3. bölüm / 8
SON SİPERBÖLÜM 3 KARAHİSAR'IN GÖLGESİ
Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 3 KARAHİSAR'IN GÖLGESİ
- 1 BÖLÜM 1 GECE GELEN EMİR1.247 kelime
- 2 BÖLÜM 2 PUSUNUN ARDINDAN1.106 kelime
- 3 BÖLÜM 3 KARAHİSAR'IN GÖLGESİ1.413 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 4 ESKİ BİR DOST1.540 kelime
- 5 BÖLÜM 5 ESKİ DEĞİRMEN1.828 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — KARANLIKTAKİ İSİM2.164 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — YERALTINDAKİ SES1.976 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — İHANETİN YÜZÜ3.081 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş batmaya başlamıştı.
Karahisar'a giden yol, gün boyunca süren sessizliğin ardından daha da ürkütücü görünüyordu. Yolun iki yanında uzanan kuru ağaçlar rüzgârla sallanıyor, dalları birbirine çarparak garip sesler çıkarıyordu.
Yusuf atının üzerinde sessizce ilerliyordu.
Yanında Ali Çavuş, arkalarında Nuri ve yaralı Selim Efendi vardı.
Kimse konuşmuyordu.
Yusuf'un zihninde ise aynı soru dönüp duruyordu:
“Mustafa Rauf Bey neden Selim'e güvenmememi söylemişti?”
Mektubu cebinden çıkardı.
Bir kez daha okudu.
"Yusuf'a güven."
"Fakat Selim'e güvenme."
Mektubun devamı ise daha da tuhaftı.
"Eğer Karahisar'a ulaşırsanız, eski değirmene gidin. Orada sizi bekleyen biri olacak."
Yusuf mektubu katladı.
— Ali.
— Efendim?
— Karahisar'da eski bir değirmen var mı?
Ali Çavuş biraz düşündü.
— Vardır. Köyün doğusunda.
— Kim işletiyor?
— Eskiden Hasan Ağa işletirdi. Ama...
— Ama ne?
— İki ay önce öldü.
Yusuf kaşlarını çattı.
— Nasıl?
— Kimse bilmiyor.
Selim Efendi arkadan konuştu:
— Biliyorum.
Üçü birden ona döndü.
Yusuf atını yavaşlattı.
— Sen ne biliyorsun?
Selim'in yüzü ciddileşti.
— Hasan Ağa öldürülmedi.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü onu öldüren adamı gördüm.
Yusuf atından indi.
— Kimdi?
Selim cevap vermedi.
Yusuf yakasına uzanacakken uzaktan bir ses duyuldu.
Çan sesi.
Karahisar'ın girişindeki eski kilise çanı değildi.
Bir caminin minaresinden gelen ezan sesiydi.
Köy artık görünüyordu.
Fakat köyde bir tuhaflık vardı.
Hiç kimse dışarıda değildi.
Ne çocuklar vardı.
Ne kadınlar.
Ne de tarlalarda çalışan insanlar.
Yalnızca boş sokaklar...
Yusuf elini kaldırdı.
— Durun.
Herkes durdu.
Ali Çavuş tüfeğini hazırladı.
— Bir şey var.
Nuri fısıldadı:
— Köy terk edilmiş gibi.
Yusuf başını salladı.
— Hayır.
— Nereden biliyorsun?
Yusuf köyün girişindeki evlere baktı.
— Bacalardan duman çıkıyor.
Ali Çavuş gözlerini kıstı.
Gerçekten de bazı bacalardan ince duman yükseliyordu.
— İnsanlar içeride.
— Evet.
Yusuf silahını çıkardı.
— Ama neden dışarı çıkmıyorlar?
Tam o anda köyün içinden bir kadın çığlığı duyuldu.
Nuri irkildi.
— Teğmenim!
Yusuf atını ileri sürdü.
— Köye giriyoruz.
Ali Çavuş onu durdurmaya çalıştı.
— Ya pusuysa?
Yusuf arkasına baktı.
— O zaman pusuya gireriz.
Dört adam köye doğru ilerledi.
Sokaklar tamamen boştu.
Bir evin kapısı açıktı.
Yusuf attan indi.
— İçeri bakacağım.
Ali Çavuş hemen yanında durdu.
Evin içinde devrilmiş bir masa, kırılmış tabaklar ve yerde kan izleri vardı.
Nuri kapının yanında bekliyordu.
— Burada biri yaşamış.
Yusuf yerdeki izleri inceledi.
— Hem de çok yakın zamanda.
Kan izleri odanın arkasına doğru gidiyordu.
Tam o sırada dışarıdan bir ses geldi.
— Yusuf!
Yusuf döndü.
Sokağın sonunda genç bir kadın duruyordu.
Üzerinde sade, koyu renk bir elbise vardı.
Elinde küçük bir bohça taşıyordu.
Kadın korkuyla etrafına bakıyordu.
Yusuf ona yaklaştı.
— Kimsiniz?
Kadın cevap vermeden önce Selim Efendi'ye baktı.
Sonra gözleri büyüdü.
— Siz...
Selim de kadını görünce olduğu yerde kaldı.
— Zehra?
Yusuf ikisine baktı.
— Birbirinizi tanıyor musunuz?
Zehra'nın gözleri doldu.
— Babam nerede?
Selim cevap vermedi.
Zehra bir adım yaklaştı.
— Babamı sen öldürmedin, değil mi?
Yusuf şaşkınlıkla Selim'e döndü.
Selim'in yüzü bembeyaz olmuştu.
— Zehra, burada konuşamayız.
Kadın başını iki yana salladı.
— Artık kaçacak yer yok.
Tam o sırada köyün diğer ucundan bir silah sesi duyuldu.
PAT!
Zehra yere düştü.
— ZEHRA!
Yusuf koşarak ona ulaştı.
Kurşun omzunu sıyırmıştı.
Ali Çavuş hemen siper aldı.
— Ateş doğudan geldi!
Yusuf Zehra'yı duvarın arkasına çekti.
— Nuri! Yarayı sar!
Nuri diz çöktü.
Selim Efendi ise sokağın ortasında donup kalmıştı.
Yusuf ona bağırdı:
— Selim! Ne bekliyorsun?
Selim yavaşça başını kaldırdı.
Uzakta, evlerin çatılarının arasında bir adam görünüyordu.
Selim onu görünce tek bir cümle söyledi:
— O...
Yusuf sordu:
— Kim?
Selim'in sesi titredi.
— Hasan Ağa'yı öldüren adam.
Adam çatıdan kayboldu.
Yusuf ayağa kalktı.
— Ali!
— Buradayım!
— Onu buluyoruz.
Ali Çavuş başını salladı.
İkisi sokağın sonuna doğru koşmaya başladı.
Arkalarında Zehra, Selim ve Nuri kalmıştı.
Fakat Yusuf birkaç adım sonra durdu.
Çünkü karşıdaki duvarın üzerinde kırmızı boyayla yazılmış üç kelime gördü:
“SON SİPER BURADA.”
Yusuf'un yüzündeki ifade değişti.
Artık bunun sıradan bir casusluk görevi olmadığını anlamıştı.
Karahisar yalnızca bir köy değildi.
Birileri burayı savaşın kaderini değiştirecek büyük bir planın merkezi hâline getirmişti.
Ve Yusuf, farkında olmadan o planın tam ortasına girmişti.
Yusuf duvarın önünde birkaç saniye hareketsiz kaldı.
SON SİPER BURADA.
Bu üç kelime zihnine kazınmıştı.
Ali Çavuş yanına geldi.
— Teğmenim, ne oldu?
Yusuf duvarı gösterdi.
Ali Çavuş yazıyı görünce yüzünü buruşturdu.
— Bunu kim yazmış?
— Bilmiyorum.
Yusuf tüfeğini hazırladı.
— Ama yazan kişi bizim burada olduğumuzu biliyor.
İkisi sokağın sonuna doğru ilerledi.
Çatılarda kimse yoktu.
Yusuf yerdeki ayak izlerini fark etti.
— Buradan geçmiş.
Ali Çavuş diz çöktü.
— İki kişi.
— Emin misin?
— Biri ağır, diğeri daha hafif.
Yusuf ayağa kalktı.
— Ayrılalım.
Ali Çavuş başını salladı.
— Hayır.
Yusuf ona baktı.
— Emir.
— Biliyorum. Ama bu köyde ne olduğunu bilmiyoruz. Tek başınıza gitmeniz doğru değil.
Yusuf birkaç saniye düşündü.
— Peki. Beraber.
İkisi dar bir sokağa girdiler.
Sokağın sonunda eski bir ambar vardı.
Kapısı yarı açıktı.
Yusuf elini kaldırdı.
— Hazır ol.
Ali Çavuş tüfeğini omzuna aldı.
Yusuf kapıyı ayağıyla itti.
Gıcır...
İçerisi karanlıktı.
Bir köşede sandıklar, diğer tarafta eski tarım aletleri vardı.
Yusuf birkaç adım ilerledi.
Sonra yerde bir şey gördü.
Küçük bir kumaş parçası.
Üzerinde askerî bir arma vardı.
Yusuf onu eline aldı.
Ali Çavuş yaklaştı.
— Bu bizim ordunun arması.
Yusuf kumaşı inceledi.
— Evet.
— O zaman buradaki adam...
Yusuf başını kaldırdı.
— Bizim üniformamızdan biri.
Tam o sırada arka taraftan bir ses geldi.
— Silahlarınızı bırakın.
İki asker birden döndü.
Karanlığın içinden üç adam çıktı.
Üzerlerinde Osmanlı askerî üniforması vardı.
Öndeki adam tüfeğini doğrultmuştu.
— Yavaşça.
Ali Çavuş fısıldadı:
— Bunlar da mı sahte?
Yusuf cevap vermedi.
Öndeki adam konuştu:
— Teğmen Yusuf Karahan.
Yusuf kaşlarını çattı.
— Beni tanıyorsun.
— Seni tanımayan kalmadı.
— Kimden emir alıyorsun?
Adam gülümsedi.
— Sen yanlış soruyu soruyorsun.
Yusuf'un bakışları sertleşti.
— Doğru soru ne?
Adam bir adım attı.
— Senin kimin tarafından seçildiğin.
Yusuf sustu.
Adam devam etti:
— Mustafa Rauf Bey seni buraya neden gönderdi, biliyor musun?
— Söyle.
— Çünkü başka kimseyi gönderemezdi.
— Neden?
Adamın yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Çünkü Karahisar'daki herkes birbirinden şüphe ediyor.
Yusuf silahını biraz kaldırdı.
— Sen de dahil.
Adam cevap vermedi.
Bir anda dışarıdan bir silah sesi duyuldu.
Adamın arkasındaki askerlerden biri yere düştü.
Yusuf fırsatı kaçırmadı.
— Şimdi!
Ali Çavuş ateş etti.
Ambarın içi karıştı.
Yusuf öndeki adamın üzerine atıldı.
İkisi yere düştü.
Adam Yusuf'un elinden silahını almaya çalıştı.
Yusuf dirseğiyle adamın göğsüne vurdu.
Adam sendeledi.
Yusuf tabancasını çekti.
— Bitti.
Adam nefes nefese kaldı.
— Hayır.
Yusuf'un gözlerine baktı.
— Daha yeni başlıyor.
Sonra cebinden küçük bir madalyon çıkardı.
Yusuf madalyonu görünce dondu.
Madalyonun üzerinde Mustafa Rauf Bey'in mührü vardı.
— Bunu nereden aldın?
Adam gülümsedi.
— Komutanından.
Yusuf'un yüzü değişti.
Adam o anda başını Yusuf'un omzunun üzerinden dışarı çevirdi.
— Geç kaldınız.
Yusuf döndü.
Kapının önünde kimse yoktu.
Adam tekrar baktığında ise çoktan Yusuf'un elinden kurtulmuştu.
Ali Çavuş peşinden gitmek istedi.
— Teğmenim!
Yusuf elini kaldırdı.
— Bırak.
— Ama...
— Bizi başka yere çekmek istiyor.
Yusuf madalyona baktı.
Sonra cebindeki mektubu düşündü.
“Yusuf'a güven. Fakat Selim'e güvenme.”
Bir şeyler birbirine bağlanmaya başlamıştı.
---
Köyün diğer tarafında...
Zehra'nın yarası sarılmıştı.
Nuri yanında oturuyordu.
Selim Efendi ise ayakta, köyün girişine bakıyordu.
Zehra ona döndü.
— Bunca yıl nerelerdeydin?
Selim cevap vermedi.
— Babam öldüğünde neden gelmedin?
— Gelmek istedim.
— Ama gelmedin.
Selim gözlerini kapattı.
— Çünkü baban ölmeden önce bana bir şey emanet etti.
Zehra ayağa kalktı.
— Neydi?
Selim ona baktı.
— Sen.
Zehra'nın yüzü değişti.
— Ben mi?
— Seni korumamı istedi.
— Kimden?
Selim cevap vermeden önce uzaklardan Yusuf'un sesi duyuldu.
— Selim!
Selim arkasını döndü.
Yusuf hızla yanlarına geldi.
Elindeki madalyonu gösterdi.
— Bunu tanıyor musun?
Selim'in yüzü bir anda değişti.
— Nereden buldun?
— Bunu bana sen söyleyeceksin.
Selim madalyona baktı.
— O mühür...
Yusuf yaklaştı.
— Evet?
Selim'in sesi alçaldı.
— Bu mühür, Mustafa Rauf Bey'in değil.
Yusuf dondu.
— Ne?
— Onun mührünün aynısı.
Ali Çavuş şaşkınlıkla sordu:
— Nasıl yani?
Selim cevap verdi:
— Birileri onun mührünü kopyalamış.
Yusuf'un aklına sahte emir geldi.
Sonra mektup.
Sonra Karahisar.
Her şey tek bir noktaya bağlanıyordu.
Birileri Mustafa Rauf Bey'in adını kullanarak herkesi yönlendiriyordu.
Yusuf yavaşça konuştu:
— O zaman gerçek düşmanımız kim?
Selim gözlerini Yusuf'tan kaçırdı.
— Henüz bilmiyoruz.
Zehra araya girdi.
— Ben biliyorum.
Herkes ona döndü.
Zehra'nın yüzünde korku vardı.
— Babam ölmeden önce bana bir isim söyledi.
Yusuf yaklaştı.
— Kim?
Zehra derin bir nefes aldı.
— Kemal.
Yusuf'un yüzü değişti.
Ali Çavuş şaşkınlıkla ona baktı.
Çünkü Yusuf'un çocukluk arkadaşı Kemal'in adı, Mustafa Rauf Bey'in mektubundaki isimlerden biriydi.
Ve Yusuf ilk kez şunu düşündü:
Belki de aradığı hain, yıllardır tanıdığı biriydi.
Bölüm etkileşimi
