11. bölüm · Sessiz yemin
Kurtlar meclisi ve birinci aşiret (Demirel aşireti)
# BÖLÜM 11: Kurtlar Meclisi ve Birinci Aşiret (Demirel Aşireti)
O kanlı konağın kapısından çıkıp öz ailemin arabasına bindiğimde, üzerime örtülen cekete ya da annemin titreyen ellerine sığınmadım. Kolumdaki ve elimdeki cam kesiklerinden sızan kan kuruyor, yerini çelikten bir zırha bırakıyordu. Kolundan ve ayağından vurduğum o korkak adam, benim için sadece bir başlangıçtı. O mermiler içimdeki yangını söndürmeye yetmemişti; aksine, o görkemli duvarların nasıl kâğıt gibi yıkılabileceğini bana göstermişti.
Ben o toprağa sadece doğmamış bebeğimi değil, on yedi yaşındaki o sessiz, boyun eğen kızı da gömmüştüm. Şimdi o mezardan, bu coğrafyanın gördüğü en büyük felaket doğuyordu.
Araba yeni ailemin evine doğru ilerlerken dikiz aynasından babamın endişeli gözlerine baktım. "Beni eve götürmeyin," dedim. Sesimdeki o soğuk ve buyurgan ton, arabadaki herkesin nefesini kesti.
"Kızım, sen ne diyorsun? Yaralısın, dinlenmen lazım," dedi büyük abim direksiyonu sıkarken.
"Dinlenmeyeceğim," dedim, gözlerimi camdan dışarıdaki kurak topraklara dikerek. "O herifi sakat bırakmak yetmez. Bu topraklarda bana 'oruspu' muamelesi yapan, beni büyüten o namussuz ailenin arkasına sığındığı, o adamın gücünü aldığı bir meclis var. Beş büyük aşiret..."
Babamın yüzü sarsıldı. "Beş aşiret ağası... Onlar bu bölgenin kanunudur kızım. Onların meclisine tek bir kadın, hele ki senin yaşında bir kız giremez."
"Gireceğim," dedim dişlerimin arasından. "Ve o meclisi kendi ellerimle dağıtacağım. Kimsenin yardımını istemiyorum. Bu benim davam, benim intikamım."
Beni durduramayacaklarını anladıklarında araba yön değiştirdi. Şehrin en yüksek tepesinde, adeta bir kale gibi yükselen devasa bir taş malikaneye doğru sürmeye başladık. Burası, beş büyük aşiretin en yaşlısı, en acımasız ve kurallara en bağlı olanının, **Demirel Aşireti'nin** lideri Haşmet Ağa’nın yeriydi. Diğer dört aşiret de onun sözünün üzerine söz söyleyemezdi. Eğer bu düzeni yıkacaksam, ilk baltayı en büyük ağaca vurmalıydım.
Malikanenin o devasa, siyah demir kapısının önüne geldiğimde arabadan indim. Abilerim arkamdan gelmek istedi ama elimi kaldırıp onları durdurdum. "Burada bekleyin," dedim. "Bu kapıdan içeri sadece kurban girer ya da cellat. Ben cellat olmaya gidiyorum."
Tek başıma, üzerimde hâlâ o intikam gecesinin kan izlerini taşıyan kıyafetlerle yürüdüm. Kapıdaki siyah takım elbiseli, elleri tetikte bekleyen korumalar beni durdurmaya yeltendi. "Ağaların meclisi var içeride, çekil!" diye gürledi biri.
"Gidin ağanıza söyleyin," dedim, gözlerimi kırpmadan adamın yüzüne bakarak. "O yıktığım konağın, sakat bıraktığım o korkak reisin hesabını kesmeye geldim. Eğer beni içeri almazsanız, bu kapının önünü de o konak gibi ceset tarlasına çeviririm."
Korumalar birbirine baktı. Telsizle yapılan kısa bir görüşmenin ardından o koca demir kapı ardına kadar açıldı.
Konağın devasa, yüksek tavanlı ve buram buram kaçak tütün kokan baş köşesine, o meclis odasına adım attım. İçeride, ortadaki devasa meşe masanın etrafında, buraların kaderini iki dudak arasından çıkan sözlerle belirleyen o beş yaşlı ağa oturuyordu. Hepsinin elinde kehribar tespihler, yüzlerinde bu toprakların o sert, acımasız ifadesi vardı. Ben içeri girdiğimde tespih şakırtıları bıçak gibi kesildi. Beş çift göz, öfke ve şaşkınlıkla bana kilitlendi.
Baş köşede oturan, ak sakallı, gözleri bir kurdun kömür karası gözlerini andıran Haşmet Demirel, elindeki tespihi masaya sertçe bıraktı. "Sen kimsin ki," dedi, sesi odadaki taş duvarları titretti. "Ağaların meclisine, erkeklerin divanına böyle destursuz, elinde kanla girersin?"
"Ben, sizin o adalet dediğiniz kahpe düzenin katlettiği on yedi yaşındaki o kızım," dedim. Masaya doğru birkaç adım atıp tam karşılarında dimdik durdum. "Ben, o evli herifin arkasına sığındığı kurallarınız yüzünden dün gece bebeğini toprağa veren o kadım."
Masadaki ağalardan biri alayla güldü. "Bir veledin, bir kadının lafıyla mı meclis eğecek başını? Haddini bil kızım, burası aşiret divanıdır."
"Haddimi dün gece o konağı başlarına yıkarken bildim ben!" diye haykırdım, sesim odadaki avizeleri titretti. "O çok güvendiğiniz, soyunu sürdürsün diye arkasında durduğunuz o aşiret reisi şu an kendi konağının mermerlerinde kolsuz ve ayaksız bir ölü gibi kıvranıyor! Onu vuran el, bu el!" diyerek cam kesikleriyle dolu, kurumuş kanlı elimi masanın üzerine vurdum.
Odadaki hava bir anda buz kesti. Ağalar dehşet içinde birbirine baktı. O dokunulmaz sandıkları reisin, 17 yaşında tek bir kız tarafından devrildiğini duymak gururlarını bir kırbaç gibi dövdü.
Haşmet Demirel oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Gözlerindeki alay gitmiş, yerini tehlikeli bir ciddiyet almıştı. "Sen büyük bir günah işledin kızım. O herif suçluysa bile cezası aşiret kanununa göre verilirdi. Sen bizim hükmümüzü çiğnedin."
"Sizin hükmünüz yerin dibine batsın!" dedim, gözlerimin içine çöken o simsiyah cinnetle ona doğru yürüyerek. "Buraya af dilemeye ya da adalet istemeye gelmedim. Buraya size bir ihtar vermeye geldim. Beş aşiretiniz var bu topraklarda. Beşiniz de o adama göz yumdunuz, beşiniz de benim çaresizliğime, o doğmamış sabinin ölümüne ortak oldunuz."
Parmağımla Haşmet Ağa'yı işaret ettim. "İlk sensin, Haşmet Demirel. En büyük, en güçlü sensin ya... Bu malikanenden dışarı çıkarken arkana iyi bak. O yıktığım çocuk odasının camları gibi, senin bu krallığını da parça pinçik edeceğim. Kimsenin yardımına, kimsenin silahına ihtiyacım yok. Bu topraklardan sizin o kirli adınızı, o sahte namusunuzu tek başıma sileceğim!"
Odadaki korumalar silahlarına davrandı ama Haşmet Ağa eliyle onları durdurdu. Yüzünde amansız bir nefret belirdi. "Seni bu şehirden sağ çıkarmayız kızım," dedi sessizce.
"Deneyin," dedim, arkamı dönüp o koca meclis odasının kapısına doğru yürürken. "Ama unutmayın; kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bir kadından daha tehlikeli hiçbir silahınız yok sizin."
O odadan çıktığımda, Demirel Aşireti ile olan savaşım resmen başlamıştı. Sırada yıkılacak dört kale daha vardı.
