yasladım. "İstersen ondan sonra Poyraz'lara geçerim. Gözün arkada kalmasın."
Derin bir nefes verdikten sonra, "Öyle olsun," diyerek sonunda ikna olmuştu. Kolları bedenimi sarıp saçlarıma bir öpücük daha kondurduktan sonra benden ayrıldı. "Dikkat et."
Arabaya yöneldiği esnada el sallayarak arkamı döndüm. Gittiklerinden emin olduktan sonra cebimden telefonumu çıkartarak Volkan isminin üzerine tıkladım. Telefonum üçüncü çalışında açıldığında tüy ürperten bir tonla, "Attığım konumdaki depoya gidin," diye mırıldandım. Devamında elim belimdeki silahımı kontrol ederek, "Hazırlık olarak," diye ekledim. "Misafirlerimiz olacak."
⚖️
İlahi Bakış Açısı
Yol upuzun akıp gidiyor, Ekim ayı ise soğuk sertliğini göstermeye başlamıştı. Ankara'nın bulutlu havası sadece kendisinin kasvetli olduğunu düşünüyordu ama aynı dert Giray'ın içinde de vardı.
Direksiyonu kullanırken bir elini cama dayamıştı. İçine düşen dert onu boğuyordu. Sabah ellerine ulaşan istihbaratla Erol Adal'a yani Evrim'in babasına dair biz iz bulunmuştu. O izleri takip edip amaçları ona ulaşmaktı. Yeri tespit edilir edilmez adam hiçbir şey beklemeden alınacaktı.
Evrim ondaki surat asıklığını fark etmişti ama ona söyleyemezdi. Hem dava onda olmadığı için bu durum operasyonun gizliliği ihlaliydi. Hemde Evrim bunu öğrendiğinde rahat durmazdı. Ama illa öğrenecekti, işte bu dert Giray'ı yiyip bitiriyordu. Deniz gözlü Güneş'inin daha fazla acı çekmesini istemiyordu.
Işıklara geldiklerinde yanan kırmızı ışıkla beraber frene basarak yavaşladı. Başını yana çevirdi. Yan koltuğunda Pınar Eda, arka koltukta ise Nefes oturuyordu. Onları eve bıraktıktan sonra tekrar karargaha geçecekti.
Tekrar önüne döneceği esnada Pınar'ın kafasını cama yaslayarak bir şeyler mırıldandığını fark etti. Cebine koyduğu telefonundan kulağına uzanan kablolu kulaklığı gördüğünde yüzünde istemsiz bir tebessüm belirmişti.
Gözleri kapalıyken kendini şarkının ritmine fazlasıyla bırakmış görünüyordu. Havanın soğukluğu onu fazla etkilemiş olacak ki üzerinde fıstık yeşili bir kazak vardı. Boynundaki soft sarı atkısını da boynuna iyice dolamış, kafasını da iyice ona gömüp başını cama yaslamıştı.
Ona her baktığı saniye Giray'ın yüzündeki tebessüm saniyeler içinde büyürken bunun farkında değildi. "Kendini kaptırmış ne dinliyorsun böyle?" Şarkının arasında işittiği sesle başını doğrultan Pınar gözlerini açıp Giray'a baktı. Böyle bir soru beklemiyor olacak ki ilk birkaç saniye sadece Giray'ın gözlerine baktı.
Arka tarafta oturan Nefes onların aralarındaki bu elektriği solurken Pınar, kulaklığındaki şarkının sözlerine kapılmış gibi, "Yaz gibi gözleri var," diye fısıldadı.
Giray'ın gözleri onu ela harelerinde oyalanırken, "Yaz gibi göz..." diye tekrar etti. Ardından kafasına takılan ayrıntıyla beraber hafifçe kaşları çatıldı. "Öyle bir göz mü varmış?"
Giray'ın bu çıkışıyla Pınar'ın dudaklarının arasından şen bir gülüş kaçmıştı. Ama fark etmediği şey karşısındaki adam onun gülüşüyle yüzünün aldığı hali izliyordu. Farkında olmadan gülüşünün yüzünde aldığı her zerresinde gezindi siyah hareleri.
Gülüşünün geride bıraktığı tebessümle, "Varmış demek ki," dedi Pınar. Nefes ise arkadan ellerini dizlerine dayamış bir şekilde önündeki ikiliyi izliyordu. İçinden Tamer'le böyle olmaları için dualar ediyordu.
Giray içinden gelen anlık bir dürtüyle öne doğru uzandı. Elini uzatıp yavaşça Pınar'ın kulağındaki kulaklıktan bir tanesi çekti. Pınar bu çıkışla hafif şaşkın bir yüz ifadeyle Giray'ın yüzüne bakarken o, kulaklığını kendi kulağına yerleştirdi. "Bakalım bakalım."
Giray, kulaklığı kulağına yerleştirdiğinde şarkıdan çok Pınar'ın nefesini duyduğunu fark etti. Yan koltuktan yayılan, acele etmeyen bir sessizlik. Müziğin ritmi kulağında akarken bakışları istemsizce Pınar'a kaydı. Fark etmediği bir şey, o an için dikkatini tamamen ele geçirmişti.
Pınar, onun kulaklığı taktığını görünce hafifçe başını yana eğdi. Dudaklarının kenarında beliren küçük tebessümle, sanki kendi kendine söyler gibi fısıldadı. "Yaz gibi gözleri var..." Kulaklığın içinden yayılan melodi yumuşaktı.
Müziğin ritmi ikisi arasında dolaşırken, aradan geçen birkaç saniyenin sonunda Giray geri çekildi. Kulağındaki kulaklığı çıkarıp Pınar'ın kucağına bırakırken yüzündeki tebessümü saklamadı.
Tekrar önüne döndüğünde direksiyonu iki eliyle kavrayıp önüne baktı ama dikkati yolda değildi. Yeşil ışık yandığında bir an bile beklemeden gaza yüklendi. Arka koltuktan onları izleyen Nefes bu sessizliği bozmadı. Çünkü bazı anlar konuşulmazdı, sadece yaşanırdı.
⚖️
Evrim
"Çok eğleneceğiz!" Bağırarak mekana giriş yaptığımda bizim dörtlü fabrikanın eski borularının üzerine oturmuş beni bekliyorlardı.
Sesimle beraber Tamer elindeki silahın şarjörünü kontrol ederken güldü. "Geldi bizim deli." Gözlerim her birinin üzerinde gezindiğinde hazırlıklı geldiklerini görebiliyordum. Bellerinde silahları yer alırken, şarjörlerimiz de yerinde duruyordu.
Başımı Poyraz'a çevirerek kaşlarımı kaldırdım. Ne soracağımı anlamış olacak ki, "Solundaki kutudalar," diyerek beni yanıtladı. Yönümü kutuya doğru çevirerek yanına gittim. Eğildiğimde gördüğüm el bombalarıyla gözlerim tehlikeli bir şekilde ışıldadı. Bazı oyuncaklar sessiz kalmayı sevmezdi.
Bir el bombası alarak eğildiğim yerden doğruldum. Parmaklarım piminin üzerinde gezinirken fabrikanın içinde turlamaya başladım. "Yol boyunca takip edileceğimi düşünmüştüm." Fabrikanın kaç tane kapısı olduğuna bakmak için ilerlerken bir yandan açıklama yapıyordum. "Yanılmadım."
Adımlarım ana girişin önünde durdu. "Buraya kadar geldiler." Gözlerimle dışarısını taradıktan sonra adımlarımı yan tarafa çevirdim. "Demek kıymetli misafirlerimiz onlar," dedi Volkan haz almış bir sesle.
Yanından geçtiğim kırık aynanın önünde durarak cebimden siyah kalemimi çıkarttım. Sol gözümün çapraz altına kılıç çizimimi yerleştirirken ardımdan Çağatay'ın gülüşü duyuldu. "Uzun zamandır başıma bu tür olaylar gelmiyordu," diyerek kendisini esnetiyordu. "Paslanmışım."
Çizim işlemim bittikten sonra tekrar onlara dönmüştüm ki Poyraz'ın yeşil gözlerinin çizimde oyalandığını fark ettim. Gözleri yoğun bir şekilde çizimin üzerinde gezindikten sonra düşünceli bir şekilde dudaklarını oynattı. "Neden kılıç?" diye sordu bir anda. "Neden illa o?"
Siyah kalemin kapağını kapattıktan sonra cebime geri koydum. "Beni Ayda yetiştirdi, Poyraz." Gözlerimi ona diktim. "Onun kılıç fantezisi vardı." Başımı çevirerek diğer girişleri kontrol ettim. "O kadar eğitim içinde bu garip fantezisini bana da aşıladı."
Tamer her birimize anlamsız bakışlar atarken, "Anlamadım oğlum," dedi bir anda sitemkarca. "Kim bu misafirler? Ben hiçbir şey anlamadım." Ela hareleri dehşet saçarak her birimizin üzerinde gezindi. Sinirli görünüyordu. "Film artisti gibi ne şifreli şifreli konuşuyorsunuz?"
Çağatay tam gülerek onun kafasına vurduğu esnada giriş kısmından gördüğüm namlu ucuyla, "Ateş!" diye bağırarak kendimi sipere attım. Diğerleri de son anda sipere kaçtığında kıl payı vurulmayı atlatmışlardı.
İlk atış benden geldiğinde mermi metal duvara sekti. Namlu sesi fabrikanın içinde yankılanırken Poyraz çoktan sol kolonun arkasına geçmişti. Volkan yerde yuvarlanıp devrilmiş bir makinenin arkasına sığındı. Tamer nefesinin arasında homurdanırken oynayıp durduğu şarjörünü yerine taktı. Çağatay ise böyle anlar için fazla soğukkanlı ve alışmış davranıyordu. Sanki yıllardır bunların içindeymiş gibi hızlıca siper almıştı.
Çatışma tüm hızıyla başlamışken karşımızdaki kişiler profesyonellerdi. Zaten amatör olması düşünülemezdi. Örgüt adamlarını iyi yetiştiriyordu ki kolu her yere uzanabilsin. Şu an bize ateş edenlerin sayısının az olması bizim lehimizeydi. Böyle anlarda Dönence'nin silah eğitimi almış olması işime geliyordu. Lise zamanlarında her şeye merak salıp garip garip kurslara gittiklerini öğrenmiştim. Bunların arasında bale kursu da vardı. Poyraz her ne kadar burun kıvırsa da buna da beraber gitmişler.
Şu an ise örgütün adamlarını buraya çekmemin nedeni onları atlatmam gerektiğiydi. Çünkü buradan sonra elimde tuttuğum adamın yanına gidecektim. O Erol itinin mekanını öğrenmem gerekiyordu.
Siper aldığım yerden hızla çıktım ve fabrikanın içine dalan bir tane adamın alnının ortasına çakarak onu indirdim. Geri yerime çekilirken gözlerim Tamer'i bulmuştu. Terden alnına yapışan saçları arasından hararetle ateş ederken ona baktığımı görünce sinirle güldü. "Lan ben eğlence deyince başka bir şey sanmıştım!"
Sözleri üzerine sesle bir şekilde güldükten sonra alışmış bir refleksle tekrar yerimden çıkıp bir kişiyi daha vurdum. Volkan sakin bir şekilde eliyle işaret etti. "Sağdan üç kişi."
Poyraz sert ifadesiyle ortamı daha da harlarken tehlikeli bir şekilde sırıttı. "Ben alırım!"
Poyraz sözünü bitirdiği anda bulunduğu yerden çıktı. Hareketleri hızlı ama kontrollüydü. Sağ kolonu pas geçip yere çömelirken ateş etti. İlk adam sendelediğinde ikincisi refleksle geri çekilmişti. Üçüncüsü ise daha ne olduğunu anlayamadan Volkan'ın mermisiyle yere yapışmıştı.
"İki kaldı," dedi Volkan sakinliği bozulmadan.
Bunu bekliyormuşum gibi yerimden fırladığımda, metal zeminde kayarken silahım zaten doğrultulmuştu. Ateş ettiğimde adamlardan biri omzundan darbe aldı, çığlık atarak geri savruldu. Diğeri panikle geri çekilirken Tamer'in sesini duymuştum. "Kaçma lan!"
Çağatay seri atışlarla kaçan adamın önünü kesmişti. Kurşunlar duvara çarpıp sekince adam yere çöktü. Fabrikanın içi barut kokusuyla dolarken bir anlık duraksama olmuştu.
Ama sadece bir an.
Ana girişten yeni ayak sesleri geldiğinde bu sefer acele etmiyorlardı. İçeri giren adamları görünce, "Takviye," dedim dişlerimin arasından. Tuzak olduğunu anlayınca destek çağırmışlardı.
Çağatay başını kaldırmadan şarjörünü değiştirirken güldü. "Geç kaldılar."
Gözlerim kenarıda duran bombalarla adamlar arasında gidip geldi. Şimdi değildi, önce onları buraya çekmem gerekiyordu. Onlar içeride toplandıktan sonra bu bombalarla patlatacaktım onları. Tıpkı onların çocukları öldürürken yaktıkları gibi... Bunu yapmak için çok bile beklemiştim.
Siper aldığım yerden göz ucuyla hepsine baktım. "Hazır mısınız?"
Gülüşleri kulaklarımı doldururken sorumu Poyraz yanıtlamıştı. "Zaten hep hazırız."
Başımı minnetcarca eğdikten sonra önüme döndüm. Bulunduğum yerden çıkıp ateş edeceğim esnada kafamın yanından geçen bir mermiyi son anda fark edip geri çekilmiştim. Silahı daha sıkı kavrayıp tekrar çıkacağım esnada Tamer'in sinirli sesini duydum. "Dikkat etsene, Güneş!" İster Evrim olayım ister Dunkel, Güneş demekten asla vazgeçmiyorlardı. Onlar için hala o küçük kız çocuğu olan Güneş'tim.
Çağatay beklemiyordu bile. Siperin kenarından tek atış yaptığında adamın silahı elinden fırlamıştı. Kendisi de dizlerinin üzerine çöktüğünde hedefine kilitlenerek adamı kolundan vurmuştu. Arkasındaki refleksle geri çekilmeye çalıştı ama Poyraz çoktan yerini değiştirmişti. Kolonun arkasından çıkıp çaprazdan ateş etti. Adam daha bağırmaya fırsat bulamadan yere serilmişti. "Sol temiz."
Sağdan iki kişi aynı anda içeri girdi. Biri ateş açtığında kurşunlar metal zemine çarpıp sekerek etrafa dağılmıştı. Kendimi yere atıp yuvarlanırken ateş ettim. İlki göğsünden darbe alıp geriye savrulmuştu. İkincisi savunma yaparak geri çekilirken şakağına Volkan'ın mermisi girmişti.
Tamer oflayıp puflarken bir yandan da attığı her atışın ardından daha çok gaza geliyordu. Ana giriş kapısının oradan sürekli ustaca ateş eden bir adamı vurduğunda, geri yerine geçerken yüzünden kocaman bir vatan gülüşü vardı. "Bugün benim günüm belli ki!" diye övündüğünde kocaman bir kahkaha atmıştım.
Bir süre sonra uzun bir çatışmanın ardından neredeyse hepsi ölmüştü. Son bir tane adam kalmıştı. O da fabrikanın borularının arkasından ateş edip duruyordu. Arkadaşlarının hepsinin öldüğünü görünce kaçmaya yeltendi ama Çağatay'dan gelen son bir silah sesi fabrikanın içinde yankılanmıştı.
Barut kokusu ağır ağır çökerken bir süre kimse konuşmadı. Silahlar hala doğrultuluyken birkaç saniye boyunca sadece nefeslerimiz duyulmuştu. Tamer etrafı kolaçan ederek, "Bitti mi?" diye sordu.
Volkan bulunduğu yerden kalkarak birkaç adım attı. Yerde yatan adamlara bakarken, "Bitti," dedi net bir ses tonuyla. Gözlerim tekrar bombalara kaydı, bunlara ihtiyacımız olmadan halletmiştik. Ama benim bu bombalarla daha güzel planlarım vardı.
Silahımı yanıma indirdiğimde parmağım hala her ihtimale karşı tetikteydi. Yürüyerek cesetlerin yanına geldiğimizde bu çatışma sonrasında ayakta kalan tek kişi bizdik. Poyraz karşımda durduğunda yüzünde çatışmanın soğuk bir ciddiyeti vardı. "Artık gidebilirsin," dedi silahıyla etrafı göstererek. "Arkanı temizledik."
"Son bir şey kaldı," diye fısıldadım her bir bedenin üzerinde mavilerim gezinirken. Ellerim ceplerime gittiğinde hissettiğim yapraklarla dudaklarım yana kıvrıldı.
Önce en önümde yatan cesedin yanına gittim. Bu şakağından vurulmuştu. Şakaklarından yüzüne yayılıp yüzünü kaplamış sıvıyı görünce, "Kan," diye mırıldandım ürpertici bir soğukla. Cebimden çıkarttığım gül yapraklarını kanın üzerine serptim. "Ve gül."
Gördüğüm görüntüyle yüzümdeki sırıtış yayılırken aynı işlemi hemen yanındaki adama da yapmıştım. Bu göğüsünden vurulmuştu. Cebimden çıkarttığım gül yapraklarını göğüsünden çıkan kanın üzerine serptim. Yavaş adımlarla hepsinin yanına giderek bu işlemi yapmıştım.
İşaretimle Volkan kenarıda duran benzin bidonunu getirdi. Cesetleri gösterdiğimde sırasıyla her birinin üzerine benzini döktü. Daha sonrasında elimi Çağatay'a doğru uzattığımda siyah paltosunun cebinden çıkarttığı kibriti avuçlarıma bıraktı.
Her biri gözlerimin ardındaki karanlığı yoğun bir şekilde solurken, Dunkel'ın karanlığıyla ilk defa bu kadar yakınlardı. Öncekilerde onlarla iş yaparken ya adam dövmüştüm, ya da yakaladığım adamın sandalyesine raptiyeler koymuştum. Bu kadarıyla onlar ilk defa tanışıyorlardı.
Kibriti kutusuna sürterek çıkan alevle benim mavilerim de harlanıyordu. Bu durumdan aldığım hazzı gizlemeden yanan kibriti ilk cesedin üzerine attım. Harlanan cesetten çıkan alevler, içimdeki yangının bir parçasıydı. Burnuma dolan o yanık ceset kokusu, bana kıydıkları o tüm çocukları hatırlıyordu. Yanan her bir çocuk için hepsinden ayrı hesap soracaktım.
Tamer küçük adımlarla Poyraz'ın yanına yaklaştı. Kulağına eğildiğinde, "Çağatay'ın kurtunu gören Güneş ve bu Güneş arasında dağlar kadar fark var," diye mırıldanmıştı. Yanan cesede bakarken yüzümdeki keyifli ifadeyi görünce ise bir iki adım geriledi. "Beyler ben korkmaya başlıyorum haberiniz olsun."
Volkan, Tamer'e mal mısın bakışları attıktan sonra derin bir nefes aldı. "Saçmalama oğlum," dedikten sonra gözleri tekrar yanan cesedi buldu. "Biz çocuk katili miyiz? Güneş bu itlerden o masum çocukların intikamını alıyor."
Cesetlerin etrafında dolaşarak farklı yerlere kibritler atmıştım. Fabrikayı yoğun bir duman ve ceset kokusu sarmıştı. Cesetler yandıkça üzerlerindeki gül yaprakları da yanıyordu. Onlar burada yanıp kül olacaklardı. Ben ise bugün değilse elbet bir gün bu örgütün ipini çekecektim.
Başımı Dönence'ye çevirip her birine bakarken başımı salladım. "Eyvallah yardımlarınız için." Kenarıya bırakıp silahıma doğru ilerledim. Onu alıp belime takarken yedek silahım da belimin diğer tarafında duruyordu. "Bundan sonrası bana ait. Erol itinin mekanını öğrenip geliyorum."
Gözlerim tekrar bomba dolu kutuya kaydığında yanına gidip kutuyu kucağıma alacaktım ki Volkan beni durdurdu. Ayıplayan bakışlarla bana bakarken, "Biz buradayken," dedi tenezzül eder gibi. "Sence senin taşımana izin verir miyim?"
Gözlerimle minnettarca baktıktan sonra arka tarafı işaret ettim. "Arabam arka girişte." Volkan'la beraber kapıya doğru ilerlediğimiz esnada arkadan Çağatay seslenmişti. "Dikkat et."
Adımlarım kapıya doğru hızlı bir şekilde ilerlerken güldüm. "Oyun daha yeni başlıyor."
⚖️
"Evet sayın seyirciler, bir son dakika haberiyle karşınızdayız. Öğlen saatlerinde Ankara Yenimahalle'deki hırdavat fabrikasında gerçekleşen yangını çevredeki insanlar fark edip itfaiye ve polis ekiplerini haberdar ettiler. Henüz bilinmeyen bir nedenle çıkan yangında fabrikanın içinde cesetler tespit edildi."
Spiker, arkasındaki ekranda beliren görüntülere döndü. "Cesetlerin çoğu kısmı yandığı için kimlik tespiti yapılamıyor. Toplamda yirmi sekiz yanan cesedin yanlızca birkaçının kollarında bu damgaya rastlandı." Eliyle damganın resminin olduğu görüntüyü işaret etti. "Elimizdeki raporlara göre bu damga AGT'nin damgası gibi görünüyor. Polis ekipleri olay yerinde inceleme başlattı ve davanın savcısı Buket Özdoğan'da olay yerine intikal etti."
"İndir beni manyak!" Adamın haykırışı kulaklarımı doldurduğunda kafamı kaldırıp bıkkın gözlerimi ona çevirdim. "Seni de mi yakmamı istiyorsun?"
"Erol'un yerini bilmiyorum." Gözlerini sık sık arkasına çevirerek ucunda durduğu uçuruma bakıyordu. Arabamın önündeki sandalyede oturmuş bacak bacak üstüne atıp haber dinlerken bu kıvranışlarından zevk alıyordum. Eğer istediklerimi söylemezse kenarıda duran baltayı onun uçurum kenarında duran sandalyesi ve araba arasındaki ipe saplayacağımı biliyordu.
Haberi kapatarak telefonu cebime koydum. "Canım sıkılmaya başladı, Yakup." Öne doğru eğilip kollarımı dizlerime yasladığım esnada göz bebekleri korkudan fıldır fıldırdı. "Erol nerede? Örgüt içinde yeri ne ve bu örgütün asıl amacı ne? Hepsini bilmek istiyorum."
"Bilmiyorum!" diyerek ses tonunu yükseltmişti ki, "Kestirtme lan o ses tonunu!" diye bağırdığım esnada susmuştu. "Ayrıca bilmiyorsan kalkıp gitmekte serbestsin."
Yüzüme inanamayan bir ifadeyle baktığında fazla sinirli görünüyordu. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" Bir arkasındaki uçuruma bir de yüzüme baktı. "Dunkel mısın nesin bilmiyorum ama bende bir şey bilmiyorum!" Her geçen saniye korkudan altına ettiği için bu işkencenin bitmesini istiyordu.
Elleri ve ayakları oturduğu sandalyeye bağlı değildi. Ama buna rağmen yerinden kalkamayınca bir kahkaha attım. "Altımda bir bomba varken nasıl kalkıp gideyim!"
Yavaşça ayağa kalkıp ona doğru yürümeye başladığımda ellerinin titrediğini fark ettim. Oturduğu sandalyeden ayağa kalkarsa, sandalyenin altındaki bomba aktif hale gelip patlayacaktı. Ama eğer kalkmazsa da benim istediklerimi söylemedi diye onu uçurumdan aşağı uçuracaktım.
"Özür dilerim," dedi sıkıntılı bir ses tonuyla. "Kanına zehri ben verdim evet ama bunun cezasını bana kesemezsin!" Derin derin nefesler alırken yüzünü ellerinin arasına aldı. "Ben, bana verilen emri yerine getirdim!"
Bakışlarım ciddileşmeye başladığında ellerimi göğüsümde kavuşturdum. "Kimden aldın emri?"
Durup düşündükten sonra, "Sofia," diye mırıldandı. "Evet buydu ismi. Yanına gelip bizzat kendisi verecekti zehri ama son dakika bir sıkıntı çıktığı için bana devredildi görev."
"Ne gibi bir sıkıntı?"
"Bilmiyorum."
Önüne kadar gelip baştan ayağı onu süzdüm. "Sofia'ya emri veren Erol'du di mi?" diye sordum tehditkar bir ses tonuyla. O it kendi karısını öldürmemiş gibi birde kızının infaz emrini vermişti.
Soruma başını sallayarak cevap verdiğinde telefonum cebimde titremeye başlamıştı. Son bir kez adama bakarak arkamı dönerken aramayı yanıtladım. "Evet?"
"Evrim abla," diye mutlulukla geldi karşı taraftan ses. Arayan Beliz'di. "Akşama Çınar abinin düğününe geliyorsun di mi?" Çınar, Efkan ve Beliz'in abisiydi ve bu akşam düğünü olacaktı. Önceden söylemişlerdi ama tamamen unutmuştum.
Onlarla bir derdim olmadığı için sesimi oldukça normal bir tona indirerek, "Geliyorum tabii," dedim. Ankara'ya ilk geldiğimizde Evrim'e evlerini açarak sahip çıkmışlardı. "Hiç gelmez olur muyum?"
Beni onaylandıktan sonra telefonu heyecanla kapatınca yerimde birkaç saniye bekledim. Parmaklarım Miran isminin üzerinde durduğunda bir an için arayacaktım ama sonra vazgeçtim. O adamın sesini duymak istemiyordum. Evrim gelince zaten düğün için kendisi arardı.
Aynı dava için çıktıkları bu yolda aralarındaki bu duygusal bağı anlayamıyordum. Hiçbir zamanda anlamak istememiştim. İnsanların birbirine yoğun bir sevgiyle bağlanıp adına da aşk demeleri bana çok saçma geliyordu. Bana kalırsa aşk denen duygu insanın gözüne bir perde indirerek her şeyi yaptıracak kadar tehlikeli bir duyguydu. Bu aşkın mührünü bozan tek şey ise, belki de küçük bir kan damlası olacaktı.
Arkamı döndüğüm esnada Yakup denen adamın bana bir silah doğrulttuğunu görünce dudakların yana kıvrıldı. Silahı nereden buldu bilmiyorum ama oturduğu sandalyeden, hatta ve hatta altında bir bomba olduğunu unutarak namluyu bana doğru tutmuştu.
"Kılıcımın tadını mı merak ediyorsun?" Onu umursamayarak az önce kalktığım sandalyeme geri oturdum. Kollarımı iki yana açtığımda bakışlarım alaycıydı. "Çek vur lan hadi beni."
"Altımdaki bombayı devre dışı bırakacaksın." Gözleri sürekli arkasındaki uçuruma kayıyordu.
Kahkaha attım. "Evimin tapusunu da üzerine yapayım mı?"
"Şakam yok," derken önce buna kendisinin inanması için ona biraz zaman tanımıştım. "Bombayı imha edeceksin sonra da ben buradan kalkıp gideceğim."
Bacağımı diğer bacağımın üzerine attım. "Oradan bakınca tehditle çalışıyor gibi mi duruyorum?" Gözlerime yoğun bir kin akın etti. "Hele de kendi vatanının çocuklarını kaçıran bir kalleşe."
Ellerim yavaşça sandalyeme dayalı kılıca uzandığında o hala namluyu bana doğru tutuyordu. Namluyu tutan eli titrerken bunu benden gizlemeye çalışıyordu. Birkaç kez yutkunduğu esnada benim parmaklarım kılıcın kabzasında geziniyordu.
Başımı eğerek kirpiklerimin altından üzgün bir gözle ona bakmaya başladım. "Birazdan ölecek birine göre fazla cesur davranıyorsun." Derin bir sıkıntılı nefes verdiğimde dudaklarımda alaycı bir gülüş belirdi. "Yazık olacak. Kalkarsan, havaya uçarsın. Oturmaya devam edersen," sırıtmam genişledi. "Aşağı uçarsın. Karar senin, seç birini."
Öfkeli gözleri beni buracıkta öldürmek ister gibi bakarken silahı yanına indirdi. "Güzel," dedim keyifle. "Şimdi onu beline geri koy." Silahı geri almamamın nedeni zaten her halükarda ölecekti. Sadece onu geri çıkartırsa bu süreci biraz daha hızlandırırdı.
Kılıcı elime alıp ayağa kalktım. Peşimden sürükleyerek adama doğru ilerlediğim esnada gözleri kılıcın üzerinde yoğun bir şekilde oyalanmaya başlamıştı. "Şimdi bana Erol'un yerini söyle. Duymak istiyorum."
Tam inkar etmek için dudaklarını araladığı esnada kılıcı kaldırarak omuzunun üzerine koyduğumda irkildi. "Mümkünse bilgiyi doğru istiyorum."
Gözleri sık sık ben ve omuzundaki kılıç arasında gidip gelirken, "Polatlı'da bir malikanesi var," diye mırıldandı. "Genelde orada olur. Toplantılar falan için bazen orada toplanılıyor."
"Mahalle?"
Dişlerini sıktı. "Sadece Polatlı'da olduğunu biliyorum."
"Peki bu Erol'un örgüt içindeki konumu ne? Çalışanı falan mı?"
Yüzünde kurnaz bir gülüş belirdiğinde, "Kurucularından," dedi büyük bir hazla. Cevabının üzerinden birkaç saniye geçtiğinde, duyduğumu idrak etmek için gözlerimi kırpıştırdım. Ne demek Erol AGT'nin kurucularındandı?
Pis pis sırıtırken yüzümün aldığı hal hoşuna gidiyordu. "Peşinde olduğun örgütün kurucularından birinin baban çıkması zoruna mı gitti?" Kaşları büküldü. "Dunkel'cığım."
Boşluğumdan yararlanarak birden belindeki silaha davrandığı esnada hızlı bir refleksle etrafımda dönerek kılıcı, silah tutan eline doğru salladım. Elinin bir kısmı kesildiğinde silah da kenarı savrulmuştu. Diğer elini acıyla saçıma uzattığı esnada geri çekilerek kılıcı ipe geçirdim.
Tam, "Hayı-" diye haykırdığı esnada sandalyeyle beraber geriye doğru yuvarlanmıştı. Çığlık sesi git gide uzaklaşırken kendimi hızlı bir şekilde geriye atıyordum ki bomba patlamıştı. Düşerken sandalyenin altındaki bomba da aktif hale gelmişti.
Şiddetle geri doğru savrulduğum esnada kulağımda şiddetli bir uğultu vardı. Sadece kafamı vurmuştum ama aynı zamanda ağzımda metal bir tatta oluşmuştu. Onun dışında düştüğüm yerden yavaşça doğrulup kılıcı tekrar elime aldım. Elimi başıma götürdüğümde parmaklarıma bulaşan kanla dudağımın bir kenarı havalandı. Erol'un yerini öğrenmiştim. İşte şimdi kartlar en baştan dağıtılacaktı.
⚖️
"İki dakika rahat duramıyorsun be kızım, şu haline bak." Volkan homurdana homurdana elindeki tentürdiyotlu pamukla beraber tekrar başıma uzandı. "Bir kere de bomba patladığında şu kafanı yarmasan olmayacak demi abim?" Pamuğu tekrar kanayan yere bastırdığında yarayı yakmasıyla beraber acıyla tısladım.
"Acıyor," dediğimde çatık kaşları beni bulmuştu. "Onu, adamı aşağı uçurmadan önce düşünecektin."
Dunkel gittikten sonra Dönence'nin evine gelmiştim çünkü akşam olmaya başladığı için düğüne hazırlanmamız gerekiyordu. Bundan dolayı onların evindeydim ama kafamı yaraladığım için geldiğimden beri Volkan'dan bir ton azar işitmiştim.
Başımı kaldırıp tepemde sağlıkçı kesilen Volkan'a bakarak gözlerimi kırpıştırdım. "Erol'un yerini öğrendik ama."
"Hala Erol diyor kafayı yiyeceğim." Elindeki pamuğu yanımızdaki masanın üzerine bırakarak Tamer'e döndü. "Sende bir şey desene. Oraya iki saattir oturmuş efkar yapıyorsun. Bunun sırası mı, Tamer?" Tamer tekli koltuğa oturmuş camdan dışarı bakarken bizi hiç duymuyor gibiydi. Poyraz ve Çağatay bir şeyler almaya dışarı çıktığı evde üçümüz vardık.
"Tamer?" diye tekrar seslendiğinde Tamer oralı bile olmayarak bir iç çekti. Bunun üzerine Volkan masanın üzerinde duran sargı bezini aldığı gibi Tamer'e fırlatınca, kafasına çarpan sargı beziyle beraber çatık kaşlarıyla bize döndü. "Ne var iki saattir Tamer, Tamer? Ağız tadıyla kafa dinletmiyorsunuz." Ela hareleri benim kafamdaki yaraya çıktı. "Hala bu çatlağın bir yerlerini yarmasına şaşırıyor musun gerçekten?" dedi Volkan inanamayan bir sesle.
Bunun üzerine tam kendimi savunmak için ayağa kalkıp dudaklarımı aralamıştım ki kapının önünde beliren varlıkla adımlarım durduğum yere çivilendi. Ne demek bağlı değildi bu?
Çağatay'ın kurtu salonun girişine dikilmiş ve hiç sevimli bulamadığım bakışlarla bana bakıyordu. Evdeki bu yabancıyı hemen sezmiş olacak ki kulakları dikmiş ve hafifçe dişlerini gösteriyordu. Sert bir şekilde yutkunduğumda Tamer'in gülüşü kulaklarımı doldurdu. "Ahaaaa!" dedi az önceki efkarlı haline tam zıt bir tonla. "Şimdi sen elimize düşersin ha?"
Yardımsal bakışlarımla Volkan'a döndüğümde o çoktan kanepeye kurulmuş ve nereden bulduğunu bilmediğim bir çekirdek poşetiyle karşımda duruyordu. Şaşkınlıkla ağzımdan bir nida kaçtığında Tamer'de uçarak Volkan'ın yanına kuruldu.
Onlara ayıplayan bakışlarla bakarak dilimi damağıma vurdum. "Nankör pislikler." Mavilerim tekrar sevimli dostuma döndüğünde refleksle bir iki adım geri gitmiştim. Diğerleri bu kurtla aynı evde yaşadığı için artık alışmışlardı ama ben hayatımın hiçbir döneminde bir kurtla yaşamamıştım. Kurtta aynı şekilde aynı evde yaşadığı insanlar dışında birini görünce garipsemişti.
Ellerimi kaldırarak, "Kurt kardeş," dediğim esnada Tamer beni düzeltti. "Atilla."
Tamer'e sert bakışlar yolladıktan sonra tekrar kurda dönerek, "Atilla kardeş," diye mırıldandım. "Beni hatırlamıyor musun? Hani gösteride karşılaşmıştık."
Volkan keyifle kurda döndü. "Senden yine korkmuştu Atilla'cığım, bu ayrıntıyı unutma lütfen."
Titrek bir ses tonuyla, "Şu an Çınar'ın düğünü için hazırlanmam gerekirken bir kurtla bakıştığıma inanamıyorum," dediğimde Atilla bana doğru bir adım atmıştı ki çığlık atarak geriye doğru koşmaya başladım.
Salonun içinde koşmaya başladığımda arkama bakmaya bile cesaretim edemiyordum ama arkamdan gelen gürültüler avcının peşimde olduğunu doğruluyordu. Nefes nefese bir şekilde önüme gelen her şeyin üzerinden atlarken, ortadaki koca masanın üzerinde döndüğümde Atilla fazla akıllı davranarak masanın altından gelmişti.
Ben koştukça o da hızını daha arttırıp peşimden ayrılmıyordu. İçimden dualar ederken koltuktaki ikilinin kahkahaları da bana ulaşıyordu. Kanepenin üzerine çıkıp arkasına atlarken Tamer keyifle elini çekirdek poşetine daldırdı. "Oyun istiyor o, Güneş."
Misafir odasına hızla koşup dalmadan önce ağzımın içinde homurdanmaya başlamıştım. "Başlatmayın oyununa şimdi." Tam arkamdan kapıyı kapatacaktım ki bana yetişmek üzere olduğunu görünce yatağın üzerine atladım. O da yatağın üzerine atladığı esnada yataktan inip kapıya koştuğumda, zaten benim beş adımın onun bir zıplamasına denk geliyordu.
Kapıyı ardımdan panikle çekerek tekrar salona çıktığım esnada tam durup derin bir nefes vermek üzereydim ki kapının salona da açıldığını görünce acıyla bağırdım. "Kapıyı iki tarafa açılır yapmanın mantığı kimin aklına geldiyse bir ara bana uğrasın!"
Koşar adım üst katın merdivenlerine yöneldiğim sırada, Atilla odadan çıkarak yine peşime takılı. O hızlı koşturdukça göt korkusuyla nefes nefese yukarı vardım.
Üst kata çıkarken merdivenin tepesindeki barfiks çubuğunu görünce gözlerim ışıldamıştı. Peşimdeki yaratığa yan bir bakış attıktan sonra en doğru fırsatın bu olduğuna karar vererek merdivenin kenarına çıktım.
Bakışlarım bastığım yere ve barfiks çubuğu arasında gidip gelirken son olarak yukarı varmak üzere olan Atilla'yı buldu. "Ataların neler yapmış senin be kızım! Bunu mu yapamayacaksın?" Derin bir nefes alıp besmele çekerek zıpladığımda ellerim son anda barfiks demirini tutmuştu.
Kendimi boşlukta sallandırdığım esnada peşimdeki yaratık bana doğru atlamıştı ama ileri atılarak bacaklarımı demire doladım. Kendimi yukarı çektiğim esnada sonunda demirin üzerine oturmayı başarmıştım. Şu anki tek avantajım bu değişiklerin evindeki merdivenin olduğu yer tavana çok yüksekti. Bundan dolayı barfikse çıkıp kurttan kurtulabilmiştim çünkü barfiks de yüksekteydi.
Nefes nefese bir şekilde demir tepesinde soluklandığım esnada alttan kurt hırlıyordu. İş yokuşa binince gurur yapmıştı paşam. Barfiksin üzerinde zor bela dengede durmam yetmiyormuş gibi bir de Atilla merdivenin kenarına çıkınca, "Oha ama artık," diyerek barfiksin üzerinde biraz daha duvara doğru kaymıştım.
Bir yandan Volkan ve Tamer'e homurdanırken öbür yanda kurt buraya ulaşabilecek mi diken üzerindeydim. "Buradan bir inebilirsem o zaman görün siz."
Bir ara Atilla merdivenin kenarına çıkıp oradan da bana doğru atlayınca çığlık attım. Tamam eyvallah buraya ulaşamazdı ama böyle bir durum içinde kendimi katiyen güvende hissetmiyordum.
Aşağıdan Giray ve Miran'ın sesleri gelmeye başlamıştı. Onlar beraber gelecekti zaten ve hep beraber düğün alanına geçecektik. Ve tam şu anda benim hazırlanmış olmam gerekiyordu ama ben nelerle uğraşıyordum.
Atilla bıkmadan usanmadan buraya ulaşma çabasına devam ediyordu. Neden Türklerin hayvanının kurt olduğunu şimdi anlıyordum. Pes etmek yoktu kanımızda. Ama böyle bir durum içerisinde öğrenmemeyi isterdim.
"Evrim?" Miran'ın sesini yakında hissettiğimde yardım bakışlarıyla sese doğru döndüm. "Ağağağağ Miraaan!" Merdivenden yukarı doğru çıkarken gözleri beni yeni bulmuştu ve birden ağzından bir kahkaha kaçtı. "Niye kuş gibi tünedin oraya sen?"
Kaşlarımı çatarak tam altımda duran unsuru ona gösterdim. "Sence keyfimden duruyor gibi mi duruyorum, Miran?" Bakışlarım tekrar kurdu bulduğunda çaresizce inledim. "Ağağğağağa yiyecek bu beni, yardım ettt!"
Merdivenden çıkıp kurdun yanına dikildiğinde, "Bu mu?" dedi hayretler içinde. Eğilip kafasını okşadığında hayretler içinde ağzım açık kalmıştı. Az önce bana kan kusturan sevimli kurt Miran'ın yanına süt dökmüş kediye dönüşmüştü!
"Şaka mı bu?" dedim halime dert yanarak. Sonra durup hem kurda hemde Miran'ın baktığımda bir şeyi anlamış gibi kafamı sallamaya başladım. "İkisi de kurt olunca normal tabii anlaşmaları."
"Sen kendi kendine mi konuşuyorsun?"
Başımı gururla dikleştirdim. "Tabii ki kendi kendime konuşuyorum. Sen kurt," başımı eğip vahşi ama bir o kadar sakin kurdu gösterdim. "O kurt. Eee ben kendimle değil de kiminle konuşacağım?"
Beni gerçekten sinirlendirmeyi başardığı için başını eğerek gülüşünü gizlemeye çalıştı. Her ne kadar başarısız olsa da. Ardından elini bana doğru uzattı. "İn artık oradan aşağı."
Başımı hızlıca iki yana salladım. "Asla olmaz." Elimle kurdu işaret ederken oturduğum yeri tek elimle tuttum diye asla kalsın yere çakılacaktım. "O varken gelmem."
Düşme tehlikemin üzerine yüzündeki tüm gülüş gittiğinde yerini soğuk bir ciddiyete bırakmıştı. "Evrim, düşeceksin!" Başımı tekrar iki yana sallayıp kurdu işaret ettiğimde derin bir sabır çekti. "İnsanı delirtirsin sen."
Homurdana homurdana kurdu bir odaya götürdükten sonra ardından kapıyı tamamen çekti. Tekrar merdivenin altına geldiğinde her an düşmeyeyim diye tetikteydi. "Oldu mu?"
"Oldu, oldu."
Sinir bozukluğuyla gülerek tekrar bir elini uzattı. "Şimdi gel."
Tam bir elimi bırakmaya yeltendim ama altımdaki yüksekliği görünce bir anda başım döner gibi olmuştu. Öğleden önce bir uçurum kenarında olmam bir şeyi değiştirmezdi çünkü orada uçurum eşiğinde olan ben değildim. "Ağağağğa yüksekmiş!"
Elini sinirle başına attıktan sonra şakaklarını ovmaya başladı. "Çok merak ediyorum nasıl çıktın sen oraya?"
"Bir kurt seni kovalasa sende çıkardın."
Omuz silkti. "Çıkmazdım." Doğru çıkmazdı.
Biraz daha bana doğru gelip bu sefer iki elini birden uzatınca ben barfiksi iki elimle birden sarmış durumdaydım. Bir süre bekledikten sonra sıkıntılı bir nefes verdi. "Bana güvenmiyor musun gül kızı?" Bundan şüphe ediyor gibiydi.
Mavilerim mavilerinde durdu. "Sana güveniyorum yüzbaşı." Buna emin olup içinin rahatlaması için gülümsedim. "Hemde her hücremle." Gerçekten öyleydi.
Bir elimi bırakıp ona uzatacağım esnada diğer elim demirden kayınca refleksle bağırdım. Yere doğru hızla düşerken ben yeri boylayacağımı düşünürken aniden kendimi bir çift kolun arasında bulmuştum. Başımı kaldırıp Miran'ın deniz mavisi gözlerini yakından gördüğümde mutlulukla kıkırdıyordum. "Gözleriniz çok güzelmiş bayım."
"Size bakıyorlar hanımefendi." Gözlerine baktıkça kalbim ritmini fazlasıyla aşınca utanarak gözlerimi kaçırdım. Yine beni utandırmayı başarmanın hazzıyla erkeksi gülüşü kulaklarımı doldurmuştu. "Kurt gülünü bulur demiştim sana."
Başımı kaldırıp göğüsüne dayadığımda ona alttan bakışlar atıyordum. "Demiştin," diye fısıldadım. "Tuttun beni."
"Tuttum," dedi direkt. "Hep tutarım."
Kollarımı boynuna doladım. "Gökmen'im?"
"Söyle gülüm."
"Senden bir şey isteyeceğim."
"Ne istersen." Bunda şakası yoktu. Ne istersem önüme sermeye hazır gibiydi. Ama benim diyeceğim şey beklemediği bir yerdendi. Derin bir nefes aldım. "Beni hiç bırakma olur mu? Seninleyken bir rüyanın içinde gibi hissediyorum."
Bana baktıkça gözlerinin içi gülerken tebessümü de tüm yüzüne yayılmıştı. "Aldığım her nefes, verdiğim her soluk, kalbimin attığı her ritimde ben seni bırakmam güzelim." İçimi sıcacık ederken başını yüzüme doğru eğdi. "Rüya mevzusuna gelecek olursak... Sana önceden de dediğim gibi, biz seninle rüyadan çok daha güzelini yaşayacağız."
Ona olan hayranlığım gün geçtikçe daha da artıyordu. Yüzümdeki huzuru gördüğünde uzanıp burnumun tepesine bir öpücük kondurdu. "Gel bakalım barfiks kuşu." Merdivenlere yöneldiği esnada aşağı inmeye başlamıştık. "Şimdi gidip düğüne hazırlanalım." Çapkınca göz kırptı. "Sonra sırada bizim düğün var."
Miran'la gerçekten evleniyorduk. Bunun düşüncesi bile nabzımı arttırıp yanaklarımın ısınmasına neden oluyordu. "Gerçekten evleniyoruz he yüzbaşı?"
"He," dedi genişçe sırıtarak. "Alacam kizum seni."
"Oyy," dedim tepkisine gülerken. "Ula aldun zaten. Kucağunda iniyrum aşağı."
Merdivenleri bitirdiğimizde büyük salona varmıştık. Miran ileri doğru giderken kafamı göğüsünden çekerek koltuklara çevirdim. Dönence'nin hepsi buradaydı. Ve hepsi de hazırlanmıştı! Benim peşime kurt takıp kendileri giyinmişti ve sonra da ben geç hazırlanıyorum diye homurdanacaklardı.
Tam onlara söylenecektim ki Miran'ın da takım elbisesinin üzerinde olduğunu fark edince dilimi sinirle damağıma vurdum. "Gerçekten tek hazır olmayan ben miyim şu anda?" Poyraz'ın yeşil hareleri sinirle Miran'ın üzerinde oyalanıyordu. "Bu elemen seni bir indirirse hazırlanırsın tabii abim," dedi dişlerinin arasından. Avına kilitlenmiş bir av gibi bakıyordu Miran'a. Onu hiç hazmedemiyordu.
Çağatay ve Volkan'ın da aynı gözlerle Miran'a baktığını görünce bakışlarımı Miran'ın gözlerine çevirdim. Bakışlarımdan inmek istediğimi anlayınca yavaşça beni yere bıraktı. Yine bir kavga çıkartmalarını istemiyordum.
Minik adımlarla mutfaktan gelen Giray'ın yanına gittiğimde Tamer ne yapacağımı anlamış olacak ki bir homurdanış savurdu. Yüzümde kocaman bir gülücükle Giray'ın kollarına atladım. "Abimmm." Onu çok seviyordum.
Birden kocaman sarılışımla, "Ne oldu kız?" dedi hayretle. "Bu değirmenin suyu nereden geliyor böyle?" Kollarını sıkıca bana sardığında kokusunu ciğerlerime çektim. Onun yeri diğerlerinin aksine bende çok farklıydı. Diğerleri de benim her şeyimdi ama Giray abim çok farklıydı.
Çenemi göğüsüne dayayarak yüzüne baktığımda, "Söyle," dedi gülerek. "Bir derdin var senin."
Yavaşça kollarının arasından çıkıp kanepede yayılmış ikiliyi gösterdim. "Abi bu ikili beni kurda yem ediyordu." Giray'ın tek kaşı havalandığında onlara döndü. "Kurt bana saldırdı ve kovaladı." Terlemişim gibi elimin tersiyle alnımı sildim. "Kıl payı kurtuldum."
"Yalan," dedi Tamer direkt savunmaya geçerek. Volkan yaslandığı yerden doğruldu. "Kurt oynamak istemişti, Güneş koşunca peşinden koştu."
Başımı hızlıca aşağı yukarı salladım. "Yardım etmediler abi."
Çağatay'ın ise kafasına başka bir şey takılmış gibiydi. "Atilla nerede?" dedi soru dolu bakışlarla.
"Üst katta bir odaya kapattım." Miran'ın gözleri beni buldu. "Evrim'in yanına gittiğimde barfiksin tepesine çıkmıştı." Bunun üzerine Giray kafasını geriye atarak koca bir kahkaha atınca ayıplayan bakışlarım onu buldu. "Alınıyorum abiciğim haberin olsun. Burada beni savunman gerekiyordu şu anda."
Bunun üzerine elini başıma atarak önüme gelen saçımı arkaya doğru attı. Gözleri bir noktada durduğunda gülüşü yüzünde yavaşça solmuştu. "Güneş," diye mırıldandı. "Bu kafandaki yara ne abim?"
Bir adım daha yaklaşarak yaraya yakından baktığı esnada Miran, "Ne yarası?" diyerek birden öne atılıp yanımıza geldi. "Kurttan kaçarken mi oldu bu?" Eğer o anda olmuş olsaydı Miran'ın elinden kurtulamazlardı. İkisi tepemde dikilip kafamdaki yaraya bakarken gözlerim Volkan'ı bulmuştu. Yardım istediğimi anlayınca yerinden kalkarak yanımıza geldi.
"Düşmüş," dedi elini omuzuma atarken. Beni kendine çevirerek yanında getirdiği pamuğu yaraya bastırdı. "Burnu dik bir insan olduğu için yoldaki taşı görmemiş." Gözlerim direkt Volkan'a döndüğünde Tamer'de kıs kıs gülüyordu. Bana laf atmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı ama şu an el mahkum bir şey diyememiştim.
Gözlerimle Volkan'ı parçalarken, "Hee," dedim. "Oldu öyle bir şey." Poyraz ve Çağatay ortamda dönen olayı anlamayınca Tamer'e dönmüşlerdi. Tamer, daha sonra anlatacağını bildiren bir hareket yaptı.
Miran ve Giray'ın endişeli bakışları üzerimdeyken artık darlanma geldiği, "Ben hazırlanayım," diyerek yanlarından ayrıldım. Yara saçlarımın arasında olduğu için az önce Miran görmemişti. Giray saçımı geriye atınca da yarayı fark etmişlerdi.
Hızlıca merdivenlerden çıktığım esnada arkadan Volkan'ın seslenişini duydum. "Düşme yine he!" Ben düşüreceğim seni yere.
Üst kattaki, buraya geldiğimde rahat edebilmem için bana verdikleri odama girdim. Giyeceğim elbise yatağın üzerinde duruyordu. Tam bir kırmızı aşığı olduğum için bu akşam için olan elbisemi de kırmızı seçmiştim. Aynı şekilde takacağım takılar da o renkti.
Hızlı bir şekilde elbiseyi üzerime giydikten sonra kolyemi ve küpelerimi de hemen taktım. Ama sıkıntı şuydu ki asıl uzun sürecek şey saçım ve makyajım olacaktı.
Telefonumdan yüksek sesle bir müzik açtıktan sonra bir yandan şarkıya eşlik ederken saçımı yapmaya başlamıştım. Arada durup tarağı kendime mikrofon yapıyordum ve odanın içinde zıplayarak şarkıya eşlik ediyordum.
Aradan geçen kırk beş dakikanın sonunda tamamen hazırlanmıştım. Üzerimdeki elbisem vücuda oturan, kadife dokulu ve kırmızı renkteydi. Elbisenin omuz kısmı ise açıktı. Saçlarımı düz yapıp ortadan ayırmıştım. Yüzümdeki makyajım ise abartılı değil ama sade de değildi. Belirgin göz makyajı mavilerimi ön plana çıkartırken makyajım genel olarak doğal tonlardaydı.
Kulaklarımdaki ve boynumdaki kırmızı taşlı zarif takılar da üzerimdeki elbiseye cuk diye oturmuştu. Son olarak beyaz kürkümü de omuzlarıma aldıktan sonra masanın üzerinde duran çantamı elime aldım. Ysl çantası ise koyu bordo tonlarında ve parlak dokuluydu. Aynada kendime bir öpücük yolladıktan sonra kapıya yöneldim.
Odamdan çıktığımda Giray'ın da yan odadan çıktığını gördüm. Elini saçlarında gezdirirken gözleri beni bulmuştu. "Oooo," dedi yanıma gelip bir elimden tutarken. "Prensesim." Elimden çevirerek beni kendi etrafımda döndürmüştü.
Elini bırakıp gülümseyerek koluna girdim. "Sende fazla karizmatik olmuşsun." Göz kırptım. "Gözümden kaçtı sanma ha."
"Laflara bak hele," güldü. "Teveccühünüz Güneş Hanım."
Beraber aşağıya indiğimizde kimsenin burada olmadığını gördüm. Beni beklerken hepsi sıkılmış ve kendi aralarında yarattıkları gergin ortamda durmamak için arabalara geçmiş olmalılardı.
Giray'ın kolunda dışarı çıktığımda birden esen sert rüzgar tenimi ısırmıştı. Kafamı bahçeye çevirdiğimde tahmin ettiğim gibi herkes arabalara geçmişti. Dönence'nin arabasının önünden geçerken sürücü koltuğundaki Poyraz beni görünce kornaya basmıştı. Onlar dördü beraber gidecekti. Ben, Miran ve Giray ise Miran'ın arabasıyla gidecektik.
Miran'ın audisinin yanına geldiğimizde Giray, ön koltuğun kapısını bana açmaya yeltendiği esnada elimde onu durdurdum. "Sen varken ben mi bineceğim abi?" Gözlerinde yoğun bir minnet belirdiğinde itiraz etmedi. Çünkü itiraz ettiğinde işe yaramadığını biliyordu. Ona olan yoğun saygımın farkındaydı.
Arka koltuğun kapısını benim için açtığında elbiseme dikkat ederek arabaya bindim. Kapıyı kapatıp arabanın etrafında döndüğü esnada Miran'ın gözleri aynadan beni bulmuştu.
Nefesini tuttuğu esnada bakışlarımı gözlerine çevirdim. Mavilerim onunkiyle buluştuğunda Miran'ın yüzündeki ifade değişti. Sert hatları yumuşadı ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmamıştı. O bakış, bir askerin bakışıydı ama bu sefer hedefini vurmak istemeyeninden.
Giray arabaya bindiği esnada dudağımın bir köşesi küçük bir şekilde kıvrıldı. O an Miran'ın çenesinin kilitlendiğini fark etmiştim.
"Birader?" Giray aramızdaki bakışmayı fark ederek Miran'ın dizine dokunmuştu. "Artık sürmeyi düşünüyor musun?"
Dizine dokunulmasıyla Miran kendine gelirken başını iki yana salladı. Arabayı çalıştırdığı esnada bakışları arada aynaya kayıyordu. "Geç kalacağını düşünmüştüm." Gülümseyerek bakışlarımı cama çevirdim. "Beklediğine değmiş mi?"
Gülüşünü duydum. "Fazlasıyla."
Nihayet yola çıktığımızda Giray emniyet kemerini sıkı sıkıya takıyordu. "Kardeşlik arabayı kullanamayacağım dersen ben kullanırım." Miran'ın gözleri sürekli arkaya kaydığı için başımıza bir iş geleceğini düşünmüştü. "Gözlerinle yedin bitirdin kızı."
Miran yolu kontrol ederek kısa bir an Giray'a döndü. "O arkamda otururken direksiyon hakimiyetini kaybetmem." Benim aklıma ise Giray'ın ağzından çıkan bir kelime takılmıştı. Gözlerimi kırpıştırırken anlamayarak ikisine birden bakıyordum. "Kardeşlik mi? Siz buzları bu kadar erittiniz ama hangi ara anlayamıyorum."
Giray başını çevirerek Miran'a göz kırptığında Miran da gülmüştü. Aralarındaki bu havayı izlerken gülmeye başladım. Tek bildiğim şey ne olduysa ben komadayken olmuştu ve iyi ki olmuştu. Aralarının düzelmesini her şeyden çok istiyordum çünkü.
Araba ağır ağır ilerlerken ön koltukta dönen sohbet kulağıma çalınıyordu. Giray bir şey anlatıyor, Miran kısa ama yerli yerinde karşılıklar veriyordu. İkisinin sesi garip bir şekilde aynı anda hem farklı hem de uyumluydu. Önümde oturan iki sırt vardı. Hayattaki en sağlam iki dayanağım. Biri kan bağı olmadan abi dediğim, diğeri kalbimin hiç sorgulamadan seçtiği adamdı.
Farkında bile olmadan öne doğru eğildim. Önce Giray'ın koluna hafifçe başımı yasladım. O an konuşması yarım kaldı ama durmadı. Aksine sesi daha yumuşak çıkmıştı. Elini refleksle saçlarıma koydu. Arkadan Dönence'nin arabası geliyordu. Önden ise biz gidiyorduk.
Sonra biraz daha kayıp başımı Miran'ın omzuna bıraktım. Omuzları bir an gerildikten sonra gevşedi. Direksiyondaki eli daha da sabitlendi. Sanki arabayı değil de beni taşıyor gibiydi. "Şimdi tam oldu," dedi Giray alttan gülerek.
Miran aynadan bana kısa bir bakış attı. Gözlerinde ne acele vardı ne de telaş. Sadece orada olma hali. Gözlerimi kapattım. Arkamda çelikten zırhlar, önümde dağ gibi iki adam… Daha güvende hissedilen bir yer varsa, ben bilmiyordum.
Başım Miran'ın omzunda dururken kapalı olan gözlerim fazlasıyla huzurluydu. Arkamda çelik zırh, önümde güven…
Bir an zaman durmuştu sanki. Dışarıdaki rüzgarın sesi, arabadan gelen hafif sohbet, Miran'ın ellerinin direksiyon üzerindeki duruşu, Giray'ın diğer elimi tutarken verdiği o güvenli his… Hepsi birleşip tek bir huzur akordu oluşturmuştu.
Keşke zaman burada dursa diye düşündüm içimden. Ne geçmişin yükü vardı ne geleceğin telaşı. Sadece ben ve benim iki dağım… ve o anın verdiği saf ve tarifsiz huzur.
Bölüm etkileşimi
