1. bölüm · Savaşın sonu
Bölüm 1: Kılıçların Ardındaki Gözler
Gökyüzü, kan kırmızısı bir perde gibi yere serilmişti. Duman, toprağın üstünde dans ediyor; yanmış bedenlerin ve demirin kokusu havayı zehirliyordu. Her çığlık, başka bir çığlığı bastırıyor, savaşın senfonisi dur durak bilmeden yankılanıyordu.
Aria, gözleri kararmış bir halde kılıcını savururken düşünmüyordu. Sadece hatırlıyordu.
Annesinin titreyen ellerini...
Babası yere düşerken çıkan o gürültüyü...
Ve ardından gelen sessizliği.
Yüzüne bulaşan kanın kime ait olduğunu bile umursamadan bir başka askeri yere serdi. Derin bir nefes aldı. Ama tam arkasını döndüğünde, farklı bir varlıkla karşılaştı.
Savaşın ortasında, herkes koşarken, o hareketsizdi.
Siyah saçları rüzgârda savruluyordu.
Gözleri, savaş alanında bu kadar sessiz bir bakış nasıl olabilir, diye düşündürtecek kadar derindi.
Aria'nın eli refleksle kılıcına sıkıca sarıldı.
Adam da aynı şekilde kılıcını kaldırdı.
Ama ikisinin de gözleri birbirine kilitlendiğinde, zaman anlık durdu.
“Prens Kevin,” dedi Aria’nın yanındaki asker hırıltıyla.
Aria, adamın üniformasına baktı. Evet, o düşman hanedanın prensi olmalıydı. Ama… neden bu kadar yalnızdı? Neden savaşmıyordu?
Kevin, Aria’nın gözlerinin içine baktı.
İlk defa böyle bir bakış görüyordu.
Sadece öfke değil… altında saklanan bir hüzün vardı.
Ve o hüznün ona tanıdık geldiğini fark etti.
“Geri çekil,” dedi Kevin, boğuk bir sesle. “Bu savaş seni yutar.”
Aria gülümsedi, acı bir tebessümle.
“Ben zaten çoktan yutuldum.”
Ve o an, kılıçlar konuşmaya başladı.
İlk hamle Aria’dan geldi.
Ama bu, sadece bir savaşın değil, bir hikâyenin başlangıcıydı...
Metal, metale çarptı. Kıvılcımlar havada uçuştu.
Aria'nın darbeleri hızlıydı, öfkeyle besleniyordu. Ama Kevin... O savunuyordu sadece. Her darbesini savuşturuyor, ama hiç karşılık vermiyordu.
“Vurmayacak mısın?” diye haykırdı Aria, kılıcını bir kez daha savururken.
Kevin bir an duraksadı, nefes nefese.
“Bir savaşta herkes kaybeder. Birini daha kaybetmek istemiyorum.”
Bu söz, Aria’nın kılıcını yarım saniyeliğine durdurdu. Ama geçmişin sesi kulaklarına çığlık gibi geri döndü.
“Senin ailen hâlâ hayatta, değil mi?” dedi Aria, sesi öfkeyle titreşiyordu. “Benimkini seninkiler öldürdü!”
Kevin’in gözleri kısıldı. Bu savaşın sadece emirlerden ibaret olmadığını zaten biliyordu. Ama ilk defa, karşısında kendi halkının acısını taşıyan biriyle yüzleşiyordu.
“Ben o emri vermedim…” dedi yavaşça.
Ama bu, hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Bunu ikisi de biliyordu.
Aria yeniden saldırdı. Bu sefer kalbine değil, inancına hedef aldı. Her vuruşta sanki kendi geçmişine haykırıyordu. Kevin ise sadece savunuyordu, gözlerini onun gözlerinden hiç ayırmadan.
Sonunda, bir anlık boşlukta Kevin hamlesini yaptı. Kılıcı Aria’nın bileğindeki dar açıyı yakaladı ve kılıcını savurdu… Aria’nın kılıcı yere düştü.
Ama Kevin, kılıcını onun boynuna değil, yanına indirdi. Sadece nefes aldı.
İkisi de susuyordu. Savaş meydanında, ilk defa bir sessizlik doğdu.
Aria dizlerinin üstüne çöktü, gözlerinde yaş değil ama yanaklarında acının gölgesi vardı.
Kevin sessizce yaklaştı, ama dokunmadı.
“Seni affettirmeye çalışmayacağım,” dedi. “Ama seni yok etmeye de çalışmayacağım.”
Aria başını kaldırdı.
“O zaman bu savaşta ne işin var, Prens?”
Kevin gözlerini kapadı.
“Çünkü birileri hâlâ barışa inanmalı.”
Ve o an, savaş devam ederken, iki düşmanın gözlerinde bir çatlak oluştu.
Bu çatlak, ya iyileşmeye gidecekti…
Ya da çok daha derin bir kırılmaya...
