SAVAŞIN KÜLLERİ kitap kapağı

2. bölüm / 24

SAVAŞIN KÜLLERİ

2. Bölüm: Marco (düzenlenmiş)

Vaveyla Yazarı: Sn Sy

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: 2. Bölüm: Marco (düzenlenmiş)

Bu kalabalıkta nasıl bulabilirdim ki onları? Bir de asker olacak. Kendin gelsene yanıma be adam! Herkesin dikkatsizce yürüyüp çarparak geçmesinden bıkmıştım. Hayatımın en güzel günü olması gerekirken ben küçük bir sinir topuna dönüşmüştüm. Koşar adımlarla ilerlemeye devam ederken bu sefer ben birisine çarpmıştım.

“Pardon. Kusura bakmayın lütfen.”

Cevap bile vermemişti. Zaten ben yüzüne bile bakmamıştım. Belki de o da insanların kendine çarpmasından bıkmıştır ve cevap bile vermek istemiyordur artık.

“Ömrüm.”

Sesin geldiği yöne baktım. Timur abimdi. Hafifçe gülümsedim. Ne de uzun zaman olmuştu onu görmeyeli. Çok değişmişti, sakal bırakmıştı. Yanına ilerlediğime karşısında dimdik durup el selamı verdim.

“Ömrüm Kırlangıç, İzmir.”

“Gel kız.” Güldüğünde gülümsedim. Bana sıkıca sarıldığında aynı şekilde karşılık vermiştim.

“Kocaman olmuşsun. Ne ara büyüdün sen?”

“Yanınıza gelmek için ne kadar süredir çabalıyorum haberin var mı? O kadar kalabalık ki pes edip devremin yanına dönecektim. Nerede o! Görevli de değilmiş zaten burada! Gelemiyor mu yanıma!” Arkamdan gelen öksürük sesiyle yüzümü buruşturdum.

“Anlamadım tekrar et.” Arkamı dönüp Teoman’a baktım. Gülümsüyordu. Sivilde olsa şimdi onunla uğraşırdım. Karşısında durup askeri selam verdim.

“Emredin komutanım.” Bir adım bana yaklaştığında elimi indirip kılıcımı tuttum. Bana sarıldığında boşta olan elimle sıkıca sarıldım. “Saçımı bozma ama dikkat et.”

“Hiç değişmemişsin.” Gülümsedim. Sarılmayı bıraktığında geri çekilip üzerimi düzelttim.

“Yengem gelmedi mi?”

“Hastaneden izin alamamış ama telafi edeceğim dedi.” Gülümsedim.

“Önemli değil. Biliyorum zaten ben onu.”

“Ee ben de sarılabilir miyim acaba artık kardeşime.” Tunç’a baktım. Sesindeki sitem yüzüne yansımıştı. Yanına ilerleyip sıkıca sarıldım.

“Hayırlı olsun. Umarım abin gibi despot bir insan olmazsın.” Bana bakıp göz kırptığında gülmüştüm.

“Eee, akademi dönem birincisi olduğuna göre bir şey ısmarlarsın her halde artık.”

“Onu da üsteğmenimize sormak gerekiyor artık.” Teoman’a bakmamıştım ama güldüğünü duymuştum.

∞ ∞ ∞
Ne hissedeceğimi ne düşüneceğimi bilmiyordum. Kulaklarım çınlıyordu. Ya bizden birine bir şey olduysa? Düşünmek bile beni korkutuyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım anca üstümde bir ağırlık vardı. Bir dakika bile geçmemişti ki birisi komutanım diye bağırdı. Sanırım dışarıdaki askerler de içeriye gelmişti.
“ALP!” dedim yüksek sesle “ALP!” dedim bir kez daha. N’olur bir şey olmamış olsun n’olur. Suçluluk duygusuyla yaşayamam ben n’olur.

Birkaç saniye geçmişti ki üstümdeki ağırlık kalktı başımı çevirdim arkama baktım derin bir nefes alıp verdim. Elini uzattı, hafifçe elini tutarak ayağa kalktım kulağımda birisi ‘Ömrüm iyi misiniz?’ diye bağırıp duruyordu. Kulaklığa dokundum aktive ettim.

“İyiyiz sorun yok.” Etrafı inceledi gözüm. Bizden kimseye bir şey olmamış gibi duruyordu. Birisi hariç, biri hafif yaralanmıştı. Marco’nun olduğu yere doğru gittim O’da arkamdan geliyordu. Omuzundan vurulmuştu. Oh yaşıyordu. Ölmemeliydi! O benim elimde ölecekti! Bana her şeyin hesabını verdikten sonra ölecekti! Marco’nun yanına ilerledim, bana bakıyordu. Ayağa kaldırdılar, elleri kelepçeliydi. Elimi yaralı olan omuzuna koyup olabildiğince bastırdım. Karşımda büklüm büklüm olmuştu.

“Balo sonunda, çıkıştı bir şeyler yaparız diyordun. Düşündüm de sanırım kabul ediyorum.” Kulağına yaklaştım “Celladın ben olacağım. Bundan sonra senin bu hayatta nefes alman bile sana zehir olacak!” Omuzunu bıraktım, bana baktı. İçinden küfrediyordu büyük ihtimalle. Yüzünde öyle bir hal vardı çünkü. Diğer askerler onu dışarıya götürürken O bana bakıyordu. O’na baktım ‘ne oldu’ der gibi başımı salladım. Cevap vermedi kulaklığıma dokundum.

“Teoman Yarbay’ım sorgu önce benim.” Cevap vermedi. Bunu kabul etti olarak sayıyordum çünkü öyle olmak zorundaydı!

Dışarı çıktımda arkamdan geliyordu. Ben arabaya doğru giderken kolumu tuttu, ilk defa göreve çıkıyormuş gibi bir hali vardı. O’na baktım “Efendim?”

“İyi misin? Bir şeyin yok değil mi?” Hâlâ ona bakıyordum. “Tamam biliyorum haddime değil kızma. Sadece merak ettim.”

“İyiyim. Karargâha gidebilir miyiz?” Başını salladı bana binmem için arabanın kapısını açtı arabaya bineceğim sırada yırtılmış ceketini gördüm. Kaşlarımı çattım. Hafifçe koluna dokunduğumda elime kan bulaşmıştı.

“Yaralandın mı sen?” kolunu geriye çekti.

“Sorun yok. Gidelim.”

“Mikrop kaparsın böyle. Pamuk krem falan var mı? Böyle dayanamazsın.” Yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu. Evet ilk yarası olmadığını ben de tahmin edebiliyordum ancak mikrop kapabilirdi.

“Gidelim.”

“Altı üstü bir ilaç ya. Sıyırmış işte belli. Beni korurken oldu büyük ihtimalle, farkındayım. Sende yoksa buradakilerde vardır onlardan isterim. Evet ya da hayır, tek bir cevap altı üstü.” Seslice nefes vermişti. Bagaja ilerleyip kapağı açtı. Hızlıca eşya aldıktan sonra geri kapatmıştı. Yanıma geldiğinde bana uzattığı küçük çantayı aldım.

“Ceketi çıkart. Kaldırıma otur, pansuman yapayım.” Önce sağ kolunu sonra yavaşça sol kolunu çıkarttı. Yere oturduğunda ceketi sağ elinde tutmaya devam etti. Beyaz göleğinin kolu kana bulanmaya başlamıştı. Küçük çantanın fermuarını açıp yere eğildim. Çantayı hemen yanına bırakıp gömleğinin yırtılan yerini biraz daha açtım dikkatlice. Elindeki ceketi bir anda bacaklarıma örttü. Eğildiğim için yırtmaç açıkta kalıyordu ama çokta fazla değildi. Sanki ceketi sırf bu yüzden elinde tutmuştu. Birkaç saniye cekete baktıktan sonra çantanın içinden pamuk ve batikonu aldım. Küçük şişenin kapağını açtıktan sonra pamuğa biraz döktüm. Dikkatlice kolundaki yaraya tampon hareketlerle batikonu sürdüm. Yüzüne baktığımda hiçbir tepki vermiyordu duvar gibiydi, yalnızca bana bakıyordu. Yarayı hızlıca temizledikten sonra bant yapıştırarak daha fazla kan akmasını engelledim.
“Bir hastaneye gidip göster kolunu. Enfeksiyon kapabilir.”

“Bu yaradan hiçbir şey olmaz merak etme. Daha kötüleriyle dağda bir başıma kaldığımı bile biliyorum.” Kullanılmayan malzemeleri çantaya koyup fermuarı kapattım. Kullanılanları yerden toplayıp ceketi de alarak ayağa kalktım. Bir adım geri çekildiğimde yerden çantayı alıp o da kalkmıştı. Az ilerideki çöp kutusuna çöpleri atıp geldiğimde arabaya binmiş beni bekliyordu.

Karargâha vardığımızda abim beni kapıda beklemediği için çok mutluydum. Hızlıca giyinme odasına gittim elbisemi çıkartıp üniformamı giyindim. Sanırım üniformamla daha rahattım. Biz tutukludan önce gelmiştik bu yüzden hala vaktim vardı. Abimlerin yanına gittim ona mesaj atıp dışarıya çağırdım. İki dakika sonra dışarıya gelmişti. İlk önce bana sarıldı, bende ona sarıldım.

“İyiyim bana bir şey olmadı sakin ol.” Bana baktı alnımdan öptü. Gözlerimi kapattım hafifçe gülümsedim. O benim yalnızca abim değil aynı zamanda babamdı. Gözlerimi açıp ona baktım.
“Sorguda kendini kaybetmeyeceksin değil mi?” diye sordu. Bilmiyordum aslında o anda her şey olabilirdi. “Kaybetmeyeceğim.”

“Yalnız girme sorguya askerlerden biri de girsin seninle”

“Alp Yüzbaşı girecek.”

Yüz ifadesi birden değişti. Fakat ne olduğunu anlayamamıştım. Sessizce güldüm. “N’oldu daha birkaç gün önce sarılıp sarmalıyordun onu?” Bu sefer yüzünü buruşturdu.

“Ben onu yine sarıp sarmalarım, önemli olan o değil. Onun senin yakınında olmasını sevmiyorum sadece. Ayrıca neydi o giyindiğin elbise. Bravo yani sana”

“Aynı timdeyiz?”

“Olabilir yakınında olmasını sevmiyorum.”

“Yemin törenini sen yaptırdın”

“Olabilir yakınında olmasını sevmiyorum.” Sessizce güldüm yeniden yanağından öptüm. Kıskanıyordu.
“Yaralanmış.” Kaşlarını çattı.

“Kim, Alp mi?” Hafifçe başımı salladım.

“İyi ama. Kolunda küçük bir sıyrık sadece. Pansuman yaptık. Çatışma olduğunda beni korumaya çalışmıştı. Sanırım o zaman oldu. Neyse gidiyorum ben. Gelmişlerdir.” Başını salladı sonra içeriye girdi. Sorgu odasında değil. Hücrede sorgulayacaktık onu. Hücrelerin olduğu yere indim. Askerlerden birisi bana yol gösterdi. Marco’nun olduğu hücreye girdim. Gerçi diğerleri boştu zaten. O çoktan gelmişti beni görünce ayağa kalktı. İçeri girdiğim sırada hücrenin kapısı yüksek bir sesle kapandı. Alp’in kalktığı sandalyeye oturdum arkama yaslandım, ayak ayak üstüne attım.

“Gerçek adın Mark, kod adı Marco...” dedim bana baktı. “Tanımadın değil mi beni? Ah pardon üstünden on sekiz yıl geçti. Nasıl hatırlayacaksın beni.” Dediğim her kelimeyi anlamlandırmaya çalışıyordu. Güldüm. O’da beni izliyordu. Ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu. Halbuki hiçbir şey yapmıyordum. Çok önemli bir sır verecekmişim gibi öne doğru eğildim Mark’a baktım. “2005. İzmir İstanbul yolu.” Gözlerimi kıstım. “Yarbay Mehmet Kırlangıç” daha sert bakmaya başlamıştım. “Tanıdık geldi mi?” Doğruldum arkama yaslandım yeniden. Birkaç saniyeliğine göğsümde yazan soyada bakmıştı. Yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Halbuki ben komik bir şey söylememiştim.

“Zavallı baban, kör bir kazaya gitti değil mi? Bide annen vardı?” Güldü. Çok sinirlerimi bozuyordu ancak sakin kalmam gerekiyordu.

“Nasıllar şimdi? İyileştiler mi? Umarım iyidirler.” Alp bir hamle yapacakken elimi kaldırarak durdurdum elimi indirdim Mark’a baktım ayağa kalktım. Ters kelepçe yapılmıştı elleri bağlıydı bu işimi biraz daha kolaylaştırıyordu. Yanına gittim gömleğinin ense kısmından tuttum ve ayağa kaldırdım. Duvarın yanına götürdüm ve yüzünü hızla duvara çarptım. Acı bir inleme çıktı ağzından. Kendimi kaybediyordum farkındayım ancak şehit ailem hakkında böyle konuşamazdı! Yüzünü tekrar duvara vurdum bu sefer bağırmıştı. Yüzü kanlar içindeydi, büyük ihtimalle yanağında ki birkaç kemik ve burnu kırılmıştı. Adamı yere attım.

“Hadi konuşsana bir daha.” Güldü. Karnına tekme attım birkaç kez, bağırıyordu. Alp yanıma geldi beni tutup adamdan uzaklaştırdı. Kapıyı açtırıp beni dışarıya çıkardı, bizim arkamızdan kapıda kapandı yüksek bir sesle. Bana baktı ondan uzaklaştım gözlerimi kapattım iki elimle yüzümü kapattım.

“Ömrüm...” Ne kadar içten söylemişti ismimi, sanki ona aitmişim gibi... Başımı iki yana salladım. Bunun beni rahatsız etmesi gerekiyordu neden hoşuma gidiyordu? O’na baktım yanıma geldi bana sarıldı. Yeniden gözlerimi kapattım, abilerimden sonra ilk kez biri bana bu kadar içten davranıyordu. Hayır hayır hayır. Bunların beni rahatsız etmesi gerekiyordu. Geriye çekildim.

“İçeriye gericem.” Dedim.

“Hayır.” dedi. “Abini çağırırım girmeyeceksin artık!” Gerek kalmamıştı ona haber yetiştirenler vardı zaten. O çoktan yanımıza gelmişti bana baktı.

“Sana-” sonra sustu cümlelerini söylemedi. Kızacaktı ama kızamıyordu. Onunda içi yanıyordu çünkü. Ne yapsam laf edemiyordu, öldürsem bile bir şey diyemezdi biliyordum. Saçlarımdan öptü sonra saçlarımı okşadı. “Yukarı çık hadi.” Başımı salladım. Yukarı çıktım ellerimi yıkadım kuruladım sonra onun odasına gittim. Koltukta oturup Teoman’ı bekledim.
~ ~ ~
Umarım sarıldığımızı görmemiştir. Onun sözlerine itaatsizlik etmek istemiyordum. Çünkü o olmasaydı şu anda hangi cehennemde olurdum bilemiyorum. Buralara gelmemi sağlayan tek kişi oydu. Mehmet babadan sonra… Ömrüm gittikten sonra bana baktı, yüzünde hiçbir ifade okuyamadım. Daha sonra hücreyi açtırdı ve içeri girdi. Arkasından girdiğimde yüzünde bir gülümseme gördüm. Sanırım Ömrüm’e kızmamıştı yaptığı şey hoşuna gitmişti. Bana kalsa daha fazlasını bile yapardım.

🍂 🍂 🍂
İçeri girdim adama baktım, hala yerdeydi. Bu herif midemi bulandırıyordu. Ömrümle gurur duymuştum. Ceza yemeyeceğini bilsem daha fazlasını da yapmasına izin verirdim ancak bundan sonrasında ceza yeme riski çok fazlaydı. Sandalyeye oturdum. Geriye yaslandım. Bana baktı. Pek hali kalmamış gibiydi.

“Bir gün bana seni kurtarmam için yalvaracaksın demiştim. Hatırladın mı?!” Bana bakmaya devam etti, konuşacak hali bile yoktu başını yere bıraktı. “Ama bu hiçbir şeydi biliyor musun? Onu bıraksam senin burada canlı canlı derini yüzerdi.” Yere doğru eğildim “Bu canavarı kendin yarattın! On sekiz yıldır bu anı bekliyordu! Onu, seni öldüresiye dövdüğü için hiçbir zaman suçlamayacağım! Çünkü ben burada olsaydım sen şu anda bana bakabiliyor olmazdın!” Arkama yaslandım “Beyaz ışıklar falan görüyor olurdun büyük bir ihtimalle” Ayağa kalktım yakasından tuttum, canı acıyordu büyük ihtimalle ama bu umurumda değildi. “Yaşadığın sürece cehennemin benim! Celladın o! Bunu asla unutma!” Sertçe yere bıraktım. O böyle davranılmasını hak ediyordu çünkü. Dışarı çıktım, ben çıktıktan sonra Alp’te çıkmıştı kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Biraz sonra hemşire gelir onla ilgilenirdi. Çünkü ölmemesi gerekiyordu. Onun cehennemi burasıydı, ölmesi ise kurtuluştu.

Yukarıya çıktım ellerimi yıkadım sonra odama gittim. Ömrüm koltukta oturmuş beni bekliyordu. Kapıyı kapatıp yanına gittim. Yanına oturup ona sıkıca sarıldım, saçlarını okşadım. Daha sonra saçlarından öptüm, çenemi başına yasladım gözlerimi kapattım. O da bana sarıldı. Çok ağırdı. 13 yaşında bir kızın babasından acı bir şekilde ayrılması çok ağırdı. Belki biz kaldırabilirdik küçük olsakta ama benim kızım kaldıramazdı, o benim ilk kızımdı. Saçlarını okşadım. Ağlıyordu. On sekiz yıl geçmiş olsa da hala canı yanıyordu. Biliyordum.
∞ ∞ ∞
Bana sıkıca sarılmıştı, saçlarımı okşuyordu. Ben ne zaman ağlasam bana böyle sıkıca sarılırdı. Hiçbir zaman ağlama demedi bana, gerekiyorsa ağla için rahatlasın, derdi her zaman.
Ne kadar süredir ağlıyordum bilmiyorum ancak gözlerim yanmaya, boğazım ise ağrımaya başlamıştı. Çok özlemiştim onları. Annemi ve babamı... Derin bir nefes alıp verdim doğrulacaktım ancak izin vermedi. Göğsünde yatmaya devam ettim gözlerimi kapattım. Saçlarımı okşamaya devam ediyordu. Onun da canı çok yanıyordu. Biliyordum. Benim üstüme bu kadar titremesinin en büyük sebebi de buydu, beni de kaybetmekten korkması. Gözlerimi kapattım, göğsünde uyumayalı ne kadar çok olmuştu. En son evlenmeden önce uyumuştum. Evlendikten sonra uyumamamın sebebi ise artık hayatının bir kadınla devam edecek olması. Ben kardeşi dahi olsam, hayatını birleştirdiği kişi illaki kıskanırdı. Belki farkındaydı bu mesafemin belki de farkında değildi bilmiyorum.
Dakikalar birbirini kovalıyordu. Başımı kaldırdım yavaşça Teoman’a baktım gülümsedi. Yanağından öptüm. Gözlerini sildim, o da ağlamıştı. Bu yüzden başımı kaldırmamı istememişti. Kendi gözlerimi de sildim sonra Teoman’a baktım saçlarını geriye doğru düzelttim. Güldü.

“Takıntılı mısın kızım ya, bırak saçımı.” gülümsedim. Gülmesini de özlemiştim. Böyle bir anda gülmeye ne kadar çok ihtiyacımız vardı.

“Sorguya gidiyim lütfen.”

“Hayır, zaten artık Levent Albay da izin vermez.” omuzlarım düştü kendimi kaybetmiştim sorguda, eğer kendimi kaybetmesem hala sorguda olurdum. Başımı salladım kalkacaktım ki kalkma izin vermedi.

“Alp’le neden sarıldınız?”

“Pardon?”
“Ömrüm laf oyunu yapma bana, Alp’le sarıldınız gördüm. Neden sarıldınız?” Güldüm, kıskanmıştı. “Ben sarılmadım, o sarıldı. Ve sakinleşmem için sarıldı. Kendimi kaybetmiştim çünkü.”

“Pardon? Bu sana sarılması gerektiği anlamına mı geliyor Ömrüm?!”

“N’oldu? Kıskandın mı sen kardeşine başka birine sarılmasını?” Güldüm yanaklarını sıktım başını
geriye çekti. Ellerimi tuttu.

“Rahat dur kızım ya!” Güldüm ayağa kalktım.

“Gidiyorum hadi ben, görüşürüz. Rapor yazıp eve gideceğim.” tekrar yanağından öptüm odadan çıkıp bir aşağı katta olan kendi odama gittim. Koltuğa oturduktan sonra bilgisayarı açıp raporumu yazdım. Yazamadım... Sürekli dalıp gidiyordum düşüncelerimde boğuluyordum. Sürekli o güne gidiyordum. 12.08.2005 gözlerimi kapattım derin bir nefes alıp verdim. Gözlerimi açtım seslice nefes verdim. Hızlıca raporu yazdım. Sonra çıktısını alıp imzaladım. Bilgisayarı kapattıktan sonra Levent Albay’ın yanına gidip raporu ona temsil edip giyinme odasına gittim. Üstümü değiştirdim. Her zaman yedekte kıyafetlerim olurdu çünkü son dakika görevler veya acil işlerim çıkabiliyordu. Üstümü değiştirdikten sonra odadan çıktım. Nizamiyeye gittim. Dışarı çıkacaktım ki birsi bana seslendi. Saat gece üçtü benden daha ne istiyordu evime gidebilir miyim artık? Arkamı döndüm O’na baktım. Yanıma geldi. “İyi misin?” Dedi. Ona ne? Evet der gibi başımı salladım. “Gerçekten iyi misin?” Yine başımı salladım. “İzin verirsen evime gidebilir miyim artık?”

“Hayır, yani şey evet. Pardon.” O’na baktım birkaç saniye sonra tekrar kapıya gittim. Abim arabasının anahtarını vermişti, bu saatte taksiyle gitmemi istememişti. Arabaya ilerleyip, bindim. Daha sonra eve gittim. Arabayı park ettikten sonra apartmana girdim ve kendi daireme çıktım eve girdikten sonra ilk yaptığım şey ise odama gidip duş almak oldu. Daha sonra üstümü giyindim ve kendimi uykunun kollarına bıraktım.
~ ~ ~
Ömrüm gittikten birkaç dakika sonra bende çıktım. En başından iyi bir şekilde karşısına çıkmak isterdim ancak ben ona bir şey yapmamıştım ki o bana sinirleniyordu sürekli. Çıktım arabama bindim ve evime gittim arabayı garaja park ettikten sonra içeri girdim. Arka bahçeye döndüm ve bahçedeki koltuklardan birine oturdum. Alkol almak istiyordum fakat içersem de onu arardım. Başımı iki yana salladım. Kendine gel ya! N’oluyor sana! Yirmi yıl oldu unut artık bunun geri dönüşü yok Alp! Ayağa kalktım ön bahçeye döndüm kapıyı açıp eve girdim. Yukarı çıkıp odama girdim, üstümü değiştirdikten sonra yatağa uzanıp sağ elimi başımın altına koyup gözlerimi kapattım.

Ne kadar zaman geçmişti de gözlerimi açmıştım bilmiyorum fakat saate baktığımda sadece on beş dakika geçmişti seslice nefes verdim. Yan dönüp diğer yastığa sarıldım yeniden gözlerimi kapattım. Zaten sabah olmuştu. Uyumasam da bir şey olmazdı.
∞ ∞ ∞

Uyandığımda saat dörttü... Öğleden sonra dört. Yani yaklaşık on iki saattir uyuyordum. Ayağa kalktım yengeme mesaj attım ‘müsait misiniz?’ daha sonra ayağa kalktım ve üstümü değiştirdim. Hiç yemek yiyesim yoktu. Telefonum titreyince telefonu aldım, yengemden mesaj gelmişti. ‘Evet’ yazıyordu. Gülümsedim ve anahtarlarını alıp evden çıktım. Yengemgilin dairesine gidip kapıyı çaldım. Birkaç saniye sonra yengem kapıyı açtı. Gülümsedi. Bende gülümsedim ve ona sarıldım.
“Gel hadi içeri geç” daha çok gülümsedim onları çok özlemiştim ve geldiklerinden beri ikinci kez görüyordum. İçeri girip salona ilerledim. O da kapıyı kapatıp salona, yanımıza geldi. Umay oyun havuzunda oynuyordu. Henüz beni fark etmemişti yanına gidip kucağıma aldım. Birden çırpınmaya başladı.

“Ane bıyak beni yaa ayee” güldüm Umay’ı kendime çevirdim.

“Bırakayım mı seni?” Bir an durdu sonra boynuma sarıldı

“Öyyüm.” sıkıca sarıldım ona yanağından ve boynundan öptüm “Öyyüm. Aye beyimle oyyamıyo” bir an yengeme baktım o ise şaşkınca Umay’a bakıyordu.

“Umaycım saat on birden beri seninle oyun oynuyoruz ya kızım. Daha şimdi kalktım yemek hazırlayacağım diye.” Omuzlarını silkti Umay güldüm sonra yengeme baktım.

“Tamam sen işlerinle ilgilen abla bir şey olursa seslen geleyim ben.” Başını salladı mutfağa gitti. Umay’a baktım “Hadi iki tane oyuncağını seç beraber oynayalım.” Havuza bıraktım onu sonra iki tane bebek aldı bana kollarını uzattı Umay’ı kucağıma aldıktan sonra havuzun içindeki prenses tacını aldım Umay’la beraber yere oturduk tacı onun başına taktım. Başına bakmaya çalışıyordu hafif güldüm. “Tacı taktım bebeğim yapma öyle gözlerini, başın ağrır.” Bana baktı gülümsedi bebeklerden birini bana verdi. Biz oyuna başladığımız sırada birisi arkamdan beni sardı başımı çevirmeye çalıştım izin vermedi. Sonra karnımın üstündeki ellerine baktım hafif güldüm, Teoman’dı. Elindeki yüzükten anlamıştım. Arkamdaki kişi güldü, ama bu Teoman değildi başımı çevirmeye çalıştım yeniden izin vermedi.

“Yaa bırak beni!” Yeniden güldü sonra beni bıraktı, arkamı döndüm baktığımda arkamdaki kişi Teoman’dı ama gülen kişi o değildi arkasında duran iki kişiden biriydi. Hızla ayağa kalktım Tunç abime sarıldım. “Yaaa iyi ki geldiniz.” yanağından öptüm sonra Timur abime sarıldım.

“Hey hey! Burada öncelik ben olmalıydım! Ben çağırdım onları.” güldüm Teoman abime baktım omuzlarını silktim

“Abim geldi unuttun hemen bizi” dedi Timur abim. O da beni çok severdi üçü de çok severdi gülümsedim. “Unutmadım, görev falan vardı sadece. Üç gün iznim var yarın gelecektim yanınıza. Daha yarım saat önce uyandım ben.” Gülümsedi.

“Tamam şaka yaptım prenses.” onu dememeliydi işte. Yanımızda Umay vardı çünkü. Fark ettiği anda direkt Umay’a baktı ve yanına gitti. Yere oturdu. Umay çoktan dudaklarını büzmüştü, ağlayacaktı. Timur abim Umay’ın yanağını okşadı “Prensesim. Ne güzelmiş senin tacın.” Gönlünü nasıl alacağını biliyordu. Çünkü tacıyla ilgili iyi bir şey dendiğinde hemen mutlu oluyordu gülümsedi. Teoman abime baktım hala bana bakıyordu güldüm yanına gidip sarıldım.

“Zaten seni her gün görüyorum bu kadar kıskanmana ne gerek vardı.?” Güldüm. Ama o sinirlendi
“Ya onları ben getirdim buraya ben! Ben gelin demeden gelebilirler miydi!” Daha çok güldüm. Beni saran elleri sıkılaştı. Kızmak istemiyordu, sinirliyken gülmem hoşuna gitmiyordu ama yine de gülmemi seviyordu. “Hadi siz üçünüz oturup Umay’la oynuyorsunuz bende ablama yardım edeceğim.” yengeme abla dediğimde abim her seferinde mutlu oluyordu. Gülümsedi. Mutfağa gittim ve yengeme yemeği hazırlanmasında yardımcı oldum, çünkü bizim üç aç kurdu doyurmak kolay değildi.

Yemek hazır olunca sofrayı dizdim ancak abim mutfağa gelip birinin daha geleceğini söyledi. Hayır ya olamaz ben geceliğimi değiştirip yine pijama giymiştim bu halde kimsenin karşısına çıkmazdım! Kim olduğunu sorduğumda da cevap vermedi. Sofrayı hazırlayınca kendi daireme gittim ve üstümü değiştirdim. Çok güzel ince askılı kırmızı bir tulum giyinmiştim. Çok hafif makyaj yapıp yüzümde uykunun bıraktığı şişliği gidermeye çalıştım. Artık olduğu kadar. Kahve tonlarında mat bir ruj sürdüm. Üstüme tulumla aynı renkte olan ceketi giyinip abimlerin dairesine gittim kapıyı çaldım, Timur abim açmıştı kapıyı kucağında Umay vardı anlaşılan Umay onu da çok özlemişti hafif güldüm. İçeri geçtim içerdin konuşma sesleri geliyordu anlaşılan misafir gelmişti. Bir dakika ya bu ses çok tanıdık içeri girdim ceketimi çıkarıp askıya astım ve salona geçtim. Salon kapısındayken durdum abim konuşuyordu ancak beni görünce sustu ve bana baktı yüzündeki ifadeyi okuyamadım sonra Alp’e baktım. Şaka mıydı bu? Onun geleceğini bilsem üstümü değiştirmez direkt gider evimde otururdum!

Abimin bir şey anlamaması için hafifçe gülümsedim. O bana bakmıyordu pek fazla, gözlerini kaçırıyordu. Pek umurumda değildi. Açelya yengem de salona geldi.

“Hadi yemek hazır gelsenize” dedi. Yengeme baktım sonra Timur abime baktım Umay’ı kucağıma aldım mutfağa gidip oturdum. Herkes tek tek mutfağa gelirken en son abim ve Alp geldiği için iki yer kalmıştı. Biri benim sağım biri benim solum. Solum baş köşe olduğu için abim oturacaktı, ya sağım? Ben daha kendi kendime söylemeden O sağıma abimde soluma oturdu. Neden benim yanım?

Yengem yemekleri servis ettikten sonra yerine oturdu tekrardan. Ben sadece Umay’la ilgileniyordum. Onun yemeği ayrıydı, sebzeli püre yiyordu o. Daha doğrusu ben ona yediriyordum. Bana baktı “Öyyüm” gülümsedim. “Söyle prenses”

“Ben yemiycem. Şeymiyom” Ben bir şey demeden yengem Umay’a baktı.

“Umay püreyi yiyeceksin” yengeme baktım hafifçe başımı salladım Umay’a yeniden baktığımda dudaklarını büzmüştü, ağlamasaydı? Ne güzel oynuyorduk işte. Çenesinden tuttum burnundan öptüm, burnu hafif bir ruj olmuştu. Umay’a masayı gösterdim.

“Buradan ne yemek istersin?” Bir süre masaya baktı sonra tabağımda ki tavukları gösterdi. Fakat bir sorun vardı ben o tavuklara acı katmıştım kendi tabağımdakileri yediremezdim. Tam o sırada O ve abim tabağıma ikişer parça tavuk bıraktılar. Ne? Benimi izliyordu neden önüne dönüp yemeğini yemiyordu? O’na baktım sonra abime baktım O’na bakıyordu sanırım biraz sinirlenmişti. Ortamı yumuşatmak için hafifçe gülümsedim Umay’a baktım. “Tamam prenses hadi yiyelim. Başka bir şey istiyor musun peki?” Bu seferde pilavı gösterdi. Tamamdı bence yiyebilirdi hiçbir sorun yoktu. Tavukları minik parçalara ayırdıktan sonra Umay’a yedirdim. Sonra tabağımdaki pilavı da yedirdim pilavımın hepsini bitirmişti tavukları da hatta abim yeniden tavuk vermişti. Bende arada kendi tavuklarımı yiyordum. Biliyorum midem ağrıyacaktı şu anda acı yediğim için ama canım acı yemek çok istiyordu. Abilerimde biliyordu hatta acı yememe kızıyorlardı ama artık bıkmış olmalılar bir süredir söylemiyorlar çünkü.

Yemeğim bittikten sonra Umay’a baktım hafif güldüm ben yedirmeme rağmen yine de ağzını yüzünü sos yapmıştı bez peçeteyi aldım Umay’ın ağzını sildim yavaşça sonra peçeteyi masaya bıraktım. “İzninizle. Afiyet olsun” Umay’la beraber kalktım ve salona geçtim koltukta oturup onla beraber sohbet ettik. O sırada mutfaktan çıt bile çıkmıyordu, farklı odalar olmasına rağmen konuşulsa duyulurdu.

Yemekler çoktan yenmişti ben de yengeme bulaşığı yıkamasında yardım etmiştim. Daha sonra abim kahve isteyince gittim kahve hazırladım o sırada yengemde yaptığı pastaları tabaklara servis ediyordu. O tabakları salona götürüp dağıtırken bende kahveleri tepsiye dizdim ve içeri gidip herkese servis yaptım. Daha sonra tepsiyi mutfağa bırakıp yerime oturdum.
~ ~ ~
İki saat kadar oturduktan sonra kalkmıştım. Ömrümün orda olacağını bilsem gitmezdim... Çok güzel olmuştu ama, kırmızı çok yakışmıştı ona... Mert ve Mihra’ya sözüm olmasa eğer bir saat daha otururdum. Bana geleceklerdi, her ayın ikinci haftası toplanırdık bende. İçmek isterlerdi bir toplandığımız zaman içerlerdi onun dışında pek içtiklerini hatırlamıyorum. Mihra şu anda benim evimdeydi hazırlık yapıyordu dışardan alırız demiştim ancak türlü türlü bahaneler üretiyordu dışardan almamak için.

Arabayı garaja park ettikten sonra eve girdim. Mertte gelmiş. Mutfaktan sesleri geliyordu benim geldiğimi duymamış olmalılardı. Cidden evimi kime emanet ediyordum ben? Odama çıktım siyah bir eşofman ve v yaka dar siyah bir tişört giyindim aşağıya indim. Mutfağa gidip kapıdan onlara baktım hala beni fark etmemişlerdi. İki defa öksürdüm. İkisi de aynı anda bana baktılar. Yan yana değillerdi. Ancak çocukluktan beri beraber büyüdüğümüz için hepimiz birbirimizin çoğu refleksini ezberlemiştik. Mert ada tezgâha yaslanmıştı Mihra ise diğer tezgâhta hala hazırlık yapıyordu. Mert Mihra’yla uğraşıyordu ve Mihra buna sinirleniyordu.

“Sen ne zaman geldin?” Dedi Mihra. Bir anda şaşkın bir şekilde onlara baktım.

“Yirmi dakikadır evdeyim ne araba sesini ne garajın kapanma sesini ne de evin kapısını duymadınız mı cidden! Pardon özür diliyorum o kadar çok bağırıyordunuz ki normaldi duymamanız!”

“Ama bu yine benimle uğraşıyor rahat bırakmıyor tam bir saattir tepemden gitmedi hazırlayamıyorum!” Dedi Mihra. Bir yandan haklıydı aslında. Aslında ikisi de birbirini seviyordu ikisi de gelip bana sürekli anlatıyordu. Ama birbirlerine söyleme cesaretleri yoktu. Halbuki bilseler birbirlerini sevdiklerini ne kadar da mutlu olacaklardı.

“Tamam sen hazırla hadi sorun yok yardım istiyor musun?” Başını salladı.

“Sen yardım edeceksen olur ama onu kov buradan!” Güldüm Mert’e baktım omuzlarını silkip mutfak kapısına gitti kapının eşiğine yaslanıp yine Mihra’yı izledi. Bense Mihra’ya yardım ettim yoksa biz sabaha kadar mutfakta kalırdık. Daha sonra salona gittik ve masaya dizdik her şeyi. Mihra ve Mert votka içerdi, aslında Mert votkadan nefret ederdi ancak Mihra sevdiği için her toplandığımızda ondan içmeye başlamıştı ve en sonunda artık alışmıştı.

Masayı hazırlayınca, tabii ki Mihra’yla ben hazırlayınca çünkü Mert yine hazıra konmuştu, salona geçtik. Siyah perdeleri kapatmıştım, salon ışıklarını kapatıp LED ışıkları açmıştım. İkisi yan yana oturamazlardı bu yüzden ikisinin ortasında hep ben olurdum. Ben bardakları doldururken Mert çoktan mezelerden yemeye başlamıştı. Şişeyi kenara bıraktım Mert tam çatalını havuçlu mezeyi batıracaktı ki tabağı alıp hızlıca yanıma çektim. “Döverim seni ona dokunamazsın” küçük çocuk gibi bakıyordu bana, Mihra’nın yaptığı yemeklere bayılırdı, bende çok severdim. Fakat bir sorun var ki ben beğenmediğime beğenmedim beğendime beğendim derdim. O ise Mihra’yı sinirlendirmek için bütün yemekleri dibine kadar gömer tabağı bile yalar sonra da güzel olmamış deyip benim küçüğümün kalbini kırardı. Bende bir gün kafasını kıracağım ama ne zaman bilemiyorum. Tabağı vermeyeceğimi anlayınca önüne döndü. Mihra, Mert’e bakıyordu. Ayağa kalktı onun önündeki bütün mezeleri kendiyle benim arama koydu. Mert hayal kırıklığına uğramış gibi Mihra’ya bakıyordu.

“Zaten beğenmiyorsun! Neden yiyorsun yeme? Alp’e yaptım ben onları!” Mert’e baktım güldüm. Bana baktı bir şey dememi istiyordu. Onu savunmamı istiyordu.

“O haklı. Zaten beğenmiyorsun neden yiyorsun?” Daha çok güldüm çok kötü bakıyordu bana. Önüne döndü ve bugün yiyemeyeceğini kabullendi. Cips tabaklarından birini aldı koltuğa yanına kattı bardağını da alıp arkasına yaslandı. Mihra bana bakıyordu Mert onun yüzünü görmüyordu ama Mihra’nın içi acımıştı. Elini tuttum gülümsedim sonra bardağını ona verdim. Kendi bardağımı ve orda duran şişelerden birini alıp kendi bardağıma iki kadeh kadar viski doldurdum. Sadece bu kadar içecektim daha fazla içmek istemiyordum. Aslında istiyordum ama sonuçları başımı ağrıtırdı. Zaten yanımdakiler sapıtacaktı. Hele de solumda oturan, Mert.

~ ~ ~
Gece yarısını çoktan geçmiştik. Hala oturuyorduk ama. Bir yerden sonra muhabbet kimseyi sarmayınca aşk filmi açtılar. Aşk filmi... Ben izlemiyordum telefonla oynuyordum ama yine de ikisinin ortasında oturmak zorundaydım. Kalkma ikisi de izin vermiyordu. Neyden korkuyorlardı bu kadar. En fazla birbirlerini sevdiklerini söylerler ne olacak yani? Saate baktım en sonunda seslice ofladım, “Yeter!” Ayağa kalkacaktım ki Mihra beni tuttu.

“Yaa en heyecanlı yerinde gitme”

“Lan neyi heyecanlı öpüşecekler altı üstü! Neresi heyecanlı Mihra.” Mihra inanamıyormuş gibi bana baktı. Başımı iki yana salladım. Bardağımı alıp ayağa kalktım. Beş buçuk saat olmuştu ama o bardak hala bitmemişti. “Bahçedeyim ben” kalktım bahçeye çıkan cam kapının perdelerini açtım ve bahçeye çıktım. Bardağımı masaya bırakıp iki kişilik koltuğa uzandım ve ayaklarımı aşağıya sarkıttım. Birkaç gün izinliydik. Ne yapacaktım ben? Ne ne yapacaktın be, sanki her gün onu görüyordun. Yirmi yıldır görmüyorsun! Seslice nefes verdim ve gözlerimi kapattım. Bugün ne kadar da güzel olmuştu. Nefes kesiciydi... Hiç değişmemişti. Gözlerimi açtım ve doğruldum yüzümü ellerimin arasına aldım. Yüzümü sıvazladıktan sonra ayağa kalktım bardağımda kalan yarım dubleyi kafama diktim ve içeri gittim. Mert’le Mihra’ya hala bıraktığım gibiydi.

“Ben dışarı çıkıyorum sahile gideceğim.” Saat daha üç buçuktu ama önemsemiyordum evde kalırsam kafayı yiyecektim. Ceketimi aldım ve dışarı çıktım arabama binip sahile gittim.

∞ ∞ ∞
Ne zaman uyumuştum ne zaman uyanmıştım bilmiyorum ancak saat dokuz olmuştu. Yatakta döndüm döndüm durdum. Telefonuma art ardına bildirim gelince telefona baktım, Açelya yengemdi. Umay’ın videosunu atmıştı ‘Güynaydın Öyyüm’ diyordu. Hafif güldüm bende ona ses attım ‘Günaydın prensesim’ gülümsedim. Büyük ihtimalle kahvaltıya çağıracaktı ama ben yataktan çıkmak istemiyordum. Bir dakika sonra yeni bir mesaj geldi. Evet kahvaltıya çağırıyordu. Kibarca reddettim ve telefonumu komidinin üstüne bırakarak tekrar örtünün altına girdim. Nerden geldi şimdi bu tembellik? Bir yanım uyumak isterken diğer yanım karargâha gitmek istiyor. Acaba dün neden o kadar erken bir saatte kalkmıştı? Kim mesaj atmıştı da kalkmak istemişti acaba. Örtünün altından çıktım. Sana ne Ömrüm? He? Sana ne? Ne yapacaksın? Sana ne? Ayağa kalktım. Duş almak istiyordum başka türlü bu düşüncelerimi silemeyecektim. Buz gibi soğuk bir duş aldıktan sonra üstünü giyindim mutfağa gittim ve hazırda olan şeylerden bir şeyler atıştırdım. Odama gittim ve yeniden uzandım. Hala halsizdim uyumak istiyordum. Gözlerimi kapattım ama uyumamıştım.

Kaç saat geçmişti bilmiyorum ama, gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Gözlerimi araladığımda ise başımda birileri vardı. Fısıldayarak bir şey konuşuyorlardı ama gözlerimi tam açamadığım için kim olduklarına bakamıyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.