16. bölüm · Son Melez: Uyanış

Alevler Arasındaki Fısıltı🕯️

Yaren Key

Bazı gerçekler saklandıkça kaybolmaz; zamanı geldiğinde kendilerini mutlaka gösterir. 🗝️✨

Müdire Kassandra'nın bakışları gözlerimin önünden gitmiyordu.
Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, az önce pencerenin arkasında gördüğüm o yüzü zihnimden silemiyordum.
Kollarını birbirine bağlamış, tek kelime etmeden beni izliyordu.
Beni neden izliyordu?
Elimi hâlâ kolyemin üzerinde tutuyordum. Neyse ki ışığı sönmüş, taş yeniden eski hâline dönmüştü. Yine de avucumu hemen çekmedim.
Sanki elimden bırakırsam yeniden parlayacakmış gibi hissediyordum.
Derin bir nefes aldım.
Bugün gerçekten fazla şey olmuştu.
Önce Müdire Kassandra'nın kolyeyi gördüğündeki tepkisi...
Sonra büyü sırasında yaşananlar...
Şimdi de onu pencerede beni izlerken görmem...
Bütün bunların tesadüf olduğuna inanmak giderek zorlaşıyordu.
“İyi misin?”
Bayan Jennifer'ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Başımı kaldırdığımda hâlâ bana baktığını gördüm.
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
“İyiyim,” dedim sonunda.
Ama sesimdeki tereddüt, söylediğim şeyin ne kadar inandırıcı olmadığını belli ediyordu.
Bayan Jennifer birkaç saniye daha yüzüme baktı.
Ardından gözlerini elimde tuttuğum kolyeye kaydırdı.
Kalbim bir anda hızlandı.
Gördü mü?
Elimi hemen kolyeden çektim.
“Bir şey yok.”
Bayan Jennifer bir şey söylemeden önce arkasını dönüp diğer öğrencilere baktı.
“Pekâlâ çocuklar, herkes sakin olsun. Dersimize devam ediyoruz.”
Ben ise istemsizce bir kez daha akademinin üst katındaki pencereye baktım.
Kassandra artık orada değildi.
Pencere bomboştu.
Ama içimdeki huzursuzluk hâlâ geçmemişti.
Yavaş adımlarla kızların yanına geçtim.
Nara, Bayan Jennifer'ın duymasından çekiniyormuş gibi bana biraz yaklaşıp kısık bir sesle konuştu.
“İyi misin, canım?”
Başımı iki yana salladım.
“Bilmiyorum...”
Gerçekten bilmiyordum.
Ne hissettiğimi, ne düşünmem gerektiğini, hatta bundan sonra ne olacağını bile bilmiyordum.
Tam o sırada içimde garip bir his oluştu.
Sanki bütün düşüncelerim aynı anda birbirine karışmıştı. Gözlerimin önünün hafifçe bulanıklaştığını hissettim.
Hayır...
Şimdi sırası değildi.
Ama sonra kendi kendime sordum.
Neyin sırasıydı ki zaten?
Son zamanlarda hiçbir şey benim istediğim zamanda gerçekleşmiyordu.
Her şey kendiliğinden gelişiyordu.
Bir gün sıradan bir öğrenci olduğumu düşünürken ertesi gün güçlerimin olduğunu öğrenmiştim.
Gerçek ailemi bilmiyordum.
Beni büyüten insanların aslında biyolojik ailem olmadığını öğrenmiştim.
Gerçek annem beni bir bebekken bırakmıştı.
Bana bir mektup ve bir kolye bırakmıştı.
Ve şimdi o kolye, ne zaman gücüm ortaya çıksa tepki veriyordu.
Üstelik Müdire Kassandra kolyeyi görür görmez sanki yıllardır bildiği bir şeyle karşılaşmış gibi davranmıştı.
Ben neyin içine düşmüştüm böyle?
Elimi alnıma götürmek istedim ama kendimi tuttum.
Düşüncelerim durmuyordu.
Annem kimdi?
Babam kimdi?
Beni neden bırakmıştı?
Beni kimden korumaya çalışmıştı?
Ben kimdim?
Ve bütün bunların arasında boynumdaki kolyenin ne işi vardı?
Birbirinden bağımsız gibi görünen her şeyin aslında birbirine bağlı olduğunu hissediyordum.
Sanki önümde büyük bir yapboz vardı.
Parçaların bazıları elimdeydi.
Ama en önemli parçayı bulamıyordum.
Ben neyi kaçırıyordum?
Düşüncelerime o kadar kaptırmıştım ki etrafımdaki sesleri neredeyse tamamen unutmuştum.
Aeris'in bana doğru yaklaştığını fark etmem bile birkaç saniye sürdü.
Omzuma hafifçe yaslandı.
“Şşş... Sakin ol.”
Sesini duyduğumda ona doğru döndüm.
Bana endişeli gözlerle bakıyordu.
“Düşündüklerini anlayamam ama...” dedi ve kısa bir süre duraksadı. “Tahmin edebiliyorum.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Aeris omzuma biraz daha yaslandı.
“Ders bitsin, odaya çıkarız. Biraz dinlenirsin. Olur mu?”
Bir süre ona baktım.
Sonra yalnızca başımı sallayarak onayladım.
“Olur.”
Aeris'in yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
“Güzel.”
Bakışlarımı tekrar öne çevirdim.
Bayan Jennifer ders anlatmaya devam ediyordu. Öğrenciler sırayla büyüyü deniyor, bazıları başarılı oluyor, bazıları ise küçük hatalar yapıyordu.
Ama benim için artık dersin hiçbir önemi kalmamıştı.
Aklım hâlâ az önceki penceredeydi.
Müdire Kassandra'nın gözlerindeki o ifadeyi düşünüyordum.
Tam o sırada gözüm Aeris'in çaprazında duran kişiye takıldı.
Kael.
Bana bakıyordu.
Öyle sıradan bir bakış değildi bu.
Sanki o da benim gibi yaşananları anlamlandırmaya çalışıyordu.
Bakışlarımız birkaç saniyeliğine kesişti.
Kael'in yüzünde yine o alışılmış soğuk ifade vardı.
Ama gözleri...
Gözleri hiç de soğuk görünmüyordu.
Orada başka bir şey vardı.
Merak.
Şüphe.
Belki de endişe.
O da mı bir şeylerin farkında?
Bakışlarımı ondan çekmek istedim ama bir türlü yapamadım.
Çünkü aklıma başka bir ihtimal geldi.
Ya o da benim gibi cevap aramıyorsa?
Ya zaten cevapları biliyorsa?
İçimde küçük bir şüphe filizlendi.
Kael'in son zamanlarda bana karşı olan davranışlarını düşündüm.
Bazen fazlasıyla ilgiliydi.
Bazen ise sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyordu.
Bir an bana yardım ediyor, başka bir an tek kelimelik cevaplarla beni geçiştiriyordu.
Ve dün gece...
Bana kolyeyi takarken yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Ama yine de o anı düşündüğümde içimde açıklayamadığım bir his oluşuyordu.
Kael'in bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Ben de gözlerimi kaçırmadan ona baktım.
Sen ne biliyorsun, Kael?
Sanki gözlerimle bu soruyu soruyordum.
O ise hiçbir şey söylemeden bakışlarını üzerimde tutmaya devam etti.
Sonunda Bayan Jennifer'ın sesi yeniden duyuldu.
“Bir sonraki öğrenci!”
İkimiz de aynı anda bakışlarımızı başka yöne çevirdik.
Ben derin bir nefes aldım.
Ama içimdeki şüphe artık yerleşmişti.
Fazla uzun sürmeden dersin bitiş saati geldi.
Bahçenin dört bir yanına yerleştirilmiş hoparlörlerden zil sesi yükseldiğinde içimde istemsizce bir rahatlama hissettim. Sanki bütün ders boyunca üzerimde taşıdığım ağırlık bir anda biraz olsun hafiflemişti.
Bayan Jennifer asasını indirip bize baktı.
“Pekâlâ çocuklar, bugünlük bu kadar. Bir dahaki derste görüşürüz.”
Öğrenciler yavaş yavaş hareketlenmeye başladı.
Ben de kızlarla birlikte toparlanmak için ayağa kalktım. Bir an önce buradan çıkıp biraz yalnız kalmak, kafamı toparlamak istiyordum.
Tam bir adım atmıştım ki bileğimde bir el hissettim.
Olduğum yerde durdum.
Kaşlarımı çatıp yavaşça arkama döndüm.
Kael.
Şaşkınlıkla önce eline, ardından yüzüne baktım.
Şimdi niye bileğimi tutuyordu?
Üstelik yanında diğer Element Tanrıları da vardı.
Kızlar da benimle birlikte dönüp onlara baktılar. Nara'nın yüzünde doğrudan "Ne oluyor" dercesine bir ifade vardı. Nara,Aeris ve Sylvara da meraklı gözlerle Kael'e bakıyordu.
Kael ise sanki herkesin bakışlarını umursamıyormuş gibi sakince konuşmaya başladı.
“Biraz şu ileride konuşabilir miyiz?”
Sesindeki sakinlik sinirlerimi daha da bozdu.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne için?”
Kael birkaç saniye bana baktı.
“Sadece konuşalım.”
Ardından bakışlarını üzerimden ayırmadan ekledi:
“Senin de konuşmaya ihtiyacın var. Belli.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Benim konuşmaya ihtiyacım olduğunu nereden biliyordu?
Üstelik bunu söyleyiş şekli...
Sanki benim neye ihtiyacım olduğuna karar verme hakkı varmış gibi davranıyordu.
Bütün gün zaten yeterince gizemle uğraşmıştım. Şimdi bir de Kael'in bu kendinden emin tavırlarıyla uğraşmak istemiyordum.
Elimi bileğinden kurtarıp ona doğru bir adım attım.
“Buna sen mi karar veriyorsun?”
İşaret parmağımı göğsüne doğru kaldırıp hafifçe dokundum.
Kael'in gözleri bir an üzerime sabitlendi.
Ağzını açtı.
Belli ki bir şey söyleyecekti.
Ama tam o sırada yanımıza bir kız geldi.
Bakışlarım istemsizce ona kaydı.
Kızı baştan aşağı süzdüm.
Giyimi, saçları, makyajı...
Her şeyi fazlasıyla özenliydi.
Güzeldi, bunu inkâr edemezdim.
Ama görünüşünde doğal olmayan bir şeyler vardı. Yüzündeki makyajdan saçlarının şekline kadar her ayrıntısı sanki özellikle dikkat çekmek için hazırlanmış gibiydi.
Bu kız kesinlikle kendine güveniyor.
Kız hiç çekinmeden Kael'in yanına geçti.
Ve elini onun omzuna koydu.
Tek kaşım istemsizce havaya kalktı.
Bu neydi şimdi?
Bakışlarımı Kael'e çevirdim.
O ise kıza dönüp bakmak yerine hâlâ bana bakıyordu.
İçimde anlam veremediğim küçük bir huzursuzluk oluştu.
Sevgilisi falan mı?
Kızın tavırlarına bakılırsa, beni Kael'in yanında görünce sorun çıkarabilecek tiplerden biri gibiydi.
Tam bu düşünce aklımdan geçerken kız da bakışlarını bana çevirdi.
Üstelik bunu öylesine yapmadı.
Gözlerini üzerimde gezdirdi.
Saçımdan kıyafetlerime, yüzümden ayakkabılarıma kadar beni baştan aşağı süzdü.
Bir an önceki hareketimin aynısını yapıyordu.
Ben de kaşımı hafifçe kaldırarak onu izledim.
Sonunda yüzünde küçük, alaycı bir gülümseme oluştu.
“Sen...”
Biraz daha yaklaştı.
“İlk günden bütün dikkatleri üzerine çeken kız değil misin ya?”
Ardından kıkırdadı.
Sesindeki alay çok açıktı.
Kızların arkamda birbirlerine baktığını fark ettim.
Nara'nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı.
Aeris ise belli etmemeye çalışsa da gülmemek için kendini zor tutuyordu.
Tahmin ettiğim kadarıyla, kızın tavrına gülüyorlardı.
Ben ise kıza yalnızca birkaç saniye baktım.
Sonra elini bana doğru uzattı.
“Ben Emma.”
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi:
“Yakınlarım bana Em der.”
Elini havada tutuşundan bile kendine fazlasıyla güvendiği belliydi.
Ben de eline baktım.
Sonra yüzüne.
Elini sıkmazsam kabalık olur.
Ama gereğinden fazla samimi davranırsam da hiç gerek yok.
Elinin havada kalmasına izin vermemek için elini tuttum.
“Evet,” dedim sakin bir sesle.
“İlk günden beri bütün gözler üzerimde.”
Kısa bir tebessüm ettim.
“Ne yazık ki.”
Emma'nın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu.
Kızların arkasından bastırılmış bir kıkırdama geldi.
Ben ise hiç bozuntuya vermeden devam ettim.
“Ben Elvina. Memnun oldum.”
Elini bıraktım.
Ve tanışmayı sonlandırdım.
Emma böyle bir tepki vermemi beklemiyor olacak ki yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önceki kendinden emin tavrından eser kalmamış, yüzü resmen solmuştu.
Birkaç saniye boyunca bana baktı.
Ardından sanki söylediklerimi fazla önemsememiş gibi bakışlarını üzerimden çekip Kael'e çevirdi.
Hiç beklemediğim bir anda Kael'in çenesinden tuttu ve yüzünü kendisine çevirdi.
“Tatlım,” dedi, sesini gereğinden fazla yumuşatarak. “Birkaç gündür doğru düzgün konuşamıyoruz. İşin yoksa oturalım mı, şöyle?”
Ne yapmaya çalıştığını anlamam uzun sürmedi.
Emma biraz daha Kael'e yaklaştı.
Tam dudaklarına yaklaşacakken bakışlarımı başka yöne çevirdim.
Ben bu manzaraya şahit olmak zorunda değilim.
İçimde oluşan garip hissi anlamlandırmak istemiyordum bile.
Kael'in ne yapacağı umurumda değildi.
En azından öyle olmalıydı.
Arkamı dönüp birkaç adım uzaklaşmaya hazırlanırken bileğimde yeniden bir el hissettim.
Kael.
Olduğum yerde durdum ve yavaşça ona döndüm.
Kael beni kendisine doğru çevirdi.
“Yeter ama.”
Kaşlarımı çatıp ona baktım.
“Bu manzaraya şahit olmak zorunda mıyım ben?”
Kael'in yüzünde kısa bir anlığına belli belirsiz bir ifade oluştu.
Ardından Emma'ya döndü.
“Hayır, Em.”
Kızın elini kendisinden uzaklaştırdı.
“Arkadaş olduğumuzu unutma, olur mu?”
Emma'nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Kael onu tamamen kendisinden uzaklaştırdı.
Bu hareketi...
Hoşuma gitmedi desem yalan olurdu.
Dudaklarımın kenarında istemsizce hafif bir tebessüm oluştu.
Fakat Kael'in gözlerini üzerime sabitlediğini fark ettiğim anda yüzümü hemen eski haline getirdim.
Ne gülüyorsun sen?
Sanki az önce yüzümdeki o küçücük tebessümü yakalamış gibi bakıyordu.
Arkamda kızların ve Element Tanrılarının gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını fark ettim.
Emma ise utançtan resmen domatese dönmüştü.
Ama gözlerindeki şey yalnızca utanç değildi.
Öfkelendiğine emindim.
Bakışlarını önce Kael'e, sonra onun bileğimi tuttuğu eline çevirdi.
Gözleri Kael'in elinde birkaç saniye takılı kaldı.
Sonra yüzündeki öfke daha da belirginleşti.
Ağzını açtı.
“Fakat...”
Bir an durdu.
“Eski zamanları ne çabuk unuttun.”
O an duraksadım.
Eski zamanlar mı?
Demek gerçekten aralarında bir geçmiş vardı.
Kael'in Emma'ya söylediği sözlerden sonra bunun yalnızca sıradan bir arkadaşlık olmadığını anlamaya başlamıştım.
Bileğimi Kael'in elinden çekmeye çalıştım.
Ama o, elini daha da sıktı.
“Kael...”
Biraz daha çekmeye çalıştım.
“Bırak.”
Ama elini gevşetmedi.
Kolum kopacak artık.
Gerçekten biraz daha böyle tutmaya devam ederse kolumun yerinden çıkacağına kanaat getirecektim.
Kael ise sanki etrafımızda hiç kimse yokmuş gibi gözlerini gözlerimden ayırmıyordu.
Sonunda Emma'ya döndü.
“Biz diye bir şey yok, Em.”
Sesi oldukça soğuktu.
“Eğer böyle devam edersen arkadaş kalabileceğimizden bile şüphe duyacağım.”
Emma'nın yüzündeki öfke bir anlığına dondu.
Kael devam etti.
“Arkadaş kalmamızı sen istemiştin. Unuttun mu?”
Sonra bakışlarını biraz daha sertleştirdi.
“Böyle yaparak kendini küçük düşürme.”
Söyledikleri karşısında kaşlarımı çatmaktan kendimi alamadım.
Bu nasıl bir konuşma şekliydi?
Karşısındaki kız ne kadar itici davranmış olursa olsun...
O bir kızdı.
Bu kadar sert konuşmasına gerek var mıydı?
İçimdeki rahatsızlık daha fazla büyümeden araya girdim.
“Kaba davranmayı bırak,karşındaki kişinin bir kız olduğunu unutma.”
Kael'in gözleri yeniden beni buldu.
Bir an hiçbir şey söylemeden bana baktı.
Emma ise dolmuş gözlerini bir anda bana çevirdi.
“Sen karışma!”
Sesi titriyordu.
“Bu konu seni aşar.”
Bir adım bana doğru yaklaştı.
“Bu Kael'le benim aramda bir mesele.”
O an ona karşı hissettiğim öfke yerini tuhaf bir acımaya bıraktı.
Yüzüne baktım.
Gözleri dolmuştu.
Ne kadar sinirli olursa olsun, içinde kırılmış bir taraf olduğu belliydi.
Ona acıyarak baktım.
Sonra hiçbir şey söylemeden ağzıma fermuar çekiyormuş gibi yaptım.
Anahtarını çeviriyormuş gibi parmaklarımı hareket ettirdim.
Ardından dudaklarımı kapattım.
Tamam. Konuşmuyorum.
Bunu biraz dalgaya aldığımın farkındaydım.
Ama Emma'nın öfkesi daha da arttı.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Bir adım daha üzerime doğru atıldı.
Tam üzerime yürüyecekken Kael araya girdi.
Elini kaldırarak Emma'nın önünü kesti.
“Yeter, Emma.”
Sesi önceki konuşmalardan çok daha sertti.
Emma durdu.
Kael gözlerini ondan ayırmadan devam etti.
“Onunla bu şekilde konuşamazsın.”
Emma bir şey söylemek için ağzını açtı.
Kael sözünü tamamladı.
“Kendine gel.”
Kısa bir sessizliğin ardından derin bir nefes aldı.
“Son şansın.”
Bakışları sertleşti.
“Arkadaşlığımızı zedelemek istemiyorsan kendine gel.”
Emma olduğu yerde kaldı.
Kael'in sözleri ortamın havasını tamamen değiştirmişti.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda Kael biraz daha sakin bir ses tonuyla ekledi:
“Şimdi git. Sonra konuşuruz.”
Emma'nın yüzünde bir anlığına şaşkınlık belirdi.
Ama asıl takıldığı şey Kael'in söylediği tek bir kelimeydi.
Emma.
Bunu fark ettiğini yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum.
Çünkü Kael'in demin ona “Em” diye hitap etmesine rağmen Kael'in özellikle “Emma” demesi, onun için bambaşka bir anlam taşıyor gibiydi.
Yakınlarının ona genellikle “Em” dediğini düşünürsek...
Kael'in onu tam adıyla çağırması, sanırım son nokta olmuştu.
Emma birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Gözlerini önce bana, sonra Kael'e çevirdi.
En sonunda hiçbir tepki vermeden arkasını döndü.
Sert adımlarla yanımızdan uzaklaşırken yüzündeki öfke hâlâ açıkça belli oluyordu.
Ben ise olduğu yerde kalmış, onun arkasından bakıyordum.
Fakat arkasından bakmam fazla uzun sürmedi.
Kael beni yeniden kolumdan tutup sürüklemeye başlamıştı.
“N’apıyorsun sen ya?” diye çıkıştım.
Cevabı yine her zamanki gibi kısa ve netti.
“Konuşacağız.”
Tek kelime bile fazlasını söylememişti.
Arkamı dönüp kızlara baktım. Nara, Aeris ve Sylvara hâlâ olduğumuz yerde duruyorlardı.
“Siz odaya çıkın, ben gelirim,” dedim.
Üçü birbirlerine bakıp gülümsediler.
“Tamam,” diye karşılık verdiler.
Beni yalnız bırakacaklarını biliyordum ama bakışlarından belli ki biraz sonra sorguya çekileceğimi de hissedebiliyordum.
Kael ise çoktan yürümeye başlamıştı.
Ben de istemeden peşinden gitmek zorunda kaldım.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Nereye gittiğimizi bile sormadım.
Aklım hâlâ az önce yaşananlardaydı.
Emma...
Kael...
Aralarındaki geçmiş...
Ve şimdi Kael'in benimle konuşmak için beni buraya kadar sürüklemesi...
Ne söyleyecekti?
Bir süre sonra sonunda durdu.
Kolumu bıraktığı anda hemen elimi geri çektim.
Bileğimi ovalamaya başladım.
Az önce hiçbir şey hissetmemiştim ama şimdi acısı kendini belli ediyordu.
“Kolumu koparsaydın bari,” diye söylendim. “Kaba mısın nesin ya?”
Tam söylenmeye devam edecekken başımı kaldırdım.
Ve o an Kael'in ne kadar yakınımda olduğunu fark ettim.
Resmen dibimde duruyordu.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Bu kadar yaklaşmasına ne gerek vardı?
Kael hiçbir şey söylemeden tekrar bileğime uzandı.
Bu kez hareketleri çok daha nazikti.
Elimi tutup beni oturmam için birkaç adım yönlendirdi.
Az önceki sert tavrından eser yoktu.
Ben ise hâlâ kafamın içinde birbirine girmiş düşüncelerle gösterdiği yere oturdum.
Kael de karşıma geçti.
Aramızda kısa bir sessizlik oluştu.
Ne söyleyeceğini beklerken gözleri bir süre bileğime kaydı.
Bakışları hafif kızarmış olan bileğimde takılı kaldı.
Ben de istemsizce onun baktığı yere baktım.
Parmaklarımı hafifçe bileğimin üzerinde gezdirdim.
Kael'in yüzündeki ifade değişti.
“Bileğin...”
Cümlesini tamamlamadan birkaç saniye sustu.
Sonra gözlerini yeniden bana çevirdi.
“Kusura bakma.”
Ses tonu şaşırtıcı derecede sakindi.
“O anki gerilimle olan bir şeydi. Amacım canını acıtmak değildi.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
Bu gerçekten Kael miydi?
Az önce neredeyse kolumu yerinden çıkaracak kadar sert davranan kişi şimdi karşıma oturmuş, özür diliyordu.
Üstelik sesindeki o sertlik tamamen kaybolmuştu.
Derin bir nefes alıp verdim.
“Tamam. Sorun yok.”
Birkaç saniye sessiz kaldım.
Ardından doğrudan gözlerinin içine baktım.
“Sen ne konuşmak istiyordun?”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Bu kadar önemli olan ne?”
Kael cevap vermeden önce bir an yüzüme baktı.
Sonra işaret parmağını kaldırdı.
Bakışları doğrudan boynuma yöneldi.
Parmağıyla kolyemi gösterdi.
“O.”
Kael kolyeyi işaret ettiğinde bakışlarım istemsizce boynuma kaydı.
Büyü yaptığım sırada parladığını görmüş olabilir miydi?
Yoksa beni buraya kadar bunun için mi getirmişti?
Az önceki konuşma bir anda anlam kazanmaya başlamıştı.
“Eee...” dedim, olabildiğince normal davranmaya çalışarak. “Ne olmuş kolyeye?”
Kael gözlerini üzerimden ayırmadan bana baktı.
Bakışlarında açıkça şüphe vardı.
“Büyü yaptıktan sonra kolyeyi sakladığını fark ettim.”
Bir an durdu.
“Sanırım parlıyordu.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Yanılıyor muyum?”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Kalbim hızlanmaya başlamıştı.
O gördüyse...
Diğerleri de görmüş olabilir miydi?
Bayan Jennifer hemen önümdeydi.
Öğrencilerin hepsi etrafımızdaydı.
Ya biri fark ettiyse?
Ya herkes kolyenin tepki verdiğini gördüyse?
Düşüncelerim birbirine girdi.
Ama bunu belli etmemeliydim.
Bir anlık tereddütten sonra yüzüme olabildiğince şaşkın bir ifade yerleştirdim.
“Aaa... ne parlaması?”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Kolyeler parlar mı hiç?”
Kael'in yüzüne baktım.
“Güneşten bir yanılsama görmüşsündür herhalde.”
Bunu söyler söylemez kendi söylediğime ben bile inanmadım.
Gerçekten bunu mu söyledim?
Kael'in de inanacağı yoktu zaten.
Yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.
Bana birkaç saniye boyunca öylece baktı.
Sonra hafifçe başını yana eğdi.
“Buna inanmamı beklemiyorsun, değil mi?”
Sesi sakindi ama bakışları fazlasıyla ciddiydi.
Ben cevap vermeden önce devam etti.
“İyi kıvıramıyorsun.”
Bir an sustu.
“Anlat.”
İçimden uzun bir nefes verdim.
Zaten saklayamayacağım belliymiş.
Omuzlarım düştü.
“Tamam...”
Bir süre yere baktım.
Sonra tekrar gözlerini buldum.
“Anlatacağım.”
Sesim bu kez daha sakindi.
“İlk olarak Müdire Kassandra'nın odasında oldu.”
Kael'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Ben devam ettim.
“Dün olanları anlattıktan sonra kolye birden ısınmaya başladı. Sonra parladı.”
Elimi kolyemin üzerine götürdüm.
“Bugün de büyü yaptığım sırada aynı şey oldu.”
Kısa bir nefes aldım.
“Ben de kimsenin görmesini istemedim. O yüzden elimle kapattım.”
Bir an sustum.
Sonra aklıma biraz önce akademinin penceresinde gördüğüm görüntü geldi.
“Müdire Kassandra da...”
Kael'in dikkatinin tamamen üzerime toplandığını fark ettim.
“...beni izliyordu.”
Kaşlarım çatıldı.
“Pencereden.”
İçimdeki şüphe yeniden büyümeye başlamıştı.
“Ve kolyeyi fark ettiğini düşünüyorum.”
Kael birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sadece bana baktı.
Sanki anlattıklarımı zihninde birleştirmeye çalışıyordu.
Ben ise onun vereceği cevabı bekliyordum.
Yüzünde hiçbir mimik oynamıyordu.
Her zamanki Kael'di.
Soğuk, sakin ve anlaşılması zor...
Ama gözlerindeki düşünceli ifadeyi fark edebiliyordum. Sanki anlattıklarımı kafasında bir yerlere oturtmaya çalışıyordu.
O da benim gibi anlamaya mı çalışıyordu?
Yoksa aslında her şeyi biliyor ve benden bir şeyler mi saklıyordu?
Bir türlü karar veremiyordum.
“Diğerleri bunu gördü mü?” diye sordu.
Kısa bir tereddütten sonra başımı salladım.
“Evet.”
Kael birkaç saniye daha düşündü.
“Anladım.”
Ardından ayağa kalktı.
Ben de onunla birlikte ayağa kalktım.
Tam giderken aklıma bir şey takıldı.
“Bir dakika.”
Kael durup bana baktı.
“Bunu senden başka biri görmüş olabilir mi?”
Kael hiç düşünmeden cevap verdi.
“Sadece diğer Element Tanrıları.”
Bir an durdu.
“Diğerleri görmüş olsaydı mutlaka sana sorarlardı zaten.”
Haklıydı.
“Doğru,” dedim.
Sonra kollarımı birbirine bağlayıp ona baktım.
“Eee...”
Kaşımı kaldırdım.
“Sorgun bu kadar mıydı?”
Sesime hafif alaycı bir ton kattım.
Kael'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
Tam önümde durdu.
“Seni biraz daha sorguya çekmemi isterdin.”
Muzip bir gülümseme eşliğinde söylemişti.
Bir an yüzüne baktım.
Sonunda gülmeyi de biliyormuş.
Gülmeseydi,gerçekten yüzünün betondan olduğunu düşünmeye başlayacaktım.
Elimle göğsünü hafifçe ittim.
“Ne istiycem ya...”
Gözlerimi devirdim.
“Neyse, ben gidiyorum.”
Kael'in bir şey söylemesine fırsat vermeden arkamı döndüm.
Hızlı adımlarla bahçeden uzaklaştım.
Akademinin kapısından içeri girdiğimde derin bir nefes aldım.
Koridor boyunca ilerleyip odamızın bulunduğu kata çıktım.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde kızların yataklarında uzanmış, telefonlarıyla ilgilendiklerini gördüm.
Ama beni gördükleri anda...
Üçünün de ellerindeki telefonlar aynı anda aşağı indi.
Bakışları üzerimde birleşti.
Yüzlerindeki ifadeyi görmem yetmişti.
Hayır...
Kaşlarımı kaldırdım.
“Yine mi?”
Nara'nın dudaklarında kocaman bir gülümseme oluştu.
Aeris doğrulup yatağında oturdu.
Sylvara ise telefonunu kenara bıraktı.
Üçünün de yüzünde aynı ifade vardı.
Belli ki beni birazdan sorguya çekeceklerdi.
İçimden uzun bir nefes verdim.
Ben bu sorgudan kurtulamayacağım galiba.
Kapıyı arkamdan kapatırken kendi kendime söylendim.
“Ne yazık ki...”
Yatağıma geçip oturdum.
Daha sırtımı başlığa yaslamadan kızların bakışlarının üzerimde olduğunu fark ettim.
Üçü de hiçbir şey söylemeden bana bakıyordu.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonunda dayanamayarak iç çektim.
“Tamam,” dedim. “Tek tek alın. Zaten birazdan hepiniz aynı anda soru sormaya başlayacaksınız.”
Bunu söyler söylemez birbirlerine baktılar.
Sanki tam olarak bunu bekliyorlarmış gibi.
Nara hemen öne çıktı.
“Kael seni neden götürdü?”
Aeris araya girdi.
“Emma'yla ne oldu?”
Sylvara da beklemeden ekledi:
“Ve neden elinden tutup seni oradan uzaklaştırdı?”
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
İşte başlıyoruz.
"Bir dakika"
Elimi kaldırarak üçünü susturdum.
“Biriniz sorsun, diğeriniz beklesin.”
Nara gülerek yatağının üzerine bağdaş kurdu.
“Tamam. Anlat bakalım.”
Derin bir nefes aldım.
“Kael önce benimle konuşmak istediğini söyledi.”
“Ne hakkında?” diye sordu Aeris.
“Kolyem hakkında.”
Üçünün yüzündeki merak bir anda daha da arttı.
“Büyü sırasında kolyenin parladığını görmüş.”
Nara'nın kaşları havaya kalktı.
“Ciddi misin?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Ardından onlara Müdire Kassandra'nın odasında kolyenin ilk kez ısınmasını, bugün büyü sırasında tekrar tepki vermesini ve Kael'in bunu fark ettiğini anlattım.
Üçü de tek kelime etmeden beni dinliyordu.
“Peki Kael ne dedi?” diye sordu Sylvara.
“Çok bir şey söylemedi. Sadece neden sakladığımı sordu.”
Aeris kaşlarını çattı.
“Sen ne dedin?”
Yüzümü buruşturdum.
“Önce yalan söylemeye çalıştım.”
Nara kıkırdadı.
“Ne söyledin?”
“Güneşten yanılsama gördüğünü söyledim.”
Üçü birden bana baktı.
Sonra aynı anda gülmeye başladılar.
“Ne?” dedim savunmaya geçerek. “O an aklıma başka bir şey gelmedi!”
Aeris gülerek başını salladı.
“Sen bile söylediğine inanmamışsındır.”
“Evet,” dedim isteksizce. “Ben bile inanmadım.”
Gülüşmeler biraz daha devam ettikten sonra sonunda asıl meseleye döndük.
Onlara Kael'in kolumu nasıl tuttuğunu, sonra özür dilediğini ve aramızdaki konuşmayı anlattım.
Fakat konu Emma'ya geldiğinde üçü birden sustu.
“Emma'ya gelince...” dedim.
Nara hemen dikkat kesildi.
“Ne oldu?”
“Kael'le geçmişleri varmış.”
Aeris'in gözleri büyüdü.
“Geçmişleri mi?”
Başımı salladım.
“Evet. Emma eski zamanlardan bahsetti.”
Sylvara merakla öne eğildi.
“Eski zamanlar derken?”
“Bilmiyorum.”
Omuzlarımı silktim.
“Kael de aralarında bir şey olmadığını, arkadaş kalmalarını Emma'nın istediğini söyledi.Eee sizde oradaydınız, biliyorsunuz zaten."
Nara'nın yüzünde anlamlı bir gülümseme oluştu.
Ben bunu fark edince hemen kaşlarımı çattım.
“Öyle bakma.”
“Ben bir şey demedim ki.”
“Yüzün diyor.”
Nara kahkahayı bastı.
Aeris de gülümseyerek başını salladı.
Ben ise yatağımın üzerine biraz daha yaslandım.
Bütün konuşmayı anlattıktan sonra içimde tuhaf bir rahatlama olmuştu.
Ama aynı zamanda kafamda yeni sorular da oluşmuştu.
Kolyem...
Müdire Kassandra...
Kael...
Emma...
Sanki hayatımdaki herkesin benden sakladığı bir şey vardı.
Ve ben bütün bunların ortasında, cevapları bulmaya çalışan tek kişiydim.
Fazla geçmeden konuşmalarımız da sona erdi.
Aeris ve Sylvara'nın yapmaları gereken işleri olduğunu söylemesiyle ikisi de yataklarından kalktı.
“Sonra görüşürüz,” diyerek odadan çıktılar.
Nara ise telefonunu yatağının üzerine bırakıp banyoya girdi.
Kapının kapanmasının ardından oda bir anda sessizliğe büründü.
Sonunda yalnız kalmıştım.
İçimden derin bir nefes verdim.
Bütün gün yaşananları düşündükçe başımın ağrısı daha da belirginleşiyordu.
Yatağıma uzanıp başımı yatağın başlığına yasladım.
Gözlerimi yavaşça kapattım.
Bir süre hiçbir şey düşünmemeye çalıştım.
Sadece sessizliği dinledim.
Ve kendimi o sessizliğin içine bıraktım.

Rüya;
Gözlerimi açtığımda ilk başta nerede olduğumu anlayamadım.
Etrafım ateşlerle çevriliydi.
Alevler her yanımda yükseliyor, etrafı turuncu ve kırmızı bir ışığa boyuyordu. Havada yoğun bir sıcaklık vardı. Nefes aldığımda ciğerlerimin içinin bile yandığını hissediyordum.
Olduğum yerde birkaç saniye hareketsiz kaldım.
Burası da neresi?
Az önce odamdaydım.
Yatağımda oturmuş, başımı yatağın başlığına yaslamıştım. Gözlerimi kapatmış ve sadece biraz dinlenmek istemiştim.
Ama şimdi...
Şimdi nerede olduğumu bile bilmiyordum.
Hızla ayağa kalktım.
“Bu nasıl olabilir?”
Etrafıma baktım.
Alevlerin arasında ilerlemeye çalıştım ama nereye gittiğimi göremiyordum. Her taraf aynı görünüyordu. Ne akademi vardı ne odamız ne de kızlar...
“Nara?”
Sesim boşlukta yankılandı.
“Nara!”
Cevap yoktu.
“Aeris!”
Yine hiçbir ses gelmedi.
“Sylvara!”
Sesim giderek yükseliyordu ama kimse beni duymuyordu.
Bir adım daha attım.
“Beni duyuyor musunuz?”
Cevap alamadıkça içimdeki korku büyümeye başladı.
Ben uyuyor muyum?
Bir an durdum.
Yoksa rüya mı görüyorum?
Ama bu mümkün değildi.
Az önce uyumuyordum ki.
Gözlerimi kapattığım anı hatırlıyordum. Yatağın başlığına yaslanmıştım. Hatta başım bile ağrıyordu.
O zaman buraya nasıl geldim?
Elimi koluma götürdüm.
Tenimi hissettim.
Sıcaklığı...
Kalbimin hızlı atışını...
Nefes alışımı...
Her şey fazlasıyla gerçekti.
“Bu bir rüya olamaz...”
Kendi sesimi duyduğum anda bile söylediklerime inanamadım.
Tam o sırada...
Bir ses duydum.
Olduğum yerde irkildim.
Alevlerin arasından, nereden geldiğini anlayamadığım bir kadın sesi yükselmişti.
“...Elvina...”
Nefesim kesildi.
Başımı hızla sağa çevirdim.
Kimse yoktu.
“Kim var?”
Sessizlik.
Birkaç saniye sonra aynı ses yeniden duyuldu.
“...Elvina...”
Bu kez daha netti.
Ses uzaklardan geliyordu.
Ama aynı zamanda sanki hemen yanı başımdaymış gibi hissediyordum.
Kalbim göğsümde daha hızlı çarpmaya başladı.
“Kim olduğunuzu söyleyin!”
Sesimi mümkün olduğunca güçlü çıkarmaya çalıştım.
Cevap gelmedi.
Birkaç adım ilerledim.
Alevlerin arasından dikkatlice geçerken gözlerimi çevrede gezdiriyordum.
“Beni buraya kim getirdi?”
Yine sessizlik...
Sonra kadın sesi üçüncü kez ismimi söyledi.
“Elvina...”
Bu kez sesin geldiği yönü fark ettim.
Başımı yavaşça çevirdim.
Alevlerin arasında, ileride belli belirsiz bir gölge vardı.
Olduğum yerde kaldım.
Gözlerimi kısarak ona bakmaya çalıştım.
“Sen kimsin?”
Gölge hareket etmedi.
Ben ise bir adım daha attım.
“Beni duyabiliyor musun?”
Bir adım daha...
Alevlerin ışığı gölgeye biraz daha yaklaştıkça kalbimde açıklayamadığım bir his oluşmaya başladı.
Sanki...
Onu tanıyordum.
Ama nasıl tanıdığımı bilmiyordum.
Kadın yeniden konuştu.
Bu kez sesi çok daha yakından geliyordu.
“Beni bulmalısın, Elvina...”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Gerçeği öğrenmek istiyorsan...”
Ses bir anda kesildi.
“Bekle!”
Gölgeye doğru ilerlemek için adım attım.
“Dur! Nereye gidiyorsun?”
Ama cevap yoktu.
Alevlerin arasındaki görüntü giderek bulanıklaşmaya başladı.
Ben ise ne olduğunu anlamadan onun peşinden koşmaya başladım.
“Bekle!”
Tam gölgeye ulaşacakken etrafımdaki alevler bir anda yükseldi.
Gözlerimi korumak için kollarımı yüzüme kaldırdım.
Ve o anda...
Boynumdaki kolyenin yeniden ısındığını hissettim.
Elimi hemen kolyeye götürdüm.
Kalbim hızla çarparken gözlerimi açmaya çalıştım.
Ama gördüğüm tek şey alevlerin arasından bana doğru uzanan bir eldi.
Etrafımda deli gibi dönüyordum.
Az önce gördüğüm kişiyi tekrar bulmaya çalışıyordum. Gözlerimi alevlerin arasında gezdiriyor, her köşeye dikkatlice bakıyordum.
Az önce buradaydı.
Fazla uzun sürmedi.
Alevlerin arasında bir siluet belirdi.
Olduğum yerde durdum.
Alevlerin tam ortasında, tek başına duran büyük bir taş vardı. Ve taşın üzerinde bir kadın duruyordu.
Sırtı bana dönüktü.
Üzerinde bembeyaz, uzun bir elbise vardı. Elbisenin etekleri alevlerin sıcaklığında hafifçe dalgalanıyor, uzun saçları sırtından aşağı doğru uzanıyordu.
Ama yüzünü göremiyordum.
“Sen...”
Sesim istemsizce kısıldı.
Bir adım ona doğru atmak istedim.
Fakat önümde yükselen alevler buna izin vermedi.
Bir adım daha attım.
Sıcaklık yüzüme vurdu.
Elimi kaldırıp kendimi korumaya çalışırken gözlerimi kadından ayırmadım.
“Bekle!”
Kadın hâlâ arkasını dönmüştü.
Sanki beni duyuyordu.
Sanki orada olduğumu biliyordu.
Tam yeniden ona doğru yaklaşmaya çalışırken kadın yavaşça konuşmaya başladı.
Sesi alevlerin uğultusunun arasından bile net bir şekilde duyuluyordu.
“Beni bulacağını biliyorum, Elvina...”
Nefesimi tuttum.
Kadın birkaç saniye sustu.
Sonra aynı sakin ses tonuyla son sözlerini söyledi.
"Beni bul,Elvina."

Günümüz;
Nara'nın sesini duyuyordum.
Uzaklardan geliyormuş gibiydi.
“Elvina...”
Ses giderek daha belirgin hâle geldi.
“Elvina, uyan.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. Gözlerimi açmaya çalıştım ama sanki göz kapaklarım ağırlaşıyordu.
“Elvina!”
Bu kez omzumda bir baskı hissettim.
Gözlerimi açtığımda Nara'nın beni hafifçe dürttüğünü gördüm. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Elvina, uyandın mı?”
Yavaşça doğruldum.
“Neler oluyor?”
Nara birkaç saniye yüzüme baktı.
“Bilmiyorum. Bunu sen söyleyeceksin.”
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım.
“Ne demek istiyorsun?”
“Uykunda sayıkladın.”
Bir an donup kaldım.
Uykumda mı?
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
Az önce gördüğüm görüntüler yeniden zihnimde canlandı.
Alevler...
O beyaz elbiseli kadın...
Alevlerin ortasında duran taş...
Ve kadının sesi...
Beni bulacağını biliyorum, Elvina... Beni bul.
Başımı iki yana salladım.
“Fakat ben uyumuyordum ki.”
Nara'nın gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Nasıl yani?”
“Uyumadım,” dedim bu kez daha kesin bir şekilde. “Sadece gözlerimi kapatmıştım.”
Nara bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı.
“Nasıl olur?”
Sesindeki şaşkınlık gittikçe artıyordu.
“Yarım saate yakın sana sesleniyorum. Seni uyandırmaya çalıştım. Uyanmasaydın Müdire Kassandra'ya haber verecektim.”
“Yarım saat mi?”
Sesim istemsizce yükseldi.
Nara başını salladı.
“Evet.”
Yarım saat...
Bir anda içime garip bir ürperti yayıldı.
Ben sadece birkaç dakikalığına gözlerimi kapatmıştım.
En azından bana öyle gelmişti.
Peki nasıl yarım saat geçmişti?
Başımı iki elimle kısa bir süre tuttum.
Hayır... Bir şeyler ters gidiyor.
Üstelik gördüklerim sıradan bir rüya gibi değildi.
Alevlerin sıcaklığını hissetmiştim.
Kadının sesini duymuştum.
Onun gerçekten orada olduğunu görmüştüm.
Ama nasıl?
Bir anda ayağa fırladım.
“Müdire Kassandra'nın yanına gitmemiz gerek.”
Nara da benimle birlikte doğruldu.
“Neden? Ne oluyor, Elvina?”
Telaşlı bir şekilde ona döndüm.
“Bir şeyler gördüm.”
“Ne gördün?”
“Bilmiyorum...”
Bir an duraksadım.
Aslında biliyorum.
Ama anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyordum.
“Fakat uyumadım,” dedim yeniden.
Nara'nın yüzündeki şaşkınlık daha da arttı.
“Ben hiçbir şey anlamıyorum. Nasıl olur bu?”
“Anlatacağım.”
Kapıya doğru ilerledim.
“Ama önce gitmemiz lazım.”
Nara birkaç saniye bana baktıktan sonra başını salladı.
“Tamam. Hadi.”
Birlikte odadan çıktık.
Koridora adım attığımız anda hızlıca ilerlemeye başladık.
Ama zihnim hâlâ o yerdeydi.
O kadın kimdi?
Beni nereden tanıyordu?
Ve neden beni onu bulmaya çağırıyordu?
En çok da söylediği son cümle aklıma takılıyordu.
Beni bul, Elvina.
Onu neden bulmamı istiyordu?
Onu bulursam ne olacaktı?
Kafamda yüzlerce soru dönüp duruyordu.
Kızları bulmamız fazla uzun sürmedi.
Aeris ve Sylvara bizi gördükleri anda yanımıza geldiler.
“Ne oldu?”
“Bir sorun mu var?”
“İyi misin Elvina?”
Sorular peş peşe gelmeye başladı.
Ama koridorun ortasında bunu anlatmak istemiyordum.
“Müdire Kassandra'nın odasında anlatacağım.”
Üçü birbirlerine baktılar.
Aeris'in yüzündeki merak daha da arttı.
“Bu kadar ciddi bir şey mi?”
Cevap vermeden önce kısa bir süre düşündüm.
Sonra başımı salladım.
“Evet.”
En azından bana göre öyleydi.
Çünkü içimde bir his bunun sıradan bir rüya olmadığını söylüyordu.
Kızlar daha fazla soru sormadan bizimle birlikte yürümeye başladılar.
Müdire Kassandra'nın odasına doğru ilerlerken kalbim yeniden hızlanmaya başladı.
Ya bana inanmazsa?
Ya gördüklerim hakkında hiçbir şey bilmiyorsa?
Ama başka çarem yoktu.
Bunu birinin bilmesi gerekiyordu.
Ve içimdeki bir ses, o kişinin Müdire Kassandra olması gerektiğini söylüyordu.
Sonunda odanın önüne geldik.
Nara kapıyı birkaç kez tıklattı.
İçeriden gelen sesi duyunca kapıyı açtık ve hep birlikte içeri girdik.
Gözlerim doğrudan Müdire Kassandra'ya çevrildi.
İçimdeki bütün sorularla birlikte derin bir nefes aldım.
Müdire Kassandra, biz içeri girer girmez bakışlarını üzerimize çevirdi.
Yüzündeki ifadeden, bizi karşısında görmeyi beklemediği belliydi.
Ben ise daha fazla beklemeden doğrudan konuya girdim.
“Rahatsız ettiğimiz için üzgünüm ama size anlatacaklarım var.”
Müdire Kassandra bir an tereddüt ederek bana baktı.
Sanki söyleyeceklerimi tahmin etmeye çalışıyordu.
Ardından yüzüne küçük bir tebessüm yerleştirmeye çalıştı.
“Ben de sizi çağıracaktım, Bayan Elvina.”
Bakışlarını diğer kızlara çevirdi.
“Buyurun, kızlar. Oturun.”
Kapıyı arkamızdan kapattıktan sonra hepimiz gösterdiği yerlere oturduk.
Ben ise hâlâ Müdire Kassandra'nın yüzünü inceliyordum.
Bizi neden çağıracaktı?
İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Sanki birazdan duyacağım şey, şimdiye kadar öğrendiğim her şeyi değiştirecekmiş gibi hissediyordum.
Müdire Kassandra masasına geçip bir süre hepimize baktı.
“Ne için çağıracaktınız?”
Soruyu sorarken sesim düşündüğümden daha gergin çıkmıştı.
Müdire Kassandra'nın cevabıyla birlikte ise olduğum yerde kaldım.
“Artık bazı şeyleri öğrenmeniz gerek.”
Bir an durdu.
Bakışlarını tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi.
Sonra gözleri yeniden benim gözlerimde durdu.
“Bazı şeyleri öğrenmeye hazır mısınız?”

🔮 Sizce Müdire Kassandra'nın “Artık bazı şeyleri öğrenmeniz gerek” derken bahsettiği gerçek ne? Tahminlerinizi bekliyorum! 👀