10. bölüm · UMUT KIRINTILARI
9. BÖLÜM: ŞAFAK İLK ŞEHİDİNİ VERMİŞTİ
"Toprak, eğer uğruna ölen varsa vatandır."
⚖️
Evrim
Şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerimi açtığımda nerede olduğumu bilmiyordum. Gözlerimi birkaç kere yumup açtıktan sonra eğik başımı kaldırarak etrafıma bakındım. Etraf karanlıktı ama sadece köşede küçük bir pencere vardı. O pencereden içeriye sadece sokak lambasının cılız ışığı vuruyordu. O ışığın katkısıyla görebildiğim kadarıyla bulunduğum yerin yıkık dökük duvarları vardı. Etrafta gazete kağıdı parçaları vardı ve köşede duran bir ayağı çatlamış sandalye bana yine bir depoda olduğumu söylüyordu. Ama bu başka bir depoydu. Bayıldıktan sonra beni başka bir depoya getirmişlerdi.
Tek sorunum tam şu anda bileklerimden tavana zincirlenmiş olmam. Dudaklarımdaki kurumuş kanı ıslatarak yere tükürdüm. Bayıldıktan sonra biraz işkence etmişler. Karın boşluğumdaki inanılmaz ağrı da bunu doğruluyordu. "Ah!" Başımın şiddetli ağrısı da hala devam ediyordu. "O kadar sert mi vurulur vicdansızın oğlu."
Aniden deponun kapısının açılmasıyla öfke saçan gözlerimi kapıya diktim. İçerisi karanlık olduğu için sadece bir karaltı görüyordum. Buna rağmen içeri girenin bir adam olduğunu ve üzerindeki takım elbiseyi seçebilmiştim. Bunların hepsi şık giyiniyor olmalıydılar. Birden deponun loş ışığı açılınca gözlerimi aldığı için gözlerimi kıstım. Kısılan gözlerimin arasından bana doğru gelen adamı görüyordum. Bir süre sonra gözlerim ışığa alıştığı için tamamen açabilmiştim.
Gelip tam karşımda durduğunda dudaklarında alaycı bir sırıtış vardı. "Biz seni ararken sen kendi ayağınla bize geldin, Dunkel." Dunkel kısmını özellikle vurgulamıştı. Ellerini ceplerine sokarak biraz daha yaklaştı. "Gözündeki şu çizim ne?" Ellerim bağlı olmasa bu kadar rahat konuşabileceğini sanmıyordum. "Dunkel olduğunu mu gösteriyor?"
"Seni öldürdüğümde üzerinde ondan olacağından şüphen olmasın," dedim sakince. Beni bunlarla korkutamazlardı.
"Elleri zincirlenmiş, üstelik benim tutsağım olan birine göre fazla rahat konuşuyorsun."
"Ben mi senin tutsağınım, siz mi bana tutsaksınız?" Sorduğum soruyla anlamaz bakışlar atıp sonra da gülmüştü ama son gülen ben olacaktım. Planımı bilmiyorlardı.
Peşinden birkaç adam daha girdi, hatta aralarında bir kadın daha vardı. Siyah küt saçlı bu kadın nereden baksan benim yaşlarımda duruyordu. Gelip karşımdaki adamın yanında durduğunda ona bir işaret yaptı sonra da geri gidip kapının oradaki adamların yanında durdu.
Karşımdaki bu adam otuzlu yaşların başında duruyordu. Kahve saçları dağınıktı ve üzerindeki gömlekte kan lekeleri vardı. Buna rağmen gömleğinin üzerindeki ceketi yerini koruyordu. Yüzünde toz ve kir vardı ve pantolonun paçasının ucu da biraz yırtıktı. Bu da bir çatışmadan çıkıp buraya geldiğini gösteriyordu.
"Gerçekten kendini zeki zannediyorsun öyle değil mi?"
"Zeki zannetmiyorum," dedim rahatça. "Öyleyim."
"Elleri bağlı birine göre gerçekten fazla cesursun."
"Sende ellerim zincirli olmasa yanıma gelemeyecek kadar korkaksın." Sözlerimle gözlerinde şimşekler çakarken dişlerini sıktı. Yumruk yaptığı elini yüzüme geçirmesiyle başım omzuma doğru savruldu ama hemen ardından geri doğrultmuştum. Yumruğuyla dudağım patlarken kanın metalik tadını ağzımda hissediyordum. Bu sefer kanı yere tükürmek yerine onun gömleğine doğru tükürdüğümde daha da sinirlenmişti.
"Burnunun dikine gitmeye devam et!" diye kükreyerek geri çekildi. Kapının yanındaki kadını yanına çağırdıktan sonra beni gösterdi. "Gerekeni yapın."
Kadın büyük bir bağlılıkla başını öne eğdikten sonra adam birkaç tane adamını yanına alarak dışarı çıktı. Birkaç adam da kadının yanında kalmıştı. "Malzemeleri getirin," dedi kadın donuk bir ses tonuyla. Daha sonra siyah irislerini bana çevirdiğinde nefretle bakıyordu. "Seninle bizzat ilgileneceğim."
Tehlikeli sırıtışımın ardından gözlerimin karanlığını arka plana atarak alaycı bakışlarımı öne sürdüm. "Namım tez yayılmış anlaşılan." Gözlerimle zincirli bileklerimi işaret ettim. "Bileklerimden zincirlenecek kadar ne yaptıysam artık?" dedim sahte bir alınganlıkla. "Siz misafirlerinizi böyle mi ağırlıyorsunuz?"
Köşedeki bir ayağı çatlak sandalyenin yanına ilerlerken gülme sesini duydum. "Ben seni çok güzel ağırlayacağım, şüphen olmasın." Sözlerine gözümü devirirken o, sandalyenin çatlak ayağını kırarak yanıma geri geldi.
"Şimdi şöyle bakalım bir sana." Durup bir elini beline koydu. Baştan ayağa beni süzerken siyah irisleri daha çok yüzüme yoğunlaşmıştı. "Şuradan biraz alsak." Eliyle bir şeyleri hesaplıyor gibi kendi kendine mırıldanıyordu. "Biraz da şuradan alırsak ve sonuç mükemmel." Ben ne olduğunu anlamadan elindeki sandalye ayağını yüzüme doğru savurdu. Savrulan ayağın kırık kısmıyla yüzüm boydan boya kesilirken dişlerimi sıkmıştım. Ben dişlerimi sıkıp gözlerimi yumduğumda o sırıtarak beni izliyordu. "Karanlık Dunkel macerası bu kadar mı?" Alayla konuştuğunda o ne olduğunu anlamadan bileğime sarılı zincirleri kavrayarak havaya sıçradım ve çizmemin sivri topuğunu karın kısmına geçirdim.
Tekmemle tökezleyerek geri doğru adımlar atmıştı ama arkasındaki adamlar onu tutmuştu. "Sen böyle yaptıkça," karanlık irislerimi ona çevirdim. "Daha çok Dunkel'a bulanıyorum."
Adamları onu kaldırırken kollarını vahşice savurdu ve üzerime yürüdü. "Ben, seni kana bulayacağım," dedi tehditkarca.
Konudan bağımsız bir şekilde, "Adın ne senin?" diye sordum. Merak ettiğimden değildi ama yersiz tehditlerinden sıkılmıştım.
Tam dudaklarını aralayıp bir şey diyeceği esnada kapı açıldı ve az önce emir verdiği adamı elinde garip aletlerle ve kablolarla içeri girdi.
"Güzel," dedi dudakları yana doğru kıvrılırken. Adamına doğru ilerleyip elindeki eşyaları aldı. "Benim için asıl eğlence şimdi başlıyor." Bilmediği bir şey vardı; Dunkel'ı korkutamazdı. İşkence içinde birçok eğitimden geçmiştim.
Başımı dikleştirdim. Yere ayaklarımın ucu değdiği için fazla rahat olamıyordum ama yine de omuzlarımı dikleştirerek bakışlarımı ona çevirdim. "Benim için de öyle," dedim meydan okuyarak.
Önce eşyaların arasından kırbacı çıkardı. Gözleri tehlikeyle ışıldarken yavaşça gelip arkamda durdu. "Bu anı uzun zamandır bekliyordum." Örgüttekilerin neredeyse bir çoğu bana karşı nefret doluydu zaten. Sorun değildi, duygularımız karşılıklıydı.
İlk darbe geldiğinde sırtımda inanılmaz keskin bir acı hissettim ama sesimi çıkartmak yerine sadece dişlerimi sıkmıştım. Acı bir kor gibi tenimi yakıyordu ama buna rağmen düşmanımın karşısında boyun eğmezdim.
Daha ilkini atlatamamışken ikinci keskin darbe geldi. Kırbaç tenime değdiği anda sıcak bir alev gibi yakıyor ardından derim çekiliyormuşçasına bir his bırakıyordu. Ardından bir darbe daha geldi, bir tane daha ve bir tane daha.
Adamlar ileride durmuş benim küçükde olsa bir bağırışımı bekliyorlardı. Yaptığım tek şey dişimi sıkmak ve gözümü sıkıca yummaktı. Onlara boyun eğmez, çığlıklarımı asla duyurmazdım.
"Babam senin yüzünden yakalandı," dediğinde ardından bir kırpaçı daha sertçe sırtıma geçirmişti. "Her şeye burnunu sokmasaydın böyle olmayacaktı." Bahsettiği babası Nicolas olmalıydı.
Başımı geriye atarak koca bir kahkaha attım. Gülüşüm hala dudaklarımdaki yerini korurken yan bir açıyla başımı arkaya çevirdim. "Çok yalvardı." Gözlerime yalancı bir hüzün depolayarak dudaklarımı büzdüm. "Özellikle eline bıçak geçirdiğimde gözlerindeki hüzün beni paramparça etti."
Tekrar sırıtarak önüme döndüğüm öfkeyle tekrar kırpaçı sırtıma geçirmişti. Üst üste birkaç kere daha tekrarladı. Her seferinde dişimi sıkıyor, bağlı bileklerimdeki zinciri kavrıyor ve ne için burada olduğumu kendime bir kez daha hatırlatıyordum.
O çocukların bana ihtiyacı vardı.
Kırpaçtan hızını alamamış olacak ki öfkeyle yere fırlattı. Ardından hızla yürüyüp eline birkaç tane metal alet aldı. Tekrar yanıma vardığında bir işaretle adamların beni çözmesini istedi. "Yan odaya götürün."
Adamlardan biri bana yaklaştığı anda zincirlere asılıp göğüs kafesine sert bir tekme geçirdim. Diğeri ani bir şekilde yan tarafımda belirdiğinde ona da kafa atmıştım. Kafa attığım adamın burnu kanarken diğeri yerden kalkıp tekrar bana doğru geldi. Başka biri de arkamdan gelerek beni tutmuşlardı. Tam onlara dönecekken kadın birden boynuna bir iğne geçirmişti.
İğnenin etkisiyle biraz beklediler ardından iğne yavaş yavaş etkisini göstermeye başlamıştı. Vücudumdaki her uzvum yavaş yavaş karıncalanmaya başlarken tüm sinirlerim birbirine geçiriliyordu sanki. Yaptıkları iğneyle bir süre hareket edemeyecektim. Bir nevi geçici felçti bu.
Adamlar bileklerimi çözdükten sonra beni başka bir odaya götürdüler. Deponun yan bir odasına getirdiklerinde genzim yanmıştı. Odanın içi küf ve rutubet kokuyordu.
Beni bir sandalyeye bağladıktan sonra ayaklarımı da sıkıca sandalyenin ayaklarına bağlamışlardı. Kollarımı da tutarak sertçe öne uzattılar ve sandalyenin önünde duran masanın üzerindeki kelepçeleri bileklerimden geçirdiler. Bu sayede ilacın etkisi geçtiğinde bile ellerimin hareketleri kısıtlanmış oluyordu.
Başımı kaldırdığımda başımı kaldırdığımda kadının elindeki kerpeteni ve diğer elindeki buharlı suyu gördüğümde kaskatı kesildim.
Kahretsin!
Tırnaklarımı sökeceklerdi!
Ve bu benim en hassas noktamdı.
Tırnaklarımı sökerlerse buna bir süre dayanabilirdim. Ama küçükken yaşadığım bir hastalığımdan dolayı tırnaklarım hassastı. Bundan dolayı bağırışlarımı uzun süre tutamazdım. Yine boyun eğmezdim ama çığlıklarım durmazdı.
Kadın yavaşça gelip önümde durduğunda kasılan bedenimi rahat göstermeye çalıştım. Sorun, yaşayacağım acı değildi. Sorun, bunu yaparlarken istemeden bağıracak olmamdı. Ayda bunun için ne kadar eğitim verirse versin bunu dayanıklı hale getirememiştik.
Adamlar ne olur ne olmaz diye yanımda durmuşlardı. Kadın ise elindeki kerpeteni ve buharlı suyu masanın üzerine bırakarak üzerime doğru eğildi. "Acıyı bizzat tatman için, ilacın etkisinin geçmesini bekleyeceğim." Kısık bir ses tonuyla mırıldandıktan sonra dudaklarında sinsi bir sırıtış belirdi ve daha sonra arkasını dönüp gitti.
Aradan biraz zaman geçtiğinde ilacın etkisi yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı. Sırtımdaki keskin acıyı hissetmeye başlamıştım. Ayaklarım daha uğuşuktu ama gücümün gelmeye başladığını hissediyordum. İlacın tesiri geçene kadar daha ismini öğrenemediğim o kadın birkaç kere beni kontrole gelmişti. İlacın etkisinin geçtiğini anladığı anda işkenceye devam edecekti. İşkence çektirmelerinin bir nedeni yoktu, bunu zevken yapıyorlardı. Aylardır peşlerinde olan Dunkel, öbür yanda onları bir türlü rahat bırakmayan Savcı Evrim. İkiside aynı kişi çıkmıştı ve buda onlarda daha çok işkence çektirme arzusu doğurmuştu.
Kapı açıldığında derin bir nefes aldım. Artık sırası gelmişti. İşkenceye başlayacaklardı. Her türlü işkenceye hazırdım ama tırnaklarım söz konusuyken o konuda pek hazır olduğumu sanmıyordum. İçimden tekrar aynı cümleyi fısıldadım. Her şey, çocuklar için. İlk fırsatta harekete geçecektim.
Oda loştu, nemliydi ve küf kokuyordu. Birden olan ışıklar da kapandı. Sıkıca bir demir sandalyeye bağlanmıştım. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken bir gölge yaklaştı. Sanki yüzünü görmemi istemedikleri biriydi. Bu yüzden kapanmıştı ışıklar.
Yanıma vardığında "Evrim," dedi boğuk bir ses. Gelen kişi bir adamdı. "Hazır mısın?" Sanki hayır desem bırakacaklardı.
Bir el sertçe çenemi kavradığında başımı çekmeye çalıştım ama çok sıkı tutuyordu. "İşimize çomak sokmamayı öğreneceksin," dedi kalın bir ses. Onlar böyle yaptıkça daha çok peşlerine düşeceğimden habersizlerdi.
Masanın üzerindeki kerpeteni eline aldı. Gerilen vücuduma rağmen zorla gülmeye çalıştım. "Siz beni fırlattıkça ben daha çok ensenizce olacağım."
Güldü. Tek yaptığı gülmek olmuştu. Masaya ellerini bastırıp öne doğru eğildi. Bir elindeki kerpetenle hafifçe tırnaklarıma vurmaya başlamıştı. "Önce hangisinden başlayalım?"
"Zevkinize göre efendim." Arkadan diğer kadının sesi duyulduğunda onun da burada olduğunu anladım.
Önce sol elimin serçe parmağını kavradı kerpeten. Birden tutup tırnağımı çektiğinde acıyla geriye doğru büküldüm. Çığlık atmamak için dudaklarımı sertçe birbirine bastırdığımda karşımdaki adamın gülüşü duyuldu. Tırnağım öyle bir zonkluyordu ki bu, bana çektirdikleri işkencelerin en ağırı olabilirdi. Tırnağım kerpetenin ucunda dururken derin derin nefesler alıyordum. Parmağımda inanılmaz bir acı vardı.
Bu sefer hemen yanındaki yüzük parmağımı kavradı alet. Henüz diğerini atlatamışken birden onada asıldığında bu sefer küçük bir inilti döküldü dudaklarımdan. Yaşlar gözlerimi yakarken bir an önce bu acı son bulsun istiyordum. Elimi oynatamıyordum acı katlanılamayacak kadar yanıyordu. Benim gibi eğitim almış biri için bu acı belki hiçbir şeydi. Ama dediğim gibi, benim tırnaklarım normale göre hassastı.
Ben acıyla kıvranırken kerpeti yavaşça elimden uzaklaştırdı. Tırnaklarımın ardına bıraktığı boşluklardan kanlar gelirken ben acımı yutmaya çalışıyordum. Çok yanıyordu.
Daha sonra adamlardan birinin getirdiği bir kaseye uzandı. Elini içine daldırıp geri çıkardığında elinde gördüğüm beyaz şeyle buz kestim. Çektiği tırnaklarımın ardındaki kanamaya tuz basacaktı. İşte bunda çığlıklarımı asla engelleyemezdim.
Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde karanlık bile olsa ürkütücü bir şekilde parlayan sarı gözlerini görebiliyordum. Yüzünde sadistçe bir zevk vardı. Acı çekmem hoşlarına gidiyordu.
Avucunda tuz tuttuğu eliyle benim elime uzandığında gözlerimde şimşekler çakıyordu. "Ant olsun ki," dedim buz gibi bir sesle. "Ölüm listemin en başına eklendin!"
Sözlerime her ne kadar kulak asmasa da bunu yapacağımı biliyordu. Ama arkasındaki kadının gerildiğini solumuştum. "Beklemeyin efendim, durdukça çenesi açılıyor." Fazlasıyla gerilmişti.
Tekrar elime uzandığında gözlerimi yumdum. Kapanan göz kapaklarım gözlerimin içindeki yoğun intikam arzusunu gizlerken, başımı sandalyenin arkasına doğru yasladım.
Tuz, kanayan derime değdiği an dudaklarımdan koca bir çığlık dökülürken diğer elimi yumruk yapmıştım. Yerimde bir sağa bir sola hareket etmeye çalışırken dişlerimi sıkıp derin derin nefesler alıyordum.
Çığlığım koca depoluyu inletirken herkesin keyfine diyecek yoktu. Dunkel'a acı çektirmişlerdi. Ama benim bunun altında kalmayacağımı da biliyorlardı.
Acıdan yerimde tepinirken parmaklarım çok şiddetli bir şekilde zonkluyordu. Tuz deriyi yarıp tüm elimi kaplamış gibi hissediyordum. Tüm tenimi büyük bir acıyla kavururken yavaş yavaş gözlerim kapanmaya başlamıştı. Bilincim kapanmadan önce duyduğum tek şey adamın yanında duran kadına Miran'la ilgili bir şeyler söylemesiydi.
⚖️
"Akıl durur dil durur boğazım düğüm olur."
"Dur! Gitme! Yanıma gel!"
Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum. Üzerimde zarif, beyaz, dümdüz askılı bir elbise. Ayaklarım çırılçıplak. Elbisemin etekleri yere kadar uzanıyor ve koşarken hep kum olmuş. Birinin peşinden koşuyorum ama arkası bana dönük yürüyor. Koşuyorum ama yetişemiyorum. Bir göl kenarında gün batımında öylece koşuyorum ve etrafta bir şarkı yankılanıyor; bitmeyen sevda.
"Gelmez dediğum dertler hep geldi başumuza."
"Sadece bana bak! Yüzünü görmek istiyorum!" Üzerinde bembeyaz bir takım elbise, onun da ayakları çırılçıplak. Beni duymadan öylece yürüyor. "Dur!" Rüzgardan önüme saçlar savruluyor ama ben umursamadan yetişmeye çalışıyorum. "Uzaklaşma benden!" Onda benden bir şey vardı.
"Oturup ağliyalum bitmeyen sevdamuza." Sevda dedikleri şey neydi?
"Kimsin sen? Bekle!" Daha da koşuyorum. Ben koştukça daha da uzaklaşıyor. "Sevda dedikleri şey ney!" Sesleniyorum, duymuyor.
"Kulak duymaz göz görmez
Dünya durur da dönmez."
Peşinden koşmaya devam ettiğim sırada ayağıma bir taş takılıyor. Takıldığım an tökezleyerek yere düşüyorum. "Dur," diyorum tekrar. "Gitme." Ben yerde kalmaya devam ederken bu sefer duruyor. Durmuş ve arkası dönükken geniş omuzlarıyla bakışıyorum. Bir süre durduktan sonra başını çevirerek yan bir açıdan bana bakıyor ve onu görüyorum; Miran Gökmen Alkurt.
"Sevdamu kaybetmişum,
yürek yangunum dinmez."
Yavaşça yanıma geliyor, gözlerinde anlam veremediğim bir bakış var. Yanıma vardığında bana hafifçe tebessüm ediyor, ve yerdeki bana elini uzatıyor. Yakasında bir gül dalı var. "Oturup ağliyalum bitmeyen sevdamuza, Evrim." Gözlerine anlam veremeyen bakışlar atarken elim, kendiliğinden uzanıp onun avucunun içine konuyor sanki. Avucunun içine elimi bıraktığımda kırılacak bir şeymiş gibi nazikçe kavrıyor. Beni yerden kaldırıp diğer elimi de hapsediyor avucunun içine. "Sevda ney, Miran?" Gülümsüyor sadece ve gözlerimin içine dalıp gidiyor. "Öğrenirsin." Bir elimi bırakıyor ve yakasındaki güle uzanıyor, dikenlerinden arınmış bir gül.
Uzanıp gülü savrulan saçlarımın arasından gözüken kulağımın üzerine bırakıyor. Hayattaki en değerlisine bakıyor gibi, onun gülü benmişim gibi. Uzanıp tekrar elimi avucunun içine alıyor. "Batmasın diye mi?" diye soruyorum kısılan mavilerine bakarken. "Batmasın diye..." diyerek tekrar ediyor o da beni. Gülün dikensiz olması bana batmaması içindi...
*
Keskin bir acıyla gözlerimi araladığımda önce birkaç saniye kırpıştırdım. Nerede olduğumu anlamaya çalışırken bir yandan da küçük delikten içeri giren gün ışığına bakmaya çalışıyordum. En son işkence esnasında bayılmıştım sonra gelip tekrar beni bileklerimden zincirlemişler.
Aklıma baygınken gördüğüm rüya geldiğinde dudaklarımda bir tebessüm oluştuğunun farkında bile değildim. "Gül..." dedim fısıltıyla. "Dikenlerinden arınmış bir gül." Aklıma Miran'ın rüyadaki bakışları geldi. "Batmasın diye..." Kendi kendime mırıldanırken etrafa kısaca bir göz gezdirdim.
Benim bağlı olduğum yerin biraz ilerisinde bir komodin vardı. Eski bir komodin ama iş görürdü. Böyle adamlar her zaman bulundukları depolara ya da yerlere iz bırakırdı ve bıraktıkları izin tam olarak bu depoda olduğunu düşünüyordum. Kimse gelmeden bu işi halletmeliydim.
Sıkıca bileklerime bağlı olan zincirleri kavradım. Bir ayağımı diğer dizime doğru bükerek çizmemin ucunu dizime sürttüm. Biraz çabaladıktan sonra fermuarını açmayı başarmıştım. Yavaşça çizmeyi ayağımdan çıkardığımda sinsi bir gülümsemenin ardından kapıyı kontrol ettim. Tek ayağım iş görürdü. Ayda sağ olsun bana bunun eğitimini de vermişti.
Bacağımı komodine doğru uzattığımda oraya ermesi beni daha da keyiflendirmişti. Kısaca bir kapıya bakmamın ardından ayak barmaklarımda komodinin üst çekmecesinin sapını kavradım. Tutup açtığımda üç-dört tane dosya karşılamıştı beni. Dosyalardan birini ayak parmağımla tutup çektiğimde bacağımı geriye çekip önüme yere koydum dosyayı. Bunu yaparken rahat yapmak için ellerimle bileklerimdeki zinciri kavramış onlara asılıyordum.
Gözlerimi kısıp önümdeki dosyayı inceledim. Silah alım satımları vardı burada. Muhtemelen burası da silahlarla ilgili bir depoydu. Dosyanın işe yaramayacağını anlayarak tekrar komodin çekmesine yöneldim. Alıp diğer dosyaları da inceledim lakin onlarda da işe yarar bir şeyler yoktu.
Bu sefer komodinin alt çekmesine yönelttim bacağımı. Orayı açtığımda ise sadece bir zarf vardı. Kenarında örgütün damgası olan zarf. Hemen zarfı kavrayıp geri çektiğimde önüme bıraktım. Lakin tek ayağımla bunu yapamayacağım için diğer ayağımı da devreye soktum. Ama bunun için çizmemi çıkartmaya gerek yoktu. Zarfın kenarına çizmemle hafifçe bastığımda diğer ayağımla zarfı açıp içindeki notu çıkarttım. Patronlarına ulaşmak için en güvenli yol mektup aracılığıylı çünkü.
Notu çıkarttığım gibi katlı olan kağıdı da açtım. Sadece bir adres yazıyordu. Sadece bir adres ama benim için çok şey. Aradığım şeyi bulmuştum. Çocuklar buradaydı. Dudaklarım mutlulukla kenarı doğru kıvrılırken buranın çocukların olduğu adres olduğunu tahmin etmek zor değildi. Çünkü zarfın kenarında minik harflerle Miran Gökmen Alkurt yazıyordu. Miran'ın kızı ve diğerleri. Miran'ın operasyonu.
Hemen zarfı geri kapatıp uzun bir uğraş sonucu yerine koyduktan sonra tekrar çizmemi ayağıma geçirdim. Ayağıma geçirmiştim ama fermuarını kapatamıyordum. Dert değildi.
Eminim bunları ayağımla yaptığımı söylesem kimse inanmazdı.
⚖️
İlahi Bakış Açısı
Aceleci adımlarla kapının önünde durdu Giray. Bunu yapmayı asla istemese de söz konusu kardeşiydi. İki gündür Evrim'e ulaşamıyordu. O yüzden bunu yapmaya mecburdu.
Dördüncü tıklayışında açıldı kapı. Karşısındaki gördüğü adamın halinin böyle olduğunu zaten tahmin ediyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş ve göz altı torbaları şiş, yüzünün her yerinde bir acı kol geziniyor. Tek kaşını sorgulayan bir ifadeyle kaldırdı.
"Miran," dedi Giray aceleci bir ifadeyle. Şu an resmi konuşacak durumda değildi. Söz konusu Güneş'iydi.
"Sorun nedir?" Bir sorun olduğunu elbette o da sezmişti. Sevdiği kadın iki gündür onun da telefonlarını yanıtsız bırakıyordu.
"Evrim'e ulaşamıyorum," dedi Giray tek bir nefesle. Eliyle şakağını ovuştururken gidebileceği yerleri gözden geçiriyordu ama hiçbir sonuca ulaşamıyordu.
Aynı dert Miran'da da olduğundan aralık bıraktığı kapıyı tamamen açtı. Giray'ın eve girmesini istiyordu. Açılan kapıdan Giray içeriye daldığında Miran'da kapıyı kapatıp peşinden ilerledi.
"Telefonlarım yanıtsız." İlerleyip tekli koltuğa oturdu Giray.
Miran'da tabii ki Evrim'i merak ediyordu ama merak ettiği başka bir şey daha vardı. Hadi Miran sevdiği kadın olduğu için merak ediyordu Evrim'i. Ama Giray neden merak ediyordu? Bu soru uzun zamandır kafasını kurcalayan şeylerden biriydi. Giray'da mı Evrim'i seviyordu? İşte bu ihtimal tüm damarlarının şişmesine neden oluyordu. Şu an bile oturduğu yerde yumruğunu sıkmıştı.
Miran'ın koltuğun kenarında duran elinin yumruk olduğunu gören Giray sinirle önüne döndü. Baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıkarken, "Kaçırılmış olabilir," dedi sıkıntıyla. Bu ihtimali Miran zaten düşünmüştü.
"Bazen kafa dinlemek için kendini herkesten soyutlar, ama bu sadece birkaç saat sürer." Başını kaldırıp siyah irislerini Miran'a çevirdi. "İki gün değil."
Miran baştan ayağa Giray'ı süzüyor, Evrim'le aralarında ne olduğunu tartıp biçiyordu. Ayrıca Evrim'i nasıl bu kadar iyi tanıyordu? Saçmalıktı! Kimse sevdiği kadını ondan daha iyi tanıyamazdı!
Giray, Miran'ın Evrim'i sevdiğinin farkındaydı. Giray her şeyin farkındaydı. Evrim'de Miran'ı seviyordu. Sorsa belki kabul etmezdi. Ama Giray o kızın bir bakışından her şeyini anlardı. Miran'a olan bakışlarını görmüştü. Evrim daha önce kimseye aşık olmamıştı. Giray bu yüzden Miran'a karşı öfkeliydi. Daha önce bu duyguyu hiç tatmayan bir kadını üzmesinden korkuyordu. Giray her zaman kardeşine kol kanat geren bir abi olmuştu. Belki kan bağları yoktu, ama birbirlerine koca bir sevgiyle bağlılardı. Giray'da onun gibi yaralıydı. Yetimhanede büyümüştü. Ama onu daha sonrasında evlatlık edindikleri için bu gerçeği çok az kişi biliyordu.
"Bizim timi bunun için çıkartamaz mıyız?" diye sordu Miran'a. "Sonuçta davanın savcısı ortalıkta yok, tim bunun için çıkartılabilir."
Oturduğu yerde iri cüssesini Giray'a çevirdi. "Davanın savcısının ortalıkta olmamasıyla neden bu kadar ilgileniyorsun?" Başını onaylamazca iki yana salladı. "Bırakalım onun yetkilileri halletsin." Miran tabii ki sevdiği kadını yetkililere bırakacak değildi ama Giray'ın tepsikisi ölçmesi gerekiyordu.
"Yetkililere bırakacaksak," dedi Giray'da meydan okurcasına. "Neden bu kadar diken üzerindesin yüzbaşım?" Yüzbaşım kısmını özellikle vurgulamıştı.
Öfkeyle ayağa kalktı Miran. Kızının acısı tazeyken ve sevdiği kadın ortada yokken onun uğraştığı şeylere bak! Giray'ın üzerine yürüdü. "Evrim seni niye bu kadar ilgilendiriyor lan!" Çok bile dayanmıştı.
Bunun üzerine Giray'da ayaklandı. Tam Evrim'in onun kardeşi olduğunu söyleyeceği sırada Miran onun yakasına yapışmıştı bile. Yakasını kavrayarak Giray'ı arkasındaki duvara doğru yönelttiğinde Giray'da ona karşılık vererek yakasındaki elleri kavradı. Yakasındaki elleri öfkeyle sıkarken siyahlarında yıldırımlar çakıyordu. "Ben abilik görevimi yapıyorum yüzbaşı," dedi sinirle. Ama Miran onu duymuyor gibiydi.
Kafasını geri çekip ardından Giray'ın yüzüne geçirdiğinde Giray geriye savrularak duvara çarptı. Tam karşılık vereceği sırada eğer bunu yaparsa başının belaya gireceğini hatırladı. Sonuçta Miran, onun üstüydü.
Kanayan burnunu tutarken Miran'ın üzerine yürüdü. Yumruklarını sıkıyordu, onun yüzüne geçirmek istiyordu ama bunu yapmamalıydı. Söz konusu askerliği olurdu. Askerliğini göz göre göre ateşe atamazdı.
"Bana vurarak bir yere varamazsın." Bakışlarını Miran'ın yüzünün her zerresinde gezdirdi. Öfkeden çenesini sıktığı için çene kasları meydana çıkmış ve adete sinirden seğiriyorlardı.
Giray'da da durum farksız değildi. Öfkeden boynundaki damarlar belirginleşse bile sakinliğini korumaya çalışıyordu, her ne kadar başarısız olsa da.
Miran tekrar Giray'ın yakasını kavradı. "Ne var aranızda!" diye gürledi bu sefer. "Benim aşık olduğum kadınla aranızda ne var!"
Ne dediğini fark ederek beyninde şimşekler çaktığında durdu. Giray'a bunu itiraf etmemeliydi. Çünkü Giray'da eğer Evrim'i seviyorsa bunu bilmemeliydi. Ama söylemişti işte, kaçmıştı ağzından. Giray'ın yüzüne bakarak az önce söylediği şeyi sorgularken Giray'ın yüzünde pis bir sırıtış vardı. Miran'a itiraf ettirmenin hazzıyla yakasındaki ellerden kurtulup tekrar koltuğa oturdu.
"Otur yüzbaşım," dedi eliyle karşısındaki koltuğu işaret ederek. "Her şeyi anlatacağım." Artık Evrim'i sevdiğine tastamam ikna olmuştu. Onun adını kıskanacak kadar, sevdiğini çekinmeden söyleyecek kadar seviyordu onu. Giray ikna olmuştu.
Miran gelip tekli koltuğa oturduğunda Giray'ın yüzündeki ifadeyi sorguluyordu. Burnundan solurken, Giray söze girdi. "Biz Evrim'le beraber büyüdük," dedi uzatmadan. "Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. O beni bir abi, ben onu bir kardeşim bildim. Aramızda bundan öteye bir şey geçmedi. İçin ferah olsun."
Miran tuttuğu nefesini verdiğinde yüzündeki rahatlama nereden bakılsa belli oluyordu. Rahatlamıştı aralarında bir şey olmamasına ama aralarında abi-kardeş ilişkisi olmasını da beklemiyordu. Onun şaşkınlığını yaşarken içindeki mutluluğunu da gizleyemiyordu. Birden aklına Evrim'in bunu öğrenmesi halinde neler olacağını düşündü. Yüzü kasılırken, "Bu aramızda," dedi panikle. "Sana vurduğumu Evrim bilmeyecek." Eğer abisi gibi gördüğü adama Miran'ın vurduğunu öğrenirse burnundan getirirdi. Evrim'in o halleri aklına geldiğinde sinirleri bozularak güldü. Tam bir baş belasıydı.
"Önce bir bulalım da, söylememesi şurada dursun." Hala Miran'dan haz etmiyordu.
⚖️
Evrim
"Lavaboya gitmeliyim!" Dişlerimin arasından öfkeyle konuştuğumda beni tınlamıyorlardı.
"Et buraya." Umursamazca omuz silkti. Başını çevirip göz ucuyla bana baktı. "Patronun kesin talimatı var seni çözmememiz konusunda."
Ben ise ilk dediğine odaklanarak dilimi onaylamazca damağıma vurdum. "Çok ayıp." Başımı sallayarak önüme gelen saçımı geriye savurmaya çalıştım. "Bir hanım efendiyle böyle konuşmamalısın," dediğimde bana 'Eminim öylesindir' bakışları atmıştı.
Adresi aldığıma göre artık buradan çıkmam gerekiyordu ama başıma diktikleri bu iki adama tuvalete gitmem gerektiğine bir türlü inandıramamıştım. Oysaki ilk yanıma geldiklerinde çok salak birine benziyorlardı.
"Eminim mis kokulu deponuzun kokmasını istemezsiniz." Durup söylediğim yanlışı fark ettikten sonra düzelttim. "Pardon," dedim mahcup gibi. "Küf kokulu." Bu kokuyu solumaktan burnum beni terk etmek üzereydi.
Tırnaklarımın boşluğu dün geceye göre biraz daha iyiydi. Hala hafif bir zonklama vardı ama önceye göre gayet iyilerdi. Dün gece bayıldıktan sonra şafağa karşı uyanmıştım. Uyandığımda adresi öğrendikten bir süre sonra yanıma birkaç adam gönderip beni kontrol ettirmişlerdi. Sabaha doğru da başıma bu iki adamı dikmişlerdi.
Dün tüm gün plan yaptığım için kimseyle görüşmemiştim. Yerimi sadece Poyraz'lar biliyordu, ki onlarda zaten planın içindelerdi. O yüzden diğerleri benim iki gündür yokluğumu fark edip aramaya koyulmuştur diye umuyordum.
Ve bugün Temmuz'un 15'iydi. 15 Temmuz Şehitleri için törenler olacaktı. Hepsinde en ön sırada yer almayı çok istiyordum. Ama halim ortadaydı. Buradan kurtulup çocukları da aldıktan sonra vakit kalırsa hemen törenlere gidecektim. Elimdeki kurumuş kanlar ve sırtımdaki kırbaç yaraları biraz bekleyebilirdi.
Adamların beni umursamadığını görünce bu sefer aklıma farklı bir plan gelmişti. Ellerim iple bağlı olsa çözmesi kolaydı ama zincirlemişlerdi vicdansızlar. Bu yüzden başka bir plan şarttı ve ben onu bulmuştum.
Birden şiddetli bir şekilde öksürmeye başladım. Öksürürken bir yandan da titriyordum. Nefesimi tuttuğum için yüzümün kızarmaya başlaması ve boynumdaki damarın da belirginleşmesi gerekiyordu.
Şiddetli öksürüğümle birden bana dönen ikili panik olmuştu. Beni düşündüklerinden değil, eğer bana bir şey olursa sahiplerinden işitecekleri azarı düşünüyorlardı.
"Koş patrona haber ver," dedi içlerinden biri. Panikle kapıya yöneldiğinde tam ben devreye girecektim ki diğeri onu durdurdu. "Dayanmaz," dedi korkuyla. "Görmüyor musun krize girmiş."
"Ö-ölüyorum," dedim kendimi acındırarak. "Yardım edin." Timsah gözyaşlarım gözlerime akın etti. "Lütfen."
Adam kapıya koşmayı bırakıp yanıma geldiğinde diğeri de karşısına geçip bileklerimdeki zincirleri çözmeye başlamışlardı. Anlık bir krizde olduğumu düşünerek paniklemişler ve beni rahat bir yere uzandırıp sakinleşmemi sağlayacaklardı. Onlar hakkındaki en başta düşündüğüm şeyi boşa çıkarmamışlardı. Bu tür şeylere daha yabancıydılar. Plan işe yarıyordu.
Bileklerimdeki zincirleri çıkardıkları an beklemeden birinin silahını kaptım. Şakağına doğru ateş ettiğimde diğeri müdahale etmeden onu da vurmuştum. Silahın patlama sesine dışarıdaki adamlar gelince içerisi daha çok kalabalık olmuştu. Ama ben elime silah geçirdiğime göre onların kurtuluşu yoktu.
Koşarak oradaki masayı yere devirerek onu kendime siper aldım. Ne olur ne olmaz silahın tutukluk yapmasına karşılık diğer adamın silahını da almıştım. Bir nevi adetimdi bu benim; iki silahla çatışmayı seviyordum. Huyum kurusun.
Nereden baksan 9-10 kişi varlardı. Aralarından birkaçının da dün geceki kadın ve amirine haber vermeye gittiğini biliyordum. Hareket ederken sırtımdaki yaralar acıyordu. Ama şu an beni kurtaracak sadece ben vardım, dayanmalıydım. Kollarım da dün geceden beri havada durmaktan uğuşuktu. Bundan dolayı silahları tutmakta da zorlanıyordum.
Kafamı olduğum yerden çıkarıp iki tanesini indirdim. Ama gelmeye devam ediyorlardı. Derken siren sesleri duyulmaya başlamıştı. Poyraz'lar aynen plandaki gibi polislere haber vermişlerdi. Beni zaten ilk gittiğim depoda tutmayıp başka yere getireceklerini biliyorduk. Bundan dolayı beni başka depoya taşırlarken bizimkiler onları takip etmişti. Ve sabahta artık adresi aldığımı düşünerek polise haber vermişlerdi. Zamanlamaları harikaydı.
Polisler dışarıdan müdahale ederken ben içeriyi halletmeye çalışıyordum. Arka kapıdan da kar maskeli adamlar giriş yapıyorlardı. Arada sıkışıp kalmıştım. Dışarıdaki çatışma sesleri devam ederken siper alıp hemen yan duvarın ardına geçtim. Burada daha güvenli olurdum. Hemen eğilip çizmemin fermuarını kapattım, az daha unutuyordum. Sabaha doğru başımı suyun içine daldırdıkları için ıslak olan saçlarım sürekli yüzüme yapışıyordu. Ama sudan dolayı yüzümdeki kılıç çizimi de gitmişti. Bu, diğerlerinin görmemesi açısından iyi bir şeydi. Tamam, Dunkel'ı bilmiyorlardı. Ama yine de tedbir için o çizimin yüzümde olmaması gerekiyordu.
Tam tekrar bulunduğum yerden kafamı çıkartacağım esnada omuzumda hissettiğim bir elle geri çekildim. Arkamı döndüğümde birkaç tane maskeli adam silahlarını bana çevirmiş, teslim olmamı bekliyorlardı.
"Buradan çıkışın yok," dedi silah doğrultanlardan biri. "İstediğin yere kadar diren, çıkamazsın."
"Bizim adamlarımız polislerden daha kalabalık, hepiniz burada can vereceksiniz." Yanındaki diğer adam bunu söylediğinde sanki omuzumu tutan adamın gülüşünü duymuştum.
"Ben ölürsem sizi de yanımda götürürüm," dedim ve daha onlar ne olduğunu anlamadan dirseğimi beni tutan adamın yüzüne geçirdim. Diğerleri silahlarına davranacağı sırada çevik bir hareketle hepsini vurdum. Son olarak namlumu az önce omuzumdan tutan adama çevirdiğimde daha o bir şey demeden sağ bacağına ateş ettim. Namlumu şakağına çevirdiğim sırada ise onun inlemesi duyuldu.
"Ah!" dedi birden. "Ne yapıyorsun sen!" Tanıdık gelen sesle kaşlarımı çattım. Maskesini tutup çıkardığı sırada ise içimi titreten mavileri bana bakıyordu. Miran buradaydı.
İşin trajikomik tarafıyla sinirlerim bozularak gülmeye başladığımda kaşlarını sertçe çatmış bana bakıyordu. "Biz onu kurtarmaya gelelim." Sinirle sağ bacağını gösterdi. "Onun yaptığına bak!"
"Senin burada ne işin var?"
"Beyaz atlı prensin olmaya geldim," dedi o da gülerek.
Önünde hafifçe eğildim, bacağındaki yaraya bakacağım sırada elimi tuttu. "Evrim," dedi titrek bir nefesle.
Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda ise mavilerinde yoğun bir endişe ve korku vardı. Bana bir şey olacak diye korkmuştu. Tuttuğu elimden çekerek beni eğildiğim yerden kaldırdı.
Yüzlerimizi aynı hizaya getirdiğimizde ise o yoğun endişeyi daha net gördüm. Bir şey demek için dudaklarım aralandığı esnada birden diğer kolumdan da tutarak beni göğüsüne çekti. Kollarını sımsıkı bana doladığında ise, "Çok korktum, Evrim," dedi. "Sana da bir şey olacak diye, çok korktum." Sesi boğuk geldiğinde içimdeki acıyı bastıramadım. İki yanımda duran ellerimi yavaşça kaldırıp boynuna doladığımda ise sessiz bir şekilde kokumu içine çekmişti. Kollarındaki huzur bambaşkaydı. Onun yanında çok iyi hissediyordum.
Başımı geriye çekip mavi harelerine bakmaya başladım. Benim kollarım hala onun boynuna dolalı, onun elleri ise hala sırtımdaydı. Gördüğüm rüyanın etkisindeydim hala. Onun etkisiyle Miran'ın yüzünün her zerresinde gezindi bakışlarım. Bana sıcacık bakan mavi harelerine, gülümserken hafifçe kıvrılan dudaklarına, yeni çıkmaya başlayan sakallarına, kısa sarı saçlarına. Bu görüntünün her zerresini zihnime kazımak istercesine gezindi bakışlarım. O da aynı şekilde beni izliyordu.
"Neden öyle bakaysun?" dediğinde gülümsemem daha da genişledi. İlk defa karadeniz ağzıyla konuşmuştu. "Nası bakayrum?" dedim gülüşümü gizleme gereksinimi duymadan.
"Çok güzel," dedi kalpten gelen bir sesle. Bakışlarımda kaybolmuş gibiydi.
"Rüyamdaydın," dedim birden. "Seni gördüm."
"Nasıl gördün?" dedi gülerek. Bakışları gülerken kısılan gözlerimden ayrılmıyordu.
"Çok güzel bir rüyaydı," dedim rüyamı anımsayarak. Bu rüya bir şeylerin farkına varmamı da sağlamıştı.
"Rüyaya çok takılma savcı hanım," dedi sanki gördüğüm rüyayı biliyormuş gibi. Derin bir duygu geçti gözlerinden ama yakalayamadım. "Belki daha güzelini yaşarsın." Bu cümlesi bunun için söz verir gibiydi.
Sırtımdaki elinin altında hissettiği kırbaç yaralarını yeni fark etmiş olacak ki birden ellerini sırtımdan çekti. Benden ayrılırken yüzü kaskatıydı. "Dön arkanı!" diye ikaz etti birden. Uzatmayıp arkamı döndüğümde ceketimin yırtık yerlerinden belli olan yaraları görünce sesli verdiği nefesini duymuştum. "Bunu yapmalarına neden izin verdin!" dedi sertçe. Çünkü istesem bunu bana yapamayacaklarını biliyordu.
Elimi kaldırıp iyi olduğumu söyleyeceğim sırada bu sefer tırnaklarımdaki kanlı yerleri gördü. "Evrim!" derken gözlerinde şimşekler çakıyordu. Bileğimi kavradı ardından onun bakmaya kıyamadığı biriymişim ve bana bunları yapanları bizzat kendi bulacakmış gibi bakmıştı.
"Nasıl yakaladılar seni?" Sorduğu soruyla beraber benim gözüme kapıdan gelen kadın polis ve yanındaki diğer polisler takılmıştı. Ben Rıfat Komiser'in ekibini gönderirler diye düşünmüştüm. Kadın polis sert ifadesiyle bize doğru yürürken beni görünce nedense tebessüm etmişti. Gülünce güzelliği daha çok ortaya çıkan bu kadın polis yanımıza gelip direkt olarak bana döndü.
Ela hareleri bir şey olmuş mu diye beni süzerken, "İyi misiniz?" dedi. "Bir yerinizde bir şey yok ya?" Kadın polisin cümlesiyle Miran'ın, "Bu olmamış hali," diyen homurtusunu duymuştum.
Benim gözlerim kadın polisteydi. "İyiyim," dedim ben de tebessüm ederek.
Silahını beline geri taktığı sırada elini tanışmak için bana uzattı. "Başkomiser Pınar Eda Yaylacı," dedi ciddi bir ses tonuyla. "Rıfat Komiser eski görev yaptığım yerden meslektaşım. Beni buraya onlar gönderdi. Kendi ekibi örgütün peşinde."
"Evrim Adal," diyerek uzattığı eline karşılık ben de elimi uzatıp hafifçe sıktım. "Evet, Rıfat Komiser sizden bahsetmişti." İlk çalışmaya başladığımız sıralar bu kadın polisin adı geçmişti.
Miran beni dışarıya yönelttiğinde timin de burada olduğunu gördüm. En önde duran Giray beni gördüğü gibi rahat bir nefes koyuvermişti. Ellerini şükür eder gibi yüzüne sürdükten sonra bana doğru geldi.
Yanıma gelince birden, "Kardeşim," diyerek bana sarıldığında diğerleride şaşkınlıkla bize bakıyordu. Ama Miran'ın yüzünde herhangi bir ifade yoktu. Aksine gayet donuk ve duygusuz bir ifade vardı. Giray'la konuşmuş olmalıydılar. Ama diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Özellikle Kutay ve Taylan'ın yüz ifadesi çok komikti.
⚖️
İlahi Bakış Açısı
"Şafak 4'ten merkeze! Şafak 4'ten merkeze!"
Kulaklıktan gelen sesle beraber bilgisayarların başındaki Cengiz sese yöneldi. "Merkez dinlemede?"
"Merkez, Hakan Komutan'a bağla." Alper'in sesi nefes nefese geliyordu. Son zamanlar yarbay, onu farklı göreve gönderdiğinden yine Şafak'la beraber gitmemişti.
Cengiz acilen yerinden kalkıp yarbayı çağırdıktan sonra yarbay, bilgisayarların yanına geldi. Oradaki ses sisteminden Alper'in sesi duyuluyordu.
"Söyle Alper?"
"Komutanım," dedi boğuk bir sesle. "Deşifre olduğumu düşünüyorum." İşte Alper'in timden ayrı gittiği görev buydu. Örgütün başka bir kanal ağına sızmıştı. Belli bir çetenin içine girmişti, sessizce.
"Hemen çık oradan, Alper," diye ikaz etti yarbay. Oradan hemen çıkmazsa, Alper'in içeri sızdığını anladıkları anda bir daha onu bırakmazlardı.
"Olmaz komutanım," dedi net bir sesle. "Başka çocuklar da var." Derin bir soluk aldı. "Onların yerini bulmuş olabilirim."
"Sen bir şey yapma evlat," dedi yarbay bu sefer. "Bekle, yanına başka bir tim göndereceğim." Sert bir sesle konuştu. "Onlar gelene kadar sakın bir şey yapayım deme."
Kulaklıktan cızırtılı sesler ve bağlantının kopması. Yarbay Cengiz'e döndü. "Tez diğer tim Alper'in yanına çıksın!" dedi hızlıca. Zamanları yoktu, Alper açığa çıktığı anda onu bırakmazlardı.
Hemen diğer time haber verilmişti. Bu sırada da Şafak'tan haber geldi. Savcıya ulaşmışlar ve onu kurtarmışlardı. Şafak Timi'nin Alper'in gizli görevinden haberi yoktu. Alper bu tür şeyler için yetişmişti. Yarbaydan ona verilen özel görev, örgütün bağlantılı olduğu bir çetenin içine sızmaktı. Alper bunu başarıp içeriye girmişti ve şu an deşifre olmak üzereydi. Ama içeride olduğu müddetçe işine yarar çok bilgi bulmuştu. Örgütün kaçırdığı sadece kendi kızı ve diğerleri değil, aynı zamanda daha birçok çocuk vardı. Belki yüzlerce, belki daha fazla. Bunlar tek bir yerde tutulmuyordu. Farklı farklı yerleri vardı. Alper henüz kendi kızını bulamasa da başka çocukların yerini bulmuştu. En azından başka ailelerin yüzü gülecekti.
Çocukların yerini bulmuştu Alper. Bir duvarın ardından onları izlerken, çocuklar her şeyden habersiz oturuyorlardı. Onları sanki hiç kaçırılmamış gibi bahçeye çıkartmışlar ve kendi hallerinde oturtuyorlardı. İki tane minik kız çocukları vardı aralarında. İkisi de erkek. Toplam dört çocuklardı. Birbirleriyle kıkır kıkır oynayan kız çocuklarını gördüğünde Alper'in aklına kendi kızı gelmişti. Onu bir daha hiç göremeyecekmiş hissiyatı vardı içinde. Bir daha kokusunu soluyamayacakmış gibi. Sanki bugün timini de son kez görüşüydü. Karısıyla son konuşmasıydı bu sabah. İçinde huzurla karışık buruk bir veda hissediyordu. Bunun anlamı neydi?
Aralarındaki erkek çocuklarından bir tanesi başka yere doğru yürümeye başladı. O taraftan da örgütün bir adamı geliyordu. Çocuk onun yanına kadar gittikten sonra adam onun elini tuttu. Bahçenin başka bir tarafına yöneldiler. Alper tam onları takip etmek için arkasını döndüğü sırada burnunun ucundaki namluyla burun buruna geldi. Örgütün adamlarından biri elindeki tüfeğini Alper'e doğrultmuştu ve şu an o tüfek, Alper'in şakağına bastırılıyordu.
"Ne yapıyorsun sen burada?" Tüfeği tutan adam şüpheci bir tutumla tüfeğini daha fazla kavradı. "Onları mı izliyorsun?" İlerideki çocukları işaret etti.
Alper şüphe çekmemek için gayet rahat bir tutum sergiliyordu ama zaten az önce içerideki dosyalara bakarken birine yakalanmıştı. Adam Alper'i gördüğünde belli etmemiş gibi yapmıştı ama amaçları onu kıskıvrak yakalamaktı.
"Çocuklarda bir tuhaflık sezdim," dedi inandırıcı olmaya çalışarak. "Kaçırılan birine göre fazla iyiler. Bunun sebebi nedir?"
"Fazla soru soruyorsun Ahmet Ağa," dedi adam sert bir ses tonuyla. Alper'in onların arasındaki adı Ahmet'ti. Örgütün sadece küçük bir çetesinin içine sızmıştı. Bu çeteyle çok ilgilenilmediği için kollarında damga da yoktu.
Tam bir şey daha diyeceği esnada adamın telsizinden başka bir ses duyuldu. Adam onu dinleyip hemen oradan uzaklaştığında Alper derin bir nefes aldı. Çünkü yapması gereken son bir şey kalmıştı.
Cebindeki tuşlu telefonunu çıkartarak bir numara çevirdi. Telefon beşinci çalışınca açılınca onun sesi dolmuştu kulaklarına. "Buyurun?" diyordu onun o naif sesi. İçini yumuşacık yapıyordu. Biricik ceylan gözlüsü, Zeliha'sı. Onun her şeyi olan karısı.
"Zeliha'm," dedi sesini düz tonda tutmaya çalışarak. Çünkü onun sesini duyması bile içini titretmişti.
"Alper," dedi kuş gibi şakıyarak. "Sen miydin? Farklı numara olunca bende yanlış aradılar sandım."
"Nasılsın Zeliha'm?" dedi bu sefer.
"İyiyim de... Sen beni gün içinde aramazsın. Hayırdır bir şey mi oldu?"
"Yok bir şey Zeliha'm, sesini duymak istedim." Oysaki son konuşmasıydı onunla.
"Sesin iyi gelmiyor. Alper... Sen iyi misin?"
"Hiç olmadığım kadar," dedi bu sefer. Durup boğazını temizledi. Önünü düzeltip tekrar konuştu. "Akşama bir şey lazım mı diye soracaktım."
"Hayır," dedi ses. "Sadece kızımı özlüyorum. Bana onu bul..."
"Bulacağım." O bulmasa bile kızının bulunması yakınmış gibi geliyordu. Bir baba, bunu hissederdi. "Yemeğe geç kalabilirim," dedi birden. Oysaki bu bir veda konuşmasıydı. "Endişelenme olur mu?"
"Beklerim," dedi karısı. Sonsuza dek onu bekleyeceğini bilmiyordu.
İlerideki askeriye jipini gördüğünde, "Kapatmalıyım," dedi. "Ceylan gözlüm... Kendine iyi bak olur mu? Allah'a emanet ol..." Ve sonrasında kapanan telefonu. Hattın diğer ucundaki sessizlik içini dağladı. Karısına veda konuşmasını yapmıştı.
Çok geçmeden silah sesleri duyulmaya başladı. "Askerler," dedi telsizden ses. "Buradalar! Buradalar!" Beklediği tim gelmişti. Oysaki son anında kendi timinin olmasını isterdi.
Alper Tuğra
İleri doğru bir adım attığım sırada bir kurşun saplandı göğüsüme. Ciğerimi yakan ama kalbimi huzurla dolduran bir kurşun. Tam bir adım daha atacaktım ve bir kurşun kalbime saplandı bu sefer. Acısı bende hançer etkisi yaparken gözlerim, geriye kaymadan önce gördüğüm son şey timden birinin bana doğru koştuğuydu.
Biliyordum, bu göreve gelirken her şeyin farkındaydım. İlk açığa çıktığımda buradan gitme ihtimalim vardı. Ama ben bir askerdim, ömrünü vatanını korumaya adamış bir asker. Görevimi bırakıp öylece gidemezdim. Bundan dolayı kanımın son damlasına kadar bekleyeceğim, çünkü diğerlerine söylemem gereken bir depo var. Birçok çocuk orada tutuluyor.
Açığa çıkmıştım ve tabii ki beni o an vurmak yerine timin önünde vurup onlara acı çektireceklerdi. Bunun farkındaydım. Telefonda bunu Hakan Yarbay'a söyleme ihtimalim vardı, ama o zaman tim beni kurtarmak için daha büyük bir operasyon düzenler ve timden yaralananlar ya da şehit düşenler olabilirdi. Buna izin veremezdim.
Tim beni görmüştü. Aralarından birkaç kişi bana doğru gelmek için hareket ediyorlardı ama örgüttekiler buna izin vermiyorlardı. Adeta etrafımda bir çember oluşturmuşlardı. Çatışmanın ortasında telefonumun melodisini işittim, lakin elimin onu almaya dermanı yoktu.
Hala ayaktayım, titrek bir şekilde ayakta duruyorum. Bacaklarım titriyor ama ben hala ayaktayım. Derken bir kurşun bacaklarımdan birine geldi bu sefer. Kurşunun bacağıma saplanmasıyla dişlerimi sıktım. Bir ayağımın önünde diz çöktüğümde derin derin nefesler alıyordum, onların karşısında diz çökmeyecektim!
Gözlerimi sertçe yumarak kalan son gücümle tekrar ayağa kalktım. Bu sefer diğer bacağıma ateş edilmesiyle tekrar diz çöktüm, bana diz çöktürmeye kararlılardı ama biz Türk askeriydik. Kimsenin karşısında diz çökmeyeceğimizi zaten bilmeleri gerekiyordu. Tekrar var gücümle ayağa kalktım.
Ne kadar kurşun yersem yiyeyim, kalbimdeki vatan aşkı beni dimdik ayakta tutuyordu.
Kendimi bildim bileli asker olmak istemişimdir. Bu uğurda Gökmen ile birbirimize daima destek olmuştuk. Askerlik üniforma yahut başka bir şey değildir; askerlik ruhtur, vatandır, sevgidir, kahramanlıktır. Masum insanlar huzurla yaşasın diye kendi canını ortaya koyarak dişini tırnağına takmaktır. Çok şükür ki Allah'ım bana şehadeti nasip etmişti.
Acı ya da başka bir şey hissetmiyordum. İçimde tek bir duygu vardı ruhumdan geçiriyordu, o da şehit olurken ki huzurumdu. Daha ne isterdim ki ben?
Bu seferki kurşun omzuma gelmişti. Kurşunun keskin şiddetiyle gözlerimi kapattım ve şu sözleri mırıldandım. "Selam fetih burcunda dirilen yiğitlere!
Ölüm yine vîrândır ve ândır şimdi ölüm.
Selam, kıyam vaktinde vurulan yiğitlere!
Şehâdet ufkunda kan revândır şimdi ölüm.
Selâm, eğilmeyip de kırılan yiğitlere!" Nurullah GENÇ'in 15 Temmuz Destanı adlı şiiriydi. Beni mutlu eden şeylerden biri de buydu. Bugün 15 Temmuz'du. Ve böyle bir günde şehadet şerbetini içmek bana nasip olmuştu.
Örgütün adamları bizim time göre çok daha kalabalıktı. Bu yüzden işleri zorlaşıyordu. Üstümdeki kan ve barut kokusuyla bir tebessüm kondu dudaklarıma. Şehit oluyordum... Başka ne isterdim ki...
Anlık birden çatışma sesleri artmaya başladı. Etrafımdaki adamlar bir bir yere serilirken, kalabalığı yararak bana doğru gelen başka bir topluluk vardı. Şafak gelmişti! Benim son dakikalarıma yetişip yanımda olmuşlardı. Onlara bakarken boynuma gelen şiddetli bir mermiyle sendeledim bu sefer.
Ellerimle boynumu tuttum. Gözlerimi açmakta zorlanırken dudaklarımdan kan süzülmeye başlamıştı.
Askerlik buydu; kan yutarken, kızılcık şerbeti içtim diyebilmekti.
Nefes almakta zorlanmaya başlamıştım. Ağzımdan kan süzülürken öksürmeye başladım. Boynuma saplanan kurşun etkisini hızlı gösteriyordu.
Gökmen'in bana doğru koştuğunu gördüğümde bacaklarım artık ayakta durmaya daha fazla dayanamadı. Kendimi yere bırakırken son anda Gökmen kolumdan yakalayıp beni tuttu. Dizlerini kırarak yere oturduğunda başım onun kucağındaydı.
"Alper!" dedi elleriyle yüzümü okşarken. Mavileri korkuyla beni izliyordu. "Hani beraber şehit olacaktık!" Artık bir geri dönüşü olmadığını o da biliyordu. "Kardeşini yarı yolda bırakıp gitmek var mı bizim kitabımızda!"
"G-Gökmen..." diyebildim güçlükle. Konuşmakta zorlanıyordum. "A-a-asker o-olmaya k-ka-karar v-verdiğimden b-b-beri tek hayalim ş-şehit o-o-olmakt-tı." Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Elimi güçlükle kaldırıp yüzümü okşayan elinin üzerine koydum. "V-ve ş-şu an hiç o-olmadığım k-k-kadar huzurluyum."
Mavilerini zorlayan yaşlara direnmedi. Yaşlar süzülüp üzerindeki üniformasına damlarken dudaklarını birbirine bastırdı. Elinin üzerindeki elimi tuttu, sıkıca tuttu. Bırakmak istemeyerek tuttu. Kızından sonra bende gidiyordum. "E-eğer k-kızım b-b-bulunursa ona s-sahip ç-çık." Birden vücudum titremeye başladı. Ruh, bedenden ayrılıyordu. "K-kızım ve e-eş-eşim s-sana emanet k-kardeşim..."
"Gözün arkana kalmasın," dedi fısıltıyla. Onları canı pahasına koruyacağına emindim. "Onlar bana emanet." Gözlerimi sabit tutmaya çalışıyordum ama çok zordu. Güçlükle ona cebimi işaret ettim. "A-adres var, b-başka ç-ç-çocuklar orada t-tu-tuluyor. O-onları k-kurtarın." Elini cebime uzatıp cebimdeki adres yazan kağıdı aldığında kaşları çatık bir şekilde adrese baktı. Artık tamamıyla huzura ermiştim.
Gözlerim yavaşça kapanmaya başlamışken, "S-son olarak," dedim boğuk bir sesle. Boğazımdan şiddetli bir şekilde kan gelirken aklımda vatan marşımız dönüp duruyordu. "E-Evrim'e söyle Gökmen, o-o-onu s-sevdiğini b-bilsin..." Evrim Savcı da onu seviyordu, farkında değildi.
Gözlerim tamamen kapanmadan önce gördüğüm son görüntü Şafak'ında bana doğru koştuğuytu. "Komutanım!" diyen kükreyişlerini işittim son olarak. Son bir kez onları da görmüştüm. Kalan son gücümle kelime-i şehadet getirdim. Gökmen duydu, duymadı, çok kısık çıkmıştı sesim. Belki çıkmamıştı. Sonsuzluğa gitmeden önce duyduğum son mırıltı ise Gökmen'in, "Vatan sağ olsun..." diyen sesiydi.
Vatan, vatan nedir bilir misiniz? Bir toprak parçası mı? Bir coğrafi bölge mi? İkisi de değil. Vatan bambaşka bir şeydi. Vatan uğruna verilen canlarla oluşmuştu, feda edilen hayatlarla. Dökülen her bir kan, al sancağımızı simgeliyordu. Şehit olmuştum, ardımda ailemi silah arkadaşlarımı, kardeşlerimi bırakarak. Huzur doluydum, vatan görevimi yerine getirmiştim.
Benim yolculuğum buraya kadardı, size diğerleriyle iyi yolculuklar... Son olarak tek bir cümle; Vatan Sağ Olsun!
İlahi Bakış Açısı
Alper TUĞRA, 15 Temmuz Salı, 15:26... Ölüm saati...
Alper'in gözlerinin kapanmasıyla Miran elini onun yüzüne örttü. "Vatan sağ olsun," diye mırıldandı. Diğerleri de yanına gelmişti. Kutay hızlıca kendini Alper'in cansız bedeninin yanına attı. "Komutanım," dedi kolundan sarsarak. "Bırakmayın bizi!" Kafasını onun göğüsüne yaslayarak oraya akıttı gözyaşlarını.
Taylan aynı şekilde yıkılmıştı. Dizlerini üzerine sertçe düştüğünde Altay onun omzunu sıktı. Ertuğrul ise "Yetişemedik!" diyerek kendine kızıyordu. "Onu kurtarabilirdik! Yetişemedik!"
Giray tüfeğini çıkartıp yere bıraktıktan sonra Alper'in yanına ilerledi. Yanında diz çöküp onun kafasını tuttu. Yere yaslı başını hafifçe kaldırıp dudaklarını şehidinin alnına bastırdı. "Şafak'ın ilk şehidi..." diye mırıldandı.
Barbaros yerinde kıpırdamadan duruyor, olanları donuk bir gözle izliyordu. Yüreğinden bir parça kopmuş gibiydi. Miran'a döndü. "Komutanım," dedi inanmak istemeyerek. "Belki geçici olarak kalbi durmuştur." Dudakları titredi.
Tolga da hemen Alper'in yanına diz çöktü. Belki bir kurtuluşu olurdu. Timin sağlıkçısı olarak Alper'e müdahale etmek istedi ama artık çok geçti. Burak'ın ise kahve gözlerinden art arda yaşlar süzülüyordu. Barut kokan eliyle gözyaşını sildi. Vatan, bir şehit daha vermişti.
Miran her ne kadar içi yansa da ayağa kalktı. Timinin yanında olmalıydı. "Şafak," dedi emredici bir sesle. "Üzülmeyin, şehidin arkasından üzülmek yakışmaz bize. Ağlayın, gözyaşı dökün ama üzülmeyin. Bilin ki o, vatan uğruna şehit olmuştur."
Alper şehit olacağını biliyordu. Bu yüzden vedalaşmıştı ailesiyle. Hissetmişti bunu. Açığa çıktığı ilk an bu onun içine doğmuştu.
Alper her şeyi biliyordu.
Ama yine de durmadı.
Alper, şehit olmayı istedi.
Miran telsizden gelen sesle telsize yöneldi. "Miran," dedi yarbay telsizden. "Evrim Savcı çocukları buldu. Alper'in kızı ve diğerleri sağ salim Evrim Savcı'nın yanında," demesiyle dudaklarını sertçe birbirine bastırdı. Gökçe bulunmuştu ama babası gitmişti. Babasının son nefesinde kızı bulunmuştu.
"Komutanım," dedi titrek bir nefesle. Yerdeki şehidine baktı. Mavilerinden bir damla yaş daha aktı. "Şehidimiz var..." Tolga'nın getirdiği ay yıldızlı bayrağı Alper'in üzerine örttüler.
Şehidin var ey kırmızılara bulanmış güzel vatanım!
Bir evladın daha sana kavuştu.
Bir evladını daha sardık ay yıldız bayraklara.
Ay yıldız bayraklarla uğurlayacağız toprağına kavuşmaya.
Ey Türkiye'm! Şehidin var...
.
.
.
.
.
.
...
Evet sonda ağlamayan bizden değildir. Çok duygulandım son sahneyi yazarken...
Ama gerçekten bu bi asker kurgusu olduğu için şehit vermemiz gerekiyordu. Yoksa asker kurgusu olmasının bi anlamı yok. Gerçekçi olması gerekiyor.
Ve şunu söyleyeyim sizlere.
Alper ilk şehidimiz
Ama son olmayacak...
Şimdilik bu kadar
Umarım her daim sırt sırta oluruz güllerim.
Ig: umut.kirintilariofficial / zeysverse
Yazar: z.eyyy_52
