6. bölüm / 15
SON EMIRBÖLÜM 6: Şafak Operasyonu
Bölümler 15Şu an: BÖLÜM 6: Şafak Operasyonu
- 1 BÖLÜM 1: Çatısı Akmayan Bir Ev2.286 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Unvanlar ve Yeminler1.501 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Ejder Kanyonu'nda Fırtına1.957 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Şüphenin Gölgesinde Karargah1.632 kelime
- 5 BÖLÜM 5: Geçmişin Külleri2.783 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Şafak Operasyonu1.722 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 BÖLÜM 7: Yeni Bir Şafak1.368 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Dağların Sesleri1.427 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Ateş Çemberi ve Evin Sesi1.165 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Masadaki Fırtına4.429 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Kabristandaki Yemin ve Masadaki Boşluk1.734 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Gölgenin Sonu ve Kızıl Şafak1.088 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Yeni Şafak ve Kırılan Mühür640 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Ege'deki Hayalet ve Son Hesaplaşma1.635 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Külünden Doğan Anka ve Sessiz Nöbet1.149 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece, en karanlık anını şafak sökmeden hemen önce yaşardı. Dağ evinin camlarına vuran dondurucu rüzgar dinmiş, yerini cılız bir sis tabakasına ve yaklaşan sabahın gri aydınlığına bırakmıştı.
Salondaki masanın üzeri adeta bir cephaneliğe dönüşmüştü. Ayşe ile birlikte mühimmatlarımızı, şarjörlerimizi ve gece görüş ekipmanlarımızı son bir kez kontrol ediyorduk. Bordo bereli disiplini, konuşmadan da anlaşmamızı sağlıyordu; her hareketimiz otomatikleşmiş, tek bir amaca kilitlenmişti.
Bora yanımıza geldi. Masanın üzerindeki yedek şarjörlere baktı, ardından gözlerini bana kaldırdı. Bakışlarında artık o ilk anki çekimserlikten eser yoktu.
"Bora," dedim, elini omzuna koyarak. "Sen burada kalıyorsun. Annem, baban, Selin ve Emir sana emanet. Dağ evinin çevresine erken uyarı tuzaklarını kurdum. Eğer biz üç saat içinde aramazsak ya da buraya tanımadığın bir araç yaklaşırsa, ailemizi alıp doğrudan sana verdiğim güvenli koordinata geçeceksin."
Bora itiraz etmek için ağzını açtı ama gözlerimdeki katı duruşu görünce duraksadı. Başını ağır ağır salladı.
"Tamam abi," dedi sesi tok bir şekilde. "Gözün arkada kalmasın. Burayı son kanıma kadar korurum. Ama siz de... o adamı bitirmeden dönmeyin."
Ayşe ile birlikte helikopter pistine benzeyen açıklıktaki araca doğru yürüdük. Karahan çifti verandaya çıkmıştı. Leyla Hanım’ın gözlerindeki duaları, Murat Bey’in gurur dolu bakışlarını arkamızda bırakarak araca bindik.
Sürücü koltuğuna ben geçtim. Ayşe yanımdaydı. Aracın torpidosunun üzerinde, Rauf Erdem’in şehirden uzaktaki devasa özel mülkü ve AR-GE tesisinin krokisi açıktı: Erdem Holding Şehir Kampüsü.
Burası sadece bir iş merkezi değil; yüksek güvenlikli duvarları, özel silahlı güvenlik personeli ve elektronik savunma sistemleriyle korunan adeta küçük bir kaleydi. Rauf Erdem, karargahtaki pusunun başarısız olduğunu ve Karahan ailesinin kaçırıldığını öğrendikten sonra bu kaleye kapanmıştı.
"Kampüse girmek zor değil Aras," dedi Ayşe, haritadaki güvenlik geçiş noktalarını işaret ederek. "Zor olan, içerideki yüzlerce kameraya ve özel güvenlik unsuruna takılmadan doğrudan Rauf’un yüksek kulesine sızmak. Selçuk Albay da muhtemelen orada."
"Bizi karargahta bekliyorlar anne," dedim gaza basarken. "Rauf, belgelerin elimizde olduğunu biliyor ama bu kadar çabuk ve doğrudan kalesine saldıracağımızı tahmin edemez. Bir Bordo Bereli pusuyu bekleyen yere gitmez; pusuyu kuranın tepesine çöker."
Şehre giren ana arterde ilerlerken güneş ufukta kızıl bir çizgi halinde yükselmeye başladı. Şehir henüz uykudaydı ama bizim için zaman daralıyordu.
Kampüsün iki kilometre gerisinde aracı sapağa çektik. Siyah operasyon kıyafetlerimizi giydik, kasklarımızı ve haberleşme kulaklıklarımızı taktık. Üniformamın altına gizlediğim iki künyeye—Ayşe'nin verdiği kendi künyesi ve manevi babam Hakan Demir'in anısına taşıdığım metal plakaya—dokundum.
"Sızma noktası doğu çitleri," dedi Ayşe, telsizden. "Gözetleme kulesindeki iki güvenlik görevlisini kör noktadan geçeceğiz."
Sisle kaplı arazide iki gölge gibi ilerledik. Kampüsü çevreleyen beş metrelik yüksek gerilimli tel örgülerin önüne geldiğimizde, Ayşe belinden çıkardığı sinyal karıştırıcı aparatı güvenlik paneline bağladı. Saniyeler içinde tellerdeki akım kesildi ve kameralar 30 saniyelik bir döngüye girdi.
Sessizce çitleri aştık.
Kampüsün içindeki devasa cam kule, gökyüzüne doğru bir bıçak gibi yükseliyordu. Rauf Erdem en üst kattaydı; özel helikopter pistinin ve ana komuta merkezinin bulunduğu katta.
Zemin kattaki servis girişinden içeri sızdık. Koridorlar sterildi, beyaz fayanslar ve yüksek teknoloji güvenlik kapılarıyla doluydu. Ayşe sol kanadı, ben sağ kanadı emniyete alarak asansör boşluğuna doğru ilerledik.
Tam asansör kapısının önüne geldiğimizde, koridorun sonundaki kapı açıldı ve ellerinde otomatik silahlar olan dört kişilik özel güvenlik timi dışarı çıktı.
Bizi gördükleri an silahlarına hamle yaptılar.
Puff! Puff! Puff!
Ayşe ve ben aynı anda tetiğe bastık. Susturuculu silahlarımızdan çıkan fısıltılar, koridorda kısa bir yankı bıraktı. Dört güvenlik personeli ne olduğunu bile anlamadan yere yığıldı.
"Asansör kullanmıyoruz," dedi Ayşe. "Yangın merdivenlerinden çıkacağız. 24 kat."
"Yirmi dört kat için iyi antrenmanlıyız anne," dedim tebessüm ederek.
Yangın merdivenlerinin kapısını zorlayarak içeri girdik ve yukarı doğru koşmaya başladık. Her adımda kalbimin ritmi artıyor, yirmi beş yıllık bir hesabın kapatılacağı o an yaklaşıyordu. Hakan Demir’in intikamı, Karahan ailesinin çalınan hayatı ve Ejder Kanyonu’ndaki o kanlı tuzak... Hepsi bu kulenin tepesinde son bulacaktı.
* kata geldiğimizde, telsizimden cızırtılı bir ses yükseldi. Rauf Erdem’in kendi iç iletişim hattından gelen bir anons kampüsteki tüm hoparlörlerde yankılanmaya başladı:
"Teğmen Aras Demir ve Üsteğmen Ayşe Demir... Kaleme hoş geldiniz. Geldiğinizi biliyorum. Ama burası Ejder Kanyonu değil. Bu kuleden ikinizin de cesedi bile çıkamayacak."
Ayşe ile göz göze geldik. Şarjörlerimizi son bir kez tazeledik.
"Son iki kat anne," dedim tetiğin üzerindeki parmağımı sabitleyerek.
"Son iki kat oğlum," dedi Ayşe, açık mavi gözlerindeki ölümcül kararlılıkla. "Kapanı kuranlar şimdi kapana kısıldı."
Yangın merdivenlerinin son basamaklarını ikişer üçer tırmanarak 24. kata, yani Rauf Erdem’in özel karargah katına açılan çelik kapının önüne geldik. Kapının üzerinde elektronik bir şifre paneli ve parmak izi okuyucusu vardı.
Ayşe saniyeler içinde yanındaki portatif kablo setini panele bağladı. Bilgisayar ekranında akan yeşil kod satırları hızla ilerliyordu.
"Sistem ağır şifrelenmiş Aras," dedi Ayşe, alnından süzülen bir damla teri omzuyla silerken. "Ama Rauf’un kibri en büyük zayıflığı. Bütün yedek sistemleri eski ordu protokolüne bağlı bırakmış."
Bip!
Yeşil ışık yandı ve ağır çelik kapı hidrolik bir sesle içe doğru açıldı.
İçerisi, devasa cam cepheleri olan, modern ve lüks bir odaydı. Odanın ortasında siyah deri koltuğunda sırtı bize dönük oturan biri vardı. Karşısındaki dev ekranlarda ise kampüsün dış güvenlik kameraları ve Ankara’daki askeri karargahın canlı akışları dönüyordu.
"Geciktiniz Teğmen," dedi Rauf Erdem, dönmeden önce soğuk, kendinden emin bir sesle. "Kapıda altı adamım vardı. Onları saniyeler içinde atlattığınıza göre, hâlâ o eski komutanın bıraktığı izlerden medet umuyorsunuz."
Koltuk yavaşça döndü. Rauf Erdem, ellili yaşlarında, kusursuz giyimli, saçlarına ak düşmüş ama bakışlarındaki o zehirli hırs hiç eksilmemiş bir adamdı. Karşısında ise ellerinde silahlarla dikilen iki Bordo Bereli'yi görünce yüzünde küçük, alaycı bir gülümseme belirdi.
"Hakan Demir’in oğlu..." dedi Rauf, gözlerini dikerek. "Babasının kopyası. O da böyle gereksiz bir adalet peşinde koştururken kanyonun tozlu topraklarında can vermişti. Hatırlıyor musun Ayşe? O gece eşinin son sözleri neydi?"
Ayşe’nin gözlerindeki mavi ışık bir anda buz kesti. Silahını Rauf’un tam alın çatısına nişanladı.
"Eşim son nefesini verirken senin gibi korkakların bu ülkeyi satan ellerini kıracağımıza yemin etmişti Rauf," dedi Ayşe, sesi kurşun gibi ağırdı. "O yemin bugün gerçekleşiyor."
Rauf Erdem hiç istifini bozmadı, aksine masanın üzerindeki kırmızı renkli küçük bir panoya doğru elini uzattı.
"Beni öldürebilirsiniz," dedi Rauf, yüzündeki o sinsi gülümseme genişleyerek. "Ama o belgelerin karargaha ve basına sızmasını engelleyemezsiniz. Çünkü ben tuşa bastığım anda, bu binadaki tüm ana sunucular ve elimdeki şifreli kopyalar dünyanın farklı noktalarındaki on farklı merkeze otomatik olarak yüklenecek. Türkiye’nin en büyük askeri ve siyasi krizi patlak verecek. Ben batarsam, arkamda taş üstünde taş bırakmam."
Odada ölümcül bir sessizlik oldu. Rauf blöf mü yapıyor gerçek mi söylüyordu? Elindeki sistem gerçekten de tüm devleti kaosa sürükleyecek bir siber tetik miydi?
Tam o sırada odanın yan kapısı açıldı ve ellerinde kelepçelerle, arkalarında iki muhafızla içeri giren Selçuk Albay göründü. Yüzü solgundu ama gözlerinde suçluluk ve tükenmişlik okunuyordu.
"Bırak o panoyu Rauf," dedi Selçuk Albay, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. "Oyun bitti. Karargah kuşatıldı. Dışarıdaki özel timlerün hepsi etkisiz hale getirildi."
Rauf şaşkınlıkla Selçuk’a baktı. "Sen... Sen ne yaptığını sanıyorsun Selçuk? Beraber kurduk bu düzeni!"
"Ben bu ülkeye yemin ettim Rauf, senin gibi bir haine kuryelik yapmak için değil!" dedi Selçuk Albay, belinden çıkardığı tabancayı Rauf’a doğrultarak.
Rauf Erdem’in yüzündeki o kibirli maske bir anda düştü. Panik içinde elini kırmızı tuşa doğru götürdü.
"Ya hep beraber batarız ya da hiç kimse kazanamaz!" diye kükredi Rauf.
Rauf’un parmağı kırmızı tuşa doğru alçalırken zaman durdu. O tuşa bastığı an, yirmi beş yıllık yalanlar, vatana ihanet belgeleri ve siber saldırı protokolleri geri dönülemez bir şekilde yayılacak, koca bir ülke kaosa sürüklenecekti.
Rauf’un tetiğe basmasını beklemedim. Bordo bereli reflekslerimin getirdiği o saliselik ivmeyle ileri fırladım.
Rauf’un eli panoya dokunduğu an, sol elimle bileğini yakalayıp geriye doğru kıvırdım. Kemik çatırırtısı odada yankılanırken Rauf acı içinde böğürdü. Sağ elimdeki tabancanın kabzasını adamın şakak kemiğine sertçe indirdim. Rauf masanın üzerine yığıldı, parmağı kırmızı tuşa milim kala boşa düştü.
Aynı anda Ayşe, bir gölge gibi masanın arkasına fırladı. Hücum yeleğindeki özel veri bıçağını çekip ana sunucuya giden fiber optik kablo demetini tek bir hamlede kesti. Ekranlardaki yükleme barları aniden kilitlendi, kırmızı uyarı ışıkları sönüp yerini mavi sistem hatası ekranına bıraktı.
"BAĞLANTI KESİLDİ: VERİ AKTARIMI BAŞARISIZ"
Sistem çökmüştü. Rauf’un elindeki son koz da elinden alınmıştı.
Nefes nefese kalmış bir halde Rauf’u saçlarından yakalayıp masanın üzerine sabitledim. Yüzü kan içindeydi, o kibirli bakışlarının yerini katıksız bir korku ve çaresizlik almıştı.
"O tuşa basamayacağını söylemiştim Rauf," dedim, kulağına doğru fısıldayarak. Sesi, Ejder Kanyonu'nun soğuk rüzgarından bile daha sertti. "Hakan Demir’in, Murat Karahan’ın ve Ejder Kanyonu'nda şehit düşen o askerlerin hesabı burada bitti."
O sırada Selçuk Albay gözyaşlarını tutamayarak yere çöktü. "Beni affedin..." dedi Ayşe’ye bakarak. "Beni ailemle tehdit etti. Kanyondaki pusuyu onun emirleriyle onaylamak zorunda kaldım... Ama son anda karargahtaki askeri inzibatı buraya ben yönlendirdim."
Ayşe, Selçuk Albay’a doğru yürüdü. Silahını indirdi ama bakışlarındaki soğukluk zerre yumuşamadı.
"Senin affını mahkeme verecek Selçuk," dedi Ayşe sakince. "Bir askerin üniformasına sürdüğün bu lekeyi hiçbir pişmanlık temizleyemez."
Dışarıdan gelen ağır bot sesleri ve siren çığlıkları kuleyi sardı. Ankara Merkez Komutanlığı’na bağlı Özel Kuvvetler ve Askeri İnzibat timleri kapıyı kırarak içeri daldı. Yüzlerce silah Rauf Erdem ve Selçuk Albay’a doğruldu.
Operasyon bitmişti. Karahan ailesinin yirmi beş yıllık kabusu, Ayşe Demir’in ve benim verdiğim o amansız mücadeleyle son bulmuştu.
Aşağıya, kampüsün bahçesine indiğimizde sabah güneşi Ankara’nın üzerine doğuyordu. Hava buz gibiydi ama göğsümdeki o ağır yük kalktığı için ciğerlerime dolan her nefes hafifleticiydi.
Pistin kenarında iki siyah araç bekliyordu. Araçlardan biri Karahan ailesine aitti. Murat Bey, Leyla Hanım, Selin, Emir ve Bora araçtan inip bize doğru koşmaya başladılar.
Leyla Hanım bana doğru atıldı, bu kez hiç çekinmeden boynuma sarıldı. Yılların biriktirdiği gözyaşları üniformamın omuz kısmını ıslatıyordu. Murat Bey yanımıza geldi, elimi iki eliyle birden sıktı.
"Bitti oğlum..." dedi Murat Bey, sesi titreyerek. "Gölge silindi."
Bora öne çıktı. Tam karşıma geçti, topuklarını birbirine vurup hafifçe başını eğdi. "Sağ ol abi," dedi, gözlerimin içine gururla bakarak. "Bize ailemizi ve geleceğimizi geri verdin."
Selin ve Emir de gelip sarıldıklarında, yirmi beş yıl önce koparılan o bağın nihayet yeniden kenetlendiğini hissettim.
Arka tarafta duran Ayşe’ye baktım. Sarı saçları sabah rüzgarında savruluyordu. Açık mavi gözleriyle bu manzarayı izliyor, yüzünde bir annenin tadabileceği en derin gurur tebessümünü taşıyordu. Yanına doğru yürüdüm. Karahan ailesi de arkamdan geldi.
Ayşe’nin karşısında durdum. Topuklarımı birbirine vurdum, esas duruşa geçtim ve hayatımın en anlamlı selamını verdim.
"Görev tamamlandı komutanım!" dedim gür bir sesle. "Hainler adalete teslim edildi. Ailemiz güvende."
Ayşe selamımı aldı. Ardından o çelik gibi duruşunu bırakıp bana sarıldı. Kulağıma eğildi:
"Sen sadece Hakan’ın ve benim değil, bu vatanın en güzel destanısın Aras," dedi fısıltıyla. "Seninle gurur duyuyorum oğlum."
Göğsümdeki iki künyeye dokundum. Biri manevi babam Hakan Demir’in mirası, diğeri beni bir çınar gibi büyüten Ayşe Demir’in yeminiydi. Artık geçmişimin gölgelerinden kurtulmuş, kendi adımı tarihe kazımış bir Bordo Bereli'ydim.
Güneş gökyüzünde yükselirken, arkamızda yıkılmış bir karanlık kalesi ve önümüzde omuz omuza yürüyeceğimiz aydınlık bir gelecek vardı.
Bölüm etkileşimi
