15. bölüm · Son Melez: Uyanış
Kimse Görmemeli... 🖤
Bir kıvılcımın ardında, kimsenin bilmediği bir yangın saklıydı. 🔥
Dersin ortasında gözlerim önümdeki tahtaya sabitlenmiş olsa da aklım bambaşka bir yerdeydi.
Dün yaşananları düşündükçe içimde garip bir ağırlık oluşuyordu.
Gerçek annem...
Beni neden bırakmıştı?
Kimdi?
Ve beni kimden korumaya çalışmıştı?
Bütün bu soruların cevabını hâlâ bilmiyordum.
Evet, artık bazı şeyleri öğrenmiştim. Gerçek ailemin kim olmadığını, güçlerimin nereden geldiğini ve boynumdaki kolyenin aslında annemden bana kalan bir emanet olduğunu biliyordum.
Ama...
Bunların hiçbiri bana kim olduğumu açıklamaya yetmiyordu.
Aksine, her öğrendiğim gerçek yeni bir soru doğuruyordu.
Parmaklarımı istemsizce boynumdaki kolyeye götürdüm.
Dün Kael'in taktığı ejderha kolyesi hâlâ boynumdaydı.
Parmaklarım kolyenin üzerinde gezindiğinde içimde tuhaf bir sıcaklık hissettim.
Acaba annem bu kolyeyi neden özellikle bana bırakmıştı?
Gerçekten beni kötülüklerden korumak için miydi?
Yoksa ...
Bu kolyenin bilmediğim başka bir özelliği mi vardı?
Düşüncelerimin arasında dün gece yaşanan savaş da gözümün önüne geldi.
İskeletler...
Büyüler...
Element Tanrıları...
Ve Kael'in son anda beni kurtarması...
Gözlerimi kısa bir an kapattım.
Dün yaşadıklarım hâlâ gerçek değilmiş gibi geliyordu.
Üstelik bütün bunların ardından annem ve babamın bana söyledikleri...
Yıllarca beni kendi kızları gibi büyütmüşlerdi.
Onlara kızmalı mıydım?
Yoksa bana yaptıkları her şey için minnet mi duymalıydım?
Bu sorunun cevabını bile bilmiyordum.
Tek bildiğim şey, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığıydı.
Derin bir nefes alıp elimden kolyeyi bıraktım.
Tam yeniden tahtaya bakacakken profesörün sesiyle irkildim.
"Elvina."
Başımı hızla kaldırdım.
Profesörün bana baktığını fark edince hafifçe doğruldum.
"Evet?"
Kaşlarını kaldırarak bana baktı.
"Burada mısın?"
Sınıftan birkaç kişinin kıkırdadığını duydum.
Yüzümün kızardığını hissederek başımı eğdim.
“Buradayım, Profesör Boris.”
Profesör Boris birkaç saniye daha bana baktıktan sonra başını iki yana salladı.
“Öyle görünmüyor.”
Sınıftan yeniden birkaç gülüş yükseldi.
Ben ise utangaçça gülümsedim.
“Özür dilerim.”
Ben özür diledikten sonra Nara, bana destek olmak istercesine elimi sıktı. Aeris ise diğer eliyle omzumu hafifçe sıvazladı.
İkisinin de hiçbir şey söylemeden yanımda olduklarını hissettirmesi yüzümde küçük bir tebessüm oluşmasına neden olmuştu.
Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, yalnız olmadığını hissetmekti.
Profesör Boris birkaç saniye boyunca bize baktıktan sonra başıyla hafifçe onayladı.
“Bunlar sizin için oldukça önemli,” dedi. “Bu yüzden anlatacağım hiçbir ayrıntıyı atlamamalısınız.”
Sözlerinde garip bir ima vardı.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Bunu neden özellikle söyledi?
Profesör Boris daha fazla açıklama yapmadan tahtaya doğru döndü ve dersine devam etti.
Ben ise artık bütün dikkatimi ona vermeye çalışıyordum.
Daha fazla dikkat çekmemeliydim.
Arkamdan öne doğru bir el uzandığında omzumda bir baskı hissettim. Arkama döndüğümde Lucas'la karşılaştım. Yüzünde sıcak bir tebessüm vardı.
“İyi misin?” diye sordu.
Profesörün duymasından çekindiğim için sesimi alçaltarak,
“İyiyim,” diye cevap verdim.
“Sevindim.”
Tam önüme dönecekken bu kez Kael'in delici bakışlarıyla karşılaştım. Keskin ve sert bakıyordu. Neden öyle baktığını anlamasam da gözlerimi hemen ondan kaçırıp Profesör Boris'e çevirdim.
Nara kulağıma doğru eğilip kıkırdayarak,
“Bu kim?” diye fısıldadı.
Ne ima ettiğini anlamam uzun sürmedi.
“İlk derste tanıştık aklından bile geçirme,” diye fısıldadım.
Nara yine bir şey söyleyecekti ki Profesör Boris'in uyarıcı bakışları üzerimizde durdu.
İkimiz de aynı anda sustuk.
Profesöre odaklanarak dersi dinlemeye başladım.
Profesör Boris tahtanın önünde durmuş, eski sembollerden birini gösteriyordu.
“Bugün işleyeceğimiz konu, kadim büyüler.”
Tahtada birkaç sembol daha belirdi.
“Kadim büyüler, günümüzde kullanılan büyülerden farklıdır. Çoğu sonradan öğrenilmez. Bazıları doğuştan gelir ve sahibinin bile farkında olmadığı zamanlarda ortaya çıkabilir.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Doğuştan...
Profesör Boris devam etti.
“Özellikle çocukluk döneminde ortaya çıkan bu güçler genellikle kontrolsüzdür. Korku, öfke veya ölüm tehlikesi gibi güçlü duygular, büyünün istemsizce harekete geçmesine neden olabilir.”
Dün babamın söyledikleri bir anda zihnimde yankılandı.
Bebekken seni koruyan bir ateş çemberi gördük.
Yutkundum.
Profesör Boris'in söyledikleriyle dün öğrendiklerim arasında garip bir bağlantı vardı.
“Bazı büyüler ise,” diye devam etti, “kişinin belirli bir yaşa ulaşmasıyla tamamen uyanır. O zamana kadar güç yalnızca küçük belirtiler gösterir. Fakat uyanış gerçekleştiğinde artık kişinin hayatı eskisi gibi devam etmez.”
Kalbim hızlandı.
Benim gücüm de.
Reşit olduğum gün ortaya çıkmıştı.
Nara'yı kurtardığım gün.
Profesör Boris tahtaya dört farklı sembol çizdi.
“Element büyüleri, koruyucu büyüler ve kadim güçler birbirinden farklı görünse de bazı durumlarda aynı kişide birden fazlası bulunabilir.”
Bir anda sınıftaki tüm sesler benim için uzaklaşmış gibiydi.
Birden fazlası...
Daha fazla düşünmek istemedim.
Parmaklarımı kolyemin üzerinde gezdirip derin bir nefes aldım.
Tam o sırada Profesör Boris'in sesi yeniden duyuldu.
“Ve bazen... kişinin sahip olduğu gücün ne olduğunu anlamak için geçmişine bakmak gerekir.”
Başımı kaldırdım.
Profesör Boris'in bakışları doğrudan benim üzerimdeydi.
Bu kez gözlerini kaçıran ben oldum.
İçimde kötü bir his oluşmuştu.
Sanki bu ders, sandığımdan çok daha fazlasını anlatıyordu.
Zihnim karmakarışık bir hâl almıştı. Her şey sanki birbiriyle bağlantılı gibiydi. Çok tuhaf...
Dün öğrendiğim gerçekler, çocukken yaşadıklarım, güçlerim ve boynumdaki kolye...
Hepsi aynı hikâyenin parçalarıymış gibi hissettiriyordu.
Ama parçaları birleştirdikçe cevaplara ulaşmak yerine daha fazla soru ortaya çıkıyordu.
Gerçek annem kimdi?
Beni neden bırakmıştı?
Benden neyi korumaya çalışıyordu?
Ve en önemlisi...
Ben gerçekten kimdim?
Başımı hafifçe kaldırıp Profesör Boris'e baktım. Dersini anlatmaya devam ediyordu fakat nedense gözüm artık söylediklerinden çok, yüzündeki ifadeye takılmıştı.
Dersi anlatırken bir insan nasıl bu kadar vurdumduymaz olabilirdi ki?
Aklımın içinde binlerce soru dönüp dururken Profesör Boris sanki hiçbir şey olmamış gibi dersini anlatmaya devam ediyordu. Ne yüzündeki ifade değişiyor ne de söylediklerinin bende nasıl bir etki bıraktığını umursuyor gibiydi.
Belki de gerçekten hiçbir şey bilmiyordu.
Ama içimdeki bir ses bunun böyle olmadığını söylüyordu.
Fazla sürmeden dersin bitiş zili çaldı.
Derin bir nefes aldım. Sanki bütün ders boyunca nefesimi tutmuşum gibi hissetmiştim.
Profesör Boris kitabını kapatıp sınıfa son bir kez baktı. Bakışları kısa bir an üzerimizde dolaştıktan sonra çantasını aldı.
“Bir dahaki derste görüşmek üzere, çocuklar.”
Bunu söyledikten sonra sınıftan çıktı.
Kapı arkasından kapanırken istemsizce Profesör Boris'in ardından baktım.
İçimdeki garip his hâlâ geçmemişti.
Nara elimi sıktı.
“Sonunda bitti.”
Başımı ona çevirdim.
“Evet...”
Biz de eşyalarımızı toparlayıp kızlarla birlikte ayağa kalktık.
Sylvara bana gülümseyerek baktı.
“Eee, ikinci dersin nasıl geçti bakalım?”
Baygın bakışlarla ona döndüm.
“Eh işte... İdare eder.”
Aeris hemen konuşmaya başladı.
“Hâlâ aklın dünkü şeylerde, değil mi?”
Sadece başımı sallayarak cevap verdim.
Açıkçası bunu inkâr edecek hâlim bile yoktu. Dün öğrendiğim onca şey hâlâ zihnimde dönüp duruyordu. Üstelik bugün derste Profesör Boris'in anlattıkları da kafamı iyice karıştırmıştı.
Nara kolunu omzuma dolayıp beni kendine doğru çekti.
“Sıkma canını. Her şey oluruna varır, merak etme sen.”
Ona küçük bir tebessümle karşılık verdim.
“Umarım.”
Sonra gözlerimi sınıfta gezdirdim.
Sınıfın neredeyse yarısı çoktan çıkmıştı. Kalan birkaç kişi de eşyalarını toparlamakla meşguldü.
Tam çantamı omzuma geçirirken gözüm istemsizce sınıfın kapısına kaydı.
Nedense Profesör Boris'in söyledikleri hâlâ aklımdan çıkmıyordu.
Ve içimde, günün daha yeni başladığına dair garip bir his vardı.
Kızlarla beraber sınıftan çıkacakken bir anda koridorlarda anons sesi duyuldu.
“Dikkat, dikkat. Bir sonraki ders bahçede yapılacaktır. Bayan Jennifer ile dersi olan öğrencilerin bunu dikkate alması rica olunur.”
Anonsun ardından konuşma sona erdi.
Açıkçası bu haber işime gelmişti. Biraz olsun temiz havaya ihtiyacım vardı. Son birkaç gündür yaşadıklarım yetmezmiş gibi bugün de Profesör Boris'in söyledikleri zihnimi iyice karıştırmıştı.
Belki biraz hava almak iyi gelir.
Kızların da bu duruma sevindiği yüzlerinden belli oluyordu.
“Sonunda biraz dışarı çıkacağız,” dedi Sylvara gülümseyerek.
Aeris de başını salladı.
“Bence de iyi oldu. Biraz hava hepimize iyi gelir.”
Koridorda birlikte yürümeye devam ettik.
Tam o sırada bir kız yanımıza yaklaşıp önümüzde durdu.
“Müdire Kassandra sizi odasına çağırıyor,” dedi tatlı bir ses tonuyla.
Bir an hepimiz birbirimize baktık.
Şimdi de ne olmuştu?
Dün yaşananlardan sonra artık kimsenin bizi bir yere çağırması içimde istemsizce bir tedirginlik oluşturuyordu.
Nara ise fazla düşünmeden başını salladı.
“Tamam, teşekkür ederiz.”
Kız bize gülümseyerek başını salladıktan sonra yanımızdan ayrıldı.
Arkasından birkaç saniye baktım.
Umarım Kassandra'nın söyleyeceği şey yeni bir sır değildir.
Daha dün kim olduğumu sorgulamaya başlamıştım. Bugün ise öğrendiğim her şey yeni bir soru doğuruyordu.
İçimden derin bir nefes aldım.
Kızlara döndüm.
“Gidelim mi?”
Nara kolunu yeniden omzuma attı.
“Gidelim.”
Onlarla birlikte koridorda yürümeye başladım.
Ama içimdeki o huzursuz his bir türlü geçmiyordu.
Müdire Kassandra'nın odasına geldiğimizde kapıyı tıklatıp içeri girdik.
Kassandra bizi gördüğünde yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
“Buyurun bayanlar, oturun.”
Sandalyeleri işaret etti.
Hiçbir şey söylemeden gösterdiği yerlere geçip oturduk. Kassandra da masasının arkasındaki yerine oturduktan sonra fazla beklemeden konuya girdi.
“Dün kötü göründüğünüz için size bir şey sorma fırsatı bulamadım. Hele ki Bayan Elvina, siz oldukça kötü görünüyordunuz.”
Bakışlarını doğrudan bana çevirdi.
“Ailenizle ilgili bir durum mu var?”
Beklenen soru sonunda gelmişti.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Ne söylemeliydim?
Her şeyi anlatmalı mıydım?
Yoksa yaşananları kendime saklamak daha mı doğruydu?
Bakışlarımı kısa bir süre yere indirdim.
Sonuçta dün öğrendiğim gerçekleri hâlâ kendi içimde bile tam olarak anlamlandıramamıştım. Gerçek annem, beni bırakan kişi, güçlerim, kolye...
Bunların hepsi hâlâ kafamın içinde dönüp duruyordu.
Ama başka bir şey daha vardı.
Belki de müdüre Kassandra zaten ailemle ilgili bir şeyler biliyordu.
Sonuçta ben buraya aittim.
Belki de sandığımdan çok daha fazla şey biliyorlardı.
O zaman saklamanın ne anlamı vardı?
Derin bir nefes aldım.
Müdüre Kassandra'nın gözlerinin hâlâ üzerimde olduğunu fark ettim.
Kızlar da sessizce bana bakıyordu.
Sonunda başımı kaldırıp müdüre Kassandra'nın gözlerinin içine baktım.
“Evet,” dedim, sesim düşündüğümden daha sakin çıkmıştı.
“Ailemle ilgili dün öğrendiğim bazı şeyler var.”
Bir an duraksadım.
“Ve sanırım... artık bazı gerçekleri bilmem gerekiyor.”
Müdire Kassandra tek kaşını hafifçe kaldırarak beni dinliyordu. Tek bir kez bile sözümü kesmemişti. Ben konuşmamı bitirene kadar gözlerini üzerimden ayırmadan sessizce bekledi.
Sonunda söylediklerim bittiğinde birkaç saniye daha sessizlik oldu.
“Sizi dinliyorum o hâlde. Anlatın.”
Bu sözleriyle birlikte dün yaşanan her şeyi anlatmaya başladım.
Başta nereden başlayacağımı bilemesem de zamanla kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı. Ailemle yaptığım konuşmadan, gerçek annemin beni bir bebekken kapılarının önüne bırakmasından, bana bıraktığı mektuptan ve kolyeden bahsettim.
Sonra güçlerimi anlattım.
Bebekken beni koruyan ateş çemberini...
Dün gece karşılaştığımız iskeletleri...
Kullandığımız büyüleri...
Ve en sonunda bütün bunların ardından öğrendiğim gerçekleri.
Hiçbir ayrıntıyı atlamamaya çalıştım.
Müdüre Kassandra ise...
Tek kelime etmeden beni dinledi.
Ne şaşırdı ne de anlattıklarım karşısında korkmuş gibi göründü.
Bu durum beni giderek daha fazla düşündürmeye başlamıştı.
Nasıl bu kadar sakin kalabiliyor?
Sanki anlattığım her şeyi daha önce duymuş gibiydi.
Sonunda sözlerim tükendiğinde sustum.
Odanın içinde ağır bir sessizlik oluştu.
Kassandra hâlâ bana bakıyordu.
Ve o an içimde garip bir his oluştu.
Belki de tahmin ettiğimden çok daha fazlasını biliyordu.
Bir anda, anlattıklarımın sonuna geldiğimde boynumdaki kolyenin ısındığını hissettim.
Önce bunun sadece benim hissettiğim bir şey olduğunu düşündüm. Belki de bütün gün yaşadığım stres yüzünden böyle hissediyordum.
Fakat birkaç saniye sonra kolyenin ucundan hafif bir ışık yayıldı.
Gözlerim istemsizce boynuma indi.
Ateş kırmızısı renkteki taş, sanki içinde küçük bir ateş yanıyormuş gibi parlıyordu.
Buda ne şimdi?
Elimi kolyeye götürdüm.
Dokunduğum anda içimde garip bir ürperti oluştu. Kolyenin sıcaklığı tenime yayılırken kalbimin de aynı anda hızlandığını hissettim.
Sanki...bana bir şey anlatmaya çalışıyor.
Ne olduğunu anlamıyordum.
Ama bunun normal olmadığını biliyordum.
Odadaki herkesin bakışları bir anda boynumdaki kolyeye çevrildi.
Kızların yüzündeki şaşkınlık bile bana yetiyordu. Nara gözlerini kolyeden ayırmıyor, Aeris ise ne olduğunu anlamaya çalışırcasına kaşlarını çatıyordu.
Fakat en garip tepkiyi veren kişi Müdire Kassandra olmuştu.
Yerinde bir anda doğruldu.
“Bu... olamaz.”
Sesi o kadar şaşkın çıkmıştı ki içimdeki huzursuzluk daha da arttı.
Ne olamaz?
Müdüre Kassandra'nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Birkaç saniye boyunca yalnızca kolyeye baktı.
Sonra hiç beklemediğim bir şekilde ayağa kalktı.
Bana doğru hızlı adımlarla geldi.
Kızlar da şaşkınlıkla benimle birlikte ayağa kalktı.
Nara bir adım öne çıkıp endişeyle sordu:
“Ne oluyor, Müdire Kassandra?”
Kassandra cevap vermedi.
Sanki odada başka hiç kimse yokmuş gibi davranıyordu.
Bakışları yalnızca boynumdaki kolyeye kilitlenmişti.
Önümde durduğunda elini yavaşça uzattı.
Kolyenin ucunu parmaklarının arasına aldı.
Onu önce bir tarafından, sonra diğer tarafından incelemeye başladı.
“Bu nasıl mümkün olabilir...”
Kaşları çatılmıştı.
Kolyeyi biraz daha yaklaştırdı.
“Ama bu kolye nasıl...”
Söylediklerini tam olarak anlayamıyordum.
Bu kolyeyi gerçekten tanıyor.
Bu düşünceyle birlikte içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim.
Dün annemin bana verdiği sandığı açtığımda bunun yalnızca gerçek annemden kalan bir hatıra olduğunu düşünmüştüm.
Beni koruyacağı söylenmişti.
Belki de hepsi buydu.
Ama müdüre Kassandra'nın yüzündeki ifade bana bunun çok daha fazlası olduğunu söylüyordu.
“Ne var bu kolyede?” diye sordum.
Sesim düşündüğümden daha gergin çıkmıştı.
Müdüre Kassandra yine cevap vermedi.
Kolyeye bakmaya devam ediyordu.
Ben ise gözlerimi ondan ayırmadan bekliyordum.
Lütfen biri bana ne olduğunu söylesin.
Daha dün gerçek ailemi öğrenmiştim.
Gerçek annemin bıraktığı mektubu okumuş, bu kolyenin onun kolyesi olduğunu öğrenmiştim.
Bana beni kötülüklerden koruyacağını söylemişti.
Ama hiçbir zaman kolyenin neden bu kadar önemli olduğunu anlatmamıştı.
Şimdi ise karşımdaki kadın, kolyeyi görür görmez sanki yıllardır unuttuğu bir şeyle karşılaşmış gibi davranıyordu.
Belki de annem beni buraya bıraktığında düşündüğümden çok daha fazlasını planlamıştı.
Belki de bu kolye yalnızca beni korumak için bırakılmamıştı.
Belki...
Bir gün birilerinin onu görüp kim olduğumu anlaması için bırakılmıştı.
Kassandra'nın dudakları yeniden hareket etti.
“Bu kolye...”
Bu kez başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı.
Yüzündeki şaşkınlık hâlâ geçmemişti.
Ama şimdi gözlerinde başka bir şey daha vardı.
Korku mu?
Endişe mi?
Yoksa yıllardır sakladığı bir sırrın ortaya çıkmasının verdiği bir tedirginlik mi?
Bunu anlayamıyordum.
Ve ilk kez, Kassandra'nın da benden bir şey saklıyor olabileceğini düşündüm.
İçimdeki merak dayanılmaz bir hâle gelmişti.
“Ne olmuş bu kolyeye?” diye tekrar sordum.
Bu kez sesimde sabırsızlık vardı.
“Lütfen bana söyleyin.”
Kassandra birkaç saniye daha sustu.
Sonunda kolyeyi yavaşça bıraktı.
Ama yüzündeki ifade hiç değişmedi.
O an anladım.
Benim sandığım gibi sıradan bir kolye değildi.
Ve belki de gerçek annem...
Bana bıraktığı en büyük sırrı, o mektupta değil, boynumdaki kolyenin içinde saklamıştı.
Fazla sürmeden Müdire Kassandra derin bir nefes alarak kendini toparladı. Az önceki şaşkınlığından eser yokmuş gibi görünmeye çalışıyordu ama yüzündeki ifade hâlâ değişmemişti. Özellikle kolyeye bakarken gözlerinde beliren o garip bakışı unutamıyordum.
Kolyeyi yavaşça bıraktı ve yerine geçti.
Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra bana baktı.
“Emin olmadan bir şey söyleyemem, Elvina.”
Ses tonu bu kez daha kontrollüydü.
Ben ise olduğum yerde dikilmiş, ondan gelecek birkaç kelimeyi bile dikkatle bekliyordum.
Emin olmadan neyi söyleyemezdi?
Az önce kolyeyi gördüğü anda neden böyle tepki vermişti?
Kolyeyi tanıyordu.
Bundan artık emindim.
Ama nereden tanıyordu?
Müdüre Kassandra bakışlarını yeniden kolyeye çevirdi.
“Bu kolyeyi sana annen bırakmıştı, değil mi?”
Bir an duraksadım.
Gerçek annemin yüzünü bile hatırlamıyordum. Elimde ondan kalan tek şey bir mektup ve boynumda taşıdığım bu kolyeydi.
Başımı salladım.
“Evet.”
Müdüre Kassandra birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sanki söylemek istediği şeyleri kendi içinde tartıyordu.
Sonunda derin bir nefes aldı.
“Tamam. Ben bunun üzerinde biraz çalışacağım.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Çalışmak mı?”
Müdüre Kassandra başını kaldırıp bana baktı.
“Evet. Kolyenin tam olarak ne olduğunu anlamam gerekiyor. Fakat şu an sana kesin olmayan bir bilgi vermek istemiyorum.”
İçimdeki merak daha da büyüdü.
Ama ben beklemek istemiyorum.
Daha dün hayatımın altüst olduğunu öğrenmiştim. Şimdi ise elimdeki kolyenin bile sandığımdan farklı olduğunu öğreniyordum.
“Peki ne zaman—”
Müdüre Kassandra sözümü nazik ama kararlı bir şekilde kesti.
“Bir şey bulursam sana haber vereceğim, Elvina.”
Sesindeki kesinlik, daha fazla soru sormamam gerektiğini açıkça belli Bir süre ona baktım.
Aslında daha fazla üstelemek istiyordum.
Kolyeyi nereden tanıdığını sormak istiyordum.
Annem hakkında bir şey bilip bilmediğini sormak istiyordum.
Hatta bana söylemediği başka şeyler olup olmadığını bile sormak istiyordum.
Ama yüzündeki ifade bana şimdilik hiçbir cevap alamayacağımı söylüyordu.
Müdüre Kassandra sandalyesine yaslandı.
“Şimdi biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.”
Bu cümleyi duyduğumda gitmemiz gerektiğini anladım.
İstemesem de başımı salladım.
“Peki, Müdire Kassandra.”
Kızlar da benimle birlikte başlarını salladılar.
Odadan çıkmak için kapıya yöneldik.
Tam kapıyı açmadan önce istemsizce arkama baktım.
Müdüre Kassandra masasında oturuyordu.
Ama gözleri hâlâ kolyemin olduğu yerdeydi.
Bir an göz göze geldik.
Bakışlarını hemen kaçırdı.
İçimde yeniden o tanıdık his oluştu.
Kesinlikle bir şey biliyor.
Fakat ne olduğunu öğrenmek için biraz daha beklemem gerekecekti.
Kapıyı arkamdan kapattım.
Koridora çıktığımız anda derin bir nefes aldım.
Sanki Müdire Kassandra'nın odasında nefesimi tutuyormuşum gibi hissediyordum.
Daha birkaç adım atmıştık ki Aeris dayanamayarak konuştu.
“Bu da neydi şimdi?”
Sesindeki şaşkınlık, benim hissettiğim şeyden farksızdı.
Sylvara hemen ona katıldı.
“Ben de onu diyecektim.”
Bir an durup müdire Kassandra'nın odasının kapısına baktı.
“Müdire Kassandra kolyeyi gördükten sonra resmen değişti. Yüzündeki ifade...”
Sylvara'nın sesi yavaşladı.
“Sanki bir şey görmüş gibi.”
Nara da kollarını göğsünde birleştirip düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı.
“Çok tuhaf.”
Üçü de konuşmayı bırakıp bana döndü.
Bakışlarından, benden bir açıklama beklediklerini anlayabiliyordum.
Ama benim de verecek bir cevabım yoktu.
Gözlerimi yere indirdim.
“Bilmiyorum.”
Sesim düşündüğümden daha yorgun çıkmıştı.
“Gerçekten bilmiyorum.”
Elimi yavaşça boynumdaki kolyeye götürdüm.
Parmaklarım ateş kırmızısı taşın üzerinde gezindi.
Bir süre önce kendi kendine parlamıştı.
Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi sessizce boynumda duruyordu.
Sen nesin?
İçimden bu soruyu tekrar tekrar geçiriyordum.
Annem bu kolyeyi neden özellikle bana bırakmıştı?
Neden beni koruyacağını söylemişti?
Ve en önemlisi...
Müdire Kassandra onu gördüğünde neden böyle bir tepki vermişti?
“Çok tuhaf,” dedim yeniden.
Kızlar sessizce beni dinliyordu.
Başımı kaldırıp üçünün de yüzüne baktım.
“Ama bir şeyden eminim.”
Nara biraz daha yaklaşıp beni dinlemeye başladı.
“Neyden?”
Elimi kolyenin üzerinden çekip derin bir nefes aldım.
“Bu kolyenin burayla bir bağlantısı var.”
Aeris'in kaşları kalktı.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Müdire Kassandra'nın tepkisinden.”
Bir an durdum.
“Onu gördüğü anda sanki ne olduğunu biliyordu. Sonra da hiçbir şey söylemeden üzerinde çalışacağını söyledi.”
Sylvara başını hafifçe salladı.
“Evet... Ben de aynı şeyi düşündüm.”
Nara ise kolyeye baktı.
“Belki de annen bu okul hakkında bir şeyler biliyordu.”
Bu ihtimal karşısında birkaç saniye sessiz kaldım.
Annem... bu akademiyi biliyor olabilir miydi?
Belki de beni buraya göndermelerinin bir nedeni vardı.
Belki de benim burada olmam tamamen bir tesadüf değildi.
Belki de yıllar önce beni kapısının önüne bıraktığında bile geleceğimi çoktan planlamıştı.
Düşüncelerim birbirine karışırken başımı hafifçe salladım.
“Bilmiyorum.”
Bir an durup kolyeye baktım.
“Ama eninde sonunda öğreneceğim.”
Nara bana baktı.
“Ya öğrendiğin şey hoşuna gitmezse?”
Bu soru beni birkaç saniyeliğine susturdu.
Çünkü ben de aynı şeyden korkuyordum.
Ya gerçek annem hakkında öğrendiğim şeyler düşündüğümden daha kötü çıkarsa?
Ya güçlerimin kaynağı sandığım şey değilse?
Ya bu kolyenin taşıdığı sır, beni daha büyük bir tehlikenin içine sürükleyecekse?
Bütün bunları düşünmek bile içimi ürpertiyordu.
Ama artık kaçamazdım.
Dün öğrendiğim gerçeklerden sonra eski hayatıma dönmem mümkün değildi.
“Ne olursa olsun,” dedim sonunda.
Sesim bu kez daha kararlıydı.
“Öğrenmem gereken her şeyi öğreneceğim.”
Aeris hafifçe gülümsedi.
“İşte benim tanıdığım Elvina.”
Sylvara da başını sallayarak gülümsedi.
Nara ise kolunu yeniden omzuma attı.
“Biz de yanındayız.”
Onlara baktım.
İçimdeki bütün korkular bir anda yok olmamıştı.
Hâlâ kim olduğumu bilmiyordum.
Hâlâ gerçek annemin neden beni bıraktığını bilmiyordum.
Hâlâ güçlerimin sınırlarını bile bilmiyordum.
Ama en azından artık bunları tek başıma çözmek zorunda olmadığımı biliyordum.
Kızlarla birlikte koridorda yürümeye devam ettik.
Tam köşeyi döneceğimiz sırada elim yeniden boynumdaki kolyeye gitti.
Bir an durup ona baktım.
Taş tamamen sessizdi.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki bu kolye, henüz bana göstermediği çok daha büyük bir sırrı taşıyordu.
Ve ben...
O sırrı ortaya çıkarana kadar peşini bırakmayacaktım.
Dersin başlamasına az kalmıştı.
Kızlarla birlikte bahçeye çıktığımızda ders için hazırlıkların çoktan yapıldığını gördük. Bahçe her zamankinden daha sakindi. Çok fazla öğrenci yoktu. Bizimle aynı dersi olanlar burada toplanmış, diğer öğrenciler ise büyük ihtimalle kendi derslerinin yapılacağı yerlere gitmişlerdi.
Açık havaya çıkmak düşündüğümden daha iyi gelmişti.
En azından biraz olsun kafamı dağıtabilirim.
Kızlarla birlikte dersin yapılacağı bölüme doğru ilerledik. Diğer öğrenciler de çoktan oraya gelmiş, kendi aralarında konuşarak öğretmeni bekliyorlardı.
Biz de onların arasına katılıp ayakta beklemeye başladık.
Bir yandan etrafa bakıyor, bir yandan da istemsizce boynumdaki kolyeyi kontrol ediyordum.
Kassandra'nın odasında yaşananlar hâlâ aklımdan çıkmıyordu.
Müdire Kassandra kesinlikle bir şey biliyor.
Ne kadar düşünmemeye çalışsam da bu düşünce aklımın bir köşesinde dönüp duruyordu.
Tam o sırada birkaç metre ilerimizden bir öksürük sesi duyuldu.
“Öhö... öhö!”
Başımı çevirdiğimde Bayan Jennifer'ın bize doğru geldiğini gördüm.
Belli ki dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyordu.
Bir kez daha öksürdü ve sonunda bütün bakışlar ona çevrildi.
Burnunun ucunda duran gözlüğünü eliyle yukarı doğru iterek gözlerine sabitledi.
Sonra hepimize şöyle bir baktı.
“Merhaba çocuklar.”
Öğrencilerden birkaç kişi selam verdi.
Bayan Jennifer ise fazla vakit kaybetmeden ellerini birbirine vurdu.
“Evet, evet. Vakit kaybetmeyelim.”
Sesi her zamanki gibi enerjikti.
“Şimdi etrafımda bir çember oluşturun bakalım.”
Öğrenciler arasında hemen kıpırdanmalar başladı.
Herkes birbirine bakarak yerini ayarlamaya çalışırken biz de kızlarla birlikte çemberin bir tarafına geçtik.
Kısa süre içinde hepimiz bayan Jennifer'ın etrafında geniş bir çember oluşturmuştuk.
Ben Nara ile Aeris'in arasında duruyordum.Sylvara ise Nara'nın yanında duruyordu.
Bayan Jennifer çemberin ortasına geçip hepimize tek tek baktı.
“Güzel. Şimdi herkes yerinde sabit dursun.”
Elindeki asasını kaldırdı.
Ben daha ne yapacağını anlamadan asanın ucundan parlak bir ışık çıktı.
Bir anda toprağın üzerinden hafif bir titreşim yayıldı.
Gözlerim büyüdü.
Çemberin tam ortasında yer yükselmeye başladı.
Önce küçük bir taş parçası gibi görünen şey birkaç saniye içinde büyüyerek dik bir beton sütuna dönüştü.
Hepimiz şaşkınlıkla ona bakıyorduk.
Sütunun üzerinde ise kaseye benzeyen, içi boş bir bölüm vardı.
Bayan Jennifer asasını indirdi.
“İşte.”
Etrafına bakıp memnuniyetle gülümsedi.
“Bugünkü dersimizin konusu tam olarak bununla ilgili.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Buda ne şimdi?
Yanımdaki Nara da aynı şaşkınlıkla ortaya bakıyordu.
Bayan Jennifer ise hiçbir açıklama yapmadan o garip nesnenin yanına doğru ilerledi.
“Bugün yalnızca büyü yapmayı öğrenmeyeceksiniz.”
Bir an durdu.
“Bugün, büyünüzü tanımayı öğreneceksiniz.”
Bu cümleyle birlikte içimde tuhaf bir his oluştu.
Diğer derste Profesör Boris'in anlattıkları aklıma geldi.
Doğuştan gelen güçler...
Bakışlarım istemsizce ortadaki kaseye kaydı.
Yeni bir büyü dersiyle karşı karşıyaydım ve açıkçası yine aynı şeylerin yaşanmasından korkuyordum.
Ya yine gücüm kontrolümden çıkarsa?
Daha bı kaç gün önce yaşadıklarımın etkisinden kurtulamamışken şimdi yeniden bir büyü dersine girmek beni ister istemez tedirgin ediyordu. Özellikle de güçlerimin artık tamamen uyandığını öğrendikten sonra, ne zaman ne olacağını kestiremiyordum.
Nara her zamanki gibi ne düşündüğümü anlamış gibiydi.
Elimi hafifçe sıktı.
Dudaklarını belli belirsiz oynatarak,
“Sakin ol,” dedi.
Başımı ona çevirdiğimde yüzünde küçük ama güven veren bir tebessüm vardı.
Ben de ona karşılık vermeye çalışarak gülümsedim.
Evet...sakin olmalıyım.
Ama içimdeki huzursuzluk kolay kolay geçecek gibi değildi.
Çevremizdeki öğrenciler ise ortadaki garip yapıyı merak etmeye başlamıştı. Herkes aynı anda konuşuyor, Bayan Jennifer'a bunun nasıl bir büyü olduğunu soruyordu.
“Bayan Jennifer, bunun ne işe yaradığını söyleyecek misiniz?”
“Bu bir test mi?”
“Bunu bizim mi kullanmamız gerekiyor?”
Sorular peş peşe geliyordu.
Bayan Jennifer ise hepsini dinlerken yüzünde eğlenceli bir tebessüm vardı.
“Sabırsızlanmayın çocuklar. Her şeyi sırasıyla öğreneceksiniz.”
Ardından çemberin ortasındaki yapıya doğru ilerledi.
Herkesin dikkati bir anda onun üzerine toplandı.
“Öncelikle size nasıl yapıldığını göstereceğim. Daha sonra hepiniz tek tek deneyeceksiniz.”
Bunu duyduğumda içimdeki heyecan biraz daha arttı.
Umarım düşündüğüm kadar zor değildir.
Bayan Jennifer asasını eline aldı ve ortadaki sütunun üzerinde bulunan kaseye benzeyen bölüme doğru yöneldi.
Bir an gözlerini kapattı.
Sonra asasını yavaşça kaldırdı.
Hafif bir ışık yayıldı.
Kasenin içindeki boşlukta önce küçük bir kıvılcım belirdi. Ardından o kıvılcım giderek büyüyerek farklı renklere dönüşmeye başladı.
Çevreden şaşkınlık sesleri yükseldi.
Ben ise gözlerimi ayırmadan onu izliyordum.
Bayan Jennifer asasını birkaç kez hareket ettirdiğinde ortaya çıkan ışık bir anda şekil değiştirdi. Sanki büyü, onun asasına değil de düşüncelerine tepki veriyormuş gibiydi.
“Gördüğünüz gibi,” dedi Jennifer, “burada önemli olan yalnızca büyü gücünüz değil.”
Asasını indirdi.
“Onu nasıl yönlendirdiğiniz.”
Sonra hepimize döndü.
“Şimdi sıra sizde.”
İçimdeki huzursuzluk yeniden ortaya çıktı.
Bayan Jennifer çemberin dışına çıkıp öğrencileri tek tek incelemeye başladı.
“İlk olarak sen.”
Elini öğrencilerden birine doğru uzattı.
Öğrenci biraz heyecanlı bir şekilde çemberin ortasına çıktı.
Bayan Jennifer ona ne yapması gerektiğini anlattıktan sonra kenara çekildi.
Öğrenci derin bir nefes aldı ve asasını kaldırdı.
Hepimiz dikkatle onu izlemeye başladık.
Birkaç saniye sonra büyü ortaya çıktı.
Jennifer başını onaylar şekilde salladı.
“Güzel. Biraz daha kontrollü.”
Öğrenci yerine döndü.
Ardından başka bir öğrenci çağrıldı.
Sonra bir diğeri.
Herkes sırayla ortadaki yapının başına geçiyor, büyüsünü deniyor ve tekrar çembere dönüyordu.
Ben ise sıramın ne zaman geleceğini düşünmeden edemiyordum.
Ya benim sıram geldiğinde yine bir şey ters giderse?
Elimi istemsizce kolyeme götürdüm.
Kolyenin soğuk olması içimi biraz rahatlattı.
En azından şimdilik herhangi bir tepki vermiyordu.
Nara yeniden bana baktı.
Bu kez hiçbir şey söylemedi.
Sadece gözleriyle bana destek olmaya çalıştı.
Ben de derin bir nefes aldım.
Tamam Elvina...
Bu sadece bir ders.
Ama içimdeki başka bir ses bunun sadece bir ders olmadığını söylüyordu.
Çünkü son zamanlarda başıma gelen hiçbir şey artık bana tesadüf gibi gelmiyordu.
Öğrenciler birer birer çağrılmaya devam ederken Jennifer'ın sesi yeniden duyuldu.
“Bir sonraki...”
Bakışları çemberin üzerinde dolaştı.
Ve sonunda bir kişide durdu.
Ben istemsizce nefesimi tuttum.
Sıramın yaklaşmakta olduğunu hissedebiliyordum.
Çok sürmeden sıra bana geldi.
Bayan Jennifer, ismimi söylediğinde sesinde belli belirsiz bir tereddüt hissettim.
“Elvina, sen gel bakalım.”
Bir an olduğum yerde kaldım.
Yine mi?
Nedense daha ayağa kalkmadan bütün gözlerin üzerime çevrileceğini biliyordum. Dün yaşananlardan sonra sınıfta hakkımda çıkan fısıltılar hâlâ aklımdaydı.
Yavaşça yerimden kalkıp çemberin ortasına doğru ilerledim.
Daha birkaç adım atmıştım ki etrafta yine fısıltılar başladı.
“Bu o kız değil mi?”
“Dün olanları duydun mu?”
“Güçleri diğerlerinden farklıymış...”
Sesler alçak olsa da bazılarını duyabiliyordum.
Harika... Yine başladı.
Başımı kaldırmadan yürümeye devam ettim.
Bayan Jennifer'ın yanına geldiğimde bana dikkatlice baktı. Yüzünde diğer öğrencilerden birine bakarken olmayan bir tereddüt vardı.
“Sakin ol,” dedi daha alçak bir sesle. “Sadece odaklan. Söylediklerimi adım adım uygula.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Asayı elime aldım.
Parmaklarımı etrafında sıkıca kapattığım anda içimde hafif bir titreşim hissettim.
Lütfen... bu sefer kontrolümü kaybetmeyeyim.
Bayan Jennifer'ın söylediklerini tek tek uygulamaya başladım.
Asayı kaldırdım.
Derin bir nefes aldım.
Ve büyüyü harekete geçirdim.
Bir anda ortadaki kasenin içinde küçücük bir kıvılcım belirdi.
Gözlerim istemsizce ona kilitlendi.
Başta diğer öğrencilerinki gibiydi.
Küçücük, zararsız bir ışık...
Fakat birkaç saniye sonra kıvılcımın hareket ettiğini fark ettim.
Jennifer'ın söylediği gibi onu yönlendirmeye çalıştım.
Sağa...
Sonra sola...
Kıvılcım istediğim yöne doğru hareket ediyordu.
Biraz daha odaklandığımda şekli değişmeye başladı.
Önce küçük bir küreye dönüştü.
Ardından uzayıp ince bir çizgi hâline geldi.
Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
Ben bunu gerçekten yapabiliyor muyum?
Çevredeki fısıltılar bir anda kesildi.
Herkes sessizce beni izliyordu.
Başımı kaldırıp etrafa baktığımda bütün gözlerin üzerimde olduğunu gördüm.
Ama bu kez bakışlarda yalnızca merak yoktu.
Şaşkınlık vardı.
Çünkü benim oluşturduğum kıvılcım diğerlerinden farklıydı.
Daha parlak...
Daha hareketli...
Ve sanki benim düşüncelerime göre şekil değiştiriyordu.
Bayan Jennifer'ın yüzündeki ifade de değişmişti.
“Biraz daha yavaş, Elvina.”
Onu duyuyordum ama büyünün verdiği garip hissin etkisinden çıkamıyordum.
Sanki kıvılcımın içinde bir şey vardı.
Sanki bana ait olan bir şey, ilk kez kendisini bu kadar açık şekilde gösteriyordu.
Biraz daha odaklandım.
Kıvılcım bir anda büyüdü.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Dur...
Onu küçültmeye çalıştım.
Ama bu kez istediğim gibi olmadı.
Kıvılcım daha da büyüdü.
Etrafında küçük ışık parçaları oluşmaya başladı.
Kontrol edemiyorum...
Birkaç kişi korkuyla geriye doğru çekildi.
Bayan Jennifer hemen öne çıktı.
“Elvina, yeter!”
Sesini duyduğum anda kendime gelmeye çalıştım.
Ama artık çok geçti.
Büyü kontrolden çıkmak üzereydi.
Bayan Jennifer asasını hızla kaldırdı ve kıvılcımı söndüren bir büyü yaptı.
Bir anda ortalık sessizliğe büründü.
Kase yeniden boş kalmıştı.
Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım.
Nefes nefese kalmıştım.
Az önce ne oldu?
Ellerime baktım.
Titriyordu.
Tam o sırada boynumda tanıdık bir sıcaklık hissettim.
Kolyem...
Yeniden ısınıyordu.
Kalbim bir anda daha hızlı atmaya başladı.
Hayır...
Parlamaya başladığını hissettim.
Hemen elimle kolyeyi kavradım.
Onu avucumun içinde sıkıca sakladım.
Kimse görmemeli.
Bayan Jennifer hâlâ bana bakıyordu.
Diğer öğrenciler de öyle.
Tam o sırada içimde garip bir his oluştu.
Birinin beni izlediğini hissediyordum.
Sanki üzerimde bir çift göz vardı.
Bakışlarımı önce etrafımda gezdirdim.
Öğrenciler...
Bayan Jennifer...
Kızlar...
Herkes olduğu yerdeydi.
Ama hissettiğim o bakış hâlâ üzerimdeydi.
Biri beni izliyor.
Kalbim hızlanmaya başladı.
Yavaşça başımı kaldırıp akademi binasına doğru baktım.
Gözlerim istemsizce üst katlardaki pencerelerde dolaştı.
Ve bir anda durdum.
Müdire Kassandra...
Pencerenin arkasında durmuş, kollarını birbirine bağlamıştı.
Bana bakıyordu.
Hiç kıpırdamadan.
Hiçbir şey söylemeden.
Sanki az önce yaşanan her şeyi başından beri izliyormuş gibi...
Göz göze geldiğimiz anda içim ürperdi.
Beni mi izliyordu?
Bir süre birbirimize baktık.
Kassandra'nın yüzünde hiçbir ifade yoktu. Fakat gözleri doğrudan elimde saklamaya çalıştığım kolyeye çevrilmişti.
O an içimdeki şüphe daha da büyüdü.
Demek gerçekten biliyor...
Bakışlarımı hemen ondan çekip etrafıma çevirdim.
Kimsenin ne olduğunu fark etmemesi için elimle kolyeyi daha sıkı kavradım.
Kolyenin ışığını avucumun içinde gizlemeye çalışıyordum.
Lütfen şimdi parlamayı bırak.
Kolyenin ışığını elimle gizlemeye çalışırken içimden tek bir düşünce geçiyordu.
Bunu kimsenin görmesine izin veremezdim.
Ama hiç kimsenin...
“Sizce Müdire Kassandra kolyeyi neden tanıyor ve Elvina'dan ne saklıyor? 👀🩸”
