1. bölüm · Sunda
Fersah Dizdar
Babası tarafından 18 yaşına gireceği güne, kontratı imzalanmıştı. Bunun dile dökülecek bir yanı yoktu. Bir toprak uğruna onu istemediği, tüm Savur’un zalim bildiği, katil ruhlu adama mahkum etmişti. Vicdan kelimesi eksik ve savunmasız kalmış, masumiyet ayaklar altına alınmıştı.
Fersah, babasının verdiği karardan sonra daha fazla dayanamamış ve evden kaçmıştı. Bir müddet çamurlu tarlada koştu. Sonra babasının vicdan yoksunu sesini işitti.
“Dur, dur kaçma! O adamla evlenecek beni bu sefillikten kurtaracaksın! Buradaki toprakların hepsi benim olacak! Kaçma lan çırpısız! Ağama ne derim ben! Hele seni elime geçireyim etlerini morartacağım!”
Onun adı baba idi, sevgiden bir haber, şiddet meyilli bir baba, baba kelimesi böyle bir adamı hak etmiyordu. Bir baba kızını sarıp sarmalardı. Battal gibi geceleri aç susuz bırakıp gündüzleri şiddet uygulamazdı. O bir babadan daha fazlası bir caniydi. Onun için bu hayatta dile gelmiş bir kelime yoktu
Koşmaktan soluğu tıkanan Fersah’ın, ayağı kaydı ve düştü. “İstemiyorum, gelme üzerime istemiyorum, o adamla evlenmeyeceğim, bir toprak uğruna bana bunu yapamazsın! Zaten bende bir can bırakmadın! Bu bana reva olmamalı!” Annesi babasının dayakları yüzünden o daha on beş yaşında iken, gözlerinin önünde ölmüştü. Babası erkek olmadığı için onu hiç sevmedi. Annesine uyguladığı tüm şiddetleri ona da uyguladı. Annesi defalarca onunla birlikte evden kaçmaya çalıştı fakat nafile, babası her seferinde engel oldu. Önceki şiddetlerinin iki mislini uyguladı.
“Seni öldürmemek için kendimi zor tutuyorum. Sen dua et ölürsen Ağa’ma bir şey söyleyemem! Haftaya gelip seni alacak. Nasıl olsa bir ay sonra on sekizin doluyor!” Korkusu onu titretiyor, savunmasız bir liman haline getiriyordu. “Kalk lan gidiyoruz!” Elbisesinin yakalarından tutup ayağa kaldırdı. “Sana vereceğim cezaya hazırlıklı ol! Eğer dayanamaz ölürsen cesetini vahşi hayvanlara yedirtirim! Annenin yanına gömülme hayallerin bir hiç olur!” Geçen hafta annesinin mezarına kaçıp gitmiş ve annesi ile konuşurken babasına yakalanmıştı. Sırf bu yüzden ayak bileklerine ip bağlayıp onu yerlerde sürüklemişti. Bugün daha fazla ne yapabilirdi bilmiyordu.
Babası, onu peşinden sürükleyerek eve getirdi. Evin yan tarafında duran odunluğa götürüp yere fırlattı. “Sakın kalma geliyorum.” Odunluktan çıkıp gitti. Korku içinde yapacağı şeyi bekliyordu. Bir kaçışı yoktu, bu kadere mahkum edilmişti.
Hayatında ki en acınası durum annesini kaybetmesiydi. Annesi öldükten sonra bir hayatı kalmamıştı. O, bu dünyayı çok seviyor, bir gün bu acılardan kurtulacağına inanıyordu. Bu kurtuluş ya ölüm ile olacaktı ya da bir insan ile.
Babası elinde ip ile gelince Fersah yerden destek alıp kendini geri çekti. “Kaç, kaç elimden kurtulamayacaksın! Gece boyunca burada aç susuz kalda aklın başına gelsin!” Eğilip bileklerine ipi bağladı. İpin diğer ucunu odunluğun üzerinde olan hezene bağladı. Bir anda ipe asılıp onu yukarıya doğru çekti. Bundan dolayı bileğinde şiddetli bir ağrı hissetti. Battal hemen eliyle onun ağzını kapattı. “Sakın bağırma!” İpi hezene sabitleyip çıkıp gitti.
Bileğindeki ağrının şiddeti artmaya başladı. Bağırmadı, bağıramadı. Nefesini tutup acıyı hissetmemeye çalıştı. Yüreğinde dinmeyen bir fırtına vardı. Acısı bunun yanında bir hiçti.
Yaklaşık olarak iki saattir buradaydı. Artık bu ağrıya dayanacak gücü kalmamıştı. Öldürmesi umrunda bile değildi. Bağırmaya başladı. “Yeter! Yeter bu acıya dayanamıyorum! Çıkar beni buradan! Bileğim çok acıyor! Yalvarırım çıkar beni buradan!” Şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı. “Çıkar, nolursun çıkar beni! Yetmedi mi bunca zaman canımı yaktığın! Ben istemedim babam olmanı! Keşke annem yerine sen ölseydin! Daha ne kadar acı çektireceksin!” Onun ağlaması sanki gökyüzü delinmişte, fırtınalı bir yağmur yağıyormuş gibiydi.
Babası Battal, gürültü ile odunluğun kapısını açıp girdi. “Kes lan sesini! Sana bağırmayacaksın demedim mi ben! Saçaklının kızı! Ananda sende dünyayı zehir ettiniz! Keşke ben ölseymişim, demek öyle ha! Öldüreyim de gör sen gününü!” Tokatı suratına indirdi. Bir tokat daha indirecekken telefonu çaldı. “Efendim ağam?” Karşısındaki adamı dinledikten sonra onaylayıp telefonu kapattı. “Sen dua et ağam seni almaya geliyor! Önce imam nikâhı kıyılacakmış, yaşın tamamlanınca da resmi nikâhı kıyarmış. Git sana aldığım yeni kıyafetleri valize koy, sonra da üzerine düzgün birini giy!” Bileklerini çözüp gitti. Tüm hazırlığı zaten yapmıştı. Ağa’ya fakir görünmemek için bunca zaman almadığı kadar yeni ve güzel elbiseler almıştı.
Ağlayarak odasına çıktı. Bileğindeki ağrı sızım sızım sızlıyordu. Yüreğinin orta yerinde bir burukluk vardı, onu acı içinde kıvrandıran.
Bu ev kötü harabe bir yerdi. Büyük dedesinden kalma, babasının sırf para harcamamak için rutubetin içinde senelerdir, onları hapis ettiği evdi.
Üzerini değiştirmiş, kıyafetleri valize koymuştu. Artık bir kaçışı kalmamış, kendini kadere teslim etmişti. Elbet bir gün onunda acıları son bulacak, bu yaşadıkları acı bir geçmiş olarak kalacaktı.
“Fersah hadi gel kızım, Ağa’m seni almaya gelmiş.” Ölü bir ruh, gömülmeye hazır bir bedendi. Sızlamayan eliyle valizi aldı. Kafasını önüne eğdi. İnsanların, onun morarmış yüzünü görüp acımasını istemedi, bu yüzden yüzüne peçe taktı. Merdivenleri idam edilmeye giden bir beden gibi zorlukla indi. Her yutkunması boğazında düğümlendi. Ayakları onu her defasında geri gitmesi için zorladı.
Tüm bunlara rağmen son basamağı da inip yanlarına ulaştı. Kimsenin onun simasını görmeyecek olması onu rahatlatmıştı. “Yolun açık olsun güzel kızım, babanı unutma.” Hayatında ilk defa babası ona kızım demişti. Para insanı bir kere bünyesine alınca bağımlı yapıyordu. “Ağa’m, yolunuz açık, bahtınız güzel olsun.” Uzanıp onun elini sıkmak istedi fakat, adam elini geri çekti.
O, Affan Ağir Barbasoğlu’ydu, kimsenin elini sıkmaz, kimseye merhamet etmezdi. Sekiz yaşında babaannesi yüzünden iki parmağını kaybetmiş, yıllarca zorbalık görmüş Affan’dı. Öfke onun adıydı, zulüm onun ta kendisiydi.
Affan, önden çıkıp evi terk etti. Fersah’ta arkasından çıktı. Tek başına gelmişti. “Geç ön koltuğa bin!” Fersah bunun doğru olmadığını düşündüğü için arka koltuğa oturdu. Affan, sabır çekip şoför koltuğuna oturdu. “Eğer bir daha sözümü dinlemessen zor kullanmak durumunda kalırım!” Sert ve baskın bir ses tonu vardı. Fersah çıtını çıkarmadı. Affan bu duruma şaşırmıştı. Hiç bir şey söylemeden arabayı konağa sürdü.
Yarım saatin sonunda konağın önüne geldiler. Fersah yol boyunca içine ağlamış, tek bir ses çıkarmamıştı. “Aileme karşı en ufak saygısızlığında kendini kapıda bulursun! Hal ve hareketlerini ona göre takın! Şimdi yukarı çıkacağız ve imam nikâhımız kıyılacak, ama asla karım olmayacaksın! Ailem istediği için seni gelin olarak alıyorum, hayatımda bir kadına yer yok! Sakın kendini karım sanma! Siz kadınların hepsi aynıdır, para için doğdunuz, para için kendinizi satıyorsunuz! Burada neden olduğunu ikimizde çok iyi biliyoruz, babanın da senin de tek derdin para.” Fersah duyduğu kelimeler karşısında afalladı. Para bul onun için hiç bir şeydi. Babası onu toprak için satmıştı, o bunu asla istememiş hatta karşı çıktığı için daha çok şiddet görmüştü. “Konuşsana lan!”
Fersah güçlükle “ta-tamam” diyebildi. Korkmuş, masum bir kızdı.
Affan onun sesi karşısında savunmasız kalmış, adeta büyülenmişti. Her ne kadar cılız ve sessiz bir ton olsada bu haliyle bile onu etkilemişti. Daha fazla buna müsaade etmeyip arabadan indi. Arka kapıyı açıp kızı kolundan çekti. Bunun üzerine Fersah çığlık attı. “Sen neden bağırıyorsun!”
Artık saklamanın ve gözyaşlarının içine akmasının anlamı yoktu. “Bile- ğim.” Affan elbisesinin kolunu yukarı çekip baktı. Gördüğü manzara ufakta olsa içine işledi.
“Bu, bu nasıl oldu? Ben mi yaptım?”
Tufan Barbasoğlu, dışarıda sigarasını içtiği için kızın çığlığını duymuştu. Koşarak yanlarına geldi. “Abi daha kızı eve getirmeden dövüyor musun?”
“Hayır, hayır ona bir şey yapmadım. Bileğin neden bu hâlde cevap ver!” Fersah korkudan hiç bir şey söyleyemedi. Eğer babası onu şikayet ettiğini öğrenirse onu öldürürdü. “Tufan sen doktora haber sal, imam yukarıda bekliyor bizim çıkmamız lazım.”
“Tamam abi veriyorum.”
Fersah, arabadan inip Affan’ın önüne geçti. Yavaş ve ürkek adımlarla içeriye ilerledi. Affan onun diğer kolunu tutup avluya giden merdivenlere yönlendirdi. Birlikte avluya girdiler. Onlar için ayrılmış olan yere oturdular.
Nikâh işlemleri tamamlandıktan sonra Affan’ın annesi Fersah’ı kolundan tutup oğlunun odasına götürdü. Odanın içerisine ilerleyip onu yatağa attı. “Oğluma karılık yapmazsan seni süründürürüm! Eğer oğlum bu odadan mutsuz çıkarsa bende sana dünyayı dar ederim. Seni oğluma layık görüp aldığıma şükret! Şimdi burada otur ve oğlumu bekle. Sakın ola onun isteklerine karşı çıkma!” Kapıyı çarpıp gitti. Fersah bunun üzerine yerinden sıçradı. Düştüğü durum içler acısıydı. Odanın köşesine gidip yere çöktü. Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
Affan, gelen doktoru alıp odasına çıktı. Odanın kapısını açıp önce kendisi girdi. “Sen bekle burada, ben sana seslenince içeriye gel.” Kapıyı kapatıp odaya döndü. Fersah umduğu gibi yatağın üzerinde değildi. Işıkları açıp etrafa bakındı. Duvarın köşesine sinmiş bedeni görünce duraksadı. “Neden oradasın! Kalk ve koltuğa otur!” Fersah ürkek bir şekilde, denileni yapıp koltuğa oturdu. Affan, doktoru içeri aldı.
Doktor odanın içinde ilerleyip Fersah’ın yanına diz çöktü ve koluna dokunmak istedi fakat o buna izin vermeyip geriye çekti. “Sakin ol, kötü bir şey yapmayacağım sadece bileğine bakacağım.” Adamın yüzüne bakmadı. Hafifçe kolunu araladı. Doktor koluna baktı. Her dokunmasında Fersah inliyordu. “Bileği yerinden çıkmış, şimdi geri takacağım. Bu çok ağrılı bir işlem fakat hemen geçecek.” Doktor dediğini yapıp bileğine hamlede bulunca Fersah çığlık atmamak için kendini sıktı. Acıyı dışına vuramayıp, kendini kastığı içinde koltuğa yığıldı.
Affan, doktoru yakasından tutup ayağa kaldırdı. “Naptın lan ona!”
“Sorun yok Affan bey, acıyı kaldıramadığı için bayıldı. Kolu bir hafta sargıda kalacak. Eğer iyileşmesse hastaneye getirmenizde fayda var. Yazdığım ilaçlar ve kremleri düzenli olarak kullansın.”
Yakasını bırakıp bir kaç adım geriledi. “Tamam anladık, ne zaman kendine gelir?”
“Çok sürmez, kolonya koklatabilirsiniz.” Onu başıyla onaylayıp odasından çıkardı. Geri dönüp Fersah’ı yatağa yatırdı. Yüzündeki peçeyi yavaşça araladı. Yüzünü gördüğünde dehşete düştü. Her yerinde parmak izleri vardı. Şiddete uğradığı ayan beyan ortadaydı. Elini onun yüzündeki izlerin üzerinde gezdirdi. Fersah irkilerek gözlerini açtı. Mavi gözleri, yeşil gözler ile buluştu. Yatakta kendini geriye çekti.
Affan aklını yitirmek üzereydi. Bir kız nasıl bu kadar masum ve güzel olurdu. Yıllardır kadınlar için yaptığı çerçeveye, Fersah sığmamıştı. “Benden korkuyor musun?” Cevap alamadı. Çünkü Fersah’ın korkudan konuşacak hali yoktu. “Böyle olduğum için benden korkuyor musun?”
Fersah kafasını kaldırıp ilk defa onun gözlerine baktı. Hangi konudan bahsettiğini anlamamıştı. Uzun bir süre göz göze baktıktan sonra kafasını tekrar eğdi. “Ne dediğinizi anlamadım?”
Affan için özgürlüğün bir tonu olsa bu Fersah’ın sesi olurdu. “Parmaklarım eksik, üstelik katilim.”
Fersah bakma gereği duymadı. “Peki ya kalbiniz? Oda eksik mi?”
