Bölümler 8Şu an: Hayran
Edward annesinin titreyen bedenini yatağa yatırırken elleri hâlâ hafifçe titriyordu. Yorganı omuzlarına kadar özenle çekti, alnına düşen bir tutam saçı nazikçe geriye itti. Kadının dudakları hâlâ bir şeyler mırıldanıyordu ama kelimeler birbirine dolanmış, boğuk bir hırıltıya dönüşmüştü. Edward bir an eğilip alnını annesinin soğuk eline dayadı, gözlerini sımsıkı kapattı. İçinden bin kez “özür dilerim” diye tekrarladı ama dudaklarından tek bir ses çıkmadı. Sonra usulca doğruldu.
Kapı kapanınca odanın üzerine ağır, yapışkan bir sessizlik çöktü. Edward bir süre kapıya yaslanıp kaldı. Kalbi boğazında deli gibi çarpıyordu. Emili’yi koridorda bırakmıştı. Onu görmemeliydi. Asla görmemeliydi. Ama görmüştü işte. En hassas, en kırık halini… Ve şimdi asıl utandığı, içini kemiren şey şuydu: Emili’nin annesinin kim olduğunu bilmesi. O eski filmdeki tanrıça, Emili’nin çocukluğunun kahramanı… işte o kadın, Edward’ın annesiydi. En çaresiz halini görmesi...Edward’ın gururunu yerle bir ediyordu. Sanki bütün maskeleri bir anda düşmüştü. Artık “güçlü, soğuk, kontrol sahibi vurdum duymaz Edward” değildi. Sadece annesiyle başa çıkamayan, annesini enkazı altında kıvranan bir adamdı.
Yutkundu. Boğazı kum dolu gibiydi. Elleri buz kesmişti. Yavaş adımlarla koridora çıktı.
Emili duvara yaslanmış, kollarını kendine sıkıca sarmış bekliyordu. Parlak yeşil gözleri Edward’a kenetlendiği anda Edward’ın göğsü acıdı. O gözlerde acıma vardı, şaşkınlık vardı… ve evet, o tanıdık hayranlık izi hâlâ duruyordu. İşte bu en çok canını yakıyordu. Emili hâlâ o kadına hayrandı. Edward’ın annesine. Oysa Edward o kadını yıllardır sadece bir enkaz olarak taşıyordu.
“Sen… iyi misin?” diye sordu Emili. Sesi o kadar yumuşaktı ki, neredeyse fısıltı gibi çıktı. Sanki Edward’ı incitmekten korkuyormuş gibi konuşuyordu.Normalde böyle olmazdı.
Edward başını eğdi, gözlerini yere dikti. Omuzları kendiliğinden çöktü. Gururu içinden kanıyordu. “İyiyim,” diye mırıldandı ama sesi kendi kulağına bile boş ve sahte geldi.
Emili bir adım yaklaştı. Elini yavaşça Edward’ın koluna koydu. Sıcaklığı Edward’ın buz gibi tenine işledi.
“Edward… gerçekten iyimisin? Betin benzin attı. Lütfen yalan söyleme.”
Edward başını yavaşça kaldırdı. Göz göze geldiler. Okyanus mavisi bakışları ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar savunmasızdı. Dudaklarını ısırdı, derin bir nefes aldı. Sesini çıkarmadan önce birkaç saniye yutkundu. Utanç boğazını yakıyordu.
“İyi değilim,” dedi sonunda, sesi çatallaşmıştı. “Alışkınım ama… iyi değilim. O… annem… bazen eski halini hatırlıyor. Gülümseyip ‘oğlum’ diyor, saçımı okşuyor. Sonra bir anda o karanlık çukura düşüyor. Ben de her seferinde onunla birlikte düşüyorum.”
Elleri yanlarında sıkılı yumruk oldu. Parmak eklemleri bembeyaz kesildi. “Onu o koridorun sonundaki fotoğrafta gördüğün kadın… gerçekten oydu. Senin çocukluğunun kahramanı. Senin için tanrıça olan kadın… benim annem. Ve sen bunu biliyorsun. Bunu gördün.” " Sen bana bu değerli anıları anlattın ama ben sana gerçeği söyleyemedim. "
Sustu. Boğazı yanıyordu. Gözlerini Emili’den kaçırdı. Gururu o kadar incinmişti ki, sesi titredi. “Sana anlatmadım çünkü… utandım. Senin o kadına hayran olduğunu biliyordum. O filmi izleyip repliklerini ezberlediğini… büyüyünce onun gibi olmak istediğini… Ve şimdi görüyorsun işte. O kadın yok. Sadece kırık bir enkaz kaldı. Ben de… onun enkazını taşıyan, başa çıkamayan bir adamım. Gururum… yerle bir oldu Emili. Senin karşısında böyle küçülmek… hiç istemediğim bir şeydi. Çünkü senin önünde güçlü olmak istedim intikamına yoldaş. ”
Ama Emili gitmedi. Aksine biraz daha yaklaştı, eli hâlâ Edward’ın kolundaydı.
“Edward,” dedi usulca, sesinde hem anlayış hem de hafif bir sitem vardı. “Neden daha önce söylemedin ki? Ben seni o halde gördüm. Anneni kucağında tuttuğunu, ninni söyler gibi konuştuğunu… ve hâlâ buradayım.Kaçmadım. Umursamıyorum ki… yani umursuyorum tabii, ama seni bırakmak için bir sebep değil bu. Aksine… daha çok anlamak istiyorum seni.”
Edward’ın gözleri doldu. Hemen başını çevirdi, utandı. Bir damla yaş süzülmemesi için gözlerini kırpıştırdı. Yutkundu, sesi zor çıktı:
“Ben… kimsenin görmesini istemezdim. Özellikle senin. Sakladım çünkü… seni kaybetmekten korktum. Bu evdeki en karanlık köşeyi sana göstermeye hazır değildim. Ama gördün işte. Eğer şimdi kalkıp gitmek istersen… anlarım. Kapı açık. Gerçekten.”
Emili defteri kucağında tutuyordu. Kalemi parmaklarının arasında çevirdi bir süre. Sonra yavaşça sayfaya eğildi.
Ve yazmaya başladı.
Edward nefesini tuttu. Kalbinin sesini duyuyordu kulaklarında.
Emili kalemi bıraktı, defteri hafifçe Edward’a doğru çevirdi.
Sayfada, büyük harflerle şunlar yazıyordu:
“Emili ve Edward.
Maske yok.
Yalan yok.
Saklama yok.
Birlikte.”
Edward gözlerini kırpıştırdı. Boğazı daha da düğümlendi. Elini uzatıp defterin kenarına dokundu. Parmak uçları Emili’nin parmaklarına değdi. Bu kez çekmedi elini. Sıcaklığı içine işledi.
“Anlaştık mı?” diye sordu Emili, sesinde hem korku hem de tatlı bir umut vardı. Yeşil gözleri parlıyordu.
Edward gülümsedi. Bu sefer gülümsemesi gerçekti; dudakları titriyordu ama gözleri ışıldıyordu. Bir damla yaş sonunda yanağından süzüldü, utanıp hemen sildi.
“Anlaştık,” dedi fısıltıyla, sesi kırık ama içten. “Ve… teşekkür ederim. Gitmediğin için. Umursamadığın için… aslında umursadığın için.”
Emili’nin eli hâlâ onunkinin üzerindeydi. Odada sessizlik yeniden çöktü ama bu kez ağır değil, sıcak, saran bir sessizlikti. İki yaralı ruh, birbirlerine biraz daha yaklaşıyordu. Dışarıda koridor hâlâ loştu. İçeride ise ilk kez… yalnız değillerdi.
Edward derin bir nefes aldı, göğsü inip kalktı. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu ama bu kez korkuyla değil, tuhaf bir rahatlama ve minnetle.
“Devam edelim mi?” diye sordu, sesi artık daha yumuşak, daha insani çıkıyordu. “Ama bu sefer… gerçekten birlikte. Hiçbir şeyi saklamadan.”
Emili başını salladı, yeşil gözleri nemli ama kararlıydı.
“Birlikte. Hiçbir şeyi saklamadan.”
Ve o an, Edward ilk kez Emili’nin elini bırakmak istemedi.
Bölüm etkileşimi
