7. bölüm · SİLÜET
Kaçış
Saat gece yarısını beş geçiyordu. Oblivia'nın B2 katındaki arşiv odasında iki insan, bir devi devirmeye hazırlanıyordu. Emre ve Sema. Biri hayatını geri almak, diğeri yılların korkusunu nihayet üzerinden atmak için.
Sema, masasının çekmecesinden küçük, siyah bir USB bellek çıkardı. Parmağının ucunda tutup Emre'ye uzattı. "Bu," dedi, "bu şirketin mezar taşı olacak."
Emre belleği aldı. Avucunun içinde ağırdı. İçinde yüzlerce insanın kaderi, onlarca suçun kanıtı ve kendi geçmişinin paramparça parçaları vardı. "Hepsini buraya sığdırdın mı?"
"Hepsini değil," dedi Sema. "Sadece en önemlilerini. Fikret'in müşterileriyle yaptığı görüşme kayıtları, para transferlerinin belgeleri, silinen tanıkların listesi. Ama yetmez. Arşivin tamamını kopyalamak saatler sürer. Ve bizim saatlerimiz yok."
Emre başını salladı. "O zaman yetecek kadarını aldık." USB'yi tişörtünün iç cebine, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Orada duracaktı. Ya o çıkacaktı bu binadan, ya da hiçbiri.
Sema, Emre'yi arşivin en dip köşesine götürdü. Duvara monte edilmiş eski bir havalandırma ızgarasının önünde durdular. Izgara paslıydı, vidaları gevşekti. "Bu havalandırma sistemi, bina ilk inşa edildiğinde yapılmış," dedi Sema. "Sonradan yenileme çalışmaları sırasında iptal edildi. Ama tamamen sökmediler. Sistemin bir ucu, binanın arka sokağına, eski otoparkın oraya çıkıyor."
"Ne kadar sürer?"
"Beş dakika. Belki on. Dar bir yer. Ama güvenlik orayı bilmez. Sadece ben bilirim."
Emre ızgaraya baktı. Karanlık, dar, boğucu bir tünel. Ama özgürlüğe açılan tek kapı. Sema'ya döndü. "Sen gelmiyor musun?"
Sema gülümsedi. Ama bu gülümsemede neşe yoktu. Sadece hüzün. "Ben buradan çıkamam, Emre. Benim yerim burası. Yıllarımı burada geçirdim. Bu arşiv benim hem hapishanem hem de evim. Ama sen... senin gitmen gerekiyor."
"Sema, Fikret seni bulursa—"
"Fikret'in bulacağı bir şey kalmayacak," dedi Sema. Elini bilgisayarının klavyesine götürdü. "Sen çıkar çıkmaz sisteme bir virüs yükleyeceğim. Bütün kayıtları karıştıracak, dosyaları şifreleyecek. Beni sorgulasalar bile, hiçbir şey veremem. Ve sonra..." Duraksadı. "Sonra ben de gideceğim. Söz veriyorum."
Emre, Sema'nın elini tuttu. Kadının parmakları soğuktu. "Teşekkür ederim," dedi. "Her şey için."
"Bana teşekkür etme," dedi Sema. "Sadece git ve buradakileri kurtar. Kendini kurtar. Kaan'ı kurtar."
Emre ızgarayı söktü. İçeri eğilip baktı. Havalandırma boşluğu tahmin ettiğinden de dardı. Dirseklerini, dizlerini sürte sürte ilerlemek zorunda kalacaktı. Ama başka seçeneği yoktu. Derin bir nefes aldı ve içeri girdi.
Metal soğuktu. Toz ve küf kokusu genzini yaktı. Dirseklerinin üzerinde sürünerek ilerlemeye başladı. Her santimi zordu. Kanalın içinde kendi nefesinin yankısından başka ses yoktu. Karanlık, gözlerini işe yaramaz hale getirmişti. Sadece ileri. Sadece ileri.
Bir dakika. İki dakika. Beş dakika. Zaman akmıyordu sanki, donmuştu.
Tam o sırada arkasından gelen bir ses duydu. Boğuk, metalik, uzak. Bir alarm.
Sema virüsü devreye sokmuştu. Ve bu, kaçışın başladığı anlamına geliyordu.
Emre kanalın sonuna vardığında karşısına bir ızgara daha çıktı. Dışarıdan hafif bir sokak lambası ışığı sızıyordu. Izgarayı itti. Bir, iki, üç. Vidalar gürültüyle yere düştü. Emre kendini dışarı attı.
Buranın eski bir otopark olduğunu fark etti. Terk edilmiş arabalar, kırık camlar, duvarlarda sprey boyalı yazılar. Ve yağmur. Yine yağmur. İstanbul'un yağmuru onu hiç yalnız bırakmıyordu.
Ayağa kalktı. Ciğerlerine soğuk havayı doldurdu. Özgürdü. En azından şimdilik.
Birkaç saniye sonra otoparkın girişinde bir çift far belirdi. Siyah bir minibüs. Oblivia logosu yoktu, ama Emre onların kim olduğunu anladı. Şirketin özel güvenlik ekibi. Profesyoneller. Sessiz ve ölümcül.
Emre arkasına bakmadan koşmaya başladı.
Otoparktan çıkıp ara sokaklara daldı. Dar, karanlık, labirent gibi sokaklar. İstanbul'un turistlere gösterilmeyen yüzü. Adımlarının sesi ıslak asfaltta yankılanıyordu. Arkasından gelen sesler giderek yaklaşıyordu. Üç kişiydiler. En az üç. Belki daha fazla.
Bir köşeyi döndü. Soluk soluğa kalmıştı. Bacakları yanıyor, kalbi patlayacak gibi atıyordu. Ama duramazdı. Durursa biterdi.
Tam o sırada bir kapı aralığı gördü. Eski, ahşap, yarı açık bir kapı. İçerisi zifiri karanlıktı. Emre kendini içeri attı. Kapıyı arkasından kapattı. Nefesini tuttu.
İçerisi bir depo muydu, eski bir dükkan mı, belli değildi. Gözleri karanlığa alışana kadar bir köşede sindi. Dışarıda ayak sesleri yaklaştı. Durdu. Bir el fenerinin ışığı kapının altından sızdı. Emre nefesini daha da sıktı. Kalbi o kadar yüksek atıyordu ki, dışarıdan duyulacağından emindi.
Bir ses. "Bu tarafa gitmiş olamaz. İleride kontrol edin."
Ayak sesleri uzaklaştı. Emre bir süre daha bekledi. Sonra derin bir nefes aldı.
"Onlar gitti," dedi bir ses.
Emre'nin kanı dondu. Karanlıkta yalnız değildi.
Köşedeki gölge kıpırdadı. Elinde eski bir battaniyeyle, üstü başı perişan bir adam ayağa kalktı. Evsizin tekiydi. Sakalı birbirine karışmış, saçları yağdan keçeleşmişti. Ama gözleri parlıyordu karanlıkta.
"Korkma," dedi adam. "Ben sadece burada uyuyorum. Seni gördüler mi?"
"Hayır," dedi Emre. Sesi titriyordu.
"İyi. O zaman bekle. Bir saat falan. Dağılırlar sonra. Benim burada kaldığımı bilmezler. Kimse bilmez."
Emre adama baktı. Adı neydi, kimdi, burada ne yapıyordu, bilmiyordu. Ama bu adam onun hayatını kurtarmıştı. "Teşekkür ederim."
Adam omuz silkti. "Teşekkürü boş ver. Dışarıdakiler kim?"
"Beni öldürmek istiyorlar."
Adam güldü. Dişleri sarıydı. "Seni öldürmek isteyen bir sürü insan vardır. Önemli olan, neden peşinde oldukları." Battaniyesine sarındı, tekrar köşesine çekildi. "Ama sormayacağım. Soru sormak da öldürür bazen. Biliyorsundur."
Emre başını salladı. Adamın ne demek istediğini anlamıştı.
Bir saat sonra sokak sessizdi. Emre usulca kapıyı araladı, dışarı baktı. Kimse yoktu. Adam hâlâ köşesinde uyuyordu. Emre cebinden son kalan parayı çıkardı, adamın battaniyesinin yanına bıraktı. Sonra sokağa çıktı.
Yağmur dinmişti. Ay bulutların arasından sıyrılmış, ıslak asfalta gümüş bir örtü sermişti. Emre yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece uzaklaşması gerekiyordu. Uzaklaştı.
Bir saat sonra kendini eski bir internet kafenin önünde buldu. Gece açık olanlardan. İçeri girdi, bir bilgisayara oturdu. Kimlik sormadılar. İyi.
USB'yi bilgisayara taktı.
Dosyalar açıldı. İsimler, tarihler, rakamlar, ses kayıtları. Şehrin en zenginleri, en güçlüleri, en dokunulmazları. Hepsi buradaydı. Fikret'in sesi netti. "Merak etmeyin, tanık sorun olmaktan çıktı." "İşlem tamam, anılar silindi." "Ödeme nakit, her zamanki gibi."
Emre her kaydı dinledikçe midesi biraz daha bulanıyordu. Ama aynı zamanda, içinde tarif edemediği bir güç büyüyordu. Artık silahı vardı. Hem de nasıl bir silah.
Bilgisayarı kapattı. USB'yi tekrar kalbinin üzerine yerleştirdi. Dışarı çıktı.
Sabaha karşı saat dört. Şehir uyuyordu. Emre, yıkık bir duvarın üzerine oturmuş, telefonunda tek bir isme bakıyordu. Kaan'ın eski arkadaşı. Murat Hakan. Haber ajansının sahibi. Kaan'ın notlarında adı geçen, güvenilir adam.
Telefonu açtı. Birkaç kez çaldı. Sonra karşıdan uykulu bir ses: "Alo? Kimsiniz?"
"Ben Emre Yılmaz," dedi Emre. "Kaan'ın kardeşiyim. Ve yardımınıza ihtiyacım var."
Hattın diğer ucunda bir sessizlik oldu. Uzun, ağır, şüpheli bir sessizlik. Sonra adam konuştu.
"Yarın. Saat on ikide. Eski limandaki 4 numaralı depoda. Yalnız gel."
Telefon kapandı.
Emre ekrana baktı. İçinde bir ses, Bu bir tuzak olabilir, dedi. Ama görmezden geldi. Çünkü başka seçeneği yoktu.
Şafak sökerken Emre hâlâ uyumamıştı. Gözleri ufuktaki ilk turuncu ışığa kilitlenmişti. USB belleğe sıkıca sarılmıştı.
Bugün her şey değişecekti.
Ya da her şey bitecekti.
