SON SİPER kitap kapağı

8. bölüm / 8

SON SİPER

BÖLÜM 8 — İHANETİN YÜZÜ

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 8 — İHANETİN YÜZÜ

Kapının kilidi döndü.

Klik...

Yusuf tüfeğini kaldırdı. Ali Çavuş, yaralı omzunu tutan Nuri'nin önüne geçti. Zehra, Hasan Ağa'nın fotoğrafını göğsüne bastırırken Selim'in yüzüne baktı.

Mustafa Rauf Bey duvara yaslanmıştı. Yaralıydı ama gözleri hâlâ bir komutanın gözleriydi.

Kapı ağır ağır açıldı.

İçeri giren adamın üzerinde koyu renkli bir subay üniforması vardı. Yüzü solgundu. Sağ yanağında eski bir yara izi bulunuyordu. Arkasında silahlı adamlar bekliyordu.

Adam, Yusuf'a baktı ve gülümsedi.

— Nihayet tanışıyoruz, Teğmen Yusuf Karahan.

Yusuf namlusunu indirmedi.

— Murat.

— Demek adımı duydun.

— Adını çok duydum. Yüzünü ilk defa görüyorum.

Murat'ın gülümsemesi genişledi.

— Yüzler unutulur, Yusuf. Ama yapılanlar unutulmaz.

Yusuf bir adım attı.

— Hasan Ağa'yı sen mi öldürdün?

Murat, Zehra'ya baktı.

— Baban çok meraklı bir adamdı, kızım. Bazı kapıları hiç açmaması gerekiyordu.

Zehra'nın gözleri doldu.

— Onu öldürdün!

— Baban kendi sonunu hazırladı.

Zehra ileri atılacak oldu. Yusuf kolunu tutarak onu durdurdu.

— Sakin ol.

— Babamı öldüren adam karşımızda!

— Biliyorum. Ama şimdi öfkeyle hareket edersek hepimiz ölürüz.

Murat alkışlar gibi ellerini birbirine vurdu.

— İşte bu yüzden seni merak ediyordum, Yusuf. Cesursun. Ama hâlâ dünyayı kurtarabileceğini sanacak kadar gençsin.

Yusuf'un sesi sertleşti.

— Senin gibiler yüzünden bu memleket kan ağlıyor.

Murat'ın yüzündeki tebessüm kayboldu.

— Bu memleketin neye ihtiyacı olduğunu sen bilmiyorsun.

— Sen mi biliyorsun?

— Ben savaşın sonunda kimin kazanacağını biliyorum.

Murat masaya yaklaştı ve haritanın üzerine elini koydu.

— Ordular cephede birbirini öldürürken asıl savaş burada veriliyor. Telgraflarda, mühürlerde, gizli anlaşmalarda... Bir komutanın yanlış yere gönderdiği yüz asker, binlerce kurşundan daha değerlidir.

Ali Çavuş öfkeyle tükürdü.

— İnsan hayatını hesap defteri sanıyorsun!

Murat ona dönüp baktı.

— Savaşta herkes bir rakamdır, Çavuş.

Ali'nin gözleri karardı.

— Ben senin rakamlarını birazdan azaltacağım.

Murat güldü.

Fakat Yusuf onun gözlerinde başka bir şey gördü: telaş.

Bu adam konuşarak zaman kazanıyordu.

Yusuf odanın kapısına, sonra masanın üzerindeki haritalara baktı. Duvarın dibinde bir telgraf cihazı duruyordu. Cihazın yanında yarısı yanmış belgeler vardı.

Murat'ın asıl istediği şey, o belgelerin yok edilmesiydi.

— Bizi neden hemen öldürmüyorsun? diye sordu Yusuf.

Murat ona döndü.

— Çünkü bana gereken bir şey var.

— Ne?

Murat, Zehra'nın elindeki fotoğrafı işaret etti.

— Hasan Ağa'nın sakladığı belgenin aslı.

Zehra fotoğrafı daha sıkı tuttu.

— Bende hiçbir şey yok.

— Yalan söylüyorsun.

— Babamın ne sakladığını bile bilmiyorum!

Murat'ın yüzü sertleşti.

— O hâlde öğrenmenin vakti geldi.

İki adam Zehra'ya doğru ilerledi.

Yusuf araya girdi.

— Ona dokunmayacaksınız!

Murat elini kaldırdı. Askerleri durdu.

— Hâlâ anlamadın mı, Yusuf? Benim sana ihtiyacım var.

— Benim sana hiçbir ihtiyacım yok.

— Var. Çünkü Mustafa Rauf Bey'in gerçek emir defterini yalnızca sen okuyabilirsin.

Yusuf'un yüzü değişti.

Rauf Bey başını kaldırdı.

— Sakın...

Murat gülümsedi.

— Komutanın sana anlatmadığı çok şey var.

Yusuf, Rauf Bey'e döndü.

— Hangi emir defteri?

Rauf Bey cevap vermedi.

Murat, masasının üzerindeki çekmeceyi açtı ve eski bir belge çıkardı.

— İki yıl önce Karahisar'da yapılan operasyonun emri. Bu emri kim verdi, biliyor musun?

Yusuf belgeyi almak istemedi.

— Söyle.

Murat belgeyi açtı.

— Mustafa Rauf Bey.

Zehra şaşkınlıkla Rauf Bey'e baktı.

Ali Çavuş başını salladı.

— Bu bir oyun.

Murat devam etti:

— Hasan Ağa'nın öldürüldüğü gece, Karahisar'daki bütün birliklerin geri çekilmesi emredildi. Köy savunmasız bırakıldı. Düşman içeri girdi. Hasan Ağa geride kaldı.

Yusuf, Rauf Bey'e döndü.

— Bu doğru mu?

Rauf Bey'in yüzü acıyla gerildi.

— Emir benim mührümle gönderildi.

— Ben size emri soruyorum!

— Ben o emri vermedim!

Murat kahkaha attı.

— Her hainin bir bahanesi vardır.

Yusuf'un zihninde bütün parçalar birbirine çarpıyordu. Sahte mühürler, kayıp birlikler, Kemal'in suçlanması...

Ya Rauf Bey gerçekten kandırılmışsa?

Ya da bütün bu hikâyenin merkezinde o varsa?

Yusuf karar vermek zorundaydı.

Tam o sırada Selim öne çıktı.

— Murat, yeter.

Murat'ın yüzü değişti.

— Senin konuşma hakkın yok.

— Belki yok. Ama bildiğim bir şey var.

Selim silahını yavaşça kaldırdı.

— Hasan Ağa'nın sakladığı belge Zehra'da değil.

Murat'ın bakışları keskinleşti.

— Nerede?

Selim, Yusuf'a baktı.

— Kemal'de.

Herkes dondu.

Yusuf'un aklına kilisedeki karşılaşma geldi. Kemal'in sustuğu anlar, yarım kalan açıklamaları, eski değirmendeki anahtar...

Murat ilk defa öfkesini gizleyemedi.

— Kemal Arslan nerede?

Yusuf cevap vermedi.

Murat silahını kaldırdı.

— Son kez soruyorum. Kemal nerede?

Yusuf namlusunu doğrudan Murat'ın göğsüne çevirdi.

— Önce benim soruma cevap vereceksin.

Murat kaşlarını çattı.

— Nedir?

Yusuf'un sesi buz gibiydi.

— Mustafa Rauf Bey'i neden öldürmeye çalıştın?

Murat'ın yüzünde yavaşça bir gülümseme belirdi.

— Çünkü o da benim gibi bir adamdı, Yusuf.

Bir an durdu.

— Ve sonunda benimle aynı tarafta olmayı reddetti.

Tam o anda odanın dışından üç el silah sesi duyuldu.

Ardından bir asker kapıya çarparak içeri düştü.

— Yüzbaşım! Kuzey geçidi... ele geçirildi!

Murat hızla döndü.

— Kim tarafından?

Asker son nefesiyle cevap verdi:

— Yüzbaşı Kemal Arslan!

Yusuf'un kalbi hızlandı.

Kemal yaşıyordu.

Ve bu kez saklanmıyordu.

Murat'ın yüzündeki öfke yerini korkuya bıraktı.

Yusuf bunu fark etti.

— Demek ondan korkuyorsun.

Murat yeniden Yusuf'a döndü.

— Hayır, Teğmen.

Silahını kaldırdı.

— Ondan değil.

Tünelin derinliklerinden yaklaşan ayak sesleri duyuldu.

Murat'ın sesi alçaldı.

— Onun elindeki şeyden korkuyorum.

Ve karanlığın içinden bir ses yükseldi:

— Yusuf! Eğil!

Yusuf kendini yere attı.

Silahlar patladı.

Oda dumanla doldu.

Birileri bağırıyordu. Camlar kırılıyor, mermiler taş duvarlara çarpıyordu.

Duman dağıldığında Murat yoktu.

Kapının önünde ise kanlar içinde bir asker yatıyordu.

Yusuf koşarak tünele çıktı.

Uzakta Kemal'in silueti görünüyordu.

Kemal elinde küçük bir deri çanta tutuyordu.

Yusuf ona doğru koştu.

— Kemal!

Kemal durdu.

— Vaktimiz yok!

— Çanta ne?

Kemal çantayı açtı.

İçinden eski bir defter çıkardı.

Yusuf kapağını gördüğü anda nefesi kesildi.

Defterin üzerinde kendi ailesinin soyadı yazıyordu.

KARAHAN AİLESİ — GİZLİ DOSYA

Kemal, Yusuf'un gözlerinin içine baktı.

— Sana yıllardır söyleyemediğim şey bu.

Yusuf defteri eline aldı.

İlk sayfayı açtı.

Ve karşısında gördüğü isim, hayatı boyunca inandığı her şeyi yerle bir etti.

Dosyadaki ilk isim: Yusuf Karahan'ın babası.

Kemal fısıldadı:

— Yusuf... Baban bu teşkilatın kurucularından biriydi.

Yusuf'un elindeki defter titredi.

Tam o anda arkasından Mustafa Rauf Bey'in sesi duyuldu:

— Hayır, Yusuf.

Yusuf yavaşça döndü.

Rauf Bey'in yüzü solgundu.

— Baban bu teşkilatı kurmadı.

Bir an sustu.

— Onu yok etmek için hayatını verdi.

Yusuf yeniden deftere baktı.

Son sayfanın köşesinde, yıllar önce atılmış bir imza vardı.

Ve imzanın altında tek bir cümle yazıyordu:

“Oğlum gerçeği öğrenirse, SON SİPER başlayacak.”

Yusuf, defterin son sayfasına bakıyordu.

“Oğlum gerçeği öğrenirse, SON SİPER başlayacak.”

Bu cümle yıllar önce yazılmıştı. Mürekkep solmuş, kâğıdın kenarları sararmıştı. Fakat Yusuf'un hayatında açtığı yara, taze bir kurşun yarasından farksızdı.

Babası...

Yıllardır şehit bir asker olarak hatırladığı babası, gizli bir teşkilatın içinde miydi?

Yoksa bütün hayatı boyunca kendisinden saklanan daha büyük bir hakikat mi vardı?

Yusuf başını kaldırdı.

— Rauf Bey, bana her şeyi anlatacaksınız.

Mustafa Rauf Bey'in yüzünde ağır bir yorgunluk vardı.

— Anlatacağım. Ama önce buradan çıkmalıyız. Murat kaçtı ve bu tünelin her çıkışını biliyor.

Kemal çantasını omzuna attı.

— Kuzey geçidini tuttum. Fakat uzun süre dayanamayız.

Ali Çavuş tüfeğini doldurdu.

— O hâlde yürüyelim. Benim de merak ettiğim şeyler var ama hepsini sağ kaldıktan sonra sorarım.

Nuri, yaralı omzunu tutarak ayağa kalktı.

— Ben hazırım.

Zehra ona yardım etti.

— Sen yalnızca ayakta kalmaya çalış.

— Emredersiniz, Zehra Hanım.

Ali Çavuş hafifçe gülümsedi.

— Bak sen şu delikanlıya. Kurşun yemiş, hâlâ emir dinliyor.

Kısa bir anlığına gerginlik dağıldı.

Sonra Rauf Bey elini kaldırdı.

— Sessiz olun.

Uzaklardan metal bir kapının kapanma sesi geldi.

Ardından ayak sesleri...

Çok sayıda ayak sesi.

Kemal tüfeğini kaldırdı.

— Bizi kuşatıyorlar.

Yusuf defteri göğsünün içine yerleştirdi.

— Öyleyse onlara bekledikleri yerden çıkmayacağız.

Rauf Bey şaşkınlıkla ona baktı.

— Ne düşünüyorsun?

Yusuf duvardaki eski haritayı gösterdi.

— Bu karargâhın iki çıkışı var. Biri kuzeyde, diğeri güneyde. Ama haritada üçüncü bir işaret bulunuyor.

Kemal haritaya yaklaştı.

İşareti görünce yüzü değişti.

— Bu olamaz.

Yusuf ona döndü.

— Nedir?

Kemal parmağını küçük bir çizginin üzerine koydu.

— Eski su yolu. Karahisar'ın dışındaki dereye çıkıyor. Fakat yıllar önce kapatılmış olması gerekiyordu.

Rauf Bey başını salladı.

— Kapatılmadı.

— Nereden biliyorsunuz?

— Çünkü onu kapatmamaları için emir veren bendim.

Yusuf gözlerini kıstı.

— Neden?

Rauf Bey'in cevabı kısa oldu.

— Bir gün kaçmamız gerekebileceğini biliyordum.

Ali Çavuş iç çekti.

— Komutanım, sizin tedbirleriniz olmasa bu savaşta çoktan toprağa karışmıştık.

— Şimdi övgü zamanı değil, Ali.

— Ben de zaten sağ çıkarsak devam edecektim.

Yusuf ilk kez belli belirsiz gülümsedi.

Sonra hepsi dar geçide yöneldi.

---

Su yolu karanlık ve soğuktu.

Ayak bileklerine kadar yükselen suyun içinde ilerliyorlardı. Tavandan damlayan sular, uzaktan gelen silah sesleriyle birleşerek uğursuz bir yankı oluşturuyordu.

Zehra, Yusuf'un yanında yürüyordu.

Bir süre sonra sessizliği bozdu.

— Babanı hatırlıyor musun?

Yusuf'un adımları yavaşladı.

— Hatırladığım şeyler var. Bana tüfek tutmayı öğretmişti. Bir de her zaman doğru bildiğim şeyin arkasında durmamı söylerdi.

— Peki sana hiç korktuğunu söyledi mi?

Yusuf düşündü.

— Hayır.

Zehra başını hafifçe eğdi.

— Belki de söylemeye fırsatı olmadı.

Yusuf ona baktı.

Zehra'nın gözlerinde kendi acısını görüyordu. İkisi de sevdikleri insanların geçmişinde saklanan sırlarla yüzleşiyordu.

— Zehra...

— Efendim?

— Babanın katilini bulacağım.

Zehra durdu.

— Ya bulduğunda öğrendiğin gerçek, düşündüğünden daha ağır olursa?

Yusuf bir süre cevap veremedi.

Sonra kararlı bir sesle konuştu:

— O zaman da gerçeğin karşısında duracağım.

Zehra gözlerini ondan ayırmadı.

— Bazen insanın en büyük savaşı düşmanıyla değil, inandığı şeylerle olur.

Yusuf bu sözleri aklının bir köşesine yazdı.

Çünkü artık bunun doğru olduğunu biliyordu.

---

Bir süre sonra geçidin sonunda soluk bir ışık belirdi.

Kemal öne geçti.

— Çıkışa yaklaştık.

Tam merdivenlere ulaşmışlardı ki Rauf Bey aniden durdu.

— Herkes yere yatsın!

Yusuf daha ne olduğunu anlayamadan yukarıdan bir ses duyuldu.

— Silahlarınızı bırakın!

Merdivenlerin başında üç asker bekliyordu.

Üniformaları Osmanlı ordusuna aitti.

Fakat ortadaki adamın elinde, Mustafa Rauf Bey'in mührünü taşıyan bir emir vardı.

— Mustafa Rauf Bey, Yusuf Karahan ve Kemal Arslan! Devlet emriyle tutuklusunuz!

Ali Çavuş dişlerini sıktı.

— Yine mi aynı oyun?

Yusuf merdivenlerin dibinden bağırdı:

— Emri kim verdi?

Asker kâğıdı kaldırdı.

— İstanbul'dan geldi!

Rauf Bey'in yüzü sertleşti.

— İstanbul'dan mı?

Yusuf onun tepkisini fark etti.

— Ne oldu?

Rauf Bey fısıldadı:

— Bu mümkün değil.

— Neden?

— Çünkü bu görevi İstanbul'dan bilen kimse yok.

Yusuf'un zihni hızla çalıştı.

Ya İstanbul'da da birileri onların peşindeydi...

Ya da emir çok daha önceden hazırlanmıştı.

Yusuf sesini yükseltti.

— Emri getiren subayın adını söyle!

Asker tereddüt etti.

— Binbaşı Ferit Bey.

Rauf Bey'in gözleri büyüdü.

Kemal ona döndü.

— Tanıyor musunuz?

Rauf Bey'in sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

— Ferit benim en yakın arkadaşımdı.

Yusuf bekledi.

— Ve?

Rauf Bey gözlerini kapattı.

— Onu on yıl önce kendi ellerimle toprağa verdim.

Merdivenlerin başındaki askerlerden biri silahını kaldırdı.

— Son kez söylüyorum! Teslim olun!

Yusuf artık hiçbir şeyin tesadüf olmadığına emindi.

Defterdeki isimler...

Sahte emirler...

Öldüğü söylenen adamlar...

Hepsi aynı karanlığın parçalarıydı.

Yusuf tüfeğini kaldırdı.

— Ali Çavuş!

— Emredin, teğmenim!

— Işıkları söndür!

Ali duvardaki lambaya ateş etti.

Karanlık çöktü.

Silah sesleri tüneli doldurdu.

Yusuf ve arkadaşları merdivenlerden yukarı atıldı. Kemal ilk askerin silahını düşürdü, Ali diğerini etkisiz hâle getirdi. Üçüncü asker kaçmaya çalışırken Yusuf yakasına yapıştı.

— Binbaşı Ferit nerede?

Asker korkuyla başını salladı.

— Ben sadece emirleri yerine getiriyorum!

Yusuf onu duvara yasladı.

— O zaman emirleri kim veriyor?

Askerin gözleri Rauf Bey'e kaydı.

Ve tek bir isim fısıldadı:

— Paşa...

Rauf Bey'in yüzü bembeyaz oldu.

Yusuf askeri bıraktı.

— Hangi paşa?

Asker cevap veremeden dışarıdan bir kurşun geldi.

Adam yere yığıldı.

Yusuf başını kaldırdı.

Geçidin ağzında bir gölge vardı.

Murat.

Elinde dumanı tüten tabancasıyla onlara bakıyordu.

— Bazı soruların cevabını öğrenmek, Yusuf, insanın ömrünü kısaltır.

Yusuf silahını ona doğrulttu.

— Kaçacak yerin kalmadı!

Murat gülümsedi.

— Ben kaçmıyorum.

Arkasındaki karanlıktan birkaç silahlı adam çıktı.

— Seni bekliyordum.

Murat cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı ve yere bıraktı.

Yusuf'un gözleri fotoğrafa takıldı.

Fotoğrafta genç bir Osmanlı subayı vardı.

Yanında da Yusuf'un çocukluk hâline benzeyen küçük bir çocuk...

Fotoğrafın arkasında bir tarih yazıyordu.

1910.

Ve iki kelime:

“İki kardeş.”

Yusuf fotoğrafı eline aldı.

— Bu ne demek?

Murat'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

— Babanın sana söylemediği son sır.

Yusuf'un sesi titredi.

— Benim kardeşim yok.

Murat bir adım yaklaştı.

— Öyle mi sanıyorsun?

Rauf Bey gözlerini Yusuf'tan kaçırdı.

Bu küçük hareket, Yusuf'a her şeyden daha ağır geldi.

— Rauf Bey...

Komutan cevap vermedi.

Yusuf'un sesi yükseldi.

— Bana söyleyin! Benim bir kardeşim var mı?

Rauf Bey başını kaldırdı.

Gözlerinde yıllardır taşıdığı bir pişmanlık vardı.

— Evet, Yusuf.

Dünya bir anlığına sessizleşti.

— Bir kardeşin var.

Murat araya girdi.

— Ve o kardeşin yıllardır bizim için çalışıyor.

Yusuf'un parmakları fotoğrafı buruşturdu.

— Kim?

Murat arkasındaki adamlara döndü.

Bir kişi öne çıktı.

Başındaki örtüyü çıkardı.

Yusuf'un gözleri büyüdü.

Karşısındaki yüzü tanıyordu.

Onunla birlikte savaşmıştı.

Aynı sofrada yemek yemiş, aynı siperlerde kurşunlardan kaçmıştı.

Nuri.

Yusuf'un yaralı genç askeri.

Nuri'nin yüzünde ne korku ne de pişmanlık vardı.

Sadece derin bir hüzün...

— Affet beni, Yusuf ağabey.

Yusuf'un elindeki fotoğraf yere düştü.

Nuri, Yusuf'un kardeşiydi.

Ve bütün bu zaman boyunca...

Düşmanın en yakınındaydı.

Nuri’nin dudaklarından dökülen o iki kelime, yeraltındaki odada yankılandı.

“Affet beni, Yusuf ağabey…”

Yusuf’un elindeki tabanca yavaşça aşağı indi. Gözleri karşısındaki genç askere kilitlenmişti. Günlerdir aynı siperde omuz omuza savaştığı, yaralandığında sırtında taşıdığı, kardeşi bildiği adamın gerçekten kardeşi olduğunu öğrenmişti.

Ama bu sefer onu koruması gereken düşman, kendi kanından biriydi.

Yusuf: “Ne zamandan beri?”

Nuri başını kaldırmadı.

Yusuf: “Sana soruyorum! Ne zamandan beri onların adamısın?”

Nuri’nin gözleri doldu. Yaralı omzundaki kan, üniformasının koluna yayılıyordu.

Nuri: “İlk günden beri değil…”

Yusuf: “Yalan söyleme!”

Yusuf’un sesi taş duvarlarda patladı. Ali Çavuş araya girmek istedi ama Yusuf elini kaldırarak onu durdurdu.

Yusuf: “Ben seni bu cephede büyüttüm sanıyordum. Aç kaldık, birlikte yattık, birlikte ateş altında kaldık. Ben sana sırtımı döndüğümde arkamı kolladığını düşündüm!”

Nuri: “Kolladım!”

Yusuf: “Öyleyse neden?”

Nuri bir an Murat’a baktı. Murat’ın yüzünde en ufak bir telaş yoktu. Sanki bu hesaplaşmayı uzun zamandır bekliyordu.

Murat: “Çünkü bazı insanlar vatan için savaşır, bazılarıysa sevdiklerini yaşatabilmek için.”

Yusuf tabancasını yeniden kaldırıp Murat’a doğrulttu.

Yusuf: “Sen sus!”

Murat hafifçe gülümsedi.

Murat: “Kardeşine kızıyorsun ama hikâyenin tamamını bilmiyorsun, Teğmen. Sana anlatılmayan şeyler var.”

Yusuf: “Anlatacakların seni kurtarmayacak.”

Murat: “Belki. Ama duyacakların onu öldürmeni engelleyebilir.”

Yusuf’un parmağı tetiğin üzerinde gerildi.

Nuri araya girdi.

Nuri: “Ağabey, babamızın ölümünden sonra annemizin nerede olduğunu hiç sordun mu?”

Yusuf dondu.

Odanın içindeki silah sesleri uzakta kalmış gibiydi. Bir an için yalnızca annesinin yıllar önceki sesi vardı kulaklarında. Babasının ölümünden sonra evde dolaşan sessizlik, geceleri kapıya bakarak bekleyen annesi…

Yusuf: “Annemiz yıllar önce öldü.”

Nuri başını iki yana salladı.

Nuri: “Sana öyle söylediler.”

Yusuf’un yüzündeki öfke yerini korkunç bir şaşkınlığa bıraktı.

Yusuf: “Ne demek istiyorsun?”

Nuri konuşmaya çalıştı ama Murat elini kaldırdı. Arkasındaki adamlardan biri Nuri’nin kolunu kavradı.

Murat: “Yeterince konuştun.”

Yusuf ileri atıldı.

“Bir daha ona dokunursan—”

Silahlar aynı anda Yusuf’a çevrildi.

Ali Çavuş, Yusuf’un önüne geçti. Kendi tabancasını kaldırırken yarım adım bile geri çekilmedi.

Ali Çavuş: “Teğmenim, ne yapacaksak birlikte yapacağız. Ama şu namluların önünde birbirimizi vurmayalım.”

Selim Efendi duvarın dibinde sessizce duruyordu. Gözleri Murat’ın arkasındaki adamlardan birine takılmıştı. Adamın sağ elinde siyah bir yüzük vardı. Üzerinde küçük bir hilal ve iki çapraz çizgi işlenmişti.

Selim’in yüzü bir anda bembeyaz oldu.

Selim: “O yüzük…”

Murat başını çevirdi.

Murat: “Neymiş o yüzük, Selim Efendi?”

Selim cevap vermedi. Yüzüğün sahibini tanımış gibiydi.

Mustafa Rauf Bey, yaralı hâliyle duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı.

Rauf Bey: “Selim… Onu nereden tanıyorsun?”

Selim’in dudakları titredi.

Selim: “Çünkü o işareti en son… Yusuf’un babasının dosyasında görmüştüm.”

Yusuf başını ona çevirdi.

Yusuf: “Babamın dosyasında mı?”

Rauf Bey gözlerini kapattı. Sanki yıllardır sakladığı bir gerçeğin artık ortaya çıkacağını anlamıştı.

Rauf Bey: “Yusuf… Babanın ölümünden önce yaptığı son iş, bu örgütün içine sızmaktı.”

Yusuf: “Bunu biliyorum.”

Rauf Bey: “Hayır. İçeri sızmakla kalmadı. Örgütün en üstündeki adamın kimliğini öğrendi.”

Murat’ın yüzündeki gülümseme silindi.

Rauf Bey devam etti:

Rauf Bey: “Ve o adam, bugün burada.”

Odadaki herkes aynı anda siyah yüzüklü adama döndü.

Adam ağır adımlarla öne çıktı. Yaşı elliyi geçmişti. Üzerinde kusursuz bir Osmanlı subayı üniforması vardı. Yüzündeki sakinlik, etrafındaki silahlı adamlardan daha ürkütücüydü.

Adam: “Mustafa Rauf Bey… Yine yarım kalan bir konuşmayı tamamlamaya çalışıyorsun.”

Yusuf tabancasını ona çevirdi.

Yusuf: “Kimsin sen?”

Adam bakışlarını Yusuf’a çevirdi.

Adam: “Babanın son nefesinde adını andığı adam.”

Yusuf’un eli titredi.

Yusuf: “Babamı sen mi öldürdün?”

Adamın cevabı gecikmedi.

Adam: “Hayır. Babanı öldüren şey, doğru insanlara yanlış zamanda güvenmesiydi.”

Yusuf ateş etmek üzereydi ki Rauf Bey bağırdı:

Rauf Bey: “Yusuf, dur!”

Bir silah sesi duyuldu.

Herkes yere kapandı.

Fakat vurulan Yusuf değildi.

Murat’ın arkasında duran askerlerden biri göğsünü tutarak yere yığıldı. Ardından odanın ışıkları söndü. Karanlıkta bağrışmalar, ayak sesleri ve birbirine karışan silah sesleri duyuldu.

Ali Çavuş: “Yusuf! Sol taraf!”

Yusuf karanlıkta bir kolun kendisini çektiğini hissetti. Refleksle yumruğunu savurdu ama karşısındaki ses onu durdurdu.

Nuri: “Ağabey! Benim!”

Yusuf: “Bırak beni!”

Nuri: “Beni vuracaksan sonra vur! Şimdi buradan çıkmalıyız!”

Nuri, Yusuf’u taş sütunların arkasına çekti. Kendi yaralı omzuna rağmen onu korumaya çalışıyordu.

Karanlıkta bir kapı gıcırtıyla açıldı.

Nuri: “Buradan!”

Yusuf geri çekilmedi.

Yusuf: “Seninle hiçbir yere gelmiyorum.”

Nuri’nin gözlerinden yaşlar süzüldü.

Nuri: “Beni hain sanmakta haklısın. Ama sana bir kez olsun yalan söylemedim.”

Yusuf: “Annemiz hakkında ne biliyorsun?”

Nuri’nin yüzü değişti. Cevap vermek için ağzını açtı, fakat karanlığın içinden bir ses yükseldi.

Murat: “Nuri! Onu hemen buraya getir!”

Nuri, Yusuf’un gözlerine baktı.

Nuri: “Bizi buradan çıkarırsan sana her şeyi anlatacağım. Annemiz hakkında bildiklerimi de… Babamızın neden öldüğünü de.”

Yusuf’un içinde iki ses çarpışıyordu. Biri kardeşini hemen orada sorgulamasını söylüyordu. Diğeri ise çocukluğundan beri kaybettiğini sandığı ailesinin hâlâ bir parçasının hayatta olabileceğini fısıldıyordu.

Sonunda tabancasını indirdi.

Yusuf: “Önden yürü. Ama aklından kaçmak geçerse seni kendim durdururum.”

Nuri başını salladı.

İkisi dar geçide girdiler.

Arkalarında Ali Çavuş’un sesi duyuldu:

Ali Çavuş: “Teğmenim! Nereye gidiyorsunuz?”

Yusuf dönüp bağırdı:

Yusuf: “Kardeşimi sorgulamaya!”

Fakat geçidin sonunda onları bekleyen şey, bir sorgu odası değildi.

Taş merdivenlerin dibinde eski bir masa, masanın üzerinde paslanmış bir kandil ve duvara çivilenmiş sararmış bir fotoğraf vardı.

Yusuf kandili yaktı.

Fotoğrafta üç kişi görünüyordu: Babası, genç Mustafa Rauf Bey ve yüzünü daha önce hiç görmediği bir kadın.

Kadının kucağında iki bebek vardı.

Fotoğrafın arkasına tek bir cümle yazılmıştı:

“İki oğlumdan biri vatanı kurtaracak, diğeri onu yıkacak.”

Yusuf fotoğrafı elinden düşürdü.

Nuri duvara yaslandı, başını öne eğdi.

Yusuf: “Bu fotoğraf ne zaman çekildi?”

Nuri: “Biz doğduğumuz yıl.”

Yusuf: “Peki bu kadın kim?”

Nuri’nin sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Nuri: “Annemiz.”

Yusuf’un nefesi kesildi.

Nuri: “Ve ağabey… O hâlâ hayatta.”

Tam o sırada merdivenlerin üstünden üç kez metalik bir ses geldi.

Tak. Tak. Tak.

Nuri’nin yüzü korkuyla gerildi.

Yusuf: “Bu ne?”

Nuri silahını çekti.

Nuri: “Bizi buldular.”

Yukarıdan bir adamın sesi yankılandı:

“Yusuf Karahan! Silahını bırak ve kardeşinden uzaklaş!”

Ardından aynı ses, Yusuf’un hayatını sonsuza dek değiştirecek cümleyi söyledi:

“Annen hâlâ bizim elimizde, Teğmen. Ve gün doğmadan kararını vereceksin.”

Yusuf tabancasını merdivenlere doğrulttu.

Bu kez karşısında yalnızca bir düşman ordusu yoktu.

Bir tarafta vatanı, diğer tarafta ailesi vardı.

Ve ilk defa, hangi siperi savunursa savunsun bir şeyini kaybedeceğini biliyordu.

BÖLÜM 8 SONU

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18