4. bölüm · Sessiz Tanıklar

2. Bölüm-Devam

Emine Çelik

Depo koridoru normalden daha karanlıktı.
Kütüphanenin geri kalanındaki o sakin kitap kokusu burada yoktu. Burada nem vardı. Toz vardı. Eski karton kutuların ağır kokusu vardı.
Adımlarım yavaşladı.
Dön geri Efsun.
Cidden.
Bu seni ilgilendirmez.
Ama o ses…
Bir şeylerin yanlış olduğunu söyleyen o his…
Elim istemsizce kapı koluna gitti.
Soğuktu.
Yutkundum.
Sonra kapıyı yavaşça araladım.
İçerisi karanlıktı.
Çok karanlık.
Gözlerim birkaç saniye uyum sağlamaya çalıştı.
Kutular.
Metal raflar.
Dağınık dosyalar.
Ve…
İç tarafta yarım açık başka bir kapı.
İşte ses oradan geliyordu.
Kalbim hızlandı.
Bir adım attım.
Sonra bir tane daha.
Nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Kapının aralığından baktım.
Ve…
Dünya durdu.
Bir genç adam vardı.
Uzun.
Geniş omuzlu.
Siyah kıyafetler.
Elinde—
Silah.
Beynimin algılaması birkaç saniye sürdü.
Silah.
Gerçek.
Gerçek bir silah.
Karşısında yaklaşık otuzlu yaşlarında bir adam duruyordu.
Adamın yüzünde korku vardı.
Genç adamın yüzünde…
hiçbir şey yoktu.
Hiç.
Bir damla bile.
Sadece buz gibi bir ifade.
Sonra—
PAT!
Silah sesi depoda yankılandı.
Kulaklarım uğuldadı.
Adam geriye savruldu.
Gömleğinin ön tarafında kırmızı bir leke açıldı.
Sonra…
yere düştü.
Sert.
Ağır.
Hareketsiz.
Kan.
Çok fazla kan.
Gözlerim büyüdü.
Nefesim kesildi.
Elim refleksle ağzıma gitti.
Midem aniden altüst oldu.
Hayır.
Hayır hayır hayır—
Boğazımdan istemsiz bir ses çıktı.
Küçük.
Kesik.
Ama yeterince yüksekti.
Bir çığlık.
Genç adamın başı anında bana döndü.
Göz göze geldik.
Hayatımda gördüğüm en tehlikeli bakıştı.
Bedenim dondu.
Sonra beynim nihayet çalıştı.
KAÇ.
Arkamı döndüm.
Hızlı yürümeye başladım.
Koşmak istiyordum.
Bağırmak istiyordum.
Ama bacaklarım düzgün çalışmıyordu.
Tam kapıya ulaşacakken—
Bir el bileğime yapıştı.
Sert.
Çok sert.
Nefesim kesildi.
“Nereye?”
Sesi soğuktu.
Kulağıma yakın gelmişti.
Titredim.
“Lütfen—” dedim hemen.
Sesim paramparça çıkıyordu.
“Lütfen bırak… gideyim… kimseye söylemem…”
Bileğim acıyordu.
Gerçekten acıyordu.
Tam o anda—
Depo ışıkları yandı.
Sarı ışık gözlerime vurdu.
İrkilerek başımı kaldırdım.
Kapıdan dört kişi girmişti.
İki kız.
İki erkek.
Sanki…
sanki yanlışlıkla başka bir filmin içine düşmüştüm.
İlk gördüğüm kişi sarışın erkek oldu.
Yeşil gözlüydü.
Uzundu.
Dağınık saçları vardı.
Yüzünde sinir bozucu derecede rahat bir ifade duruyordu.
Yerdeki cesede baktı.
Kaşını kaldırdı.
“Vay anasını…” dedi alaycı bir sesle. “Sabah sabah gördüğüm manzaraya bak.”
Yanındaki diğer erkek konuştu.
Uzun boyluydi.
Düzgün duruyordu.
Sakin.
Fazla sakin.
Gözleri direkt yerdeki adama indi.
Sonra silahlı çocuğa baktı.
“Bu…” dedi sessizce.
“…senin baban değil mi Aras?”
Aras.
İsmi Aras’tı.
İçim buz kesti.
Babasını mı öldürdü…?
Kimse bağırmıyordu.
Kimse şok geçirmiyordu.
Kimse polisi aramıyordu.
Bu…
nasıl mümkündü?
Sanki bu normal bir salı günüymüş gibiydi.
Çilli bir kız bana döndü.
Yüzünün her yerinde küçük çiller vardı.
Gözlerinde şaşırtıcı derecede yumuşak bir ifade vardı.
“Ben İzmir.” dedi.
Parmağıyla yanındaki kıza işaret etti.
“Bu Meyra.”
Sonra erkekleri gösterdi.
“Yaman.”
“Kerem.”
Ben ona bakıyordum.
Boş boş.
Şok içinde.
Tanışma mı yapıyoruz?
Önümüzde ceset var.
CESET.
Aras hâlâ bileğimi bırakmamıştı.
Meyra öne çıktı.
Sesi yumuşaktı.
Ama ciddiydi.
“Aras.” dedi.
“Kızın bileğini bırak.”
Aras derin nefes aldı.
Ama bırakmadı.
Gözleri üzerimdeydi.
“Her şeyi gördü.”
Midem yeniden kasıldı.
“Öterse biterim.”
Başımı hızlıca salladım.
“Hayır!”
Sesim çatladı.
“Kimseye söylemem gerçekten… bırakıp gitmeme izin ver…”
Daha sert tuttu.
Canım yandı.
Yaman araya girdi.
Ses tonu sakindi.
Ürkütücü derecede sakindi.
“Bunu gömeceğiz.” dedi.
Sanki hava durumundan bahsediyordu.
“Mecburen.”
Kanım çekildi.
Sonra bana baktı.
“Sen de kimseye söylemeyeceksin.”
Korkuyla başımı salladım.
Elim titriyordu.
Bacaklarım titriyordu.
Ben…
ben neyin içindeydim?
Ben sadece ders çalışamayıp kütüphanede dolaşan bir kızdım.
Nasıl—
nasıl cinayet saklama konuşmasının ortasına düşmüştüm?
Kerem cesede baktı.
Yüzünü buruşturdu.
“Of…” dedi.
“Sabah sabah moralim bozuldu vallahi.”
Normal değildi.
Hiçbiri normal değildi.
Yaman nefes verdi.
“Plan yapmamız gerek.”
Başını kaldırdı.
“Meyra. İzmir.”
“Yangın alarm sistemini çalıştırın.”
İki kız anında hareket etti.
Sonra bana baktı.
“Sen.”
Kalbim duracak gibi oldu.
“İnsanları dışarı çıkar.”
Gözlerim açıldı.
“Ne— ben—”
“Sadece yap.”
Başımı salladım.
Refleksle.
Korkudan.
Şoktan.
Her şeyden.
Efsun İris Liyora.
Sen şu an bir cinayete yardım mı ediyorsun?
Beynimin içinde çığlık atıyordum.
Ama bedenim hareket ediyordu.
Yaman devam etti.
“Aras. Kerem.”
“Poşetleyin.”
Poşetleyin.
İnsanlara böyle denir miydi?
Bir insan…
çöp müydü?
Alarm birkaç saniye sonra çalmaya başladı.
Kulak delen ses bütün binaya yayıldı.
Koşarak ana salona çıktım.
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
“N-normal tahliye!”
Sesim titriyordu.
“Lütfen dışarı çıkın!”
İnsanlar paniklenmeye başladı.
Sandalyeler çekildi.
Kitaplar kapandı.
Ayak sesleri.
Sorular.
Gürültü.
Ben ise nefes alamıyordum.
Bağır.
Polis çağır.
Bir şey yap.
Ama yapamadım.
Yapamadım.
Çünkü hâlâ bileğimde Aras’ın parmaklarının acısını hissediyordum.
Ve korkuyordum.
Korkudan midem bulanıyordu.
Son kişi de çıktıktan sonra…
depoya geri döndüm.
Ve keşke dönmeseydim.
Adam…
çoktan siyah çöp poşetinin içindeydi.
Boğazım düğümlendi.
Bu nasıl mümkün olabilir?
Bir insanı…
bir çöp poşetine koymuşlardı.
Sanki…
insan değilmiş gibi.
Kapı açıldı.
Yaman içeri girdi.
Elinde kazma ve başka eşyalar vardı.
Araba anahtarını havadan Kerem’e fırlattı.
“Arka kapı.”
Sesi yine sakindi.
Aras ve Yaman poşeti kaldırdı.
Ağırdı.
Gerçekti.
Çok gerçekti.
Ben bakamıyordum.
Ama gözlerimi de kaçıramıyordum.
Ve hayatım…
geri dönüşü olmayan bir şekilde değişiyordu.