8. bölüm · UMUT KIRINTILARI

7. BÖLÜM: BİR KÜÇÜK UMUT KIRINTISI

Zeynep Baran

"Ona bu kadar çabuk ısınmamın nedeni belki ikimizin de derin yaraları olduğundandı."

⚖️

12 Ağustos 2005, İstanbul Yetimhane

"Ada!" Diye bağırarak kıkırdadım. "Yakalayamaz ki!"

"Şimdi seni yakalarsam görürsün!" Sinirle konuşup daha da hızlı koşmaya başladı. Ben ise ondan daha fazla hızlanmıştım.

Beraber yakalamaca oynuyorduk. Evet sadece iki kişilik bir yakalamaca. Ama Ada'yla daha eğlenceli oluyordu. Özellikle onu sinirlendirmenin tadına doyamıyordum.

Hızla koşarken önüme çıkan dal parçasını fark etmediğim için tepetaklak yuvarlandım. Yuvarlandığım an ben salya sümük ağlarken, Ada karşıma geçmiş gülüyordu.

"Sussana!" diye bağırdım daha kuvvetli ağlarken. "Görmüyor musun ağlıyorum!" Kendimi acındırma konusunda şampiyonluğa koşuyordum.

Ada ise biraz daha gülme seansları yaptıktan sonra kendi için hayırlı bir karar vererek elini uzattı. "Gel," dedi. "Tut elimi."

"Hıh," deyip kollarımı göğüsümde birleştirdim. "Gelmiyorum."

"Hadi ama Evrim." Göz devirip o da kendini yanıma bıraktı. "Küstün mü bana?"

"Küstüm," dedim ona sırtımı dönerek.

"Bak bende küsersem seninle bir daha konuşmam."

"Zaten herkes bana küsüyor," diye sızlandım.

"Kim küstü ki?" Diye sordu bu sefer.

"Annem..."

"Annen mi?" Bu sefer ayağa kalkıp önüme oturdu. Tekrar sırtımı döneceğim esnada kolumdan tuttu.

"Baksana hiç yanıma gelmiyor," diyerek burnumu çektim.

"İyi de Evrim," dedi bir gerçeği hatırlatmak isteyerek. "O gelemez ki."

"Nedenmiş o?"

"Çünkü o ölmüş, ölenler bir daha geri gelemiyormuş." İkimizde ölümün ne demek olduğunu bilmiyorduk. Sadece ölenlerin bir daha asla geri gelemeyeceğinden haberdardık.

"Belki gelir," dedim bu sefer. "Küçük bir umut kırıntısı da olsa," diye fısıldadım devamında.

"Bak sana ne diyeceğim," diyerek başını gökyüzüne çevirdi.

Islak kirpiklerimi kırpıştırarak ona döndüm. "Ne diyeceksin?"

"Bana bunu dedem söylerdi hep," dedi hala gökyüzünü incelerken. Ada'nın dedesi huzur evinde kalıyordu ama arada Ada'yı ziyaret için buraya geliyordu.

"Neyi söylerdi?"

"Küçük bir umut kırıntısı deyip geçme, içinde biriktirdiğin umut kırıntılarını birleştirerek kendine koca bir umut inşa edebilirsin," dediğinde gülümsüyordu.

Heyecanlı bir şekilde ona döndüm. "O zaman şimdikini ve öncekileri toplayıp," diyerek kolunu tuttum. "Kendime kocaman umut yapabilir miyim?"

"Dedem öyle söylerdi," dediğinde mutlulukla Ada'ya sarıldım. Artık elimde kocaman bir umudum olacaktı.

İçimdeki umut kırıntılarından, kendime koca bir umut yapacaktım.

⚖️

2025

Evrim

Ölüm, genelde en kötü ihtimal olarak görülür. Hatta halk arasında bir söz vardır, "Ucunda ölüm yok ya," ama bilmezlerdir ki ölümden daha beter şeyler de vardır. Ölüm iyidir demiyorum ama her zaman en kötü seçenek değildir.

Gözlerimi bir odada açtığımdan beri boş boş duvarı izliyordum. Ruhsuz gibi, duygusuz gibi dakikalardır duvara bakıyordum. Kimdim ben? Ada'nın intikamını almaya çalışan Dunkel mı? Yengeç Dönencesi'nin biricik Güneş'i mi? Yoksa savcı Evrim mi? Hangisiydim ben? Sürekli olarak bunu düşünüyordum. Benliğim hangisiydi, onu bile bilmiyordum. Kendimi boşlukta kaybetmiş gibiydim.

Annemin vurulma videosunu gördüğümden beri zihnim bulanıktı. En son Giray'ın yanıma geldiğini hatırlıyordum, gerisi yoktu. Ondan sonra neler olmuş, nasıl buraya gelmişim ve nereyedeyim hiçbirini bilmiyordum.

Odanın kapısının açılma sesiyle yattığım yerden başımı arkaya çevirerek kapıya baktım. Giray içeri girmişti, sanırım onun evindeydim. Peşinden diğerleri de girdiğinde kaşlarım belli belirsiz çatılmıştı. Bunların burada ne işi vardı?

Giray, Dunkel'ı öğrenmiş olamazdı değil mi?

Kanepede doğrulacağım esnada Giray elini kaldırıp beni durdurdu. "Rahatına bak," dedi. "Her şeyi anlattılar." Ne? Her şeyi derken?

Delici bakışlarımı baş belası dörtlüye çevirdim. Diğerlerinin yüz ifadesi normalken Tamer sırıtıyordu. Ha birde Çağatay'ın elinde elma vardı. Elmayı keyifle ısırırken başıyla küçük bir selam verdi.

"Neyi anlattılar?" Dedim kuşkuyla.

"Baloda onların da olduğunu." Bu dörtlü kafayı yememiştir öyle değil mi?

"Baloda," dedim tehditkarca onlara dönerek. "Siz de mi vardınız?"

"Kıvırmaya gerek yok Güneş," dedi Çağatay elmayı bir kez daha iştahla ısırırken. "Her şeyi biliyor." Bir de pişkin pişkin söylemesi yok mu.

Umarım elma boğazında kalır.

Hayretler içinde beni satan bu dörtlüye bakıyordum. Giray ayak ucuma oturarak iyice yayıldı. "Nasıl hissediyorsun?" Bu sorusu bana hastane odasındaki karşılaşmamızı hatırlatmıştı. Sinirlerim bozularak güldüm. "Berbat." Gözlerimi ona çevirdim. "Babasının hain olduğunu öğrenmiş biri gibi," dediğimde salonu buz kesmişti.

Herkes birbirine bakışlar atarken üzerimdeki battaniyeyi çekip atarak doğruldum. "Hadi ama," dedim saçlarımı düzeltirken. "Abartılacak bir şey yok." Başımı eğip gözlerimi kaçırdım. "Ne var yani babam hainse?"

"Orada böyle görünmüyordun ama Güneş," dedi bu sefer Tamer.

"Orada derken?"

"Sizi bulduğumuzda etrafınız sarılıydı, sizi oradan biz çıkardık." Ne demek sizi bulduğumuzda? Onlar da mı oradaydı? Bugün şaşırmalara doyamıyordum.

"Siz mi çıkardınız?"

Poyraz sorumu es geçerek birden ayağa kalktı. "Tabii canım," dedi yanıma gelerek. "Ne olmuş yani hainse?" Bıyık altından gülmemeye çalışıyordu. "Alt tarafı anneni öldürmüş yani." Bunu beni rahatlatmak için yaptıklarının farkındaydım.

Resmen birkaç saat önce krize girdiğim olayla dalga geçiyorduk.

Bakışlarım Giray'a döndü. Her an bana bir şey olacak ihtimaliyle diken üzerinde duruyordu. "Abim," dedim hayattaki en değerlime. "Sen neredeydin baloda?" Başımı önüme eğip gözlerimi yumdum. "Çok korktum sana bir şey olacak diye."

Burukça gülümsedi. "Yanına geldiğimde babanın baloya geliyor olduğunu söyleyecektim," dediğinde şaşırmadım çünkü hayal meyal de olsa babamın yanımıza geldiğini hatırlıyordum. Ölmemiş olmasının şokunu orada atlatmıştım.

"Balonun sonunda da onu durdurmaya gittin?" Dedim soru sorarcasına. Ya ona bir şey yapsalardı?

"Evet, aslında gittim ama gittiğimde babanın gelişi zaten engellenmişti." Başını diğerlerine çevirdi. "Yengeç Dönencesi tarafından."

Bu sefer gözlerim diğerlerini buldu. Ben kimsesiz olduğumu düşünürken arkamda koca bir ailem vardı. Benim arkamda dağ gibi duran abilerim, Güneş'in Yengeç Dönencesi vardı. Asıl onlar olmasalardı yalnız olurdum.

"Siz var ya siz," dedim işaret parmağımı hepsine doğru sallayarak. "İyi ki varsınız bee," dememle hepsi gülmüştü. Yanıma gelip oturduklarında bana kocaman sarıldılar.

İşte şu anda kendimi evimde gibi hissediyordum.

"Sen de iyi ki varsın kız," diyerek saçlarımı karıştırdı Tamer.

"Tüh," dedi Tamer'in üzerinden bana sarılmaya çalışan Volkan. "Bende diyordum boyumla kim dalga geçecek?"

"Seni özel mi beslediler?" Dedim ciddi bir şey sorar gibi. "Hayır ne yaptın da bu kadar uzadın, anlamıyorum."

"Sırık işte," Çağatay elmasın ısırıp katıla katıla gülerken Volkan, kafamın üzerinden geçip Çağatay'ın kafasına vurdu.

Arada Tamer ve ben ezilirken, Giray ve Poyraz yanımızdan kalkıp kenarı geçmişti.

Çağatay elindeki elmayı Volkan'a fırlatırken elma benim kafama çarpınca ciyakladım. Ciyaklamamla kulaklarını tıkayan Tamer söyleniyordu. "Kulaklarımı hissetmiyorum Güneş, bu nasıl bir çığlık?"

Tamer'i umursamayarak yaslandığım yastığı aldığım gibi Çağatay'ın kafasına fırlattım. Çağatay son anda eğildiğinde yastık darbemden kurtulmuştu.

Eğildiği yerden kalkarak karşıma geçti ve abidik gubidik hareketler yapmaya başladı. O ara sinirden Tamer'in saçını çekmiş olabilirim.

"Ben onları düzenlemek için kaç saat uğraştım haberin var mı Güneş?" Diye homurdanınca bir yastık da onun kafasına geçirdim.

Volkan ise zaten diğer taraftan baskı yaptığı için kendimi tır geçmiş gibi hissediyordum. "Lan oğlum," dedi Poyraz gülerek. "Kız ezildi orada."

"Orada boş boş durmak yerine yardım ettiğin için var ol Poyraz," dedim dişlerimi sıkarak.

Kemiklerimi hissetmiyorum.

"Ben karışmam," dedi omuz silkerek.

Ayak ucumda bulduğum iki yastığı tüm gücümü kullanarak aldığımda, Volkan da kafasını uzatmış Çağatay'a ulaşmaya çalışıyordu. "Tam sırası," diye düşünüp yastıkları iki taraftan Volkan'ın kafasına yapıştırınca, karşılaştığım görüntü Volkan'ın çok 'sevimli' bakışlarıydı.

"Güneş!" Dediğinde sanki bu ses birden fazla yerden gelmişti. Tamer de çekilen saçını tutarak bakışlarını üzerime dikmişti.

"Beyler," dedim ufaktan sıyrılmaya çalışarak. "Konuşarak halledebiliriz."

İkisininde sert bakışları değişmeyince, "Peki," dedim ellerimi kaldırarak. "Anlaşamayacağız."

Daha sonra hala abudik gubidik hareketler yapan Çağatay'ın kafasına son hamleri yaparak yastığı fırlattım ve uçarcasına kalktım kanepeden. Hak etmişti.

Üçüde peşimden kalktığında koşarak Giray'ın arkasına saklandım. "Abi, abi," dedim nefes nefese arkasına geçip kollarından tutarak. "Koru kardeşini."

"İnsan yedisinde neyse yetmişinde de aynı diye boşuna dememiş büyükler," dedi Poyraz gülerken.

Küçükken de onları kızdırıp Giray'ın arkasına saklanırdım.

Giray'ın arkasına geçtiğimde bana saldıran üçlü de Giray'ın önünde durmuştu. Giray'ın etrafında bir o yana bir bu yana bakarak beni yakalamaya çalışıyorlardı. "Abi," dedim daha çok Giray'ın koluna yapışarak. "Bunlar bana saldırdı." İşaret parmağımla öfkeli bakışları üzerimde olan üçlüyü işaret ettiğimde Giray hayretle gülmüştü. "Hayır görmesem inanacağım."

"Yaa," dedi Tamer kendini acındırmaya çalışarak. "Küçükken de sen hep bu saçaklıya inanıp bizi döverdin."

"Sensin saçaklı," dedim dilimi çıkartarak.

"Aa şuna bak," dedi Çağatay. "Tüm elmalarımı kafana fırlatırsam görürsün Güneş."

"Sana gerek kalmadan ben onu camdan atacağım," dedi Volkan sinirle.

"Abi görmüyor musun?" Dedim dudaklarımı büzerek. "Gözünün önünde tehdit ediliyorum."

Giray gülerek kenarı kaçtığında afallamış bir şekilde bir ona bir de karşımdaki üçlüye bakıyordum. "Ne!" Dedim bağırarak. "İhanete uğradım şu anda!"

Koşarak salonun diğer tarafına geçtiğimde hala peşimdelerdi. Koltukların etrafında birkaç tur döndükten sonra nefes nefese durdum. "Üçe bir ama," dedim sızlanarak. "Kabul etmiyorum!"

Tam arkamı dönüp tekrar kaçacağım esnada Tamer, "Sana bir daha biber almam," dediğinde akan sular durmuştu. Arkadan kafama silah dayanmış gibi ellerimi kaldırarak onlara döndüm. "İnsan kırmızı çizgisiyle mi tehdit edilir hiç?" Diyerek dilimi damağıma vurduğumda Volkan kanepeden yastıkları alıyordu. Hem de hepsi için yeteri kadar yastık vardı elinde.

Üçü de yanıma gelip sağımda, solumda ve önümde durduklarında kendimi kurbanlık koyun gibi hissediyordum. Üç bir yanım kuşatılmıştı. "Adanın etrafı bile daha az sularla çevrili," diye homurdanıp teslim oldum.

İşin içine biber girmeseydi görürdü onlar!

Tam suikaste uğrayacağım esnada beyaz pelerinli kahramanım imdadıma yetişmişti. Giray gelip önümde durduğunda zafer benim olmuş gibi dudaklarım yana kıvrıldı. "Hiçte kıyamaz kardeşine," dedim yağcılık yaparak.

"Ee sen abin için parti düzenleyecek olunca, biz de yapıyoruz bir şeyler," dediğinde tek kaşım havalanmıştı.

"Parti mi?"

Poyraz elleri cebinde bir şekilde gelerek karşımızda durdu. "Sen dedin ya Güneş," dedi. Neyi demişim ben?

"Giray'ı baloda koruyun dedin ya," dedi bu sefer Volkan. Ne?

"Anlamamazlıktan geliyor abisi," diyerek yanağımdan bir makas aldı Çağatay. "Biz bunun yanına ilk gittiğimizde sevinçten havalara uçtu," dediğinde kahkaha attım. Giray'a farklı bir hikaye anlatmışlardı.

"Sonrasında baloda beni korumalarını söylediğini saklamana gerek yok Güneş," dedi Giray. "Balodan sonra bana parti düzenleyecek olman da beni çok duygulandırdı."

"Ama sürprizi bozmuşlar abi," diyerek oyunlarına ayak uydurdum. "Baksana her şeyi anlatmışlar sana."

Bir an gerçekten her şeyi anlattıklarını düşünmüştüm.

Bu dört akıllı, bizim etrafımız sarılıyken bizi kurtardığı için Giray'a böyle bir açıklama yapmışlardı. Büyük ihtimalle Giray burada ne işi olduklarını sormuş, onlar da farklı bir hikaye uydurmuşlardı. Eğer baloda ekip olarak çalıştığımızı söyleseler Dunkel ortaya çıkacaktı. Onlar da bunun olmaması için, onları baloya Giray'ı korumak için çağırdığımı söylemişlerdi. Ondan sonra da Giray'a sürpriz olarak parti yapıp Poyraz'ların geldiğinin müjdesini verecektim. Takdir ederim ki güzel senaryoydu.

Üniversite zamanlarında da birbirleriyle görüntülü konuştukları için Giray, onları tanımakta zorlanmamıştı.

"Tamer nerede?" Biz konuşmaya daldığımızda Tamer ortalıktan kaybolmuştu. Tam etrafıma bakınacağım esnada kafama inen yastık darbesi ise her şeyi açıklığa kavuşturuyordu.

Arkadan saldırmıştı vicdansız.

⚖️

Adliyeye gelip odama girdiğimde başsavcının asistanı, başsavcının beni odasına çağırdığını söylediği için şu an onun odasındaydım.

Üzerimde koyu gri bir kumaş pantolon ve aynı renkte bir blazer ceket vardı. İçime giydiğim beyaz bluzle de kombinimi tamamlamıştım. Ayağımda ise siyah topuklu ayakkabılarım vardı. Kumral saçlarımın omuzlarımdan aşağıya dökülmesine izin vermiştim.

Odanın kapısının açılmasıyla ayağa kalktım. İçeri giren başsavcı koltuğuna ilerlerken elini kaldırdı. "Otur Evrim," deyip kendi de yerine oturdu.

"Beni çağırmışsınız savcım."

"Evet," diyerek derin bir nefes aldı. "Uzatmadan konuya gireceğim. Davanın gidişatı ne durumda?"

"İlerliyoruz efendim."

"Nasıl bir ilerlemedir bu Evrim?" Diyerek yerinde kıpırdandı. "Geçen gece restorantı birbirine katmışsın," ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Hatta katmışsınız."

"Tehdit edilmiştim," dedim sakince, beni bununla korkutamazdı.

"Biz tehdit eden herkesi dövüyor muyuz Evrim?"

"Bakın savcım," dedim sabırlı olmaya çalışarak. "Onlar bir çocuk katili, her şeyi hak ederler."

"Kanunlar boşuna mı var?" Dedi bu sefer.

Gözlerimi yumup tekrar açtım. "Siz ne için çağırmıştınız?"

"Tam da bu konu hakkında."

"Açık konuşur musunuz?"

"Bugün buraya yeni bir cumhuriyet savcısı daha atandı Evrim," dedi önündeki dosyaları karıştırarak.

"Ama bu adliye iki tane cumhuriyet savcısı için fazla," dedim etrafıma bakınarak. İki tane savcıya gerek yoktu.

Başını kaldırıp gözlüklerinin altından bana baktı. "Davanın gidişat sürecine göre sen gidebilirsin," dediğinde şartellerim atmıştı.

"Ben bu örgüt için kaç aydır emek veriyorum," dediğimde sesim haddinden fazla yüksek çıkmıştı.

"Amirine mi dikleniyorsun sen?" Dedi sert bir sesle.

"Bakın sayın savcım," dedim sesimi normal düzeye indirmeye çalışarak. "Amacım saygısızlık etmek değil ama," derin bir soluk aldım. "Bu davayı benden başkası alamaz."

"Nedenmiş o?" Dedi sorgulayan ifadesiyle. "Senin ne ayrıcalığın var?" Diğerlerinden daha eğitimliyim, diyemedim.

"Ben önceki görevlerimde de bu tür dosyalarla ilgilendiğim için tecrübeliyim."

"Seninle açık konuşayım," diyerek gözlüklerini çıkardı. "Davanın ilerleme süreci pek iyi gitmiyor, yeteri kadar ilerleyemiyoruz."

"Elimden geleni yapıyorum."

"Ama bu üstlerimiz için yeterli bir bahane değil, ben elimden geldiğince bu süreci uzatmaya çalışıyorum," dedi babacan bir ifadeyle. "Bende bir yere kadar devreye girebilirim Evrim, ondan sonrası sana kalmış bir şey."

"Yani efendim?"

"Yanisi şu," dedi oturduğu yer dar geliyormuş gibi kıpırdanarak. "Davayı yapamayacaksan, başkasına verelim Evrim."

"Başkası dediğiniz yeni gelen savcı mı?"

Karıştırdığı dosyaların arasından onu dosyasını bulmuş olacak ki, bana uzattı. "Aynen öyle."

Uzattığı dosyayı alıp kucağıma koydum, odamda rahat bir şekilde incelerdim.

"Ayrıca şu restorant işinden dolayı da ben kefil olmasaydım başın belaya girebilirdi."

"Sağ olun savcım," dedim uzatmak istemeyerek. Bu konu fazla uzamıştı.

"Şimdi çıkabilirsin," diyerek kapıyı işaret ettiğinde fazladan bir saniye bile beklemeden yerimden kalktım.

Odama gittiğimde Rıfat Komiser odamda bekliyordu. Yerime oturup dosyayı önüme yerleştirirken "Söyle," dedim.

"Sayın savcım, restoranttan getirdiğiniz adam sizi görmek istiyor."

"Getirin," dedim tekdüze bir sesle. Karakoldaki ifadesinden sonra savcılığa devredilmişti.

Polisler onu yaka paça içeri getirip karşımda durdurduklarında, geçen gecenin aksine gözlerinde korku vardı. O kibir ve küstah ifade gitmiş, yerine korkuyu bırakmıştı.

Oturduğum yerde dosyasını elime aldım. Adı Nicolas'dı. 53 yaşında ve annesi İtalyan olduğu için İtalyan doğumlu. Tam da tahmin ettiğimiz gibiydi, damganın altındaki N harfi onun baş harfiydi.

Rıfat Komisere döndüm. "Konuştu mu?"

"Yalnız size konuşacağını söyledi sayın savcım."

Bakışlarımı tekrar Nicolas'a çevirdim. "Seni dinliyorum," dedim sakin bir ses tonuyla. Sabrımı zorlamaması kendi yararınaydı çünkü zaten başsavcının odasında olanlardan dolayı sinirliydim. Kafalarına göre beni davadan alamazlardı.

Hala susuyordu. Sakince yerimden kalkıp ayağa dikildim. "Seni dinliyorum Nicolas," dedim tekrar.
"Babam bu örgütün neresinde?" Diye sordum bu sefer. O adama babam demek bile boğazımı sıkıyordu.

"Savcı Hanı-" diyecek oldu ki "Sayın savcım!" Diyerek sertçe ikaz ettim.

"Sayın savcım," diyerek başladı bu sefer söze. "Komutan kızının bacağı gerçekten kesilmedi," demesiyle kaşlarımı çattım.

"Açık konuş Nicolas."

"Bu sadece bir tehditti."

"Video neydi o zaman?" Bize atılan video animasyon falan değildi. Gerçek olduğu bariz ortadaydı.

"Eski bir videoydu o, belki 2 belki de 3 senelik. Sadece videonun yüzüyle oynadılar," basitçe omuz silkti. "Bu sayede o kız gibi göründü.

Ellerimi masaya bastırarak öne eğildim. "Erol Adal," dedim vurgulayarak. "Bu adam örgütün neresinde?" Tekrar sustu.

Bu sefer masanın etrafında dönerek karşısına dikildim. "Konuşsana!" Diye bağırdım bu sefer. "Bu adam örgütün neresinde!"

"Bu bilgi bende yok."

"Yalan söyleme," diyerek yakasına yapıştım. "Biliyorsun!"

Tekrar konuşmayınca sinirle bırakarak polislere döndüm. "Atın bunu içeri! Bir şey söylerse ilk bana getirin!" Beni onaylayarak dışarı çıktıklarında odada sadece Rıfat Komiser kalmıştı.

Bu sefer ona döndüm. Gözlerimde şimşekler çakıyordu. "Bana bak komiser," dedim işaret parmağımı sallayarak. "Yemin ediyorum soruşturma açar, yakarım hepinizi!" Artık bir iz bulmalıydık. Elimi sinirle saçlarımdan geçirdim. "Gidin bulun şu örgütün önünü arkasını!"

Başını salladı. "Emredersiniz sayın savcım." Aslında adamın bir suçu yoktu ama şu an önüme geleni azarlayacak haldeydim.

Odadan çıkarken kapıyı kapatacağı esnada "Açık kalsın," dedim. Biraz hava gelmeliydi.

Önümdeki savcının dosyasına uzandım. Başımda bin türlü dert yokmuş gibi birde bu çıkmıştı. "Buket Özdoğan," diye mırıldandım, adı buydu. Karşımda gördüğüm vesikalık fotoğrafıyla dudaklarımı büzdüm. Güzel kadındı. Siyah saçları ve siyah gözleri vardı. Ama bunların aksine beyaz tenliydi. Dümdüz saçlarıyla kameraya odaklanmış, ciddi ifadesiyle poz veriyordu.

Kapının tıklatılmasıyla dosyadan başımı kaldırdım. Asistanım Gamze ellerini önünde birleştirmiş kapının önünde duruyordu. "Buyur Gamze?"

"Savcı Hanım, misafiriniz var."

"Misafir mi?" Dedim, birini beklemiyordum. "Kimmiş?"

"Komutan Yüzbaşı geldiler efendim." Bir Miran eksikti zaten.

"Söyle, gelsin odama," dedikten sonra önümdeki dosyayı kapatıp diğer dosyaların altına koydum.

Çok geçmeden kapıdan Miran göründü ama yanında biri daha vardı. Sanırım o da askerdi. Operasyon sırasında bu askeri görmemiştim.

"Sayın savcım," dedi elinin tersiyle kapıya tıklatarak. "Müsadere var mı?"

O an hayır yok demek istedim ama mavi gözleri o kadar muzır bir şekilde bakıyordu sinir bozukluğuyla gülerek başımı salladım. "Müsadere sizindir yüzbaşım," dememle o tebessüm edip içeri geçerken, yanındaki asker de gülmüştü.

Miran'ın üzerinde siyah bir tişört altında siyah pantolon ve yanındaki askerinde üzerinde gri tişört ve siyah pantolonu vardı. Odaya girip karşımdaki karşılıklı sandalyelere oturduklarında Miran bir şeyi hatırlamış gibi garip bir ses çıkardı.

"Bu arada savcım," dedi. Adliyede olduğumuz için resmi konuşuyordu. Eliyle karşısındaki askeri işaret etti. "Alper," dedi. "Alper Tuğra, timin teğmeni."

"Memnum oldum teğmenim," diyerek elimi uzattım. O da aynı nezaketle karşılık verip uzattığım elimi tutup hafifçe sıktı. "Bende öyle sayın savcım." Elimi bırakıp tekrar yerine oturduktan sonra ela gözlerini bana çevirdi. "Balo operasyonunda ben farklı operasyonda olduğum için yoktum," diyerek konuya açıklık getirmişti. "Ondan dolayı sizinle tanışamadık," derken göz ucuyla Miran'a bakmıştı.

Tebessüm edip başımı eğdim. Alper, diğerlerinin aksine sakin birine benziyordu. Ama timin geri kalanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Özellikle Taylan için.

"Miran Yüzbaşım sizden çok bahsedince," dedi gülmemeye çalışarak. "Bende gelip bir tanışmak istedim," dediğinde gözlerim Miran'ı bulmuştu.

Miran yalandan bir öksürükle boğazını temizledi. Ben onu izlerken, o Alper'e sert bakışlar atıyordu. Sonra bana döndü. "Dün iyi değildin," derken nerede olduğunu hatırlayıp cümlesini düzeltti. "Değildiniz savcım." Koridora sert bakışlar attı, sanki benimle resmi bir şekilde konuşmak ona zulümdü. "Nasıl oldunuz diye merak ettim," dedi gözlerini adliye koridorundan ayırmadan.

"İyiyim," dedim konuyu geçiştirerek. "Küçük bir pürüz vardı sadece dün, o kadar."

İçimde daha önce hiç olmayan bir kanama vardı ama bunu kimseye söyleyemiyordum, Giray'a bile.

Aslında Giray, orada nasıl olduğumu görmüştü değil mi?

"Sevindim," dedi rahat bir nefes alarak.

Masamın üzerindeki kablolu telefona uzanarak kulağıma doğru tuttum. "Bize üç tane çay," dedim telefona doğru. "Demli olsun." Son kısmı Miran'ın gözlerinin içine bakarak söylemiştim. Güldü, hatta gülüşünü gizlemek için kafasını eğmişti.

Balodaki çay faciasını unuttuğunu sanmıyordum.

Dayanamayarak, "Var ya," dedi bir gerçeği vurgulamak isteyerek. "Tam bir karadeniz kadınısın."

"Öyleyimdir," dedim övünerek. "Bu daha hiçbir şey görmemiş halin," dememle gülüşü genişledi. Diğer hallerimi de görmek ister gibi gülmüştü.

Bu adam, garip bir şekilde tüm sinirimi alıp götürüyordu.

Biz birlikte gülüşürken Alper, sanki bir şeyi anlamak istermiş gibi bizi izliyordu. Elini çenesine yaslamış, yüzünde hafif bir tebessümle bize bakıyordu. Miran bunu fark etmiş olacak ki gülmeyi kesti. Yüzüne yine o ciddi ifadesini yerleştirdikten sonra oturduğu yerde dikleşti.

"Alper aynı zamanda kaybolan çocuklardan birinin babası," demesiyle bende kaşlarımı çattım, bunu bilmiyordum. "Hangisinin?"

"Gökçe Tuğra," dedi Alper. Kızının adını söylemek bile ona katlanılmaz bir acı veriyor gibiydi.

Aklıma gelenlerde Miran'a döndüm. Kızının bacağının gerçekten kesilmediğini bilmeliydi. Anın verdiği tatlı bir heyecanla gülümseyerek, "Miran," dedim. "Sana bir şey söyleyeceğim." Şu an resmi konuşmaya uğraşamazdım.

Yerinde kıpırdandıktan sonra yan gözle Alper'e baktı. Alper ise ona göz kırptı. Başını yavaşça bana çevirdikten sonra, "Buyur," dedi merakla.

"Deniz," dedim derin bir soluk alarak. "O video sadece bir tehdit için, kızının herhangi bir uzvunda bir şey yok," dememle size yemin ederim öyle bir nefes verdi ki meslek hayatım boyunca böyle bir ana tanık olmamıştım. Gözlerini sıkıca kapatıp verdiği nefes, ruhunu tekrar huzura kavuşturmuş gibiydi. Hatta geri gözlerini açtığında, gözleri dolma raddesine gelmişti ama bunu iyi gizledi.

"Peki, emin misin?" Diye sordu birden tedirgin olarak. Değilim dersem dünyası tekrar yerle bir olacak gibiydi ama ben dediklerimde emindim. Nicolas'ın gözlerinde yalan yoktu söylemeye de cesaret edemezdi.

"Eminim," dedim gülümseyerek. Yüzünün aldığı sevinç beni içten içe huzurla dolduruyordu.

"Alper," diyerek ona döndü. "Duydun mu?" Dedi küçük bir çocuğun heyecanıyla. "Kızım iyi," derken sesi titremişti. İyi miydi onu henüz bilmiyorduk ama şu anlık çok acı çektirmediklerini düşünüyordum.

"Duydum kardeşim," dedi Alper de. Miran'ın sevincine o da ortak olmuş gibi yüzü huzurla dolmuştu. Kendi kızının yanında, Miran'ın kızını da kendi kızı olarak görüyor gibiydi.

"Daha önce Miran'a söyledim," dedim ellerimi masanın üzerine koyarak. "Çocukları bulmak için elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz."

"Sağ olun savcı hanım," dedi Alper başını sallayarak. Miran ise minnettarca bana bakıyordu.

Onların mutluluğu beni de mutlu etmişti.

Şu an onların yanında kendimi biraz olsun iyi hissediyordum.

⚖️

İlahi Bakış Açısı

Gölün kenarına oturmuş etrafı izliyordu Miran. Gün batmaya başlamıştı. Kızı olmadan geçen bir gün daha. Ne çok özlemişti onu. Ama bugün Evrim'in dedikleri onu biraz olsun rahatlamıştı. Adliyeden çıktıktan sonra kendini burada bulmuştu. Adliyeye Evrim'in yanına gideceğini söylediğinde Alper de geleceğim diye tutturmuş, peşine takılmıştı. Savcıyla tanışma bahanesiyle birbirlerine nasıl davranıklarını görmek istemişti. Güldü Miran, normal davranıyorlardı işte.

Ayakları hafif aralıklı, bacaklarını dizlerinden biraz bükmüş ve kollarını da dizlerinin üzerine serbestçe bırakmıştı. "Gülüşünde turan var," diye mırıldandı, bir anda Evrim'in gülüşü gözünün önüne gelmişti. Devamında, "Ay yıldız gözlü yarim," dediğinde onun gökyüzü gibi gözlerini anımsamıştı. "Kokusunda Ötüken var," derken onun mis gibi kokusu burnuna dolmuştu. "Varlığın vatan yarim," dediğinde ise hızlanan kalp ritimlerinin farkında bile değildi.

"Miran?" Birden onun sesini duyduğunda başını hafifçe arkaya çevirdi. Onu gördüğü ilk an yutkunmuştu çünkü gözleri kıpkırmızıydı, Evrim ağlamıştı. Gün batımının kızıllığı o güzel yüzüne vurmuş ve akşam üstünün hafif rüzgarıyla saçları dalgalanıyordu.

"Ne yapıyorsun burada?" Diyerek o da Miran'ın yanına oturdu. Bacaklarını kendine doğru çekerek kollarını etrafına sardı. Mis gibi havayı ciğerlerine çekti.

"Kendimi dinlemeye ihtiyacım vardı," dedi Miran onu seyire dalarken. Evrim ise mavilerini gün batımına çevirmişti.

"Benim de," dedi Evrim ama canını sıkan bir şeyler var gibiydi. "Ama ne zaman kendimi dinlesem sonu iyi olmuyor," dediğinde bu durumdan yorulmuş gibi bir hali vardı.

"Evrim," dedi Miran, adeta fısıldar gibi söylemişti bunu. "Bana anlatmak istersen," diyerek yönünü biraz daha ona çevirdi. "Buradayım," dedi sımsıcak gülümseyerek.

Bu cümlenin benzerini Evrim ona spor salonunda söylemişti.

"Gerçekten burada mısın ki?" Diye sordu Evrim, acı çekiyor gibiydi. "Öyle diyen herkes, bir gün gitmiyor mu zaten?" Diyerek gözlerini gün batımından çekerek onun mavilerine sabitledi. "Gitmeyeceğinin garantisini verebilir misin ki bana?"

"Her ihtiyacın olduğunda," dedi Miran. Bu sözleri en samimi haliyle söylüyordu. Çünkü gerçekten Evrim'e değer veriyordu.

Güldü Evrim, ama acı bir gülüştü bu. Acısını gizlemek için gösterilen bir gülüş. "Benim benden başka kimsem yok ki Miran," derken sesi ağlayacak raddeye gelmişti.

Miran'ın yanından duygularını yeterince iyi gizleyemiyordu.

Kabul etmek istemese de ona güveniyordu.

Evrim'in böyle olması Miran'ın kalbine dokunuyordu. Onu üzenleri bulmak, hepsine ayrı ayrı hesap sormak istiyordu. Evrim'in her titreyen sesi için hepsini hesaba çekmek istiyordu ama Evrim ona hiçbir şey anlatmıyordu. Belki de Evrim ona hiçbir zaman güvenmek istemeyecekti.

"Benim de yoktu," dedi Miran gözlerini tekrar gün batımına yönelterek. "Hemde hiç kimsem, ne annem ne de babam..."

"Öldüler mi?" Diye sordu Evrim donuk bir sesle.

"Kısmen," dedi Miran. Evrim'in ona güvenmesi için belki de olaya kendi hikayesini anlatarak başlamalıydı. "Benim için ölüler." Gözlerini zorlayan yaşlara direndi. "Onlar içinde ben ölüyüm," derken sesi yok denecek kadar kısık çıkmıştı.

Evrim yutkundu. Miran'ın gözlerindeki acıyı görmüştü, yaralanmışlığı ve hatta yalnızlığını.

"Eşin vardı ama," dedi bu sefer Evrim. Eşin kısmını söylerken nedense rahatsız hissetmişti.

"O sadece yalnızlığımdan kurtulmak için yanlış insana sığınışımdı." Gözleriyle Evrim'i süzdü. Mavi ama etrafında kırmızıklar oluşmuş gözlerini, kumral saçlarını, yüzündeki acı tebessümü. "Ama belki de doğru kişi yakınımdadır," burukça gülümsedi. "Farkında değilimdir."

"Doğru kişi diye bir şey yoktur bence," dedi basitçe omuz silkerek. "İnsan için sadece kendisi olmalı, kaybettiği mutluluğunu başkasında aramamalı."

"Ya kendindeki mutluluğu başkasının yardımı olmadan bulamıyorsa?" Diye başka bir soru yöneltti Miran, Evrim'in düşüncelerini ölçmek istiyordu.

"O zaman hiç mutlu olmasın," dedi bu sefer. "Başkasıyla aramaktansa, o mutluluk hiç olmasın."

"Farklı bir kafa yapın var," dedi bu sefer gülerek. "Başkasına sorsam eminim böyle cevaplar almazdım."

Birden kaşları çatıldı Evrim'in. "Git başkasına sor o zaman," dedi sert bir şekilde. "Bana ne soruyorsun?"

Teslim olur gibi ellerini kaldırdı Miran. "Sadece senin düşüncelerini merak ediyorum," dedi gülüşü yavaşça solarken. "Başkasınınkileri değil."

Yüzünü önüne eğerken Evrim içten bir şekilde gülmüştü ama Miran bunu görmedi. Onunla olmak iyi hissettiriyordu.

"Gerçekten dünün küçük bir pürüz olduğuna emin misin?" Dedi Miran dayanamayıp. "İyi görünmüyorsun."

"Anlatsam ne olacak ki," diyerek omuzlarını kaldırıp indirdi. "Hiçbir şey değişmiyor, boşver."

Miran'ın kısık bir sesle "Boşveremem," deyişini sadece kendisi duymuştu.

"Sen ne için buradaydın?" Diyerek lafı değiştirdi Evrim. Konunun kendiyle alakalı olmasını pek sevmezdi.

"Deniz," diyerek soludu Miran. "Kızımı özledim," derken burnunun direğinin sızısı canını yakıyordu.

"Ama en azından şimdilik iyi."

"Şimdilik ama," dedi kederle. "Sadece bir küçük umut kırıntısı."

Miran'ın sözleriyle Evrim o günü anımsamıştı, onu anımsamıştı. Ada ile olan konuşması belirivermişti zihninde. Ada'nın sözlerinin aklına gelmesiyle acıyla gülümsedi. "Küçük bir umut kırıntısı deyip geçme," dedi boğazına bir yumru otururken. "İçinde biriktirdiğin umut kırıntılarını birleştirerek kendine koca bir umut inşa edebilirsin..."

"Sen yapabildin mi?" Dedi Miran.

"Neyi?"

"Umut kırıntılarını inşa etmeyi?"

"Hayır," dedi. Oysaki o gün Ada'ya yapacağını söylerken bundan çok emindi. "Benimkini her seferinde yıktılar." Rüzgardan dolayı önüne gelen saçını geri itti. "O yüzden umut olmayıp hep umut kırıntısı olarak kaldılar."

"Belki biri çıkar ve senin umutlarını kimsenin yıkmasına izin vermez," dedi Miran onu seyrederken. Nedense kendisi o kişi olmayı istiyordu.

"Vazgeçmeyeceksin değil mi?" Dedi Evrim dayanamayarak gülerken.

"Neyden?" Diyerek bilmemezlikten geliyordu Miran.

Miran'ın gözlerindeki muzırlığı işaret ederek daha çok güldü Evrim. "Doğru kişi muhabbetinden."

"Hayır," dedi Miran onun da gülüşü genişlerken. "Sen aşka düşman olsan da ben inanıyorum."

İkiside birbirini güldürmeyi başarıyordu.

Miran'ın ona bu kadar ısınmasının nedeni, belki ikisininde derin yaraları olduğundandı.

Miran birden ayağa kalktı, hala yerde oturuyor olan Evrim'e elini uzattı. "Gelsene," dedi gölü işaret ederek.

"Nereye?"

"Ya sen gel," dedi Miran direterek. Elini daha da uzattı. "Hadi."

Evrim önce Miran'ın gözlerinin en derinine baktı, gerçekten huzur dolu hissetti. "Peki madem," diyerek Miran'ın uzattığı elini kavradı.

Evrim'in elinin sıcacık temasıyla Miran'ın içi ürperirken, onu tutup yerden kaldırdı. Elinden tutarak onu göle doğru yöneltti.

"Aklımdan geçeni yapmayacaksın değil mi?" Dedi Evrim tereddüt ederek.

"Tam olarak onu yapıyorum."

Beraber el ele gölün kenarına kadar gittiler. "Miran tabelada kocaman yasak yazıyor," dedi Evrim elini çekmeye çalışarak.

Miran daha sıkı tuttu elini. "Sadece yürüyeceğiz." Güldü. "Hatta koşalım," diyerek birden gölün içine yürüyüp Evrim'i de tuttuğu elinden göle çekmişti. İkisininde suya girmesiyle ayakları ıslanırken, Miran hala Evrim'in elini bırakmaya niyetli değildi. Hiç bırakmak istemiyordu.

"Sadece kafa dinlemek istemiştim," dedi Evrim sızlanarak. "Göle girmek değil." Islanan ayakkabılarını gölün içinde yere vurdu. "Birde ayağımda topuklular var."

"İyi işte," dedi Miran daha da ileriye ilerlerken. "Bu ilki de benimle yaşadın."

"Yaa ne büyük şans."

Biraz daha ilerledikten sonra durdu Miran. Gözlerini kıyıya çevirdi, yeterince uzaklaşmışlardı. "Tamam," dedi elini bırakarak. "İstediğin gibi bağır şu anda."

"Ne?"

"Dök içini savcı hanım, burada seni duymazlar."

"İç dökecek bir şey yok," dedi omuz silkerek. "Hem sen varsın."

"Ben mi varım?"

"Evet," diyerek dizlerine kadar gelen suya baktı. "Kendimden bile sakındığım ruhumu, senin yanında açmam."

"Ruhunu açmazsan içini göremezsin ama." Artık ona anlatmalıydı.

"Ben geldiğimde bir şey mırıldanıyordun," dedi Evrim. Hiçbir zaman kendini birine anlatacak kadar ileri gitmemişti. Bu yüzden konuyu değiştiriyordu.

"Ay yıldız gözlü yarim," dedi Miran onun gökyüzü mavilerine bakarken.

"Efendim?" Dedi Evrim tek kaşını kaldırarak.

Ne dediğini fark ederek yalandan öksürdü. "Yani," dedi geveleyerek. "Şarkı, şarkının sözü."

"Anladım."

"Evrim," dedi gözlerini ona kilitleyerek. Bir ömür onun gözlerinde kaybolmak istiyordu. "Aşık oldun mu sen?"

Evrim dudakları kendiliğinden yana kıvrıldı. "Az önce aşka düşmansın dediğin birine mi soruyorsun bu soruyu?" Kararan havaya baktı. "Hayır," dedi. Bu konularla asla işi olmazdı. "Sen," diyerek ona döndü. "Sen peki?"

İlkten bir şey diyecek gibi oldu, sonra sustu. Uzun uzun izledi yüzünü. Gözlerini dahi kırpmadan o gökyüzü gözlere bakmak istiyordu. Dakikalarca öylece Evrim'in yüzünü izledi. Yüzünün her zerresini aklına kazımıştı, masmavi gözlerinin tonuna kadar uzun bakmıştı ona.

Miran'ın bakışları altında Evrim birden tüm kanın yanaklarında dolaştığını hissetti. Yanakları alev alev yanıyordu. Çok garipti, daha önce hiç böyle hissetmemişti.

Miran onun yanında huzurlu hissediyordu, mutlu hissediyordu, iyi ve hoş hissediyordu, en önemlisi onun yanında evinde gibi hissediyordu. Bu sefer duygularının adını koyabilmişti. Alper haklıydı. Evrim'i merak etmeleri, düşünmeleri bir arkadaşın çok ilerisindeydi ve artık onun duyguları netti.

Miran Evrim'e aşık olmuştu.

.
.
.
.
.
.
ENTEROGERMİİĞĞNAAAA
Xjdnndendndjjfjdj
Evrim gibi bi bitiş yaptik bölüme.

Gerçekten Enterogermiiğğnaaaa şu anda snnxnnsxnsnxjsjs

Bi an Miran hiç duygularını fark etmeyecek sanmıştım.

SONUNDAAA

EVETT GÜLLER BÖLÜM HAKKINDAKI DÜŞÜNCELERİNİ YORUMLARA YAZARSANIZ COK SEVINIRIMM

Özellikle Yengeç Dönencemii
❤️🩹❤️🩹❤️🩹
Onlari çok seviyorum

Umarım bu yolculukta her daim sırt sırta oluruzzz

Bir dahaki bölümde görüşmek üzereee

Ig: umut.kirintilariofficial / zeysverse
Yazar: z.eyyy_52