1. bölüm · SİLÜET
Uyanış
Rüya her seferinde nehirle başlıyordu.
Emre kendini yine o bildik kıyıda buldu. Gökyüzü griydi; ne gece ne gündüz, ikisinin arasında sıkışmış bir zamandı. Yağmur ince ince çiseliyor, nehrin durgun yüzeyinde sonsuz küçük daireler açıyordu. Ayaklarının altındaki toprak çamurlu ve kaygandı. Her şey olduğu gibiydi. Her zamanki gibi.
Karşı kıyıda bir adam vardı.
Yüzü yoktu. Aslında vardı da, Emre ne kadar bakarsa baksın seçemiyordu. Sis yutmuş gibi bulanıktı. Adam kollarını sallıyor, avaz avaz bağırıyordu. Ses telleri koparcasına. Ama Emre'nin kulağına sadece boğuk bir uğultu ulaşıyordu, su altındaymış gibi. Kelimeler havada eriyip dağılıyordu.
Adam bir adım attı. Sonra bir tane daha. Nehrin içine girmişti şimdi, su dizlerine kadar yükseliyordu. Emre olduğu yerde donmuştu, ayakları toprağa çivilenmiş gibiydi. Adam yaklaştı. Eli Emre'nin kolunu kavradı. Parmaklarının baskısını hissetti; soğuk, kemikli, çaresiz bir kavrayıştı bu.
Tam o anda adamın dudaklarından bir kelime döküldü. Sessizlik duvarını yarıp geçen tek bir kelime. Ama Emre onu da duyamadı.
Şimşek çaktı.
Beyaz bir ışık her şeyi yuttu.
Ve Emre uyandı.
Yatağında doğruldu. Nefes alışverişi düzensizdi, kalbi kaburgalarını dövecek gibi atıyordu. Terden sırılsıklam olmuş tişörtü sırtına yapışmıştı. Şakaklarına saplanan ağrı, uyanır uyanmaz her zamanki yerini almıştı bile. Künt bir zonklama. Ve o tat. Ağzında, dilinin üzerinde paslı bir metal tadı. Eski bir bozuk parayı yalamış gibi.
Yorganı üzerinden attı. Çıplak ayakları soğuk zemine değdi. Odanın içi loştu; gri perdelerin arasından sızan sabah ışığı, eşyaların hatlarını zorlukla ortaya çıkarıyordu. Oda sadeydi. Fazla sade. Tek kişilik bir yatak, başucunda bir komodin, köşede bir kitaplık. Duvarlar boştu. Hiç fotoğraf yoktu. Hiç çerçeve, hiç poster. Sanki burada yaşayan kişi, iz bırakmaktan özellikle kaçınmıştı.
Emre komodinin üzerindeki saate baktı. 06:47. Her zamanki saat. Her zaman aynı saatte uyanırdı. Rüyanın süresi bile standarttı sanki.
Ayağa kalktı, perdeyi araladı. Dışarıda şehir uyanıyordu. İstanbul'un gri tonları, sonbaharın kasvetine karışmıştı. Apartmanların çatıları, uzakta köprü, daha uzakta bulanık tepeler. Yağmur yeni dinmiş gibiydi, asfalt ıslaktı. İnsanlar çoktan yollara dökülmüştü, minik karıncalar gibi bir yerden bir yere gidiyorlardı. Emre bir an onların yüzlerine bakmayı, kafalarının içinde neler olup bittiğini merak etmeyi düşündü. Acaba onların da zihninde boşluklar var mıydı? Sabah uyandıklarında ağızlarında metalik bir tat, şakaklarında bir zonklama oluyor muydu?
Bu düşünceyi kovdu. Gereksizdi.
Banyoya geçti. Lavabonun üzerindeki aynaya baktı. Ayna ona yabancı birini göstermedi. Sadece yorgun bir adamı. Yirmili yaşlarının sonlarında, saçları siyah ve dağınık, yüz hatları keskin, elmacık kemikleri belirgin. Ama gözleri. Gözlerinde bir şey eksikti. Olması gereken bir şey. Emre bunun ne olduğunu hiçbir zaman çözemedi. Göz altlarındaki mor halkalar her geçen gün biraz daha koyulaşıyordu.
Musluğu açtı, yüzüne soğuk su çarptı. Suyun şokuyla bir an irkildi, sonra kendine geldi. Dişlerini fırçaladı. Metalik tat geçmiyordu. Hiçbir zaman geçmezdi.
Salona geçti. Küçük bir mutfak tezgahı, iki kişilik bir masa, bir koltuk. Kahve makinesinin düğmesine bastı. Makine gıcırdayarak çalışmaya başladı. Emre tezgaha yaslanıp bekledi. Duvardaki takvime gözü takıldı. 14 Ekim Pazartesi. Günleri takip etmekte zorlanıyordu artık. Hepsi aynıydı. Rüya. Uyanış. Baş ağrısı. Metalik tat. İş. Dönüş. Uyku. Rüya.
Kahvesini aldı, pencerenin önüne geçti. Sokağa baktı. Karşı kaldırımda bir kedi çöp konteynerinin yanında bir şeyleri kurcalıyordu. Sokağın başında bir simitçi tezgahını açmıştı. Her şey normaldi. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ama Emre'nin içinde, adını koyamadığı bir huzursuzluk vardı. Rüyadaki adamın bu sefer biraz daha yaklaştığını hissetmişti. Her geçen gün biraz daha yakın. Her geçen gün biraz daha net.
Ve bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
