12. bölüm · SİLÜET
Yeniden Başlamak
Altı ay sonra.
Küçük bir sahil kasabası. İsmi önemli değil; Türkiye'nin batı kıyısında, zeytin ağaçlarıyla kaplı tepelerin denizle buluştuğu, hayatın yavaş aktığı bir yer. Yaz bitmek üzereydi. Eylül güneşi, temmuzunki kadar yakıcı olmasa da hâlâ sıcaktı. Deniz sakindi, martılar iskelede pinekliyordu.
Emre kasabanın ana caddesinde yürüyordu. Üzerinde eski bir kot pantolon, solmuş bir tişört vardı. Saçları uzamış, sakalı hafifçe gölgelendirmişti yüzünü. Altı ay önceki o geceden sonra çok şey değişmişti. İfadesi alınmış, serbest bırakılmıştı. Oblivia kapanmış, Fikret Karasu müebbet hapis cezası almıştı. Davanın yankıları aylarca sürmüş, onlarca siyasetçi, iş adamı, bürokrat hakkında soruşturma açılmıştı. Sema, tanık koruma programına alınmış, yeni bir şehirde yeni bir hayata başlamıştı. Emre'ye son mesajında tek bir cümle yazmıştı: "Huzur buldum."
Emre cebindeki kâğıdı çıkardı. Fikret'in yazdığı adres. Altı aydır bu kâğıda bakıp bakıp gitmeyi ertelemişti. Korktuğundan değil. Hazır olmadığından. Ama bugün hazırdı. Ya da hazır olduğuna inanıyordu. Hangisi olduğunu bilmiyordu. Belki de ikisi aynı şeydi.
Adres, kasabanın biraz dışında, küçük bir tamirhaneydi. Demir bir tabela: "Yılmaz Oto Tamir." Emre tabelayı görünce duraksadı. Yılmaz. Demek soyadını değiştirmemişlerdi. Tesadüf mü, yoksa Fikret'in son bir ironisi mi, bilmiyordu. Tamirhane mütevazıydı; önünde iki araba, duvarda asılı eski plakalar, bir köşede paslanmış bir kriko. Havada motor yağı ve pas kokusu vardı.
Ve oradaydı.
Kaan.
Emre onu hemen tanıdı. Abisi, tamirhanenin önünde, bir arabanın motoruna eğilmiş çalışıyordu. Üzerinde mavi bir iş tulumu vardı, elleri yağ içindeydi. Saçları kısalmış, biraz da beyazlamıştı. Yüzünde daha önce olmayan çizgiler vardı. Sol kaşının üzerindeki o ince, beyaz yara izi hâlâ oradaydı. Ama en çok değişen şey, gözleriydi. O gözlerde, Emre'nin rüyasında gördüğü o çaresizlik, o ateş, o tanıdıklık yoktu. Sadece sakin, durgun, boş bir bakış vardı. Bir silüetin bakışı.
Emre'nin kalbi sıkıştı.
"Merhaba," dedi Emre. Sesi düşündüğünden daha sakindi.
Kaan başını kaldırdı. Emre'ye baktı. Gözlerinde tanıma yoktu. "Merhaba. Buyurun, ne olmuştu?"
"Arabam yok," dedi Emre. "Sadece... geçiyordum. Tamirhane tabelasını gördüm. Eski bir dostu hatırlattı."
"Öyle mi?" Kaan ellerini bir bezle sildi. "Nerelisiniz?"
"İstanbul'dan."
"Uzak yoldan gelmişsiniz. Ne iş yaparsınız?"
Emre bir an duraksadı. Sonra gülümsedi. "Yazarım. Hikayeler yazarım."
Kaan başını salladı. "Güzel. Ben pek kitap okumam. Zaman olmuyor." Motorun başına döndü. "Bir şey içer misiniz? Çay var."
"Olur."
Tamirhanenin arkasındaki küçük mutfakta oturdular. Kaan demlikten çay doldurdu, bardaklardan birini Emre'ye uzattı. Elleri hâlâ hafif yağlıydı. Emre bardağı aldı, sıcaklığını avuçlarında hissetti.
"Adınız ne?" diye sordu Kaan.
"Emre."
"Emre," diye tekrarladı Kaan. Kelimeyi ağzında tarttı. "Güzel isim."
Emre'nin boğazı düğümlendi. Karşısında oturan adam onun abisiydi. Çocukluğunu birlikte geçirdiği, bisiklete binmeyi ondan öğrendiği, ilk kavgasında onun arkasına saklandığı adam. Ve şimdi adını ilk kez duyuyormuş gibi tekrarlıyordu. Güzel isim.
"Kaan," dedi Emre. "Siz... hiç rüya görür müsünüz?"
Kaan bir an durdu. Kaşları hafifçe çatıldı. "Rüya mı?"
"Evet. Her gece aynı şeyi gördüğünüz rüyalar. Bir nehir mesela. Yağmur. Karşı kıyıda biri."
Kaan'ın elindeki çay bardağı hafifçe titredi. Gözleri bir noktaya kilitlendi. Sonra başını salladı, silkeler gibi. "Bazen," dedi. "Tuhaf rüyalar görüyorum. Ama hatırlamıyorum. Uyanınca gidiyor hepsi."
"Ne kalıyor peki?"
Kaan düşündü. Uzun bir süre. Sonra fısıldadı, neredeyse kendine söyler gibi, "Metalik bir tat. Ağzımda. Her sabah."
Emre'nin gözleri doldu. Ama ağlamadı. Çünkü bu, umuttu. Kaan'ın zihni silinmiş olabilirdi, ama bedeni unutmamıştı. O metalik tat, o rüyaların gölgesi, bir yerlerde hâlâ bir kapının aralık olduğunun kanıtıydı. Belki hiç açılmayacak bir kapı. Ama oradaydı. Hep oradaydı.
"Geçer," dedi Emre. "Zamanla."
Emre kalktı. Vedalaştılar. Kaan elini sıktı, eli hâlâ nasırlı ve güçlüydü. Emre tamirhaneden ayrılırken arkasına baktı. Abisi çoktan motorun başına dönmüştü. Çalışıyordu. Hayat devam ediyordu.
Ve bu, yeterliydi.
Fikret'in son sözleri zihninde yankılandı. O seni tanımayacak. Silüetler tanımaz. Yanılmıştı. Silüetler tanıyabilirdi. Belki akıllarıyla değil, belki kelimelerle değil. Ama bedenleriyle. Rüyalarıyla. Ağızlarındaki o metalik tatla. İnsanın özü, ne kadar derine gömülürse gömülsün, bir yerlerde iz bırakıyordu. Emre o izi görmüştü. Ve bu, bütün acıya değerdi.
Aynı akşam. Kasabanın tepesindeki küçük bir park. Zeytin ağaçlarının altında eski bir bank. Deniz manzarası. Güneş batıyor, gökyüzü turuncu ve pembenin bütün tonlarını kuşanıyordu. Emre bankta oturmuş, kucağında deri kaplı bir defter, elinde bir kalem tutuyordu.
Defterin ilk sayfasını açtı. Boştu. Birkaç saniye o boşluğa baktı. Sonra kalemi kâğıda değdirdi.
"Abimin adı Kaan'dı. Ve bu, onun anısına yazdığım hikayedir."
Yazdı. Durmadı. Saatlerce yazdı. Rüyayı, Oblivia'yı, Sema'yı, Fikret'i, kaçışı, ihaneti, yüzleşmeyi. Her şeyi. Kelimeler parmaklarının ucundan döküldü, sayfaları doldurdu. Hava karardı, sokak lambaları yandı, o yazmaya devam etti. Çünkü sustuğu her şey, şimdi mürekkebe dönüşüyordu.
Ve son sayfaya geldiğinde, son cümleyi yazdı:
"Bazı anılar silinemez. Bazı gölgeler kaybolmaz."
Kalemi bıraktı. Defteri kapattı. Burnuna zeytin ağaçlarının kokusu, kulağına uzaktan gelen dalga sesleri doldu. Ve hayatında ilk kez, gerçekten huzurlu hissetti. Eksik parçalarıyla birlikte, olduğu gibi. Kabullenerek. Hafızanın en büyük direniş olduğunu bilerek.
Altı ay sonra, Silüet adlı roman bir yayınevi tarafından basıldı. Kapağında yağmurlu bir gecede, bir sokak lambasının altında duran, sırtı dönük bir adam silüeti vardı. Kitap çok sattı, çok okundu, çok konuşuldu. Ama Emre için önemli olan tek bir şey vardı.
Kitabın ilk baskısından bir tane, Kaan'a gönderdi. İmzalı. Kitabın içine küçük bir not iliştirmişti:
"Bu hikaye senin. Belki bir gün okursun. Belki bir gün hatırlarsın. Ama hatırlamasan da, bil ki ben seni hiç unutmadım. Emre."
Kaan o kitabı aldı. Okudu. Ve her gece gördüğü o tuhaf rüyaların, o nehrin, o yağmurun, o karşı kıyıdaki adamın ne anlama geldiğini bilmedi. Ama kitabı bitirdiği gece, ilk kez, rüyasındaki adamın yüzünü gördü. Sol kaşının üzerinde ince, beyaz bir yara izi vardı. Ve uyandığında, ağzındaki metalik tat her zamankinden daha yoğundu.
Ama bu sefer, ağlamak istedi.
Nedenini bilmiyordu. Ama ağlamak istedi.
"Bu kitap, bir silüetten ibaret değildir. Bir hafızadır."
