5. bölüm · Sessiz yemin
Hastane koridorlarında gerçek
# BÖLÜM 5: Hastane Koridorlarındaki Gerçek
Gözlerimi açtığımda burnuma dolan o keskin, steril ilaç kokusu nerede olduğumu yüzüme vurdu. Tavandaki beyaz, parlak ışıklar gözlerimi sızlatırken yavaşça doğrulamaya çalıştım. Koluma saplı olan serum iğnesi acı bir sızı bıraktı bedenimde. Elim gayriihtiyari, korkuyla karnıma gitti.
*"Hâlâ orada mı?"* diye geçirdim içimden. İçimdeki o sızı durmuştu ama yerini bomboş, ürkütücü bir hafifliğe bırakmıştı.
O sırada odanın kapısı yavaşça aralandı. İçeriye öz anne ve babam girdi. Arkalarından da yüzü asık, elindeki dosyayı inceleyen orta yaşlı bir kadın doktor yürüyordu. Annemin gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu, babamın ise çenesi kasılmış, gözlerini benden kaçırıyordu. Abilerim dışarıda kalmıştı ama içerideki sessizlik, dışarıdaki fırtınanın habercisiydi.
Doktor yanıma yaklaşıp serumumu kontrol etti. "Geçmiş olsun kızım," dedi, sesi hem şefkatli hem de bir o kadar ciddiydi. Bakışlarını bendeki siyah kazağın yerine giydirilmiş hastane önlüğüne çevirdi, ardından anne ve babama döndü. "Hastamızın genel durumu şu an iyi. Kanamasını kontrol altına aldık."
Annem hıçkırarak babamın koluna tutundu. Doktor dosyayı kapatıp doğrudan gözlerimin içine baktı:
"Büyük bir tehlike atlatmışsınız. Yaşadığın ağır stres ve yorgunluk vücudunu çok zorlamış. **Düşük riskin hâlâ devam ediyor.** Bebeğin kalp atışları zayıf ama hâlâ hayatta. Kendine çok dikkat etmen, hiçbir şekilde stres yapmaman ve yatak istirahatinde kalman gerekiyor."
Doktorun kurduğu her kelime, odanın ortasına düşen birer bomba gibiydi. "Bebek" kelimesi saliseler içinde yankılandı. Öz ailem, hastanede karışan ve henüz birkaç saat önce kavuştukları 17 yaşındaki kızlarının hamile olduğunu, üstelik bir de bebeği kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığını bu odada öğrenmişti.
Doktor odadan çıkarken bizi o korkunç, o boğucu sessizlikle baş başa bıraktı.
Babam derin bir nefes alıp yatağımın ayak ucuna doğru yürüdü. Gözlerinde öfke yoktu, daha çok büyük bir şaşkınlık ve ne yapacağını bilememe hali vardı. Beni büyüten ailenin o ilk andaki "oruspu" çığlıkları, savurduğu hakaretler yoktu burada. Sadece ağır, sorgulayan bir sessizlik vardı.
"Kızım..." dedi babam, sesi titriyordu. "Bize anlatmak istediğin bir şey var mı? O evde... Sana ne yaptılar? Bu çocuk kimden?"
Annem yatağın kenarına çöküp nemli elleriyle parmaklarımı yakaladı. "Söyle güzel kızım, korkma. Biz senin yanındayız. Seni daha yeni bulduk, bırakmayız. Kim yaptı bunu sana? Kimin bu bebek?"
Sustum. Bakışlarımı hastane odasının beyaz duvarına sabitledim. Dişlerimi birbirine bastırdım, tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Eğer o adamın adını verirsem, aşiretin o evli reisi burayı basardı. Bebeği benden almak için dünyayı ateşe verirdi. Bu yeni, bana şefkatle bakan aileye de zarar verirdi. Evladımı korumak için, o adamın pisliğini bu temiz insanların üzerine sıçratmamak için susmak zorundaydım.
"İsim yok," dedim, sesim odadaki duvarlar kadar soğuk ve net çıktı. "Kimse yok. Söylemeyeceğim."
Annem hıçkırıklarına boğulurken, babam arkasını dönüp odanın içinde volta atmaya başladı. "Nasıl isim yok kızım? Sen daha 17 yaşındasın! Kim bu cesareti gösterdi, kim seni bu hale getirdi bilmek zorundayız!"
"Söylemeyeceğim," diye tekrarladım, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. "Bu bebek sadece benim. Başka kimsenin değil."
Kapının dışından büyük abimin sesini duydum. Doktorla konuşmuş olmalıydı ki, koridorda öfkeyle bir sağa bir sola yürüyordu. Yeni ailem beni büyütenler gibi beni silmemişti, bana o ağır ithamları etmemişti ama bu suskunluğum, onları da çaresizliğin eşiğine sürüklüyordu.
İçimdeki o gizli fırtına büyüyordu. Bebeğim içeride yaşam savaşı verirken, ben dışarıdaki herkesle savaşmaya hazırdım. Ama kaderin benim için hazırladığı o asıl büyük felaketten, o kanlı sonun başlangıcından henüz habersizdim.
