18. bölüm · SON MELEZ
BÖLÜM 18
Yusuf Kesik’ten
“Sen bizim babamızı nerden tanıyorsun?” dedim Ahmet abiye doğru yürüyerek. Bir anda hıçkırarak ağlamasıyla abime baktım.
O da bana anlamsız gözlerle bakıyordu. “Ne oldu? Neden ağlıyorsun?” dedi abim. Ağlamasını yavaşça durdurup bana bakarak konuşmaya başladı.
“Babana çok benziyorsun, Oliver’a…” dedi ve devam etti. “En son seni on üç yaşındayken görmüştüm. Baban ölmeden önce.” Dediğinde hemen kenardan sandalye alıp oturdum ve meraklı gözlerle ona bakarak konuştum.
“Babamın nesi oluyorsun?” dedim.
“Ben Ahmet Yürek. Babanın çok yakın arkadaşıyım. Size söylemiştir muhtemelen. Tesadüfen karşılaşmıştık. Bunca yıl sonra hatırlamamanız normal. Yıl geçtikçe bende değiştim görünüş olarak, sizde. Ama Yusuf’un kolundaki izden tanıdım. Aynı iz babanda da vardı.” dedi.
“Yoksa sen, sen o Ahmet abi misin? Babamın her zaman anlattığı, bazen bizi görmeye gelen, insan olan Ahmet abi.” dedi abim.
Ahmet abi başını aşağı yukarı salladığında abim bir anda ona sarıldı. “Babamla en son kamp yapmaya gitmiştiniz. Sonra avcılar yakalamış ve babamı öldürmüşler. Neden bizim yanımıza gelip söylemek yerine eve not yazıp ortalıktan kayboldun Ahmet abi. Seni ne kadar aradık haberin var mı?” dedi abim.
“Korktum oğlum. Beni suçlamanızdan korktum. Benim yüzümden öldü zaten. Ben kamp yapmaya gidelim demeseydim böyle şeyler olmayacaktı. Sizin de beni suçlamanızdan korktum. Bunca yıl zaten vicdan azabı çekiyorum.” deyip tekrar akıtmaya başladı gözyaşlarını.
Abimle birlikte ona sarıldık ve konuşmaya başladım. “Senin suçun değildi Ahmet abi. Öyle olması gerekiyormuş ki olmuş. Kendini suçlama artık.” dedim.
“Evet Ahmet abi. Senin suçun değildi. Yusuf doğruyu söylüyor. Öyle olması gerekiyormuş ve olmuş. Artık babam yerine biz varız.” deyip sarılmaya devam ettik.
“Beni çözseniz de bende size sarılsam.” diyen Ahmet abiden ayrıldık.
Abim mahcup gözlerle ona bakıp “Ben, ben çok üzgünüm Ahmet abi. Senin olduğunu bilmiyordum. Sana bunları yapıp yaşattığım için çok özür dilerim. Affet beni.” dedi.
Ahmet abi, “Önemli değil evlat diyeceğimde çok hırpalandım ya.” dediğinde abim hemen ellerini ve ayaklarını çözdü.
Elleri çözüldüğünde ilk bileklerini ovaladı. Daha sonra gülümseyerek bize bakıp kollarını açtı
Bizde birbirimize bakıp gülümsedik ve Ahmet abinin yanına gidip ona sarıldık.
Babamızdan kalan tek değerli insana…
Melissa’dan
“Burak bir şey buldunuz mu?” dedim Buraklara doğru. “Hayır daha bir şey bulamadık.” diye yanıt gelince ofladım. Hepimiz çalışma odasında bir iz bulmaya çalışıyorduk.
Aklıma bir şey dank edince hemen bizimkilere döndüm. “Ben bunu daha önce nasıl düşünemedim.”
Kendime kızıp elimi alnıma götürüyorken bir elin alnıma konmasıyla istemeden onun eline vurdum. Kim olduğuna baktığımda Batuhan olduğunu gördüm.
“Kendine zarar vermeyi bırak güzelim.” Dediğinde gülümsedim. Sonra hemen konuya girdim. “Yer bulma büyüsü yapacağım. Biraz zor bir büyü ama başarabilirim. Bana Ahmet abinin bir eşyası lazım.”
dediğimde Tuğba, “Ben hemen getiriyorum.” dedi.
Başımı salladım ve getirmesini bekledim. “Daha önce nasıl aklına gelmedi ya.” diyen Can’a bakıp ‘Bilmiyorum’ anlamında elimi kaldırdım ve konuştum.
“Bilmiyorum. Bir an sanki insanmışım gibi davranmaya başladım. Melez olduğumu unuttum.” deyip hafifçe güldüğümde onlarda güldü.
Tuğba elinde bir tane kazak ile geldiğinde hemen aldım ve büyü odama doğru gitmeye başladım. Odaya geldiğimde hemen kapıyı kilitledim. Oda en alt katta olduğundan pencere yoktu ve güneş yüzü görmüyordu.
Odada sadece havalandırma vardı. Kazağı masaya bıraktım ve dolaptan mumları çıkardım. Oda karanlıktı. Büyük bir daire olacak şekilde dizdim mumları. Hepsini yaktıktan sonra kazağı elime aldım ve dairenin içine girdim.
Bağdaş kurarak oturdum ve kazağı tam dairenin ortasına koydum. Boynumdaki bizimkilerde de olan kolyeyi çıkardım ve kazağın üstüne yavaşça koydum. Gözümü kapatıp odaklanmaya başladım. Her şeyden soyutlandım ve tek bir şeye odaklandım.
Ahmet abiye…
Önce fısıldayarak başladım yer bulma büyüsünü söylemeye. “Ast kiranann kair gardurm soth-arn suh kali jalaran.” Fısıltıyla başladığım cümleyi bağırarak tekrarlamaya başladım.
‘AST KİRANANN KAİR GARDURM SOTH-ARN SUH KALİ JALARAN.’
Üç kere tekrarladım ve beklemeye başladım. Hiçbir şey olmayınca pes etmeyerek devam ettim büyü cümlesini söylemeye. Üç kere daha aynı cümleyi söyledim ve beklemeye başladım.
Odada kırmızı bir ışık belirdiğini hissettiğimde gözlerimi ışığın geldiği yere doğru çevirdim. Gözlerim hâlâ kapalıydı ve ışığı hissediyordum. Büyük ihtimalle kolyeden geliyordu. Yaklaşık iki dakika kadar kapalı gözümün önüne bir yer belirdi.
Bir depo. Hemen gözümü açtım ve hızlı bir şekilde ayağa kalktım. Benim aniden ayağa kalkmamla mumlar birden sönmüştü. Kolyeyi kazağın üstünden aldım ve tekrar boynuma geçirdim.
Kilitlediğim kapıyı açtım ve koşarak yukarıya çıkmaya başladım. “Buldum, buldum!” diye bağırarak salona geldiğimde tüm gözler bana döndü. “Gerçekten buldun mu?” dedi ışıldayan gözleriyle Tuğba.
Başımı aşağı yukarı salladım gülümseyerek. “Şimdi ne yapacağız?” diyen Barış’a doğru baktım ve konuştum. “Herkes gözlerini kapatsın. Oraya ışınlanacağız.” dediğimde Barış: “Melissa saçmalama. Kamera ve ses cihazı var burada.” diye sessizce konuştuğunda konuştum.
“Yerlerini buldum. Artık öğrenseler de öğrenmeseler de ölecekleri için sorun olmaz.” dediğimde herkes kafasını salladı ve yanlarına silah alıp gözlerini kapattılar.
Bende Batuhan’ın yanına gittim ve uzattığı silahı alıp belime yerleştirdim.
Gözlerim kapalı gördüğüm yere doğru ışınlandığımızı düşündüm. Gözümü açtığımda diğerleri de yavaş yavaş açıyordu. Gördüğüm deponun yakınlarındaydık.
Hemen ağaçların arkasına geçtik. Silahlara susturucu taktık ve bizimkilere işaret vermemle tek tek adamları indirdik, sessizce…
Deponun etrafında adam olmadığından emin olduktan sonra depoya doğru koşmaya başladık. Vampir hızımla depoya iki saniyede varmıştım ve hemen deponun kapısını kırarak içeriye girdim.
Ahmet abi ve iki kişi sarılıyordu. Kapının kırılma sesinden hemen bana dönmüşlerdi. Sağ tarafta Ahmet abiden ayrılan Sefa’yı görmemle vampir hızıyla yanına gittim ve Ahmet abiden tamamıyla ayırıp boğazını tuttum. Boğazından tutarak yukarıya kaldırdım ve ileriye doğru tüm gücümle savurdum.
Üçü de ne olduğunu anlamamıştı. Çok sinirlenmiştim. Ahmet abiye yaptıkları aklıma gelince kanını son damlasına kadar içip vücudunu dişlerim ve pençelerimle birbirinden ayırmak istiyordum. Bizimkilerin geldiğini hissetmiştim.
Onlarda Ahmet abiye ve ona sarılan diğer kişiye doğru gidiyordu. Onlardan dikkatimi çektim ve karşıya doğru savurduğum Sefa’nın yanına hızla gittim. Deponun demir duvarları neredeyse kırılmak üzereydi.
Onu öldürecektim. Melez gözlerimi çıkardım. O da savurduğum yerden zorlanarak doğrulmaya çalışıyordu. Gözleri bana değdiğinde ilk önce irice açıldı daha sonra gözlerime bakmamaya çalıştı.
Gözlerim hariç her yere bakıyordu. Bu yaptığına anlam veremedim. Çok sinirlenmiştim ve doğru düşünemiyordum. Benim ne olduğumu bilmiş olamazdı. Bunları düşünmeyi bıraktım ve üzerine daha çok gittim.
Vampir dişlerimi çıkardım ve tıslamaya başladım. Aniden üstüne atladım ve tam boğazına dişlerimi geçirecekken Ahmet abinin sesini duydum. “Melissa! Kızım yapma dur!” dediğinde başımı bir anda ona çevirdim ve tısladım.
Bizimkiler, Ahmet abi ve o çocuk sağ tarafta toplu bir şekilde bize bakıyordu. Onlara döndüğümde çocuğun gözleri ve ağzı kocaman açılmıştı. Bana bakıp “Melez.” diye fısıldadı.
“Melissa yapma! Kalk çocuğun üstünden ve yüzünü düzelt.” dedi. Diğerlerine baktığımda endişeli bir şekilde bana bakıyorlardı. Tek farkla.
Batuhan hem endişeliydi hem de kaşları çatık bir şekildeydi. Sefa’nın üstünde olduğumdan kaşlarını çattığını anladım. Melez yüzümü düzelttim ve dişlerimi içeriye soktum.
“Ahmet abi. Bu şerefsizi öldüreceğimi biliyorsun. Sana neler yaptığını gözlerimle gördüm. Bize bulaşmak ne demekmiş anlayacak. Hem artık ne olduğumu da öğrendi. Eninde sonunda ölecek yani.” deyip tam melez yüzümü tekrar çıkaracakken o çocuk konuşmaya başladı.
“Dur yapma! Her şeyi anlatacağız. Öncelikle konuşalım. Bizde bir yaratığız.” demesiyle ilk afalladım. Afallamış yüzümü hemen düzeltip kaşlarımı çattım. Havayı kokladığımda o çocuğun bir kurt adam olduğunu anladım.
Sefa ise, “Soykan.” deyip ona baktığımda gözlerime bir-iki saniye bakıp başını aşağı yukarı salladı ve gözlerim hariç başka yerlere bakmaya başladı.
Daha sonra aklıma birinin gelmesiyle hemen Sefa’ya döndürdüm başımı. “Karoline. Karoline senin neyin oluyor?” dediğimde bana baktı. “Annem.” Dediğinde kocaman gülümsedim.
Sefa’nın üstünden kalktım ve elimi uzattım. İlk anlamaz gözlerle elime baktı daha sonra yüzüme. Elimi tuttuğunda ayağa kaldırdım onu.
Ayağa kalktığında sağ elimle sert bir yumruk attım elmacık kemiğine. Kemik kırılma sesi ile birlikte Sefa yere düştüğünde ona baktım ve konuştum.
“Ahmet abiye bunca şeyleri yaptıktan sonra bu sana az bile. Ama annenin hatırı çok bende kuzen…”
Sefa kafasını kaldırıp kaşlarını çatarak bana baktı. Elmacık kemiği morarmıştı. Çenesi de hafif yerinden çıkmıştı. Normalde soykan vampir olduğundan iki saniyede eskisine dönerdi.
Ama ben melez güçlerimle vurduğumdan üç saate anca düzelirdi. Elini çenesine götürüp yerine taktı. Acı ile hafif bağırdığında kahkaha attım.
“Ah soykan. Acıya katlanman gerekiyor. Annen sana öğretemedi mi? Ben sana seve seve acı çektirip alıştırırım merak etme.” dediğimde gözlerini irice açıp bana bakmaya başladı.
Tekrar kahkaha atıp bizimkilere döndüm. “Evet her şeyi anlatın.” dedim ve deponun içindeki bir sandalyeyi çektim ve oturup çocuğa bakmaya başladım.
Çocuk ona baktığımı fark ettiğinde boğazını temizleyip anlatmaya başladı.
-.-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Yusuf anlatmasını bitirdiğinde Ahmet abiye baktım. Ahmet abide onun dediğini doğrulamak amacıyla kafasını aşağı yukarı sallıyordu. “Annem senin teyzen mi oluyor yani? Öz teyzen? Bizim de kuzenimizsin?” diye soran Sefa’ya bakıp konuştum.
“Evet kuzencim. Öyle oluyor. Soykan soyundan gelen bir tek annem ve kardeşi Karoline var.” deyip ayağa kalktım ve konuştum. “Araba var mı?” dediğimde Yusuf başını ‘Evet’ anlamında sallamıştı.
“Hadi kalkın gidiyoruz.” dedim ve deponun kırdığım kapısından dışarı çıktım. Etrafta cesetler vardı. Bizimkiler de arkamdan çıktığında Barış’a baktım.
“Barış, bunları sen halledersin.” dediğimde kafasıyla asker selamı verip gülümsedi ve konuştu. “Tamam patron.” dedi ve eline telefonunu alıp birisini aradı.
Batuhan ve Tuğba, Ahmet abinin kollarının iki yanından tutmuşlar ve Ahmet abiyi yürütüyorlardı. Yusuf dışarı çıktığında bir arabaya doğru gitti. Arabaya bindi ve bizim olduğumuz tarafa doğru getirdi.
Batuhanlar, Ahmet abiyi arka koltuğa oturttu ve onlarda yanına geçti. Araba siyah renkteydi ve büyük olduğundan arkada karşılıklı koltuklar vardı.
Bende arkaya oturdum ve diğerlerini beklemeye başladık. Yusuf arabadan inip depoya doğru gitti. Sefa ile dışarı çıktığında sırıttım.
Can, Burak ve Barış arabaya bindiğinde Yusuf sürücü koltuğuna, Sefa ise yanındaki yolcu koltuğuna oturdu. Yusuf dikiz aynasından bana baktığında sırıtarak konuştum.
“Karoline’ın yanına.” dediğimde başını salladı ve arabayı çalıştırıp sürmeye başladı.
Araba durduğunda tek tek indik. Villanın kapısının önüne geldiğimizde Yusuf zile doğru uzattı elini ve düğmesine bastı.
Zil sesi ahenkle içeride süzülürken Karoline yani teyzem kısa bir süre sonra kapıyı açtı. Siyah dalgalı uzun saçları vardı. Koyu kahve gözü ve esmer teni vardı. Gerçekten çok güzel duruyordu. Küçükken saçları hep uzun olsun isterdi. Çok kestirmeyi sevmezdi. Demek ki hâlâ saçını kesmeyi sevmiyordu.
Gözlerini tek tek üzerimizde gezdirdi. En son Sefa’da durunca telaşla yanına gitti ve konuştu. “Oğlum ne oldu sana. Bu nasıl hemen geçmedi?” diye son cümleyi fısıldayarak kulağına söylediğinde Sefa ilk bana baktı daha sonra annesine gülümseyerek bakıp “Bir şeyim yok anne. Merak etme.” dedi.
Karoline tekrar bakışlarını bize çevirdi ve Sefa’nın kulağına “Bunlar kim? Yoksa yemek mi getirdin bize oğlum?” deyip sırıtarak bize baktığında bende sırıttım ve konuştum.
“Sence yemek gibi mi duruyoruz Karoline?” dediğimde sırıtması yüzünde donmuştu ve kaşlarını çatmıştı. Onu nasıl duyduğumu anlamaya çalışıyordu.
“Ee bizi içeri davet etmeyecek misin?” dediğimde kapıyı sonuna kadar açtı ve bize yol verdi. Bizimkiler önde ben arkada ilerliyorduk. Salona girdiğimizde Ahmet abiyi koltuklardan birine yatırdık.
Bizimkiler de koltuklara oturduğunda Sefa ve Yusuf’ta yanımıza gelip onlarda boş olan koltuklara oturdular. Karoline ise ayakta kalıp gözlerini üzerimizde gezdiriyordu.
Daha çok benim üzerimde…
“Bana iki bardak getirir misin?” deyip ona baktığımda ilk kaşlarını çattı. Daha sonra başını sallayıp mutfak diye tahmin ettiğim yere doğru ilerledi.
“Neden bardak istedin?” diyen Burak’a doğru bakıp konuştum. “Birazdan anlarsın.” dedim ve göz kırptım. Batuhan’a doğru baktığımda bana gülümseyerek baktığını gördüm.
Hemen vücudumu ona döndürdüm ve sarılıp yanağını öptüm. Bana tekrar baktığında yüzünde gülümsemesi büyümüştü.
Aynı şekilde benim de…
Karoline gelip bardakları bana verdiğinde ortadaki masaya bıraktım ve cebimden çakımı çıkardım.
Çakının sağ köşesindeki küçük düğmeye bastığımda güzel bir ses ile açılmıştı keskin bıçağı.
Tam bileğime çakıyı götürüyorken Batuhan çakıyı tutan elimi tutup bana baktı.
“Ne yapıyorsun güzelim?” dediğinde “Merak etme bitanem. Bir şey olmayacak.” dedim. O da başını salladı ve elimi bıraktı.
Çakıyı bileğime götürdüm ve derin bir çizik attım. Bileğimden akan kanı bardaklara dolduruyorken sağ çaprazımdan hafif hırıltı sesleri geldiğini duydum.
Baktığımda Yusuf bileğime bakarak hırıltılı sesler çıkarıyordu ama görünüşe bakılırsa benden başka kimse onu duymuyordu.
“Yusuf.” diye ona seslendiğimde gözlerini bileğimden biraz zorlanarak çekip bana baktı. “Bir sorun mu var?” dediğimde boğazını temizledi ve gülümseyerek konuştu.
“Yok hayır. Bir sorun yok.” Dediğinde başımı salladım. Karoline’a baktığımda bana dikkatli bir şekilde bakıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dediğinde omuz silkerek cevap verdim.
Bu sefer beni hatırlamak istermişçesine bakıyordu. Ona biraz yardımcı olmak için sol kolumu saran kazağı yukarıya doğru sıyırdım. Sol kolumda bir iz vardı.
Karoline küçükken ilk çıkan vampir dişleriyle kolumu ısırmıştı ve iz kalmıştı. Aslında iz anında yok olabilirdi. Ama ben istediğim için hâlâ kolumda duruyordu.
Karoline’dan büyüktüm. Aramızda altı yaş vardı. Beni tanımamasının nedeni çocukken yanımızdan ayrılıp Türkiye’de eğitimlere katılmasıydı. Uzun zamandır birbirimizi görmüyorduk.
Kazağımı yukarıya sıyırdığımda Karoline’ın gözleri oraya döndü. Önce baktı, baktı. Daha sonra gözlerini kocaman açtı ve şok içinde bana döndürdü gözlerini.
Çığlık atarak “Melissa!” dediğinde güldüm. Hemen yanıma geldi ve beni ayağa kaldırarak sımsıkı sarıldı. Sanki bir balondum ve balon uçmasın diye ipine sıkı sıkıya sarılan bir çocuk gibiydi.
Kazağımda ıslaklık hissettiğimde Karoline’dan ayrıldım ve onun o dolu dolu olmuş koyu kahverengi gözlerine baktım. Özlem ile bakıyordu bana.
Tekrar sarılınca bende başımı onun boynuna götürdüm ve öylece durdum.
Ağlamayacaktım.
Eğer ağlarsam kendimi tutamazdım ve yıllardır birikmiş olan ağlama hissim bir anda bir volkan misali patlardı ve bu beni güçsüz duruma düşürürdü.
Acınası…
“Melissa, gerçekten sensin. Seni o kadar çok özledim ki. Yıllardır aklımdan çıkmıyorsun. Sende öldün zannettim. Ablam ve eniştem gibi öldün zannettim. Yıllardır seni arıyorum. Ama, ama şimdi karşımdasın. Ablamdan sonra bana kalan tek değerli varlık sensin.” diyerek ağlayan gözleriyle benden ayrıldı.
Gözlerine baktım. Yıllardır özlediğim gözlerine.
“Yapamadım Karoline. Annem ile babamın öldüğüne inanamadım. Her şey bir anda oldu. Avcılar bir anda geldi ve onları öldürdü. Ben ise odamda görünmez olup sadece bekledim. Benim yüzümden öldüler. Eğer ben yanlarında olsaydım onlar ölmeyecekti.” dedim ve kendimi kalktığım koltuğa geri bıraktım.
Karoline yanıma geçip ellerimden tuttu ve gözlerime baktı.
“Asla senin suçun değildi. Daha çocuktun. Kendini suçlama. Oldu bitti. Artık yanında ben varım biz varız.” deyip salondaki tüm herkesi eliyle gösterdi.
Tek tek herkese göz gezdirdiğimde hepsi bana gülümseyerek bakıyordu. Bende onlara hüzünle gülümsedim. Neden yıllar önce çıkmadım ki o lanet kulübeden?
“Neyse teyzeciğim. Ben şu işi halledeyim de daha sonra oturup konuşuruz.” dediğimde bana anlamayarak baktı. Ayağa kalktım ve bardaklara döktüğüm kanımı ilk olarak Ahmet abiye daha sonra Sefa’ya verdim.
Ahmet abi: “Bu ne kızım?” dediğinde “Ahmet abi iç bunu yaraların hemen iyileşsin. Aynı şekilde senin de Sefa.” dediğimde Sefa başını salladı ve tek dikişte bardaktaki kanı bitirdi.
Elmacık kemiğindeki morluk iyileşmeye başladığında Karoline: “Sen mi ona yaptın bunu Melissa?” dedi. “Ah, evet teyzeciğim. Oğlun biraz kaşındı da.” deyip kahkaha attığımda teyzem ve bizimkilerde kahkaha atmaya başladı. Sefa’ya baktığımda somurtmuş bir şekilde gözlerini deviriyordu.
Ahmet abiye baktım. Bir bardaktaki kana bir de bana bakıyordu. En sonunda burnunu tıkayarak bardaktaki kanın hepsini içti ve bardağı direkt ortadaki masaya bıraktı.
“Iyy! Bu ne be?” dediğinde tekrar kahkaha attım. Bir zaman sonra ikisinin de tamamen yaraları iyileştiğinde Ahmet abi, “Sağ ol valla kızım. Sen olmasan şimdi ne olurdu bana? Kanın tadı ne kadar kötü olsa da işe yaradı baksana. Artık hiçbir yerim ağrımıyor.” dediğinde gülümseyerek “Ne demek Ahmet abi. Ben her zaman yanınızdayım.” dedim.
“Bende teşekkür ederim Melissa.” diyen Sefa’ya bakıp sadece gülümsedim.
“Eee gençler. Yemek hazır. Hadi sofraya.” dediğinde herkes başını salladı ve mutfağa doğru yol aldı. En arkada ben ve Batuhan vardık. Batuhan bir anda arkasına döndü ve beni durdurdu.
“Sen dünyanın en iyi kalpli ve en güzel meleğisin. Sana çok kez aşık oluyorum. Ne yapacağım ben seninle?” dedi.
“Bende seni her gördüğümde aşık oluyorum. Onu ne yapacağız?” deyip gülümsedim.
Oda gülümsediğinde dudağına küçük bir öpücük kondurup elinden tuttum ve mutfağa doğru ilerlemeye başladık.
Yemekteyken kısaca bunca yıl ne yaptığımı anlatmıştım. Tabi ne kadar kısa olduysa. Karoline’a babamın bana ulaştığını söylediğimde çok sevinmişti ve onu bir an önce görmek istediğini söylemişti. Tabi annemi de görmek istediğini söylediğinde üzülerek onun yanımıza gelemediğini dile getirmiştim.
Şimdi ise hepimiz salonda oturmuş birbirimize bakıyorduk.
“Melissa, yarın vampirler arasında alfa seçilecek. Ne zaman kendini onlara göstereceksin. Alfamızı seçmeden hemen başa geçmen lazım yoksa alfa seçilirken bir anda savaş olabilir vampirler arasında. Çünkü alfa olmayı herkes istiyor. Ne yapacaksın?” dediğinde sırıtarak ona baktım.
“Onlara gerçek alfanın kim olduğunu göstereceğim…”
-.-.-.-.-.-.-.-.-.-
Sabah olduğumda tüm gün boyunca misafir odasının penceresinden Ayı izlemiştim. Daha sonra ise doğan güneşi. Karoline, eve gideceğimiz vakit bizi bırakmayıp bugün misafir etmek istediğini söylemişti. Bizde kabul etmiştik.
Karoline’dan akşam, yarın için giyeceğim kıyafet almıştım ve şimdi onları üzerime geçiriyordum. Bedenlerimiz aynıydı.
Üzerime siyah askılı bir tişört giymiştim. Altıma ise siyah pantolon. Kahverengi saçlarımı tepeden at kuyruğu yaptım ve odadan çıktım.
Aşağıya geldiğimde Karoline mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Birbirimize günaydın dedikten sonra ona yardım etmeye koyuldum. Masayı kurduktan sonra diğerleri de tek tek aşağı iniyordu.
Batuhan aşağı indiğinde yanıma geldi ve elleriyle belimi hafifçe tutup kulağıma doğru fısıltılı bir şekilde konuşmaya başladı.
“Sen böyle giyinince tüm erkekler sana bakıyor ve benim onları dövesim geliyor güzelim.” deyip yanağıma bir öpücük kondurdu ve gülümsedi.
Bende kollarımı boynuna doladım ve konuştum. “Kıskanç sevgilim benim. Senin bu kıskançlıkların çok hoşuma gidiyor biliyor musun?” deyip bende yanağından öptüm ve ellerimi boynundan çekip ellerine götürdüm.
Ellerini ellerime sarıp masaya doğru yürümeye başladık. Hepimiz tam olunca beraber kahvaltımızı yapmaya koyulduk. Kahvaltı tatlı bir sohbet eşliğinde geçmişti. Sefa ve Yusuf ile kısa sürede kaynaşmıştık.
Ne kadar Ahmet abiye zarar verdilerse aynı zamanda pişman olduklarını söylemiş, özür dilemişlerdi. Şimdi ise Ahmet abi, Batuhan, Sefa ve Yusuf şirkete doğru yola çıkmışlardı. Diğerleri ise okulu çok boşladığımızdan okula doğru gidiyorlardı.
Ben ise vampirlerin toplanacağı yere yani ormana doğru gidecektim. Karoline hemen hazırlanıp ormana doğru yola çıkmıştı. Bende hemen üstümü düzeltip ondan on dakika sonra evden çıktım.
Ormandan içeriye girdiğimde etrafta yoğun bir vampir kokusu vardı. Ne kadar uzakta olsalar da kokularını yoğun bir şekilde alıyordum.
Benim kokum bileklik sayesinde insan gibi koktuğundan büyük ihtimalle birkaç vampirin dikkatini çekecekti ve hemen yanıma damlayıp bana zarar vermeye kalkışacaklardı.
Ormanda yavaş yavaş ilerlemeye başladım. Aynı zamanda etrafı dikkatli bir şekilde inceliyordum. Olası bir tehlikeye karşı. Bir anda karşıdan vampir hızıyla bana doğru gelen dört kişi gördüm.
Normal bir insan vampirin koşuşunu göremezdi. Yanında bir anda belirince anca fark edebilirdi. Ama ben insan değildim. Sanki ağır çekimde koşuyorlar gibi gözüküyordu gözüme.
Bu da benim komiğime gidiyordu. Yanıma gelip etrafımı sardılar. Dördü de erkekti.
“Selam güzelim. Ne işin var bu tehlikeli ormanda?” dedi sağ tarafımda duran sarı saçlı vampir.
“Başına bir şey falan gelir diye diyoruz yani.” Bu sefer siyah saçlı olan çocuk konuşmuştu.
Hepsine teker teker baktığımda çaktırmadan sırıttıklarını gördüm. Biraz oynamanın zararı olmaz değil mi?
“Şey ben kayboldum da. Nasıl oldu bende anlamadım. Bu ormandan nasıl çıkabilirim?” dedim dördüne de masum bakışlarımla bakarak.
Hepsi birbirine bakıp sırıttıklarında bir plan yaptıklarını anladım. Hiçbir şey anlamıyormuş gibi etrafımı inceliyordum.
“Biz seni çıkartırız tatlım. Gel hadi.” Deyip kolunu omzuma attı mavi lens takmış çocuk. Başımı salladım ve onlarla ilerlemeye başladım.
Sol omzuma da kumral saçlı çocuk elini atmıştı. Şu anda vampirlerin toplandığı yere doğru gidiyorduk.
Ormanın derinliklerine…
“Adın ne senin tatlım?” dedi mavi lensli çocuk. “Adım Melissa. Sizin?” dediğimde konuştu. “Güzel bir ismin varmış Melissa. Benim adım Utku. Sol tarafındaki çocukta Yasin. Şu yanımdakilerde ikizler. Siyah saçlı olan Kuzey, kahverengi saçlı da Güney.” diye konuşmasını bitirdiğinde başımı aşağı yukarı sallayıp sahte bir gülümsemeyle “Memnun oldum.” dedim.
Ormanda yaklaşık on-on beş dakikanın sonunda ormanın derinlerindeki nehre varmak üzereydik. Nehrin orada büyük bir topluluk vardı.
Vampir topluluğu. Şöyle bir göz gezdirince yaklaşık yüz kişi olduğunu fark ettim. Yanımdaki dört vampire baktığımda bana sırıtarak baktılar.
Utku ve Yasin kollarımdan sıkıca tuttular ve vampir hızıyla koşmaya başladılar. Ne kadar yavaş koşuyorlar ya. Neredeyse kahkaha atmak üzereydim ama kendimi sıktım ve ifademi ciddi tutmaya çalıştım.
Vampir topluluğunun tam ortasına geldik ve orda durduk. Kollarımı bırakıp yere bıraktılar beni. “Bakın ne buldum? Hepimize yetmez ama yettireceğiz dostlarım.” deyip kahkaha atmaya başladı Utku.
Ayağa kalktım ve etrafa göz gezdirdim. Sol tarafta Karoline’ı görünce çaktırmadan göz kırptım. O da bana bakarak sırıttı ve göz kırptı. Hemen ifademi korkmuş gibi yaptım ve konuştum.
“Neler oluyor? Neden beni buraya getirdiniz?” dedim ve beni buraya getirmiş olan dört kişiye doğru baktım. Yasin kahkaha atarak konuştu.
“Ah ne kadar da masum. Öleceksin güzelim!” deyip kahkaha attı. Bu şey beni sıkmaya başladığında ifademi hemen alaycı takındım.
“Ölmek mi? Kendinden mi bahsediyorsun ufaklık?” dediğimde çoğunun şaşkın bakışlarıyla karşılaştım. Muhtemelen bu cesareti nerden aldığımı düşünüyorlardı. Yasin şaşkın bir şekilde bana baktı.
Daha sonra yüz ifadesini silip kahkaha atmaya başladı.
“Ah ne kadar da cesaretli ve korkusuz bir insan?” dediğinde bu sefer tüm vampirler kahkaha atmaya başlamıştı. Tek farkla. Karoline bana bakarak sırıtıyordu.
“İnsan olduğumu da nerden çıkardın?” Tırnaklarıma bakıp sanki ojenin hemen kuruması için üflemeye başladım ve gözlerimi yüzüne çıkardım. Bu sefer bayağı şaşırmışa benziyorlardı.
“Ne oldu vampircikler? Şaşırmışa benziyorsunuz.” Deyip kahkaha atmaya başladım. Bu sefer gülme sırası bendeydi. Utku ve arkadaşları bir anda vampire dönüştü ve üstüme atlamaya çalıştılar.
Hemen tek bir adımla sola kaydım. Onlar bir anda yere yapışında kahkaha atmaya başladım. Etrafımda Karoline’ı ararken bir anda üstüme birinin atlamasıyla yere düştüm. Kuzey üzerime atlamıştı.
Dişlerini boğazıma geçirecekken omuzlarından tuttum ve tüm gücümle ittim onu. Kuzey benim itmemle havaya doğru kalktı ve bir süre sonra bizden biraz uzakta olan nehrin kenarına sert bir şekilde yere çarptı.
Tüm vampirlerin göz odağı ben olmuştum. Hemen tüm vampirler etrafımı sardı. Küçük bir yuvarlağın içinde kalmıştım. Tek bir hareketimde üzerime atlayabilmek için saldırır pozisyonuna geçmişlerdi.
Bu durumdan gerçekten sıkılmıştım. Koca bir of çekip ellerimi karnımda birleştirdim ve bir anda avuç içlerimi yere doğru tuttum ve hava elementini kullanarak yükseldim. Hemen meleze dönüştüm ve bağırarak konuştum.
“Eğilin!”
Benim bağırmamla ağaçtaki tüm kuşlar havalanmıştı. Vampirlerin hepsi önümde dizlerini çöktü ve başlarını eğerek bana itaat ettiler.
“Ben dünyadaki Son Melez Melissa. Bundan sonra sizin baş vampiriniz benim. Benim emrim dışında yanlış bir şey yapmayacaksınız. Anlaşıldı mı?” diye bağırarak konuştum.
“Anlaşıldı efendim!” diye her biri bağırarak konuştuğunda ormanda sesleri büyük bir yankı oluşturmuştu. Hemen yükseldiğim yerden geri aşağı indim. Etrafıma baktığımda hepsi aynı şekilde duruyordu.
“Kalkın!” diye bağırdım bu sefer. Bir anda hepsi kalktı ve bana bakmaya başladı.
Yanıma Utku ve arkadaşları geldiğinde onlara dik dik baktım. “Biz özür dileriz efendim. Sizi insan zannetmiştik. Gerçekten özür dileriz.” deyip başını eğdi Utku.
Diğerleri de aynı şekilde yaptığında konuştum. “Bir daha böyle bir şey yapmayacağınıza, insanlara zarar vermeyeceğinize söz verirseniz affederim.” dedim ve bekledim.
Tüm vampirler bize bakıyordu. “Söz efendim. Bir daha böyle bir şey yapmayacağım, yapmayacağız.” Dediğinde başımı salladım.
Etrafımdaki vampirlere bakıp “Peki ya siz?!” dediğime onlarda başlarını eğdi ve konuştular.
“Söz efendim!..”
