SAVAŞIN KÜLLERİ kitap kapağı

10. bölüm / 24

SAVAŞIN KÜLLERİ

9. Bölüm: sonsuzluk Part1 (düzenlenmemiş)

Vaveyla Yazarı: Sn Sy

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: 9. Bölüm: sonsuzluk Part1 (düzenlenmemiş)

∞ ∞ ∞

Bana çok uzun bir süre gibi gelmişti ancak sadece bir saat geçmişti. Abim kenara geçmiş duvara yaslanmıştı bense kapının tam önünde ayakta bekliyordum. Tam o sırada kapı açıldı ve doktor dışarıya çıktı. Bir kaç saniye bana baktı.

“Başınız sağolsun.” Dedi ve ardından gitti. Ben olduğum yerde dona kalırken abim yanıma geldi. Bana seslendi ama sanki sesi çok uzaktan geliyordu. Koluma dokunduğu anda kolumu çekmiştim. Bir dakikadan kısa bir süre sonra üstüne beyaz örtü örtülmüş sedyeyle beraber dört hemşire çıktı. Gidiyorlardı ki ben sedyeyi tutunca hepsi birden durdu. Önce örtüyü tuttum birkaç saniye. Ardından yavaşça açtığımda yüzü ortaya çıktı. Gözleri kapalıydı. Teni bembeyaz olmuştu. O benden ayrılırken bu kadar beyaz değildi. Örtüyü bıraktım ve yüzüne dokundum yavaşça. Buz gibiydi. Birşeyler söylemek istedim. Ama gelimelerin hiç biri ağzımdan çıkmadı. Eğildim ve onu son birkez öptüm. Başımı kalbinin olduğu yere yasladım ve ağlamaya başladım. Ölemezdi. Beni bırakamazdı. Şimdi değil. Çok erkendi daha. Ben ona daha sıkı sarılırken onun hiç bir tepki vermemesi canımı daha çok yakarken ağlamam krize dönüşüyordu. Abim yaklaştı ve elimi tuttu. Beni Alp’ten ayırırken ağlamama artık sinir krizide eşlik ediyordu. Bir hemşire örtüyü yeniden üzerine örttü ve onu benden götürdüler. Abim herşeye rağmen beni bırakmamıştı. Elinden hiç bir şekilde kurtulamamış Alp’in yanına gidememiştim. O sırada bir hemşire yanımıza geldi. Ben daha fazla direnmeye başladığımda abim bu kez kolumu tutmuştu. Kolumdan birşey enjekte ettiklerinde ne olduğunu anlamamıştım ama sakinleştirici olduğunu fark etmem çok uzun sürmedi. Kolumu bırakıp yeniden bana sarıldığında saçlarımdan öptü. Krizlerim dinerken ağlamam devam ediyordu ancak gözlerim kapanıyordu. Bayılmadan önce gördüğüm son şey ise. Timur abimin bizim yanımıza koşarak gelmesiydi.

∞ ∞ ∞

Gözlerimi açtığımda her taraf kararmıştı, loş bir ışık yanıyordu sadece. Ne olduğunu anlamaya çalıştığında bir yatakta yatıyordum. Gözlerimin yeniden dolmasına sebep olan düşünce ise Alp’in ölmüş olduğu gerçeğiydi. Bir anda önümde Timur abim belirdiğinde yeniden ağlamaya başladığımdan kaynaklı bulanık görüyordum onu. Yanıma oturdu. Ona bakarken fark ettiğim şey ise kolumda serum takılıydı. Sanırım hala sakinleştirici veriliyordu. Ancak göğsümün ortasındaki sızı şu anki sakinliğime çok zıttı. Odada yalnızca o vardı. Elini yanağıma kattı ve yanağımı okşadı bense hala sessizce ağlıyordum. Kap sessizce açıldığında içeriye Tunç abim girdi. Timur abim sanki kimin geldiğini biliyormuş gibi dönüp bakmamıştı. O ise beni uyanık gördüğünde kapıyı yeniden kapattı ve diğer yanıma gelerek başımda durdu. Gözlerimi yeniden kapattım. Hiç kimseyi görmek istemiyordum çünkü.

∞ ∞ ∞

Gözlerimi kapattıktan sonra yeniden uyumuş olmalıydım. Gözlerimi yavaşça açtığımda içeriyi gün ışığı doldurmaya başlamıştı. Başımı yavaşça çevirip koluma baktığımda serum çıkarılmıştı. Ama kolum mosmor olmuştu. Bir hareketlenme duydum. Ardın yanımda belirdi. Eğildi saçlarımı okşadı. O da henüz kıyafetlerini değiştirmemiş, demek ki eve gitmemişti. Yanıma oturdu elimi tuttu önce, beni izledi. Ardından bana sarıldı. Gözlerim dolmuştu yine. Kendimi geri çekmek istedim sarılmasın istedim, sarıldığım son kişi Alp olsun istedim. Ama ona bunları söyleyemedim. Gözlerimden sessizce yaşlar akarken elimden hiç birşey gelmemişti. Uzunca sarıldıktan sonra benden yavaşça ayrılırken onun da gözlerinin dolduğunu fark ettim ama dişlerini sıkıyordu ağlamamak için. Alp onun kardeşi gibiydi, biliyordum. Ama şimdiye kadar yüzünde ilk defa bir ifade gördüm. Bu sefer ben kollarımı kaldırdım ve ona sarıldım.

“Ömrüm.” Dedi. Saçlarımı okşuyordu. Konuşurken bile çenesini sıkıyordu.

“Affet beni güzel kızım, affet. Sözümü tutamadım ben.” Ben ona daha sıkı sarıldığım da yeniden ağlamaya başlamıştım.

Sarılmayı bırakan o olmuştu. Yavaşça geri çekildi ve bana baktı bir elini yanağıma yerleştirdi ve yanağımı okşadı. Silmedi bu sefer göz yaşlarımı, bende bırakmadım ağlamayı. Daha fazla ağladım. Zaman ilerledikçe kalbimdeki derin sızının vücuduma yayılmaya başladığını hissediyordum. Sanırım sakinleştiricinin etkisi geçiyordu.

“Cenaze töreni var üç saat sonra. Mihra’ya haber verdik. Mert’te burdaydı.” Dedi. Ve aklıma ilk gelen şey Alp’in ‘Mert yok, Mihra yalnız. Mihra sana emanet.’ Demesi olmuştu. Başımı yere eğdim ve kesik bir nefes aldım. İki elimle yüzümü kapatırken hala ağlıyordum.

Üzerindeki ceketi çıkarıp bana giydirmek istediğinde geri çekildim. Onun ceketini giyinmek istemiyordum şu anda.

∞ ∞ ∞

Eve geldiğimiz de önce kapının önünde durdum. Yukarıdan Umay’ın sesi geliyordu. Ağlıyordu. Abim kapıyı açmış beni bekliyordu. Abime baktım ardından merdivenlere yöneldim ve yukarıya çıktım. İki kat çıktıktan sonra abimgilin evinin kapısının önüne geldim kapıyı çaldım. Yengem kapıyı açtığında beni beklemediği belliydi bi an şaşırdı sonra kenara geçti. O da önceden ağlamıştı, belliydi gözlerinden. Umay kapı açıldığında susmuştu ama onu göremeyiyordum. Ayak sesi geldiğinde ise odasından geldiğini fark ettim. Beni gördüğünde hızlıca yanıma geldi ve bana sarıldı. Bi an dengemi kaybedip düşücektim ki abim arkamdan beni tuttu. Eğildim Umay’ı kucağıma aldım yanağından öpüp sarıldım. O ise minik kollarını boynuma sarmıştı. Saçlarını okşadım yavaşça.

“Benim prensesim neden ağlıyor?”

“Haya, seni göyemiyceğimi söyyediler.” Sesi kısık çıkmıştı. Ağlamaktan sesi kısılmış olmalıydı.

“Kim söyledi onu?”

“Baya söyyedi.” Hafifçe arkamı dönüp abime baktığımda hiç birşey söylemedi.

“Doğru söylemiş güzelim, uzaktaydım ben göremezdin beni. Geldim ama şimdi. Bak, görmüyor musun beni?” Boynuma daha sıkı sarıldı.

“Göyüyoyum.”

“Ama benim şimdi biraz işim var. Eve gitmem lazım sonra yine yanına gelicem güzelim.”

“Tayam haya.” Başını kaldırdı bana baktı yanağımdan öptü. Çok hafifçe gülümsedim. O ise çok mutlu olmuştu. Umayı yere indirdiğimde içeriye geçmişti yengem bana baktı elini omuzuma katttı ve omuzumu okşadı.

“Başın sağolsun Ömrüm.” Yengeme baktım ama yutkunamadım bile hafifçe başımı salladıktan sonra abime baktım elindeki anahtarları aldım ve aşağıya indim. Ben aşağı inerken yukarıdaki kapı kapanmıştı ama aşağı inen bir ayak sesi vardı. Evin kapısını açtıktan sonra evin girişine borakılmış olan siyah torbaya gözüm kaydı. Eğildim torbayı aldım ve odama geçtim. Ben odama geçerken abimde eve girmiş kapıyı kapatmıştı. Yatağıma oturdum ve torbadaki kıyafetleri yatağımın üzerine döktüm. Kıyafetleri dökerken fark ettim ki dağda Alp’in olduğu yerde siyah bir ceket vardı. Abim sanırım onu da almıştı çünkü şu anda yatağımın üzerinde duruyordu. Kıyafetleri tek tek katladım ve ayağa kalkıp dolabımın en üst rafına yerleştirdim. Ardımdan dolabımdan siyah bir gömlek ve pantolon alıp yatağımın üzerine kattım ve banyoya gittim önce ellerimi ardından yüzümü yıkadım, kuruladım. Odaya geçip üzerimdekileri çıkardım ve yatağın üzerine kattığım siyah pantolon ve gömleği giyindim. Ardından ise Alp’in siyah ceketini üzerime giyindim. Biraz büyük olmuştu ama bunun benim için bir önemi yoktu.

Üzerimi düzeltirken elime sert birşey değdi. Elimi ceketin cebine atıp cepte olan küçük kutuyu aldığımda yine gözlerim dolmaya başlamıştı. Kutuyu yavaşça açıp baktığımda içinde bir yüzük vardı. Çok zarif duruyordu, daha önce böyle birşey görmemiştim. Yakut taşından yapılmış kalp şeklinde bir yüzüktü. Bir elimle yavaşça gözlerimi sildikten sonra yüzüğü aldım yüzüğe bakarken içinde yazılmış olan şeyler dikkatimi çekti. Ö ∞ A . Burukça gülümsedim. Sonsuzluk. Bizim hikayemiz sonsuz olmuştu. Yüzüğü yavaşça sol parmağıma taktım ve odadan çıktım. Abim koridorda bekliyordu.

“Şimdi gitmek istiyorum mezarlığa.” Başını salladı kapıyı açtı. Bense hızlıca ayakkabılarımı giyinip evden çıktım ve aşağıya indim. Abimde arkamdan geldi ve arabaya binip mezarlığa gittik. Önce arabadan inmeden yakınımızda duran mezarlıkları inceledim. Çok zaman geçmemişti ki bir araba arkamızda durdu ve kapıları açıldı. Mihra ile Mert inmişti arabadan. Mihrayı gördükten sonra bende arabadan indim. Durdu bana baktı. Yanına gittim ve ona sarıldım yavaşça.

“Başın sağolsun.” Neden bilmem ama sesim kısık çıkmıştı.

“Başın sağolsun abla” dedi. Ama sesi titriyordu. Başımı kaldırıp Mihra’ya baktım ardından Mert’e baktım sonrasında ise yeniden abimin yanına gittim. O asker kıyafetini değiştirmemiş üstüne de montunu giyinmişti. Arabanın önüne yaslanıp oturduğunda yağmur çilenmeyr başlamıştı. Başımı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi kapattım. ‘Yanımdasın sevgilim, biliyorum.’ Ben öyleyken birkaç komutanımız gelmişti ancak ben bunu umursamamıştım. Abim onlarla konuşurken ben mezarlığın içine girdim ve Alp için ayrılmış yere gittim. Mezarı çoktan kazılmıştı...

∞ ∞ ∞

Cenaze töreni saati geldiğinde etraf daha kalabalıktı ancak sivil tek kişi Mert ve Mihra’ydı. Onun dışındaki herkes askerdi şu anda burada. Hepsinin üniformalı olması daha fazla dikkat çekiyordu. İki yanımda birileri durduğunda gözlerimi kazılmış olan mezardan çektim ve iki yanıma baktım. Timur abim ve Tunç abim gelmişti. Bir kaç dakika sonra cenaze aracı yaklaştığında içerisinde siyah sancağa sarılmış bir tabut vardı. Bu Alp’in vasiyetiydi. Tören istememişti. Bunu her ne kadar yeni öğrenmiş olsamda hiç bir şeyi değiştiremezdim. Tabuta doğru gitmek istediğimde Timur abim beni tuttu. Olduğum yerde kalmıştım. Teoman abim ve beş asker daha tabutun yanına giderek tabutu omuzlarına aldılar ve mezarlığın yanına getirip yere kattılar. Teoman abim tabutun üzerindeki bayrağı katlayarak kaldırdı ve tabutu açtılar. Bembeyaz bir kefene sarılmıştı. Tabut açıldıktan sonra yeniden yağmur çiselemeye başlamıştı. Önce dua okundu ardından kefeni tabutun içinden çıkardılar. Bir adım attım gitmek için ancak bu sefer Tunç abimde beni tutmuştu. Gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Kefenle birlikte kazılmış olan mezarlığın içerisin yerleştirdiler. Bütün duygularım yeniden ortaya çıkarken ellerim ve dizlerim de titriyordu. Kefenin üzerine tahtalar yerleştirildikten sonra mezar toprakla kapatılmaya başlandı.

“Abi” dedim. Ancak sesim çok kısık çıkmıştı. Dizlerimin titremesine daha fazla dayanamayarak yere çömeldiğimde ağlamaya başlamıştım. Timur abim de yanıma eğilip omuzuma sarıldı. Teoman abim montunun fermuarını açarak elindeki bayrağı göğsüne yerleştirdikten sonra montunu geri kapattı. Bir askerin elindeki küreği aldı.

“Abi!” Dedim yeniden. Bu sefer sesim yüksek çıkmıştı boğazım acımıştı.

“Yapma! Abi yapma!” Dediğimde ağzından çıkan kelimeler birbirine dolanıyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladığımda onun da gözleri dolmuştu. Yalnızca bir kürek toprak attıktan sonra küreği başkasına verdi ve yanıma geldi beni ayağa kaldırıp bana sarıldığında ağlamam daha da şiddetlenmişti.

“Atmayın! Toprak atmayın! Abi birşey söylesene! Atmasınlar toprak abi!” Ağlamamla beraber bağırmam daha fazla boğazımı acıtmıştı. Sanki bıçak saplıyorlardı boğazıma.

Mezar kapanacak kadar toprakla kapandığında abim dışında hiç kimse beni umursamıyordu. Sinir krizi geçirmenin eşiğine vardığım da Timur abimle Tunç abimde yanıma gelmiş beni tutuyorlardı...

∞ ∞ ∞

Bir ay olmuştu... Söylemesi ne kadar kolaydı. Bir ay. Ama bana bu kadar kolay ve kısa gelmemişti.

Mezarlıkta geçirdiğim krizden sonra beni hastaneye götürmüşlerdi yeniden. Haftalardır gördüğüm tedaviden sonra bugün taburcu etmeye karar vermişler. Öyle söyledi yani doktor. Bir aydır yalnızca serumlarla besleniyordum. Tunç abim yanımdaydı şu anda. Timur abimin ameliyatı vardı ona gitmişti, Teoman abimi de karargahtan çağırmışlardı. Gerçi benim için pek birşey fark etmiyordu. Bütün gün yatakta gözlerim kapalı bir şekilde yattığım için onları görmüyordum zaten. Hastaneden çıkmak için Timur abimi bekliyorduk. Teoman abim eve gelicekti direkt. Benimle sürekli konuşmaya çalışıyorlardı ancak cevap vermediğim için bir yerden sonra vazgeçmişlerdi. Mihra ne durumdaydı bilmiyorum ama Mert birkaç kez yanıma geldiğinde iyi olduğunu söylemişti. Gerçi ben ona da cevap vermemiştim.

Timur abim yanımıza geldiğinde Tunç abim eşyalarımı çoktan toplamıştı. Onun gelmesiyle beraber ayağa kalktığımda Tunç abim yanıma gelip bana ceketimi giydirmişti. Soğuk muydu hava? Ben uzun zamandır dışarı çıkmıyorsun... Pencereden bile dışarıya bakmamıştım haftalardır. Onlar gelip sürekli bana birşeyler anlatıyorlardı. Hastaneden çıkıp arabaya bindiğimizde önce oturmamı her ne kadar isteseler de arkada oturmuştum. Camdan dışarıyı izlerken mezarlığa varmadan önce yolun kenarında durmalarını istemiştim. Bir çiçekçi vardı. Yalnızca ben arabadan indim. Çiçekçiye gittiğimde önce annemin en sevdiği çiçek olan beyaz zambaktan aldım bir demet. Babam çiçek sevmezdi, böyle sevmezdi. Kopartmayınnderdi hep. Çok küçüktüm ama hatırlıyordum. Anneme çiçek alacağı zaman böyle almazdı. Zambakları saksıda alırdı. Annemde onlara hep özenle bakarlardı. Kazadan sonra kendi evimize döndüğümüzde bütün zambaklar solmuştu. Burada yoktu saksıda ancak olsaydı bende öyle alırdım. Ardından gözüm mavi papatyalar takıldı. Bir süre mavi papatyaları izledim ardından orada duran dört demeti de satın aldım. Elimdeki mavi papatyalar ve zambakla beraber arabaya bindiğimde Timur abim dikiz aynasından bana bakıyordu. Çiçeklerin hiç birini bırakmadım ancak gözlerimin yanmaya başladığını hissettiğimde bir kez daha ağlamamak için gözlerimi kapatıp başımı cama yasladım. Arabayı yeniden çalıştırıp yola devam etti. Mezarlığa geldiğimizi arabanın durmasından ve kapıların açılmasından anladım. Gözlerimi açtım ve dışarıya baktım. Abim kapımı açmıştı aşağı indiğimde benim ne yapacağıma bakıyorlardı. İkisi de çok gergindi. Çünkü Teoman abim mezarlığa gelmemi bir süre yasaklamıştı ve bende şu anda ondan izinsiz mezarlığa gelmiştim ve ikisine de söylememeleri için yemin ettirmiştim. Mezarlığa doğru giderken bi an durdum ve arkamı dönüp ikisine baktım.

“Burda kalır mısınız? İyiyim ben, yalnız olmak istiyorum sadece.” Birşey söylemediler ancak birbirlerine baktıklarında orda kalacaklarını anlamıştım. Önce annemle babamın mezarlığına gittim. Mazarlığın kenarına çömeldim ve beyaz zambakları alıp demetin kurdalesini çözdüm ve çiçekleri annemin mezarının üzerine yayarak kattım. Uzun zamandır gelmiyordum ben ancak biliyordum ki Teoman abim ikisinin mezarına da her hafta gelirdi. Artık üçünün... ilk zamanlar boş kalmıştı mezarları ancak ölümlerinden bir kaç yıl sonra benim ektiğim çiçekler hala canlı ve bakımlıydı. Gülümsedim. Bu sefer gözlerim dolmamıştı ama her an ağlayabilirdim biliyorum. Hiç birşey konuşmadım mezarlığın başında ancak çok şey konuşmuştuk geldiğimden beri.

Ne kadar zaman orada oturdum bilmiyorum. Ama uzun süre olmuştu. Ayağa kalktım ve ikisinin mezarına da sonkez bakıp gülümsedim. Ardından Alp’in mezarına doğru ilerledim. Çok uzak değildi Alp’in mezarı onlara. Bir kaç metre vardı yalnızca. Onun mezarının başına geldiğimde mezar taşı ve mermer yapıldığını gördüm. Yeni yapılmıştı belliydi. Onun mezarı henüz boştu. Ama en kısa zamanda buraya da çiçek dikicektim. Mezarın kenarına oturdum ve aldığımdan beri elimden hiç bırakmadığım mavi papatyaların kurdalelerini açtım ve bütün papatyaları mezarlık boyunca yerleştirdim. Bu sefer gözlerim dolmaya başlamıştı. Başımı mezar taşına yasladığım ve gözlerimi kapattım.

∞ ∞ ∞

Eve geldiğimizde ben odama girmiştim onlar ise salona gitmişlerdi. Teoman abim bizden önce gelmişti kendi evindeydi, bizim geldiğimizi görünce aşağıya gelmişti ancak o da salona gitmişti. Odama geçerken birşey konuştuklarını duydum fakat dinlemediğim için anlamadım. Odama geçtim ve kapıyı kapattım. Odam toparlanmıştı, en son bıraktığında böyle değildi. Ama kıyafetlere dokunmamışlardı onlar hala yatağımın üzerindeydi. Kıyafetlere baktıktan sonra elim istemsizce parmağındaki yüzüğe kaydı. Evet sol elime takmıştım ve çıkaracağımı hiç sanmıyordum. Yavaşça yutkundum ve ardından burukça gülümsedim. Dolabı açıp bir kaç askı aldıktan sonra yatağımın üzerindeki bütün kıyafetleri aldım ve askılara astım ardından dolabımdaki kıyafetlerin hepsini tek bir tarafa iterek dolabımda yer açtım ve kıyafetleri boş olan kısma astım. Dolabı kapatıp yatağıma oturduğumda bilgisayarım yatağın üzerindeydi. Bu gülümsememe neden olmuştu çünkü bütün hikaye tamda burada bu yatakta, bu bilgisayarın başında başlamıştı. Bilgisayarı aldım ve masaya bıraktım. Örtüyü biraz açarak yatağa uzandım ve örtüyü tamamen üzerime örtüp dizlerimi karnıma çektim ve dizlerime sarıldım. Gözlerimi kapattım.

Bizimde hikayemiz bu kadardı. Bu kadar yaşayacağımız varmış. Bu kadar olmalıymış her şey. O evinden bana evlenme teklifi etmek için çıkıp kaçırılırken bense bunların hiç birini bilmiyordum... Belki bir kızımız olabilirdi belki de bir oğlumuz. Belki ikisi de olabilirdi. Ben onunla gerçekten evlenmeyi istiyordum. Bunu kendime ilk kez itiraf ediyordum. Onca zamandan sonra cenazenin üzerinden 1 ay geçmesine rağmen ilk kez kendime bunu itiraf etmiştim ilk kez kaçmamıştım kendi gerçeklerimden... İlk kez öpmüştüm onu; ilk ve son kez. Bu onu biliyordu. Eğer onu öptüğümde dayanmayı bırakacağını bilseydim hiç bir zaman öpmezdim. Belki de o zaman şu anda yaşıyor olurdu. Bu yüzüğü bana kendi vermiş olurdu, ben cebinde bulmamış olurdum.

Nefes alamadığını hissettiğimde örtüyü hızlıca üzerimden açarak doğruldum gözlerimi sıkıca kapattım. Ağlamak istemiyordum. Ama böyle bitmemeliydi bizim hikayemiz. Yanımda olmalıydı. Biz yine beraber nöbet tutmalıydık, yine beraber göreve gitmeliydik. Belki dışarıya çıkardık gezerdik. Kavga ederdik ayrılırdık tekrar barışırdık ama... Ama ölümün hiç bir çaresi yoktu. O tekrardan yanıma gelemezdi. Biz kavga etmedik ki barışalım. Ayrılmadık ki kavuşalım...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.