Bölümler 8Şu an: Aile tablosu
Edward’ın nefesi ağır ağır göğsünde yükselip iniyordu. Çoktan dalıp gitmişti. Onun başını yavaşça yastığa kaydırdım, kollarını yatağın üzerine düzgünce yerleştirdim. Zar zor da olsa hareketsiz kalmasına dikkat ederek üzerini örttüm. Bu kadar yakınken bile… yüzündeki masumiyet beni kandırıyordu. Çünkü ben çok iyi biliyordum: bu masumiyet, sahte bir maskeydi.
Sessizce ayağa kalktım, odadan çıktım. Koridorun loş ışığında adımlarım yankılanırken içimde tuhaf bir heyecan vardı. “Etrafı biraz incelesem kimse fark etmez,” diye fısıldadım kendi kendime. Zaten burası, Edward’ın dünyasıydı; ben ise onun sırlarının içinde sıkışıp kalmış bir yabancı. Eğer oyunlarını çözmek istiyorsam önce evini tanımam gerekiyordu.
Parlak mermer zeminde yürürken gözlerim duvarlardaki süslemelere takılıyordu. Her köşe başka bir çağdan kopup gelmiş gibiydi; sanki bu evde zaman kendi kurallarını koymuştu. Kimi tablolar eski savaş sahnelerini, kimileri ise melekleri tasvir ediyordu. Her şey fazlasıyla gösterişliydi, neredeyse abartılı… ama aynı zamanda tekinsiz bir hava vardı.
“Bu ev… Edward’ın kendisi gibi. Dışarıdan büyüleyici, içeriden ise bomboş .”
Koridor uzadıkça içimdeki merak artıyordu. Adımlarım beni bilinçsizce daha derine sürükledi. En sonunda gözlerim duvarda asılı büyük bir çerçeveye takıldı.
Yaklaştım.
Ve nefesim kesildi.
Fotoğrafın ortasında sert bakışlı bir adam vardı. Edward’a hiç benzemiyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu, yüzü keskin hatlıydı; gözlerinde asker disiplinine benzer bir soğukluk vardı. Yanında bir kadın… zarif, gülümseyen, ışık gibi parlayan bir kadın.
Ve kucağında küçük Edward.
Ama o kadın…
Gözlerim büyüdü. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Onu tanıyordum. Yıllar önce Anna ile birlikte izlediğimiz o eski film… başrolündeki kadın. O zamandan beri benim için bir rol model, güzellik ve güç timsali olmuştu. Yedi yaşındaydım. Perdeler sıkıca kapalıydı, odanın tek ışığı televizyon ekranından geliyordu. Yanımda Anna oturuyordu, dizlerini karnına çekmişti. İkimiz de battaniyenin altına sıkışmış, nefesimizi tutmuş gibi ekrana kilitlenmiştik.
Filmde o vardı: zarif elbiseleriyle, başı dik, sesi kararlı… Yalnızca bir kadın değil, sanki başka bir dünyadan gelmiş bir tanrıçaydı. Repliklerini ezberlemeye çalışıyor, dudaklarımı onun dudaklarıyla aynı anda oynatıyordum.
— “Baksana Emili,” demişti Anna hayranlıkla, “ne kadar güçlü duruyor. Sanki kimse ona dokunamaz.”
Başımı sallamıştım. O an içimde tek bir dilek vardı: büyüyünce onun gibi olmak. Özgüvenli, güzel, yenilmez.
O film bittiğinde uzun süre uyuyamamıştım. Aynanın karşısında onun gibi yürümüş, onun gibi konuşmuştum. “Ben de bir gün öyle olacağım,” demiştim kendi kendime.
Şimdi
Ama işte… yıllar sonra onun fotoğrafı karşımdaydı. Yanında Edward’la birlikte. Edward’ın annesi… benim kahramanım.
Kalbim deli gibi çarptı.
“Demek sen…” dedim fısıltıyla, gözlerim fotoğraftan koparmadan bilinmezliğin annesi.”
Ayağım geri geri gidiyordu. Fotoğrafın önünden hızla uzaklaştım. “Unut… unut bunu Emili,” diye fısıldadım kendi kendime. Kalbim göğsümü parçalarken, tek sığınağım Edward’ın odası gibi geliyordu. Oraya dönmeliydim, onu uyurken görmeliydim, nefesini duymalıydım ve bana neden bunu söylemediğini bilmeliydim ben onun karşısında tüm benliğimle çırılçıplaklı ama o benden saklamıltı .
Koştum. Ayak seslerim mermerde yankılandı. Fakat panikle yönümü şaşırdım. Kapılardan birini açtım ve içeri daldım.
O an burnuma ağır, keskin bir koku doldu. Nefesim kesildi. Burası az önce gördüğüm ihtişamlı evle hiç bağdaşmıyordu. Perdeler yırtıktı, yerlerde toz ve kırık eşyalar vardı. Oda loştu, boğucu.
Ve köşedeki eski koltukta bir kadın oturuyordu.
Gözlerim büyüdü.
Siyah saçları darmadağınıktı, yüzü solgun, göz altları morarmıştı. Elbisesi buruşmuş, bedeninde hayat kalmamış gibiydi. Ama tanıyordum. Fotoğraftaki o ışık saçan kadın… benim çocukluğumun ilham kaynağı. Edward’ın annesi.
Dizlerim titredi. İçimden bir ses “kaç” diye fısıldıyordu, ama ben ilerledim. Küçükken hep yapmak istediğim şeyi yapacaktım: ona yaklaşmak, onunla konuşmak.
“Merhaba…” dedim kısık bir sesle, boğazım düğümlenmişti. “Ben… ben sizin hayranınızım. Küçükken filmlerinizi izlerdim. Siz benim için… bir kahramandınız.”
Kadın başını yavaşça kaldırdı. Gözleri bana boş boş baktı. Sanki içi boşalmış bir kabuktu. O bakış içimi yaktı. Yıllarca zihnimde kurduğum o güçlü, yenilmez kadın yoktu artık.
Daha fazla dayanamayıp sesimi yükselttim:
“Gerçekten… sizi tanımak istedim. Hep! Küçüklüğümden beri!”
Bir anda kadın irkildi. Çehresine korkunç bir öfke yerleşti. Dudakları titredi, elleri kasıldı. Sonra bir çığlıkla ayağa fırladı.
Saçımı kavradı, deli gibi çekti.
“Neden bu haldeyim biliyor musun?!” diye bağırdı, sesi yırtıcı bir acıyla yankılanıyordu. Gözyaşları yüzünü ıslatıyordu. “Neden?! Neden bana yardım etmedin !”
Bedenim acıyla öne eğildi. Kadının gözlerindeki çaresizlikle karışık öfke karşısında dilim tutuldu. O an fark ettim: bu kadın ne geçmişindeki şöhret, ne de hayranlığımın sembolüydü. O, kendi pişmanlıklarının altında ezilmiş, paramparça olmuş bir ruhtu.
Kulağımda hâlâ çığlığı yankılanıyordu:
“Ben… neden böyleyim ?!”
★★★
Uyanınca ilk hissettiğim şey boşluktu. Yanımda olması gereken Emili yoktu. Kalbim sıkıştı. Gözlerim hâlâ ağırdı ama ayağa kalktım.
“Emili?” dedim kısık sesle. Cevap gelmedi.
Odadaki sessizlik midemdeki acıyı büyüttü. Panikle koridora çıktım. Loş ışıkta adımlarım yankılanıyordu. Kalbim hızla çarpıyordu; sanki onu kaybetmekten korkuyordum.
Bir kapının önünde durdum. İçeriden boğuk bir çığlık geliyordu. Çığlık… annemin sesi.
Gözlerim büyüdü. Kapıyı tek hamlede açtım.
Ve gördüm.
Kapı hızla açıldı.
Edward’ın gümüş gözleri bir an için dehşetle büyüdü. Odanın dağınıklığına, bana saldıran kadına baktı. Sonra bir fırtına gibi üzerimize geldi.
“Anne!” diye haykırdı.
Kadının ellerini saçlarımdan kurtardı, beni geriye çekti. Ben sendeleyerek duvara dayandım, nefes nefese kalmıştım. Edward ise dizlerinin üzerine çöktü, annesini kollarına aldı.
Kadın hırçın bir çocuk gibi titriyordu. Edward kucağına bastırdı onu, bir bebeği tutar gibi sıkıca sardı.
— “Tamam… buradayım anne… hepsi geçti… sakin ol…”
Sesi yumuşaktı, ninni söyler gibi. Kadının ağlamaları çırpınmadan sızlanmaya dönüştü. Başını Edward’ın omzuna yasladı, titreyen bedenini onun kollarına bıraktı.
Ben ise duvara yaslanmış, gözlerimi onlardan ayıramıyordum. Az önce bana saldıran o kadın… Edward’ın kucağında savunmasız bir çocuk gibiydi.
Ve Edward… Onun kollarında nasıl da farklıydı. Hiç görmediğim bir yüzüyle… şefkatle, sabırla, incelikle.
İçimden fısıldadım:
“Bu adam… gerçekten kim?”
O an, Edward’a hem şaşkınlıkla hem de hayranlıkla baktığımı inkâr edemedim. Kim olduğunu nerden geldiğini bilmek istiyordum. Neden benim intikamım içinde olmak istiyordu benden ne istiyordu ve brnden daha ne saklıyordu?
Beynim uyuştu boğuluyo gibi hissediyordum belkide ölüyordum bu kadın bana iyi gelmemişti. Bana eski anıları hatırlattı. Eski anılar kahkalar ve en sonunda her kabusumun ve güzel düşümün başrolünün ölü gözleri ile Anna . Nefesim alamıyordum , sonra kafamı kaldırdım Edward'a baktım gümüş gözleri bi anda nefes almamı sağladı bana bakıyordu kolarında annesi vardı ama gözleri bendeydi.
Bölüm sonu teni bi emoji buldum★ yıldızz nasıl bide instagram da gezerken insanların 3 . Kişi ağızı okumaktan nefret ettiği öğrendim birinci kişi ağızı denedim nasıl olmuş düşüncelerinizi merek ediyorumm ve sizi seviyorum
Bölüm etkileşimi
