3. bölüm / 15
SON EMIRBÖLÜM 3: Ejder Kanyonu'nda Fırtına
Bölümler 15Şu an: BÖLÜM 3: Ejder Kanyonu'nda Fırtına
- 1 BÖLÜM 1: Çatısı Akmayan Bir Ev2.286 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Unvanlar ve Yeminler1.501 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Ejder Kanyonu'nda Fırtına1.957 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 4: Şüphenin Gölgesinde Karargah1.632 kelime
- 5 BÖLÜM 5: Geçmişin Külleri2.783 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Şafak Operasyonu1.722 kelime
- 7 BÖLÜM 7: Yeni Bir Şafak1.368 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Dağların Sesleri1.427 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Ateş Çemberi ve Evin Sesi1.165 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Masadaki Fırtına4.429 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Kabristandaki Yemin ve Masadaki Boşluk1.734 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Gölgenin Sonu ve Kızıl Şafak1.088 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Yeni Şafak ve Kırılan Mühür640 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Ege'deki Hayalet ve Son Hesaplaşma1.635 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Külünden Doğan Anka ve Sessiz Nöbet1.149 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Halattan kayıp sert, kayalık zemine bastığım an botlarımdan çıkan o kısa tok ses, gecenin karanlığına karıştı. Çevremizi saran dondurucu dağ havası, kaskımın altındaki ter damlalarını anında buz gibi yapıyordu.
"Sızma tamam," diye fısıldadım telsize. "Bölge temiz."
Hemen arkamdan Ayşe indi. Hareketsiz bir şekilde dizlerinin üzerine çöktü, gece görüş dürbünüyle vadi tabanını taradı. Sarı saçlarının birkaç teli kaskının yanından dökülmüştü; o açık mavi gözleri karanlıkta bir avcınınki gibi keskin ve soğuktu. Başıyla bana 'ilerle' işareti verdi.
Ejder Kanyonu, adının hakkını veren dar, yüksek ve iki tarafı dik kayalıklarla çevrili bir cehennemdi. Düşmanın neden burayı seçtiği belliydi; yukarıdan hava harekatı yapmak imkansız gibiydi, karadan giren bir birlik ise kolayca kapana kısılabilirdi. Ama biz buraya kapana kısılmaya değil, o kapanı kuranların başına yıkmaya gelmiştik.
Dört kişilik ileri sızma timimizle kanyonun derinliklerine doğru sessizce süzüldük. Kalbimin atışını kulağımda hissedebiliyordum ama elimdeki piyade tüfeğini tutan parmaklarım çelik gibi sabitti. Yanımda Ayşe vardı. Yıllarca beni evde, spor salonunda, dağ yürüyüşlerinde yetiştiren o kadın; şimdi omuz omuza savaştığım komutanımdı.
"Aras," dedi Ayşe, iç hattan sadece benim duyabileceğim fısıltılı bir sesle. "Sol kanattaki kayalık noktada iki nöbetçi var. Açı bende, sen sağ kuledeki devriyeye odaklan."
"Anlaşıldı komutanım," dedim.
Nefesimi tuttum. Zamansız bir atış bütün operasyonu riske atardı. Ayşe’nin telsizden gelen iki kısa tık sesini bekledim.
Tık. Tık.
Aynı anda bastık tetiğe. Susturucudan çıkan o boğuk fısıltı, iki teröristin sessizce yere yığılmasıyla son buldu. İleri atıldık. Ana komuta sığınağının girişine kadar tek bir iz bırakmadan yaklaşmıştık. Her şey Albay Selçuk’un karargahta çizdiği haritaya, bize verdiği istihbarata birebir uyuyordu.
Ya da biz öyle sanıyorduk...
Sığınağın çelik kapısına patlayıcıyı yerleştirip mevzilenmek üzereyken, zihnimde bir şeylerin yanlış gittiğine dair bir alarm çaldı. Ayşe de duraksadı. Mavi gözlerini kanyonun üst kotlarına çevirdi.
"Durun," dedi Ayşe aniden. Sesi her zamankinden farklı, ürpertici bir soğukkanlılıkla doluydu. "Geri çekilin! Bu bir..."
Sözünü bitirmesine fırsat kalmadan, kanyonun iki yanındaki yüksek kayalıklardan gökyüzünü aydınlatan işaret fişekleri fırlatıldı. Bir anda gece, gündüz gibi aydınlandı.
Aydınlanmayla birlikte cehennemin kapıları açıldı.
Üzerimize her yönden ağır makineli tüfek mermileri yağmaya başladı. Mermiler etrafımızdaki kayaları delip geçiyor, şarapnel parçaları ve toz bulutu görüşümüzü kapatıyordu. İstihbarat tamamen hatalıydı—ya da birileri bizi buradaki bir tuzağın tam ortasına sürmüştü.
"Mevzi alın!" diye bağırdım, kendimi ve yakındaki bir askeri korumak için kalın bir kaya kütlesinin arkasına atarak. "Pusuya düşürüldük!"
Ayşe de hemen sağımda, çapraz mevzideydi. Kaskından süzülen toza ve tepemizden geçen mermi yağmuruna aldırış etmeden karşı ateşe başladı. O açık mavi gözlerinde en ufak bir panik belirtisi yoktu.
"Aras! Karargahla temas kur! Destek istiyoruz!" diye bağırdı çatışmanın gürültüsü arasında.
Hemen telsize sarıldım. "Karargah, burası İleri Tim! Ejder Kanyonu'nda pusuya düşürüldük! Yoğun ateş altındayız, acil hava desteği ve tahliye istiyoruz, tamam mı?"
Telsizden gelen tek şey cızırtıydı. Birisi frekansımızı bilinçli olarak karıştırıyordu (jamming).
"Telsizler kör!" dedim Ayşe’ye bakarak. "Sinyal kesici kullanıyorlar. Bizi duyamıyorlar anne!"
Ayşe şarjörünü değiştirip bir dizi seri atış yaptı. Yüzündeki o sert ifade derinleşti. Bakışlarında ilk defa operasyonel bir başarısızlık korkusu değil, çok daha karanlık bir şüphe belirdi. Albay Selçuk'un bize verdiği harita, sadece bu sığınakta kimsenin olmadığını bilmekle kalmayıp, bizim tam olarak hangi sızma rotasını kullanacağımızı bilen biri tarafından hazırlanmış gibiydi.
"Bizi buraya yem olarak atmışlar..." diye mırıldandı Ayşe.
Tepemizdeki kayalıklardan bir roketatar (RPG) ateşi yaklaştı. Kuyruk alevi karanlığı yardı.
"Kapaaan!" diye bağırdım ve kendimi Ayşe’nin üzerine doğru fırlattım.
Patlamanın şiddetiyle oluşan basınç dalgası bizi savurdu. Kulaklarımda devasa bir çınlama başladı, ağzıma toprak ve demir tadı doldu. Dumanın ve tozun arasında öksürerek doğrulmaya çalıştım. Yüzümden süzülen kanı sildim.
"Anne! Anne, iyi misin?!"
Duman biraz dağıldığında, Ayşe’nin birkaç metre ötede, tüfeğini hâlâ sıkıca tutarak doğrulmaya çalıştığını gördüm. Üniforması toza belenmişti ama hayattaydı. Mavi gözleri doğrudan bana kilitlendi.
"İyiyim Aras," dedi ayağa kalkarken. Sesi çelik gibi gürleşti. "Bizi burada bitireceklerini sanıyorlarsa, Ayşe Demir’i ve oğlunu hiç tanımamışlar demektir."
Etrafımız sarılmıştı, iletişimimiz kesilmişti ve bu ihanetin kimden geldiğini henüz bilmiyorduk. Ama o kanyonun ortasında, omuz omuza vermiş iki asker olarak teslim olmaya hiç niyetimiz yoktu.
"Çıkış yok!" diye bağırdı timimizdeki kıdemli uzman çavuş. Sol omzundan yaralanmıştı, kan kamuflajını karartıyordu. "Aşağı kanyon ağzı tamamen tutulmuş!"
"Çıkış her zaman vardır," dedi Ayşe. Sesi bir an bile titremedi. Gözlerini hızla dik kayalıklarda gezdirdi. Zihni adeta bir strateji haritası gibi çalışıyordu. "Sol kulvardaki dar yarık... Oraya geçeceğiz. Mühimmatı tasarruflu kullanın, tek atış, tek hedef."
"Aras, sağ kanadı baskı altına al! İki el bombası at, duman perdesi oluşturacağız!" diye emretti.
"Anlaşıldı komutanım!"
Hemen hücum yeleğimdeki sis bombasını pürüzsüz bir hareketle çekip çıkardım. Pimini çekip kanyonun daralan boğazına doğru fırlattım. Saniyeler içinde yoğun, gri bir duman bulutu kanyonu kapladı. Görüş sıfıra indi ama dumanın içinden geçen izli mermilerin ışıkları karanlığı bıçak gibi kesmeye devam ediyordu.
"Hareket et! Şimdi!"
Ayşe öncülük etti. Toz, duman ve mermi yağmurunun arasında o dar yarığa doğru fırladık. Basınç wave'leri yüzümüzü yakıyor, patlayan kayalardan fırlayan küçük taş parçaları kasklarımıza çarpıp gürültü çıkarıyordu. Bir bordo bereli için panik ölüm demekti. Şifre tam olarak buydu: Sakin kal, gözlemle, vur.
Yarık noktasına ulaştığımızda altı kişilik düşman unsurunun önümüzü kesmek için tepeye mevzilendiğini gördük. Bizi yukarıdan t taramak üzereydiler.
Ayşe ile göz göze geldik. Hiç konuşmamıza gerek yoktu. Yılların verdiği o sözsüz anlaşma devreye girdi. O sol tarafa doğru kaydı, ben sağa.
"Üç... İki... Bir..."
Aynı anda mevziden çıktık. İki ayrı açıdan, adeta senkronize bir ölüm fırtınası estirdik. Ayşe'nin attığı mermiler hedeflerini tam göğsünden bulurken, ben de sağ kanattaki roketatarlı teröristi düşürdüm. Dakikalar önce bizi kapana kıstıklarını sananlar, şimdi kendi kurdukları tuzakta can veriyordu.
"Sırt sırta!" diye bağırdı Ayşe.
Kanyonun daralan taş duvarlarının arasında sırtlarımızı birbirimize dayadık. O önümüzü, ben arkamızı emniyete alıyordum. İkimizin nefes alıp verişi, tetiğe basış ritmimiz tek bir vücut gibiydi. Karşımızdaki sayıca üstün güç, sadece askeri bir timle değil; birbirini ruhuyla tamamlayan iki profesyonel savaşçıyla karşı karşıya olduğunu anladığında iş işten geçmişti.
"Sıyrıldık Aras," dedi Ayşe nefes nefese. Mavi gözleri dumanın arkasından çelik gibi parlıyordu. "Geri çekilme koridorunu açtık. Timi yukarı, batı sırtına doğru tahliye et!"
Geri çekilme hattını başarıyla yarışımız ve kanyonun o kanlı kıskacından taktiksel bir dehayla sıyrılışımız, düşmanın planını tamamen bozmuştu. Bizi o gece orada yok edememişlerdi.
Timi yukarı sırtlara doğru çekerken, kanyonun derinliklerinde yankılanan patlama sesleri geride kalıyordu. Kurtulmuştuk ama ikimiz de biliyorduk: Asıl tehlike o dağlarda değil, bizi bu kanyona bilerek gönderen içerideki o karanlık eldeydi.
"Ağaç çizgisinin üstüne ulaştık! Batı sırtı emniyetli!" diye bağırdı timden bir astsubay.
Gece yarısının o dondurucu rüzgarı, kanyondan yükselen dumanı ve genzimizi yakan barut kokusunu hafifçe süpürüyordu. Nefes nefeseydik. Kamuflajlarımız yırtılmış, yüzlerimiz çamur ve is içinde kalmıştı. Ancak kanyonun o dar boğazından çıkmış olmak bize birkaç saniyelik de olsa bir nefes payı vermişti.
Ayşe dizlerinin üzerine çöküp kanyonun aşağısını süzdü. Sarı saçları kaskından tamamen çözülmüş, rüzgarda savruluyordu. Açık mavi gözleri bir an bile gevşemedi.
"Durmak yok," dedi sert bir sesle. "Pusuyu kuran adamlar kanyonu terk ettiğimizi biliyor. Tahliye noktasına kadar durmayacağız. Aras, helikopter pisti olarak belirlediğimiz tepenin arka yüzünü kontrol et."
"Anlaşıldı komutanım," dedim tüfeğimi göğsüme basarak.
Tepenin arka yüzüne doğru, bodur çalıların arasından süzüldük. Gece görüş dürbünümle tahliye alanını taramaya başladım. Normal şartlarda bizi buradan alacak Sikorsky'nin sinyalini alıyor olmalıydık. Ancak telsizdeki o dondurucu cızırtı hâlâ devam ediyordu.
Ve işte o an, tahliye noktasında ters giden bir şeyler olduğunu fark ettim.
Ağaçların arasına gizlenmiş üç farklı ısı kaynağı vardı. Bunlar bizim birliğe ait personel değildi. Mevzilenme şekillerinden, doğrudan tahliye helikopterinin ineceği alanı çapraz ateşe alacak şekilde konumlandıkları anlaşılıyordu.
"İkinci bir pusu..." diye fısıldadım iç hattan. "Tahliye noktası tutulmuş. Bizi kanyondan sağ çıkarsak bile burada bitirmeyi planlamışlar."
Ayşe yanıma kadar sürünerek geldi. Dürbünden baktı. Yüzündeki o soğukkanlı ifade bu kez yerini yıkıcı bir öfkeye bıraktı. Bu sıradan bir terör saldırısı değildi; bu, bizi bu dağdan asla canlı indirmemeye ant içmiş profesyonel, içeriden beslenen bir operasyondu.
"Bizi buraya süren irade," dedi Ayşe sesi fısıltıdan hallice ama kayayı delecek kadar keskin bir tonla, "Bizi o kanyonda ölmüş farz ediyordu. Yaşadığımızı gördüklerinde buradaki ekibi devreye sokacaklar."
"Ne yapıyoruz komutanım?" dedim. Şarjörümü kontrol ettim. Son iki şarjörüm kalmıştı.
Ayşe mavi gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O an bir anneyi değil, sınırda destanlar yazmış o efsanevi subayı gördüm.
"A planı bitti Aras," dedi yavaşça. "Şimdi bizim kuralımız geçerli. Tahliye helikopterini beklemiyoruz. Onlar bizi avlamayı beklerken, biz avcı olacağız. Sağ kanattan dolan, ilk iki hedefi sen al. Gerisi bende."
"Sırt sırta mı?" dedim hafif bir tebessümle.
Ayşe elimdeki tüfeğin fenerini hafifçe sıktı. "Sırt sırta oğlum. Bizi bu dağda kimse bırakamaz."
Derin bir nefes aldım ve bodur çalıların karanlığına gömülerek sağa doğru süzülmeye başladım. Gece henüz bitmemişti ve bu dağlar, bize tuzak kuranların kanıyla ısınacaktı.
Sessiz bir gölge gibi sağ kanattaki çalılıklara doğru süzüldüm. Rüzgar tepede sertçe uğulduyor, kurumuş dalların hışırtısı adımlarımızın sesini tamamen örtüyordu. Gökyüzündeki kapkara bulutlar ayı kapatmış, geceyi zifiri bir karanlığa gömmüştü. Ama bu karanlık bizim dostumuzdu. Bordo berelinin evinde, gece gündüzden daha aydınlıktır.
Gece görüş dürbünümü gözüme oturtup kayalıkların arasına gizlenmiş ilk iki hedefi kilitledim. Keskin nişancı pozisyonu almışlardı; ellerindeki Bixi makineli tüfeğin namlusu, doğrudan helikopter inme alanına dönüktü. Bizi tam da oraya adım attığımız an biçmeyi planlıyorlardı.
Sol tarafıma göz attım. Ayşe, diğer taraftaki üçüncü hedefe doğru bir yılan gibi sessizce yaklaşıyordu. Sarı saçlarını kaskının arkasına iyice sıkıştırmıştı; açık mavi gözleri karanlıkta hedef arayan bir şahin gibi çelik bir soğukkanlılıkla parlıyordu.
İki parmağımı kaldırıp tüfeğimin fenerine dokundum. Tık, tık. Hazırdım.
Ayşe’den cevap geldi: Elini hafifçe kaldırıp indirerek 'vur' işaretini verdi.
Akciğerlerimdeki tüm havayı sakince dışarı saldım. Kalbimin iki atışı arasındaki o mucizevi anda tetiğe bastım.
Puff! Puff!
Susturucunun boğuk fısıltısıyla birlikte, makineli tüfeğin başındaki iki terörist ne olduğunu bile anlayamadan yan yana yere yığıldı. Tam o anda Ayşe de sol kanatta şimşek gibi çaktı. Yaklaştığı üçüncü adamın arkasından dolanıp tek bir hızlı hamleyle hedefi etkisiz hale getirdi.
Tüm bu operasyon topu topu beş saniye sürmüştü. İkinci pusu, tek bir el dahi ateşlenemeden çökmüştü.
"Alan temiz!" diye fısıldadım iç hattan, hızlı adımlarla Ayşe’nin yanına vararak.
Ayşe vurulan teröristlerin üzerine eğildi. Üzerlerindeki teçhizatı, telsizleri ve üniformaları incelemeye başladı. Bakışları aniden vurulan adamlardan birinin göğsündeki standart dışı bir teçhizat çantasına takıldı. Çantayı açtı ve içinden çıkan siyah renkli, şifreli bir askeri telsiz ile operasyon haritasını çıkardı.
O an Ayşe’nin o çelik gibi mavi gözlerinde beliren dehşeti gördüm. Yüzü aniden kireç gibi bembeyaz oldu.
"Bu... Bu imkansız," diye fısıldadı. Sesi ilk defa hafifçe titriyordu.
"Ne oldu anne? Ne buldun?" diyerek yanına çöktüm.
Gözlerini haritadan kaldırıp bana baktı. Mavi gözlerindeki o sarsılmaz asker duruşunun ardında, derin bir çatlak belirmişti. Haritanın köşesindeki kırmızı mühürlü kodları gösterdi.
"Bu telsiz frekansı ve bu operasyon kodu... Bizim karargahtaki Özel Harekat Dairesi'nin gizli kanalı Aras," dedi fısıltıyla. "Bize tuzak kuranlar dışarıda değil. Bizi bu dağa süren, rotamızı, saatimizi ve tahliye noktamızı milim milim veren adam... Bizim komuta kadememizde."
Gözlerim haritadaki kodlara kilitlendi. Zihnimde şimşekler çaktı. Bizi Ejder Kanyonu'na gönderen, bu operasyonun planlamasını bizzat yapan Selçuk Albay ve Karargah masası geldi gözümün önüne.
"Selçuk Albay mı?" dedim dişlerimin arasından. İçimdeki öfke bir anda volkan gibi patlamaya hazır hale geldi.
"Sadece o olamaz," dedi Ayşe sakince ama gözlerindeki o karanlık derinleşerek. "Arkasında daha büyük bir güç var. Birileri geçmişten gelen bir şeyleri kapatmaya çalışıyor. Ve bizi... Bizi yok etmek istiyorlar."
Ağaçların arkasından, gecenin bağrını yaran o tanıdık gürültü yükseldi. Süvari helikopterimizin (Sikorsky) pervanelerinin uğultusu dağlarda yankılanıyordu. Nihayet ana sinyale ulaşmışlar ve tahliye bölgesine doğru yaklaşıyorlardı.
Ayşe haritayı ve telsizi hemen hücum yeleğinin iç cebine sakladı. Ayağa kalktı, üzerindeki tozu ve çamuru silkeledi.
Helikopter tepemize gelip dikey inişe geçerken, rüzgarı sarı saçlarını ve çevredeki toz bulutunu savuruyordu. Pervane gürültüsünün ortasında Ayşe bana yaklaştı. İki eliyle omzumu tuttu. O açık mavi gözleri, helikopterin kırmızı ışıklarının altında adeta alev alıyordu.
"Aras," dedi kulağıma doğru bağırarak. "Karargaha döndüğümüzde hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın. Kimseye güvenmeyeceksin. Albay dahi olsa... Tek bir kelime bile etmeyeceksin. Bu savaşı kanyonda bitiremediler ama asıl savaş şimdi karargahta başlıyor."
Göğsümdeki asker künyesini sıktım. "Seninle her yere anne. Asıl savaşa da..."
Helikoptere bindik. Kapılar kapandı ve Ejder Kanyonu'nun o kanlı toprakları ayaklarımızın altından kayıp gitti.
Kanyondan sağ çıkmış, pusuları darmadağın etmiştik. Ama ikimiz de biliyorduk: Helikopterin rotası bizi güvenli bir yuvaya değil, düşmanın tam da kalbine, karargahtaki o hainlerin ortasına götürüyordu.
Bölüm etkileşimi
