12. bölüm · Tek Başına

Bölüm 12 : Unutulmuşun Aynası

Betül Vural

Gece gökyüzü, Frankfurt’un üstüne kurşuni bir örtü gibi çökmüştü. Şehrin ışıkları uzaktan titreyen yıldızlar gibi görünüyordu ama gizliden gizliye tek bir şey hissediliyordu: bir şey yaklaşmak üzereydi.

Aras bütün gece ayakta kalmıştı. Luna uyudu sandığı için koridoru adımlıyor, eve çöken uğursuz sessizliği bastırmaya çalışıyordu. Odasının kapısından uzak duruyordu. Çok uzak. Çünkü orada olmak, Luna’nın nefes alışlarını duymak bile lanetin damarlarında kabarmasına yetiyordu.

Luna’nın güçleri uyanıyordu.

Ve Aras bunu kendi bedeninde bile hissedebiliyordu.

Ama henüz en kötü kısma gelmemişti.

Henüz Luna hiçbir şey bilmiyordu.

Ve özellikle… kolyeyi görmemişti.

Aras elini cebine götürdü. Kolyenin varlığını hissetti—ama dokunmadı.
Korkuyordu.
Luna’nın gerçeği görmesinden değil…
Gerçeği hatırlamasından korkuyordu.

Çünkü Luna hatırlarsa… olanları durduramayacaktı.

Sabahın ilk ışığı perdeden sızdığında Luna gözlerini açtı.
Ne olduğunun farkına varması birkaç saniye sürdü.
Odada bir serinlik vardı.
Kalbi hâlâ gece gördüğü görüntünün ağırlığıyla çarpıyordu:

Aras’ın çocukluğu.
O gözler.
O yalnızlık.
Ve karanlıkta duyduğu fısıltı:

"Kız… uyanıyor."

Luna yataktan kalktı.
Üzerinde görünmez bir titreme vardı.
Bir şey bugün değişecekti, hissediyordu.

Hatalı değildi.

Aras aşağı kattaydı.
Sırtını pencereye dayamış, sabahın bulanık ışığında kaybolmuş gibi görünüyordu.
Luna aşağı inerken ayak seslerini duydu—ama konuşmadı.
Bugün Aras’ın yüzüne bakan herkes onun bir şey sakladığını anlardı.

Luna mutfağa yöneldi, ama gözleri istemsizce salona kaydı.
Bir şey yerde ışığı yansıtıyordu.

Küçük bir metal parıltısı.

Luna bir adım attı.
Sonra bir adım daha.

Aras arkasını dönmüş olduğundan fark etmedi.

Luna eğildi ve o parıltıyı eline aldı.

Bir kolye.
Soğuk. Eski.
Sanki yıllardır birilerinden saklanmış gibiydi.

Kolyenin kapağı vardı.
Tırnağını hafifçe taktı ve açtı.

Ve o an… dünya nefes almayı bıraktı.

Kolyenin içindekini görünce Luna’nın kalbi stop etti.

Bu… bir fotoğraftı.
Ve fotoğraftaki çocuk, kendisiydi.

Luna yaklaşık dört yaşındaydı.
Saçları kısa, gözlerinde çocuksu bir parlaklık.
Üzerinde mavi bir elbise.

Bu fotoğraf kayıptı.
Ailesi bile sahip değildi.
Kendi evlerinde bile bu yoktu.

Peki Aras…?

Luna’nın dizlerinin bağı çözüldü.

O an Aras döndü.

Ve Luna’nın elindeki kolyeyi gördü.

Aras’ın yüzü bir anda bembeyaz oldu.

Göz bebekleri büyüdü.
Teni bir anda küle dönmüş gibiydi.

“Luna—onu bırak.”

Sesi tehdit değildi.
Korkuydu.
Gerçek, saf, bütün damarlarına işlemiş bir korku.

Luna geri adım atmadı.
Elindeki kolyeyi sıkıca tuttu.

“Bu ne?”

“Luna… onu bana ver.”

“Kapağın içindeki fotoğraf… bu BENİM. Nasıl sende olabilir?”

Aras gözlerini kapadı.
Derin bir nefes aldı.

“Luna—”

“Soru sordum, Aras! Bu fotoğraf sende ne arıyor?!”

Luna’nın sesi kırılmıştı.
Kendini tutamıyordu.
Göğsünde bir ağrı büyüyordu.
Sanki beyninin içinde binlerce görünmez ip çözülüyor, geçmişi acıyla geri çağırıyordu.

“Bu… sana ait değil.”
Aras’ın sesi keskinleşti.
“Bunu görmemen gerekiyordu.”

Luna’nın gözleri doldu.
“Benim çocukluk fotoğrafım neden bende yok ama SENDE var?!”

Aras dişlerini sıktı.
“Çünkü… o fotoğrafı sen bana VERDİN.”

Luna dondu.
Nefesi kesildi.

“…ne?”

Aras bir adım geri gitti.
Sanki geri çekilmezse kendi elleriyle gerçeği söylemek zorunda kalacakmış gibi.

“Sen… küçüktün. Çok küçüktün. Ve beni tanıyordun. Ben seni tanıyordum. Senin… hayatında bir yerim vardı.”

Luna’nın kalbi dengesizce atmaya başladı.
Etraf bulanıklaştı.

Sonunda fısıldadı:

“Ben… seni çocukken tanıyor muydum?”

Aras konuşmadı.

Konuşamıyordu.

Çünkü o an, Luna’nın etrafında bir şey oldu.

Hava titredi.
Işık kıvrıldı.
Bir gölge Luna’nın gözlerinin önünde belirdi.

Kısa bir görüntü—yıldırım gibi.

Luna küçükken bir ormanda koşuyordu.
Aras da oradaydı—aynı yaşlarda.
Kız kahkahalar atıyordu.
Kolyeyi Aras’ın boynuna takıyordu.

"Sakla bunu Aras! Bu ikimizin sırrı!"

Sonra görüntü bıçak gibi kesildi.

Luna geri sendeledi.

Aras ona koşacak gibi oldu—ama durdu.
Çünkü dokunursa… lanet tetiklenebilirdi.

“Demek… doğru,” dedi Luna, sesi buz gibiydi.
“Ben seni çocukken tanıyordum.”

Aras başını eğdi.
“Evet.”

“Peki neden hatırlamıyorum?”

Aras gözlerini kaçırdı.
“Çünkü hatırlarsan ölürsün.”

Luna’nın nefesi durdu.
“Sorularımı cevaplamaktan kaçamazsın.”

Aras ona baktı…
ve hayatında ilk defa tamamen savunmasız görünüyordu.

“Luna… seni lanetleyen adam… seni küçükken buldu. Senin gücünü fark etti. Seni benden ayırdı. Hafızanı sildi. Beni lanetledi.”

Luna’nın gözleri doldu.
“Ve sen bana hiçbir şey söylemedin?!”

Aras bağırmadan, ama acıyla konuştu:
“Çünkü hatırlamanı istemedim! Hatırlarsan… o gölge uyanır. O adam geri döner. Ve seni elimden alır!”

Luna bir adım geri gitti.
Sonra bir adım daha.

“Elinden…?”
Gözlerinde öfkeyle karışmış kırılganlık vardı.
“Ben senin neyindim Aras?!”

Aras’ın nefesi kesildi.

Bir anlık sessizlik.

Sonra Aras çok kısık bir sesle:

“Sen… benim her şeyimdi.”

Luna’nın kalbi dondu.
Çünkü Aras’ın gözlerine bakınca yalan olmadığını gördü.

Ama gerçeğin tamamını hâlâ söylemiyordu.

Luna kolyeyi sımsıkı tuttu.
“Bu kolyeyi veriyorum… diye hatırlıyorum. Ama neden? Neden sana veriyorum?”

Aras fısıldadı:

“Çünkü o gün… beni kurtarmıştın.”

Luna irkildi.
“Nasıl?”

Aras gözlerini kapadı.
Yutkundu.

“Beni ölümden… sen kurtarmıştın.”

Luna titremeye başladı.
Nefes almakta zorlandı.

“Aras… bu… bu ne anlama geliyor?”

Aras gözlerini Luna’ya dikti.

“Luna… sen sadece lanetlenmiş biri değilsin.”
“Sen doğduğundan beri gören birisin.”
“Ve o adam seni yok etmek istiyor çünkü… gelecekte onu yenecek olan kişi sensin.”

Luna konuşamadı.

“Sen… kehanetin kendisisin.”

Luna’nın dizleri çözüldü, yere oturdu, kolyeyi göğsüne bastırdı.

Hafızasında yeni görüntüler şimşekler gibi çakıyordu.

Aras ona yaklaşmadı.
Yaklaşmaya cürret edemedi.

Sadece fısıldadı:

“Hatırlamanın zamanı geldi Luna. Ama hatırladığın her şey… seni biraz daha tehlikeye atacak.”

Luna başını kaldırdı.
Gözleri parlıyordu—korkudan değil, uyanan güçten.

“Aras…”

“Evet?”

“Gerçeğin tamamını istiyorum.”

Aras’ın yüzü gölgeye gömüldü.

“İşte… tam da bundan korkuyorum.”