10. bölüm · SİLÜET
Duvarlar Yıkılır
Basın toplantısının yapıldığı otelin konferans salonu kaosa dönmüştü. Fikret Karasu, polisler tarafından kelepçelenirken kameralar saniye başı flaş patlatıyor, gazeteciler birbirlerinin üzerine basarak soru yağdırıyordu. "Bu belgeler gerçek mi?" "Tanıklar nerede?" "Kaç kişinin zihnini sildiniz?" Fikret'in yüzünde, Emre'nin daha önce hiç görmediği bir ifade vardı. Korku muydu, öfke mi, yoksa her ikisi birden mi? Otuz yıllık imparatorluğu bir sabah saatinde, tek bir e-posta eklentisiyle çöküyordu.
Ama Emre orada değildi. Otelin lobisindeki televizyondan izliyordu olanları. Elleri hâlâ titriyordu. Kahvenin köşesinde, eski takım elbisesi ve spor ayakkabılarıyla, dev bir makineyi çökertmiş adam olarak duruyordu. Yanından geçenler fark etmiyordu. Onlar için sadece lobide oturan sıradan biriydi. Oysa az önce şehrin en kirli sırlarını dünyaya haykırmıştı.
Televizyonda Fikret polis aracına bindirilirken bir şey oldu. Fikret başını kaldırdı, doğrudan kameraya baktı. Sanki Emre'yi görüyormuş gibi. Sanki onca kalabalığın, onca gürültünün içinden sadece ona bakıyormuş gibi. Emre ürperdi. Bu bakış, bir yenilgi bakışı değildi. Bir söz bakışıydı. "Henüz bitmedi."
Telefonu titredi. Sema. Hemen açtı. "Sema? Gördün mü? Başardık!"
Sema'nın sesi acılıydı. "Henüz değil, Emre."
"Ne demek henüz değil? Fikret'i aldılar işte—"
"Fikret'i aldılar ama arşiv hâlâ duruyor. Virüs şifrelemeyi tamamlamadı. Eğer biri o dosyalara ulaşırsa, her şeyi geri döndürebilir. Fikret'in avukatları, ortakları, müşterileri... hepsi o arşivi ele geçirmek için uğraşacak. Ve ben burada sıkıştım."
"Sıkıştın mı? Ne demek sıkıştın?"
"Fikret'in özel ekibi. Basın toplantısında değillerdi. Buraya geldiler. Arşivi ele geçirmeye çalışıyorlar. Kapıyı kilitledim ama fazla dayanmaz."
Emre ayağa fırladı. "Ben geliyorum."
"Hayır," dedi Sema. Sesi keskindi. "Gelme. Senin buraya gelmen onların tam istediği şey. Bizi burada kıstırıp ikimizi birden temizlerler. Senin yapman gereken başka bir şey var."
Emre bir taksiye atlayıp Oblivia binasına doğru yola çıktı. Sema "gelme" demişti, ama onu orada bırakamazdı. Bu kadın, hayatını hiçe sayarak ona yardım etmiş, yılların korkusunu bir anda üzerinden atıp dev bir makineye meydan okumuştu. Onu o karanlık arşivde, o buz gibi beton duvarların arasında ölüme terk edemezdi. Mümkün değildi.
Taksi şehrin sokaklarında ilerlerken Emre Sema'nın son söylediklerini düşündü. "Senin yapman gereken başka bir şey var." Ne demek istemişti? Zihnini zorladı. Sonra hatırladı. Fikret'in notu: "Eğer tekrar sorun çıkarırsa, tam silme protokolü uygulanacaktır." Ve Sema'nın daha önce söylediği bir şey: "Ana sunucu, Fikret'in ofisindeki özel bir odada. Tüm sistemin beyni orası. Eğer orayı yok edersen, bir daha asla kimsenin zihnini silemezler."
Fikret'in ofisi. Sekizinci kat. Ana sunucu.
Taksiciye seslendi: "Adres değişti. Oblivia binası."
Oblivia'nın önü kaos içindeydi. Haberi alan gazeteciler, polis araçları, meraklı kalabalık. Ama bina hâlâ açıktı. Güvenlik görevlileri ne yapacaklarını şaşırmış, oradan oraya koşuşturuyordu. Emre kalabalığın arasından sıyrılıp binaya daldı. Kartını okuttu. Hâlâ çalışıyordu. Turnike yeşil yaktı.
Asansörle sekizinci kata çıktı. Fikret'in ofisinin kapısı açıktı. İçerisi boştu. Şehrin en güçlü adamının makam odası, şimdi terk edilmiş bir müze gibiydi. Masanın arkasındaki kitaplık, duvardaki pahalı tablolar, pencerenin önündeki deri koltuk. Hepsi anlamsızdı şimdi.
Ama Emre'nin aradığı şey burada değildi. Sema'nın tarif ettiği odayı aradı. Kitaplığın arkasındaki gizli bir paneli buldu. Dokununca açıldı. İçerisi küçük, karanlık bir odaydı. Duvarları siyah, zemini siyah, tavanı siyah. Odanın ortasında, tavana kadar uzanan büyük, metalik bir sunucu kulesi. Üzerinde yanıp sönen yüzlerce ışık. Tüm sistemin kalbi burasıydı. Her silinen anı, her çalınan hatıra, her yok edilen tanıklık bu sunucunun içindeydi.
Ve Emre onu yok etmek için oradaydı.
Aynı anda, B2 katında, Sema arşiv odasının kapısını bir sandalyeyle desteklemiş, bilgisayarının başında virüsün ilerlemesini izliyordu. %87. %89. %92. Kapıya vurulan darbeler giderek şiddetleniyordu. Metal kilit her darbede biraz daha eğiliyor, menteşeler gıcırdıyordu. Zamanı tükeniyordu.
"Ne yaparsan yap, çabuk ol," diye mırıldandı. Kime söylediğini bilmiyordu. Emre'ye mi, kendine mi, yoksa çoktan ölmüş olan Kaan'ın ruhuna mı?
Kapı bir daha sarsıldı. Bu sefer menteşelerden biri koptu. Sandalye devrildi. Aralıktan bir el uzandı, kilidi açmaya çalıştı. Sema bilgisayar ekranına baktı. %97. "Hadi, hadi, hadi—"
Kapı ardına kadar açıldı.
İçeri üç kişi daldı. Siyah takım elbiseler, kablolu kulaklıklar, soğuk gözler. Fikret'in özel timi. Ellerinde silah vardı şimdi. Sema arkasını dönmedi. Bilgisayara bakmaya devam etti. Ölmek üzereydi. Ama ölmeden önce, virüsün işini bitirmesini sağlayacaktı.
"Çekil oradan," dedi içlerinden biri.
Sema cevap vermedi.
%99.
Adam silahı doğrulttu. "Son kez söylüyorum. Çekil."
%100.
Sema gülümsedi. "Artık çok geç."
Ve Enter tuşuna bastı.
Sekizinci kattaki gizli odada, Emre sunucunun karşısında duruyordu. Elinde yangın söndürücü vardı. Tam kaldıracaktı ki, arkasında bir ses duydu.
"Emre."
Döndü. Kapıda Fikret Karasu duruyordu. Kelepçeli değildi. Takım elbisesi kırışmış, saçları dağılmıştı. Ama gözleri hâlâ aynıydı. Soğuk. Hesaplı. Ölümcül.
"Nasıl—"
"Nasıl mı kaçtım?" Fikret bir adım attı. "Bu şehirde bana borçlu olan çok insan var, Emre. Polisler, savcılar, hakimler. Kelepçeyi takan da onlardan biriydi. Ama beni asıl şaşırtan sensin. Buraya kadar geleceğini tahmin etmemiştim. Cesaretini takdir ediyorum."
"Buraya kadar gelmedim," dedi Emre. "Buraya kadar gönderildim. Kaan tarafından. Sema tarafından. Silinmiş, unutulmuş, yok sayılmış yüzlerce insan tarafından. Onların adına buradayım."
Fikret güldü. Ama gülüşünde neşe yoktu. Sadece yorgunluk. "Sen gerçekten abine benziyorsun. O da böyle konuşurdu. Adaletten, doğruluktan, hakikatten bahsederdi. Sonu ne oldu biliyor musun? Şu an bir yerlerde, kim olduğunu bilmeden yaşıyor. Ve sen onu asla geri getiremeyeceksin."
"Belki getiremem," dedi Emre. Yangın söndürücüyü kaldırdı. "Ama en azından kimse bir daha aynı şeyi yaşamayacak."
Ve vurdu.
Sunucu kulesi büyük bir gürültüyle sarsıldı. Işıklar yanıp söndü, sonra tamamen söndü. Soğutma fanları sustu. Ekranlar karardı. Makine ölmüştü. Oblivia'nın kalbi durmuştu.
Fikret olduğu yerde dondu. Yüzündeki ifade, imparatorluğunun son kalıntısının da yok olduğunu görmenin şokuydu. Emre yangın söndürücüyü yere bıraktı. Nefes nefeseydi.
"Artık bitti," dedi.
Aynı anda, B2 katında, Sema arşivin kapısında durmuş, içeri giren adamlara bakıyordu. Bilgisayar ekranı simsiyahtı. Virüs işini tamamlamıştı. Hiçbir dosya, hiçbir kayıt, hiçbir kanıt kurtarılamazdı artık.
Adamlar bir şey yapamadı. Çünkü dışarıdan polis sirenleri yükseliyordu. Bu sefer gerçek polis. Sema'nın virüsü tetiklemeden önce gönderdiği otomatik çağrıya gelenler.
Ellerini havaya kaldırdı. "Ben teslim oluyorum," dedi. Sesinde korku yoktu. Sadece huzur vardı. Yıllar sonra ilk kez huzur.
Sekizinci katta, Fikret Karasu olduğu yere çökmüştü. Dizlerinin üzerinde, yıkık imparatorluğunun ortasında, boş gözlerle duvara bakıyordu. Emre onu öylece bırakıp kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken Fikret'in sesi onu durdurdu.
"Emre."
Emre döndü.
Fikret başını kaldırmadı. "Kaan'ı bulacak mısın?"
"Evet."
"Bilsen de fark etmez. O seni tanımayacak."
"Biliyorum."
"Peki neden gidiyorsun o zaman?"
Emre bir an durdu. Cevabı biliyordu. Hep biliyordu aslında. "Çünkü o beni tanımasa da, ben onu tanıyorum. Ve bu, bazı şeyler için yeterlidir."
Kapıyı açtı, çıktı. Arkasında yıkık bir imparatorluk, önünde uzun bir yol vardı. Ama bu sefer yürümeye hazırdı.
