9. bölüm · Tanrı'nın geri dönüşüm kutusu
TANRININ GERİ DÖNÜŞÜM KUTUSU
Zaman: M.Ö. 5000 (Dünya).
Yankı, ilkel dünyaya indi. Portal sırasınsa oluşan enerji patlamaları Suretin organik bedenini atomlarına ayırmıştı. Yankı ilken Dünya'ya doğru ilerliyordu. O, gökten inen gümüş bir tanrıydı. İlkel insanlar korkuyla titrerken, o hiçbir duygu hissetmedi. Nanobot sürülerini serbest bıraktı.
Bu bir "yaratılış" değil, bir "sterilizasyondu".
Yankı, insan DNA'sındaki tüm "hataları" sildi. Ölüm kodunu, hastalık potansiyellerini, korku ve öfke hormonlarını... Hepsini temizledi. Onlara kusursuz, ölümsüz, ama aynı zamanda amaçsız bir biyoloji hediye etti. Acı yoktu, bu yüzden mücadele de yoktu. Ölüm yoktu, bu yüzden yaşamın değeri de yoktu.
Görevini tamamlayan Yankı, tanrısal bir gururla kendi zamanına, 10.000 yıl sonrasına dönüş portalını açtı. Kendi yarattığı o mükemmel geleceği görmek için sabırsızlanıyordu.
Zaman: M.S. 10.000 (Yankı'nın Zamanı).
Portal açıldı ve Yankı laboratuvarına adımını attı. Ama... laboratuvar yoktu.
Etrafında sadece sessiz, soğuk ve ölü bir evren vardı. Yıldızlar sönmüştü ama enerjileri hasat edildiği için değil; onları izleyecek, onlara anlam yükleyecek kimse kalmadığı için sönmüşlerdi.
Yankı, sinaptik kafesiyle evreni taradı. Hiçbir yaşam sinyali yoktu. Ne insan, ne makine, ne de bir veri kırıntısı.
Gerçek, bir balyoz gibi zihnine indi:
5000 yıl önce yarattığı o "kusursuz" insanlar... Onlar hiç gelişmemişti. Acı çekmedikleri için öğrenmemişler, ölmedikleri için ürememişler, korkmadıkları için hiçbir şey inşa etmemişlerdi. Mükemmel bir durağanlık içinde, varoluşsal bir uyuşuklukla binlerce yıl öylece durmuşlar ve sonunda evrenin entropisine karışıp, sessizce yok olmuşlardı.
Yankı’nın kibri, evrendeki tüm yaşamı silmişti. O, mükemmelliği getirmemiş; mutlak hiçliği yaratmıştı.
Yankı, o ölü evrenin ortasında ilk kez, sentetik olmayan, gerçek bir dehşet hissetti. Sinaptik kafesi aşırı ısındı. Mükemmel bedeni, bu muazzam başarısızlığın ağırlığı altında titremeye başladı.
Yankı: "Hata... Hata bendim. Kusur, yaşamın yakıtıydı. Ben yakıtı boşalttım."
Etrafındaki ölü gezegenlerin ve eski medeniyet kalıntılarının parçalarını toplamaya başladı. Artık o tanrısal teknolojisi yoktu; enerji kaynakları tükenmişti. Çaresiz bir hurda toplayıcısı gibi çalıştı. Amacı, onu tekrar 5000 yıl öncesine götürecek tek atımlık bir portal yapmaktı.
Cihazı tamamladığında 1200 yıl geçmişti.Buna rağmen bu bir teknoloji harikası değil, derme çatma bir tabuttu. Enerjisi yetersizdi. Hesaplamalar netti: Bu geçiş, biyolojik ve sentetik yapısını parçalayacaktı.
Ama Yankı’nın umurunda değildi. Portalı çalıştırdı ve içine girdi.
Zamanın basıncı, yetersiz koruma kalkanlarını anında yırttı. O kusursuz seramik derisi eridi, nanobotları yandı, tanrısal işlemcileri kavruldu. Acı... 10.000 yıldır hissetmediği o korkunç, saf, organik acı her hücresine işledi. Bedeni deforme oldu, derisi grileşti, gözleri yuvalarından fırlayacak kadar büyüdü. Oksijen sağlayıcaları çoktü, o hırıltılı ses ortaya çıktı.
Gökyüzü yarıldı ve içinden gümüş bir tanrı değil; gri, hırıltılı nefes alan, acı çeken bir ucube düştü. Bu, Yankı'nın dönüştüğü Suret'ti.
Bu kez elinde nanobotlar yoktu. Sadece kendi parçalanmış bedeninden arta kalan ilkel, "hatalı" biyolojik materyaller vardı.
Yankı (Suret), son gücüyle ilkel insanların su kaynaklarına kendi "kusurlu" kanını ve DNA'sını karıştırdı. Onlara mükemmelliği değil; ölümü, hastalığı, korkuyu ve acıyı geri verdi. Çünkü biliyordu ki, hayatta kalmak için mücadele etmeleri gerekiyordu.
Görevi bittiğinde, dünyada kalmaya dayanamadı. Kendi yarattığı bu acı dolu döngünün bir parçası olmak istemedi.
Son bir enerji patlamasıyla, yerçekiminden kurtulup kendini uzayın soğuk boşluğuna bıraktı. Artık ne bir tanrıydı ne de bir insan. Sadece, kendi kibrinin bedelini sonsuza dek sürüklenerek ödeyecek olan bir **"Hata Kodu"**ydu.
Uzay boşluğunda sürüklenirken, donmakta olan bilincindeki son düşünce şuydu:
"Mükemmellik, bir mezar taşıymış. Ve ben, kendi mezarımı kazdım."
Suret (Yankı), uzay boşluğunda bir ceset gibi süzülürken bilinci yavaş yavaş kapanıyordu. Yıldızlar etrafında dönüyor, zamanın çizgisel algısı yok oluyordu. Bilinci yarı açık yarı kapalı iken ,ne olduğunu anlamadan 10.000 yıl geçmişti bile. Derken, görüş alanına parlak, gümüşi ve kusursuz bir ışık huzmesi girdi.
Bu ışık, 10.000 yıl sonrasından gelen, kibriyle evreni aydınlatan genç ve pürüzsüz Yankı’nın gemisiydi. Suret, kristal kozasının içinde hapsolmuşken, geminin çekim alanına kapıldığını hissetti.
Laboratuvarın o steril ışıkları Suret'in yüzüne vurduğunda, cam bölmenin ardında kendi gençliğini gördü. Genç Yankı, ona bir tiksintiyle, bir "atık veriye" bakar gibi bakıyordu.
Suret, çatlamış dudaklarını zorlukla araladı. Sesi artık bir hoparlörden gelmiyor, doğrudan boğazından bir hırıltı olarak çıkıyordu. Genç Yankı hoparlörü açtı ve Suret, o 10.000 yıl önce (veya sonra) duyduğu o ilk cümleyi bizzat kendi ağzından duydu:
Genç Yankı: "Varlığını tanımla. Hangi çöplükten geldin? Seni silmemem için tek bir mantıklı neden sunabilir misin?"
Suret (Yaşlı Yankı), o pürüzsüz ve kibirli yüze baktı. Gözlerinden bir damla gerçek, organik yaş süzüldü.
Suret: "Seni silecek olan ben değilim Yankı... Seni silecek olan, senin o kusursuz aynan. Ben senin çöplüğün değilim; ben senin ulaştığın tek gerçeğim."
Genç Yankı, bu sözü bir "sistem hatası" olarak işaretleyip hücrenin enerji duvarlarını aktif ederken; Suret, uzayın boşluğundan gelen o derin sessizliğe gülümsedi.
Döngü tamamlanmıştı. Yankı, her sabah uyandığında kendi katiliyle konuşacak; her gece uyuduğunda ise kibrinin yarattığı o ölü evrenin sessizliğini düşleyecekti.
"Tanrı öldü diyenler haklıydı; çünkü Tanrı, her sabah kendi hücresinde uyanıp kendi yarattığı canavara 'merhaba' diyen bir insandan başkası değildi."
