3. bölüm · Tek Başına

Bölüm 3 : Sessiz Şehir

Betül Vural

Frankfurt'a yaklaşırken havada ağır bir sessizlik vardı. Kuş yoktu, rüzgâr bile sanki nefesini tutmuştu. Şehrin silueti uzaktan belli belirsiz görünüyordu; yıkılmamış ama terk edilmiş bir dünya gibiydi.
Binalar hâlâ ayaktaydı, camları yerli yerindeydi ama hiçbir ışık yanmıyordu. Ne araba sesi, ne insan ayak sesi. Sadece yokluk.
Aras'la birlikte köprüyü geçtiğimizde, asfaltın üzerinde ayak izlerimizi duymak bile ürkütücüydü. Her adım yankılanıyor, sonra yankı bile olmadan kayboluyordu.
- Burası... neden bu kadar sessiz? - dedim fısıldar gibi.
Aras omuz silkti, gözlerini yoldan ayırmadan.
- Sessizlik bazen bir tür yankıdır. Belki biz geç kaldık. Belki şehir çoktan konuşmayı bıraktı.
O an bunu anlamamıştım, ama ilerleyen saatlerde bu söz beynimde defalarca dönüp duracaktı.

---
İlk vardığımız yer bir kafeydi. Kapısı açıktı, bardaklar hâlâ masadaydı. Kahve fincanlarının dibinde kurumuş kahverengi izler vardı, sanki insanlar bir saniye önce oturuyormuş gibi...
Ama artık yoktular.
Duvara yaklaşınca bir şey dikkatimi çekti: kafenin camına biri bir cümle kazımıştı.

> "Zaman kırıldı. Işığa dokunma."

Aras da fark etmişti. Cümleye uzun uzun baktı.
- Işığa dokunma mı? Peki ya senin girdiğin o pembe ışık?
- O zaman... dokunmak dışında seçeneğim yoktu - dedim. - Belki o yüzden herkes kayboldu. Belki ben...
Cümlemi bitiremedim. "Belki ben sebep oldum" demeye korktum.
Aras sessiz kaldı. Bir şey diyeceğini sandım ama yüzünde bir değişiklik oldu; göz bebekleri küçüldü, dudakları titredi.
- Luna, bak... - dedi kısık sesle.
Kafenin arka kısmında, bir masanın üzerinde küçük bir el aynası vardı. Kırık bir parçası yere düşmüş, diğer yarısı hâlâ masadaydı. Parçanın yüzeyi bulanıktı ama yaklaştıkça... hareket ediyordu.
Sanki aynanın içinde biri vardı.
Yaklaştım. Görüntü netleşti. Ve o an nefesim durdu.
Kendimi gördüm. Ama bu ben, gerçek ben değildim. Gözlerim siyah, yüzüm solgundu. Aynamdaki ben bana baktı ve dudaklarını oynattı.
"Geri dönme."
Aynayı yere fırlattım. Cam kırıldı, ama içinden bir ses yankılandı - sanki başka bir boyuttan gelen bir yankı gibiydi.
Aras geri çekildi, elini cebine attı, cebindeki anahtarı çıkardı.
Anahtar, o anda parlamaya başladı.
- Sanırım biri bizi izliyor, Luna - dedi. - O ışık, sadece seni değil... hepimizi arıyor olabilir.
Bir an düşündüm. Ya o gölge, bizi burada bir araya getirmek için "kapanmayı" planlıyorsa? Ya bu şehir, sadece bir tuzaksa?

---
Biraz ileride bir eczane bulduk. İçeri girdik, raflar yerli yerindeydi. Aras birkaç yara bandı aldı, sessizce elini sardı.
Ben rafların arkasında bir ajanda buldum. Üzerinde toz kaplamıştı ama kapağında bir tarih yazıyordu: 14 Kasım 2038.
Ajandayı açtım.
> "Saat 09.00 - insanlar donmaya başladı.
09.15 - kimse konuşmuyor.
09.30 - renkler değişti.
09.45 - pembe ışık... gökyüzünü yuttu."
Sayfa burada bitiyordu. Sonraki sayfalarda sadece çizikler vardı, sanki biri kalemi tutarken titremişti.
- Aras... bu tarih... - dedim.
- Ne olmuş?
- Bugün 14 Kasım.
Aras bir anda bana baktı. Gözleri büyümüştü.
- Yani şu an o gün müyüz?
- Evet... belki de... olaylar hâlâ sürüyor.
O anda dışarıdan bir ses geldi. Hafif, yankılı bir ayak sesi.
Birinin yürüdüğü kesin gibiydi.
Koşarak dışarı çıktık ama kimse yoktu. Sokağın köşesinde bir gölge gördüm, tıpkı köprüdeki gibi. Fakat bu defa daha netti.
Gölge bir duvara dokundu. Duvar, su gibi dalgalandı. Ve o an anladım:
gerçeklik kırılganlaşmıştı.
Aras cebindeki anahtarı sımsıkı tuttu.
- Belki bu anahtar o duvarı geçmemizi sağlar.
- Ya geçince geri dönemeyebilirsek?
- Belki zaten hiçbir zaman dönemedik, Luna.
Yavaşça başımı eğdim. Haklıydı.
Anahtarı duvara yaklaştırdığımız anda, hava cızırtılı bir ses çıkardı. Sanki binlerce radyo aynı anda parazit yapıyordu. Duvarın yüzeyi dalgalandı, renkler değişti, turuncu pembeye, sonra mora döndü.
Ve bir ses, aynı anda ikimizin de zihninde yankılandı:

> "İkiniz de geçerseniz... biri geri dönemez."
Donduk.
Aras bana baktı.
- Ne demek bu?
- Bilmiyorum ama... biri kalmak zorunda.
Bir an düşündüm. İçimden bir ses "Senin yüzünden oldu, sen kalmalısın" diyordu.
Ama Aras'ın gözleri...
Yorgun ama kararlıydı.
Elini omzuma koydu.
- Luna, eğer birimiz gitmezse, burada sıkışacağız.
- Hayır... yapma...
- Belki ışığın öte tarafında cevaplar vardır. Belki de kaybolanları geri getirebiliriz.
- Aras!
Elini duvara bastı. Renkler patladı.
Bir anda o yok oldu.
Sadece yankısı kaldı:
"Beni bul..."
Ve ben, yine yalnızdım.

---
O an dizlerimin bağı çözüldü. Şehrin ortasında, kırılmış aynaların ve sessiz binaların arasında kalakaldım.
Gökyüzüne baktım; pembe ve mor karışımı ışık dalgaları, sanki nefes alır gibi titreşiyordu.
Sonra cebimdeki küre hareket etti. Tıpkı bir kalp gibi atmaya başladı.
İçinde bir ses vardı. Aras'ın sesi.
> "Luna... burası başka bir Frankfurt. Aynı şehir... ama paralel. Aynı an, farklı sonuç.
Eğer beni bulamazsan... sen de kaybolacaksın."

Gözlerim doldu.
O anda bir karar verdim:
Aras'ı bulacaktım.
Ama onu bulmak, yalnızca onu değil - bu çürüyen, sessiz dünyayı da kurtarmak anlamına gelecekti.
Yürümeye başladım. Sokak tabelaları parlıyordu, binalar hafifçe soluyordu sanki. Gerçeklik artık sabit değildi.
Ve ben, yavaşça fısıldadım:
- Eğer biri geri dönemezse... bu sefer o ben olacağım.
Gökyüzü bir anda karardı.
Küreden bir ışık çıktı.
Ve her şey... yeniden başladı