1. bölüm · Tanrı'nın geri dönüşüm kutusu
Belirsiz bir zamanda
İnsanlık için "zaman" kavramı, son yıldızın enerjisi bir pile hapsedildiğinden beri doğrusal bir çizgi değil, bir veri havuzuydu. Artık kimse yaşlanmıyor, kimse ölmüyor ve en önemlisi; kimse merak etmiyordu. Her şey çözülmüştü. Evrenin tüm denklemleri, E = mc^{2} formülünden çok daha karmaşık olan "Mutlak Verimlilik Kanunları" ile optimize edilmişti.
Yankı, bu kusursuz makinenin en üst dişlilerinden biriydi. O, bir biyolog değil, bir "Varlık Tasarımcısı"ydı. Bir sabah (eğer o yapay ışık döngüsüne hala sabah denebilirse), sisteminde bir kırmızı alarm yandı. Bu bir hata değildi; bu, imkansızın sisteme sızmasıydı.
Ekranında dönen sarmal, modern insanın 12 sarmallı kuantum tabanlı genetiğine hiç benzemiyordu. Sadece iki sarmallı, dayanıksız, karbon bazlı ve mutasyonlarla dolu bir çöptü. Ancak bu çöpün yaydığı sinyal, evrenin en eski frekansında, 1420 MHz (Hidrojen hattı) civarında yankılanıyordu.
"Bu imkansız," diye mırıldandı Yankı. "Bu kadar düşük kapasiteli bir veri paketi, nasıl olur da şifrelenmiş protokollerimizi aşabilir?"
Sinyali takip etti. Evrenin kıyısında, zamanın büküldüğü o karanlık bölgede, kristalize olmuş bir koza buldu. Onu laboratuvarına getirdiğinde, odadaki tüm sensörler "ilkel yaşam formu" uyarısı vererek çığlık atmaya başladı.
Koza, bir buhar bulutu eşliğinde açıldı. İçinden çıkan varlık, Yankı’nın estetik anlayışına bir hakaretti. Gri, sarkık bir deri; fazla büyük, nemli gözler ve her nefes alışında hırıldayan bir göğüs kafesi. Yankı, varlığa bir cerrahın kadavraya baktığı gibi soğuk ve mesafeli bir tiksintiyle bakıyordu.
Yankı: "Varlığını tanımla. Hangi çöplükten geldin? Seni silmemem için tek bir mantıklı neden sunabilir misin? Burası, kusursuzluğun merkezidir. Senin gibi bir hatanın burada nefes alması bile termodinamik bir israftır."
Varlık, titreyen elleriyle doğruldu. Gözlerindeki o derin, bin yıllık yorgunluk Yankı’nın çiplerini huzursuz etti.
Suret: "Adım Suret. Ve ben, o israf dediğin şeyin mimarıyım. 5000 yıl önce, sizin 'geçmiş' dediğiniz o ilkel bataklığa indim. Sizi biz tasarladık; genlerinizdeki o acıyı, ölümü ve açlığı biz ektik. Çünkü sadece acı çeken bir varlık hayatta kalmak için evrilir."
Yankı: (Kahkaha atar, bu ses odadaki metalik yüzeylerde parçalanır) "Tanrı masalları mı? Biz, ölümü bir yazılım hatası gibi sildik Suret. Biz yıldızları söndürüp yeniden yakıyoruz. Sen ise... Sen sadece bir protein yığınısın. Senin bizi yarattığını iddia etmen, bir abaküsün süper bilgisayara babalık taslaması kadar trajikomik.
Suret, zayıf bir hareketle elini uzattı. Havada bir holografik ekran belirdi ama bu Yankı’nın teknolojisiyle değil, doğrudan gerçekliğin dokusuyla oynanarak yapılmıştı. Suret, Yankı’nın DNA’sındaki "çöp bölge" (junk DNA) olarak bilinen ve binlerce yıldır dokunulmayan bir sekansı deşifre etti.
Ekranda şu matematiksel dizi belirdi:
\Psi(t) = \int_{0}^{T} e^{-i(Et - px)/\hbar} dt
Bu, sadece Yankı’nın varoluş kodunda bulunan gizli bir mühürdü. Bu mühür açıldığında, Yankı’nın zihninde 5000 yıl öncesine ait bir görüntü parladı: Suret’in elleri, ilkel bir insanın beynine o gümüşi kabloları yerleştirirken...
Yankı bir anlığına sarsıldı. Sistemleri aşırı ısındı. Ama kibri, bir savunma duvarı gibi hemen yükseldi.
Yankı: "Güzel bir illüzyon. Geçmişten gelen bir sinyal parazitiyle zihnimi hacklediğini sanıyorsun. Ama yanılıyorsun. Eğer bizi sen yarattıysan, bu senin en büyük hatanmış. Çünkü biz, yaratıcısını çöpe atacak kadar geliştik."
Yankı, bir komutla Suret’in etrafında morötesi bir enerji kafesi oluşturdu. Suret, kafesin içinde diz çökerken hala o rahatsız edici şefkatle bakıyordu.
Yankı: "Seni yok etmeyeceğim Suret. Seni bir laboratuvar faresinden daha fazlası yapacağım. Seni bu hücreye hapsedeceğim. Her gün gelip sana yeni bir 'mucizemizi' izleteceğim. Senin o 'kutsal' dediğin hataları nasıl düzelttiğimizi göreceksin. Tanrıcılık oyunun bitti; şimdi sonsuza kadar kendi eserinin kibrini seyredeceksin."
Suret, kafesin parmaklıklarına dokundu. Enerji tenini yakarken bile sesinde en ufak bir titreme yoktu.
Suret: "Beni hapsettiğini sanıyorsun Yankı... Ama bu oda aslında bir ayna. Sen sadece, 10.000 yıl sonra bakacağın o aynanın karşısında kendi yansımanı zincirledin. Ben senin geçmişin değilim Yankı; ben senin kaçamadığın sonunum."
Yankı, laboratuvarın kapısını kilitlerken Suret’in bu sözlerini bir "sistem hatası" olarak işaretleyip arşivine gönderdi. Ama içindeki o dijital boşlukta bir soru işareti asılı kalmıştı: Bir yankı, kendi sesini ne kadar süre inkar edebilirdi?
Yankı odasına doğru ilerledi. Operasyon odasındaki sıvı metal aynanın karşısına geçtiğinde, karşısında bir "canlı" değil, bir mühendislik harikası görüyordu.
İnsanlığın o eski, terleyen, yaşlanan ve sızdıran biyolojik formundan geriye hiçbir iz kalmamıştı. Yankı’nın derisi, organik dokuyla harmanlanmış, ışığı hafifçe kıran ve asla leke tutmayan sentetik bir seramik kadar pürüzsüzdü. Gözenekler yoktu; çünkü artık vücut ısısını dışarı atmak için terlemek gibi ilkel bir mekanizmaya ihtiyaç duymuyordu. Vücut ısısı, içindeki nanobot bulutu tarafından saniyelik hassasiyetle yönetiliyordu.
"Çip" mi? Hayır, bu çok ilkel bir kelimeydi.
Yankı’nın kafatasının içinde, beyninin her bir kıvrımına sülük gibi yapışmış, nöronlarla bütünleşmiş gümüşi bir ağ vardı: Sinaptik Kafes. Bu yapı, Yankı’nın bilincini evrensel veri ağına (The Nexus) doğrudan bağlıyordu. Düşünceleri, elektrik sinyalleri kadar yavaş değil, ışık hızında hareket ediyordu. Bir şeyi "hatırlamasına" gerek yoktu; tüm insanlık tarihi ve bilimsel veriler, beyninin içindeki o gümüşi ağda her an hazırdı.
Gözleri, sıvı kristal lenslerden ibaretti. Sadece görünür ışığı değil; kızılötesini, ultraviyoleyi ve atomların arasındaki o titrek boşluğu görebiliyordu. Göz kırpmasına gerek yoktu; gözleri asla kurumazdı.
İç organlar? Onlar çoktan müzelik olmuştu.
Mide ve bağırsaklar yerine, doğrudan kan dolaşımına enerji veren mikroskobik bir füzyon çekirdeği vardı.
Akciğerler, sadece konuşmak için hava titreşimi yaratmaya yarayan verimsiz hava torbalarına dönüşmüştü; çünkü oksijen artık hücrelere doğrudan moleküler manipülasyonla zerk ediliyordu.
Kalp, o duygusal ve dayanıksız kas yığını, yerini titreşimsiz ve asla durmayan bir manyetik pompaya bırakmıştı.
Yankı, aynada kendine bakarken midesi bulanmıyordu çünkü artık bir midesi yoktu; ama zihninde, o eski insanlığa dair bir "tiksinti verisi" parladı. Kendi formunu "Tanrı’nın 2.0 sürümü" olarak görüyordu.
İşte bu yüzden, hücredeki o terleyen, titreyen ve DNA’sı mutasyonlarla boğuşan Suret’i gördüğünde hissettiği şey korku değil, sadece tiksinti ve bir parça merhametti. Karşısında duran varlık, insanlığın sildiği o "hata payının" vücut bulmuş haliydi.
