1. bölüm / 8
SON SİPERBÖLÜM 1 GECE GELEN EMİR
Bölümler 8Şu an: BÖLÜM 1 GECE GELEN EMİR
- 1 BÖLÜM 1 GECE GELEN EMİR1.247 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM 2 PUSUNUN ARDINDAN1.106 kelime
- 3 BÖLÜM 3 KARAHİSAR'IN GÖLGESİ1.413 kelime
- 4 BÖLÜM 4 ESKİ BİR DOST1.540 kelime
- 5 BÖLÜM 5 ESKİ DEĞİRMEN1.828 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — KARANLIKTAKİ İSİM2.164 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — YERALTINDAKİ SES1.976 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — İHANETİN YÜZÜ3.081 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece, çölün üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.
Uzaklardan top sesleri duyuluyor, her patlamanın ardından gökyüzü birkaç saniyeliğine turuncuya dönüyordu. Rüzgâr, siperlerin arasından geçerken kumları askerlerin yüzüne savuruyordu.
Yusuf Karahan, tüfeğini göğsüne yaslamış, siperin kenarında sessizce bekliyordu.
Üç gündür doğru dürüst uyumamıştı.
Gözleri ufukta, aklı ise İstanbul'daydı.
Annesinin son mektubu hâlâ cebindeydi.
Mektubu çıkarmadı. Ezberlemişti.
"Oğlum, nereye gidersen git, insanlığını yanında götür. Vatan için savaşırken kalbini kaybetme."
Yusuf gözlerini kapattı.
Tam o sırada arkasından bir ses geldi.
— Teğmenim...
Yusuf döndü.
Karşısında Ali Çavuş duruyordu.
— Ne oldu?
Ali Çavuş nefesini toparlamaya çalışarak etrafına baktı.
— Komutan seni çağırıyor.
Yusuf kaşlarını çattı.
— Şimdi mi?
— Şimdi.
Yusuf tüfeğini omzuna aldı.
— Bir şey mi olmuş?
Ali Çavuş başını iki yana salladı.
— Bilmiyorum. Ama emir sertti. Hemen gelsin dedi.
İkisi siper boyunca yürümeye başladılar.
Çadırların arasından geçerken askerler sessizce onları izliyordu. Kimsenin konuşmaya cesareti yoktu. Çünkü cephede gecenin bir vakti gelen emir, çoğu zaman sabahı bekleyecek bir mesele olmadığı anlamına gelirdi.
Yusuf komutanın çadırının önünde durdu.
İçeriden bir ses yükseldi.
— Gir!
Yusuf perdeyi araladı.
— Emredersiniz, Mustafa Rauf Bey.
Mustafa Rauf Bey, masanın üzerindeki haritaya eğilmişti. Yaşına rağmen dimdik duruyordu. Haritanın üzerinde kırmızı ve mavi kalemlerle çizilmiş onlarca işaret vardı.
Komutan başını kaldırdı.
— Kapıyı kapat.
Yusuf kapıyı kapattı.
Mustafa Rauf Bey bir süre onu inceledi.
Sonra masanın üzerindeki küçük bir zarfı aldı.
— Bunu bu gece alacaksın.
Yusuf zarfı aldı.
— Nereye gideceğim?
Komutan cevap vermedi.
— Önce şunu bil, Yusuf. Bu sıradan bir keşif görevi değil.
Çadırın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
— Emredersiniz.
— Eğer yakalanırsan...
Mustafa Rauf Bey kısa bir süre sustu.
— Seni tanımıyoruz.
Yusuf zarfı sıkıca tuttu.
— Anlaşıldı.
Komutan haritanın üzerinde uzak bir noktayı gösterdi.
— Burada küçük bir köy var. Adı Karahisar. Oraya gideceksin.
Yusuf haritaya baktı.
— Tek başıma mı?
— Hayır.
Komutan çadırın kapısına doğru baktı.
— Yanına iki adam vereceğim. Fakat asıl mesele köye ulaştıktan sonra başlayacak.
Yusuf'un yüzündeki ifade değişti.
— Ne bulacağız?
Mustafa Rauf Bey'in sesi alçaldı.
— Bilmiyoruz.
— Nasıl yani?
— Üç gündür oradan haber alamıyoruz.
Dışarıda bir top patladı.
Çadırın lambası titredi.
Mustafa Rauf Bey devam etti:
— Son mesajlarında yalnızca üç kelime vardı.
Yusuf bekledi.
— "İçimizde biri var."
Sessizlik çöktü.
Yusuf'un eli istemsizce belindeki tabancaya gitti.
Komutan zarfı işaret etti.
— İçinde köyün krokisi ve bazı isimler var. Fakat isimlerden birine özellikle dikkat et.
— Kimin?
Mustafa Rauf Bey cevap vermeden önce Yusuf'un gözlerinin içine baktı.
— Selim Efendi.
Yusuf bu ismi ilk kez duyuyordu.
— Kim bu adam?
— İşte onu öğrenmeni istiyorum.
Dışarıdan askerlerin ayak sesleri geliyordu.
Mustafa Rauf Bey haritayı katladı.
— Sabah olmadan yola çıkacaksınız.
Yusuf selam verdi.
— Emredersiniz.
Tam çıkacakken komutan arkasından seslendi.
— Yusuf!
Yusuf döndü.
Mustafa Rauf Bey'in yüzünde ilk kez endişe vardı.
— Her gördüğüne inanma.
Yusuf birkaç saniye sustu.
— Ya kime inanacağım?
Komutan cevap vermedi.
Yusuf çadırdan çıktı.
Gece hâlâ karanlıktı.
Fakat artık karanlığın içinde yalnızca düşman yoktu.
Belki de asıl düşman, en yakınlarında bir yerdeydi.
Ve Yusuf bunu henüz bilmiyordu.
Cebindeki zarfı sıktı.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
“Bu görevden dönen kişi, savaşı eskisi gibi göremeyecek.”
Yusuf çadırdan çıktığında soğuk hava yüzüne vurdu.
Bir süre olduğu yerde durdu. Elini cebindeki zarfa götürdü. İçindeki birkaç kâğıt, az önce duyduğu sözlerden daha ağır geliyordu.
“İçimizde biri var.”
Bu cümle zihninden çıkmıyordu.
— Teğmenim!
Ali Çavuş birkaç adım ötede bekliyordu.
Yusuf ona doğru yürüdü.
— Buradayım.
— Ne emri verdiler?
Yusuf çevresine baktı.
Yakındaki askerler kendi işleriyle meşgul görünüyordu. Yine de sesini alçalttı.
— Sabah yola çıkıyoruz.
Ali Çavuş'un yüzündeki hafif tebessüm kayboldu.
— Nereye?
— Karahisar.
Ali Çavuş birkaç saniye sustu.
— Orası mı?
Yusuf dikkatle baktı.
— Sen biliyor musun orayı?
— Bilmem mi?
Ali Çavuş başını iki yana salladı.
— Üç gündür haber alınamayan yer orası.
Yusuf şaşırdı.
— Sen bunu nereden biliyorsun?
— Askerler arasında konuşuluyor.
— Başka ne konuşuluyor?
Ali Çavuş sesini daha da kıstı.
— Köyün çevresinde yabancı askerler görülmüş.
Yusuf'un bakışları sertleşti.
— Emin misin?
— Emin olduğum tek şey, oraya giden iki keşif ekibinin geri dönmediği.
İkisi de sustu.
Uzakta bir at kişnedi.
Yusuf cebindeki zarfı tekrar yokladı.
— Sabah üç kişi çıkacağız.
Ali Çavuş kaşlarını kaldırdı.
— Üç kişi mi?
— Ben, sen ve Nuri.
Ali Çavuş iç çekti.
— Şu yeni çocuk mu?
— Evet.
— Daha tüfeğini doğru dürüst kullanmayı öğrenemedi.
Yusuf ona baktı.
— O yüzden onu yanımıza alıyoruz.
— Neden?
— Çünkü savaşta herkes bir gün ilk kez tetiğe basar.
Ali Çavuş cevap vermedi.
---
Sabah olmadan bir saat önce Yusuf uyandırıldı.
Gökyüzü hâlâ karanlıktı.
Kampın içinde yalnızca birkaç fener yanıyordu.
Nuri, atının yanında durmuş, heyecandan ellerini nereye koyacağını bilemez haldeydi.
Yusuf yanına geldi.
— Hazır mısın?
— Hazırım komutanım.
— Korkuyor musun?
Nuri dürüstçe cevap verdi.
— Evet.
Ali Çavuş araya girdi.
— Güzel. Korkmayan adam ya yalan söylüyordur ya da aklını kaybetmiştir.
Nuri istemsizce gülümsedi.
Yusuf da hafifçe gülümsedi.
— Korkunu saklama. Sadece onun seni yönetmesine izin verme.
Üçü atlarına bindiler.
Tam hareket edecekleri sırada kampın diğer ucundan bir asker koşarak geldi.
— Teğmen Yusuf!
Yusuf atını durdurdu.
— Ne oldu?
Asker nefes nefese bir kâğıt uzattı.
— Komutandan.
Yusuf kâğıdı açtı.
Tek satır vardı:
“Güzergâhı değiştir. Kuzey yolunu kullan.”
Yusuf kaşlarını çattı.
— Neden?
Asker başını eğdi.
— Bilmiyorum.
Yusuf kâğıdı katladı.
— Peki.
Atını kuzeye çevirdi.
Üçlü yola koyuldu.
Arkalarında kamp yavaş yavaş gözden kaybolurken Ali Çavuş bir süre sessiz kaldı.
Sonra Yusuf'a yaklaştı.
— Teğmenim.
— Söyle.
— Dün gece komutan sana başka bir şey söyledi mi?
Yusuf ona baktı.
— Neden soruyorsun?
Ali Çavuş'un yüzündeki ifade değişti.
— Çünkü kuzey yolu...
Bir an durdu.
— Karahisar'a giden en kısa yol değil.
Yusuf'un eli dizginlerde sıkılaştı.
— Biliyorum.
— O zaman neden gidiyoruz?
Yusuf cevap vermedi.
Çünkü aynı soru onun da aklındaydı.
Bir süre sonra atların nal sesleri dışında hiçbir şey duyulmadı.
Derken Nuri ileriyi gösterdi.
— Teğmenim!
Yusuf başını kaldırdı.
Uzakta, yolun kenarında siyah bir at duruyordu.
Üzerinde kimse yoktu.
Üçü yavaşladı.
Ali Çavuş tüfeğini eline aldı.
— Burada birileri vardı.
Yusuf attan indi.
Yere baktı.
Kumların üzerinde taze ayak izleri vardı.
Bir çift değil.
En az beş kişinin izi.
Yusuf silahını çekti.
— Dağılmayın.
Nuri'nin nefesi hızlandı.
O sırada rüzgârla birlikte yerdeki bir kâğıt Yusuf'un ayağının dibine kadar sürüklendi.
Yusuf eğilip aldı.
Kâğıdı açtığında yüzündeki ifade tamamen değişti.
Bu, sıradan bir not değildi.
Karahisar'ın krokisiydi.
Ve haritanın tam ortasında kırmızı bir işaret vardı.
Altında ise şu yazıyordu:
“Geç kaldınız.”
Yusuf başını kaldırdı.
Ağaçların arasından bir dal kırılma sesi geldi.
Üçü birden silahlarına sarıldı.
— Kim var orada?
Cevap yoktu.
Yusuf birkaç adım ileri çıktı.
— Çık ortaya!
Sessizlik.
Sonra...
Ağaçların arasından bir adam çıktı.
Üzerindeki kıyafetler Osmanlı askerine benziyordu.
Fakat yüzü tanıdık değildi.
Adam ellerini kaldırdı.
— Ateş etmeyin!
Yusuf silahını indirmedi.
— Kimsin?
Adam nefes nefese kaldı.
— Selim...
Yusuf'un gözleri büyüdü.
— Selim Efendi.
Adam başını salladı.
— Beni bulmaya gelmişsiniz.
Ali Çavuş şaşkınlıkla Yusuf'a baktı.
Yusuf ise tek bir şeyi düşünüyordu:
Komutan ona Selim Efendi'yi bulmasını söylemişti.
Fakat Selim Efendi onları bekliyor gibiydi.
Ve daha kötüsü...
Adamın arkasında kan izleri vardı.
Yusuf silahını biraz daha kaldırdı.
— Arkanda ne oldu?
Selim Efendi cevap vermeden önce uzaklardan bir silah sesi duyuldu.
PAT!
Selim Efendi yere yığıldı.
Nuri bağırdı:
— Pusu!
Yusuf hemen siper aldı.
Ağaçların arasından ikinci bir kurşun geçti.
Ali Çavuş tüfeğini kaldırdı.
— Teğmenim! Kaç kişi olduklarını bilmiyoruz!
Yusuf yerde yatan Selim Efendi'ye baktı.
Sonra ormana.
Kararını verdi.
— Selim'i bırakmıyoruz!
Üç asker aynı anda ateş açtı.
Ve savaş, daha Karahisar'a varmadan başlamış oldu.
Bölüm etkileşimi
